2015 Genel Seçimlerinin Siyasal Bağlamı


7 Haziran seçimlerine giden yolda son dönemece girilmiş durumda. Türkiye’deki siyasal ve toplumsal çelişkilerin yoğunlaştığı bir kesite denk gelen bu seçim, sıradan bir seçim olmanın ötesinde anlamlar taşıyor. Seçime giden sürecin provokasyonlarla örülü gerilimli manzarası da bunu fazlasıyla ortaya koyuyor. Gerçekten de içte ve dışta büyük ölçekli birçok sorunun gidişatı seçimlerin sonucuna bağlanmış durumda. Çelişkilerin adeta seçimlere düğümlenmiş hali, çok küçük oy miktarlarının çok büyük farklılıklar doğurabileceği bir darboğazın oluşmasıyla da kendisini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.

Yeni bir anayasa, başkanlık sistemi, AKP’nin tek parti iktidarının devam edip etmeyeceği, AKP’nin iktidar dışında kalacağı bir koalisyonun kurulup kurulmayacağı, milyonlarca oyu olan Kürt siyasi hareketinin parlamentoda temsil bulup bulamayacağı, bunlara bağlı olarak “çözüm süreci” denilen sürecin yeniden başlatılıp başlatılmayacağı veya Kürt sorununda savaşın kızışacağı yeni bir evreye girilip girilmeyeceği, başta Suriye sorunu olmak üzere bölgeye dönük izlenen politikaların devamı ya da terki gibi birçok önemli sorunun cevabı seçimlere düğümlenmiş durumda.

Genel olarak bakılacak olursa, 13 yıldır dümeninde AKP’nin yer aldığı Türkiye kapitalizmi bir sıkışma yaşamaktadır. Bu seçimlerde kendisini ortaya koyan düğümlenmeler esasen bunun ifadesidir. AKP’nin bu iktidar yıllarında emekçi kitlelerin çok geniş bir bölümünde yarattığı büyük yanılsamalar da bu sıkışmanın ifadesi olarak bir doyum noktasına gelmiştir ve bu nedenle AKP ilk kez seçim yoluyla iktidarı kaybetme korkusu yaşamaktadır.

Evet, Türkiye kapitalizmi bir tıkanma noktasındadır. Çeşitli toplumsal ve siyasal belirtiler bir yana, doğrudan ekonomik olgular da buna işaret ediyor. Büyüme hızında belirgin düşüşler yaşanmakta, sınıflar arası gelir eşitsizliği hızla artmakta, işsizlik oranları yükselmekte, emekçi kitlelerin çalışma ve yaşam koşulları ağırlaşmaktadır. Çalışma süreleri uzamış, reel ücretler düşmüş, işçiler fazla mesai yapmaksızın karın tokluğu düzeyini bile tutturamaz hale gelmiştir. Sosyal haklar sürekli olarak aşındırılmakta, adım adım kayıplar yaşanmaktadır. Emeklilik süreleri uzatılmış, emeklilik maaş oranları düşürülmüş, emeklilik koşulları ağırlaştırılmıştır. İşçi sınıfının bir parçası olan emekliler daha zor geçinir hale gelmişlerdir. Emekçileri tam anlamıyla itaatkâr ve ucuz iş köleleri haline getirme yolunda, gözü dönmüş bir hırsla, alabildiğine tahripkâr, türedi bir zenginleşme süreci yürümüş ve bunun sonucunda, diğer göstergelerin yanı sıra, ölümlü iş kazalarında korkunç bir patlama yaşanmıştır. Soma faciası bir kitlesel katliam olarak bu gidişin bir sembolü olmuştur. Ve bu süreç hız kesmeden devam etmektedir. Tüm tepkilere ve sözde hassasiyetin yükselmesine rağmen henüz bitirdiğimiz Mayıs ayında en az 161 işçi iş cinayetine kurban gitmiştir.

Emekçi kitlelerin yaşam koşullarındaki bu kötüleşme, şimdiye kadar AKP’yi hedef alan bir siyasal tepkiye pek dönüşmüyordu. Zira AKP belli bir dönem boyunca sağlayabildiği istikrar görüntüsü ve özellikle eğitim, sağlık, ulaşım, altyapı gibi bazı alanlarda, uzun vadede yıkıcı sonuçlar doğuran, ama kısa vadede bir iyileşme izlenimi veren çeşitli düzenlemelerle emekçi kitlelerin gözünü boyamayı başarıyordu. Ancak süreç içerisinde bir yandan bu sınırlı iyileştirmelerin bir bölümü geri alınırken ya da hükmünü yitirirken, diğer yandan birçok doğrudan saldırı paketleri devreye sokulmuştur ve bunların etkileri daha net hissedilmeye başlanmıştır.

Sonuç olarak emekçi kitlelerdeki hoşnutsuzluk gitgide birikmiş ve belli bir kırılma noktasına gelinmiştir. Bir yandan Soma gibi korkunç boyutlara varan iş cinayetlerine dönük kitlesel bir tepki açığa çıkarken, diğer yandan tek tek işyerlerinde patlak veren işçi grev ve direnişleri son aylarda büyük ölçekli kitlesel grev ve direnişlere doğru ilerlemiştir. Bugünlerde yaşanan metal işçilerinin isyanı bu sürecin en son ve en güçlü halkasını oluşturmaktadır. Bu “metal fırtınaya” gelmeden önce, işçi mücadelelerinin nadir görüldüğü Anadolu kentlerinde baş gösteren işçi hareketliliği ve birkaç ay önce onlarca fabrikada başlayan ama hükümet tarafından yasaklanan Birleşik Metal-İş’li işçilerin metal grevi olgusu yaşandı.

Bu sürecin doruk noktası olarak patlak veren son metal direnişinin gösterdiği gibi, gerek genelde metal işçisi gerekse Anadolu’daki işçi sınıfı siyasal olarak büyük oranda muhafazakâr bir kitleyi oluşturmaktaydı. Önemli oranda AKP’ye oy veren bu kitle, kendi sınıf çıkarları doğrultusunda bilinç ve örgütlülükten tümüyle yoksun bir durumdaydı ve bu durum onların mücadeleye atılmalarının önünde büyük bir engel teşkil etmekteydi. Ancak kapitalist toplumun temel işleyiş yasaları hükmünü eninde sonunda icra etmiş ve bu kitleler için de hoşnutsuzluk taşma noktasına gelmiştir. Şimdi metal işçisi yeni ve muazzam bir mücadele okulundan geçiyor.

Hoşnutsuzluk sadece işçi sınıfı cephesine özgü de değildir. Son birkaç yılı bir bütün olarak ele alacak olursak, son tahlilde nesnel olarak işçi sınıfının kapsamı içinde olmakla birlikte, zihniyet dünyası tümüyle küçük-burjuva olan eğitimli ve kentli beyaz yakalı kesimler de, iki yıl önceki Gezi süreciyle kendi tarzlarında isyan etmişlerdir. İçinde çok karışık unsurlar olmakla beraber, Gezi isyanı son tahlilde bu kesimlerin biriken hoşnutsuzluklarının bir patlamasıydı. Geniş emekçi yığınları kendi yanında tutmayı başaran AKP bu isyanı savuşturabilse de, hoşnutsuzluk ortadan kalkmak bir yana, derinleşerek sürdü ve dahası, genel olarak AKP’nin moral üstünlüğüne darbe vurdu. AKP’ye oy veren emekçi yığınlarda da sorgulamalar oldu.

Kitlesel boyutlar almasa da, benzer süreçler Anadolu’da, taşrada, kırsal alanda, köylüler arasında da yaşanmaktadır. Kapasitesi sınırlı derelere bile kondurulmaya çalışılan hidroelektrik santraller başta olmak üzere, madenler ve çeşitli inşaat projeleri nedeniyle doğası ve yaşam alanları tahrip edilen köylüler Anadolu’nun birçok yerinde direnişler gerçekleştiriyorlar. Birbirlerinden kopuk olsalar da zaman içinde bu noktada da genel bir birikim oluşmuştur.

Emekçi kitlelerin ağırlaşan sefaleti karşısında iktidar cephesinde ise sonradan görme türedi zenginlere özgü bir gösteriş ve çiğlik, pervasızlık, servetlerin hızla katlanması olgusu uzanıyor. Yıllarca, halk içinden gelmiş, namuslu, mütevazı, takva içinde yaşayan kişiler olmakla kendilerini pazarlayan AKP’li kodamanlar, şimdi lüks ve ihtişam içinde ne tuhaflık yapacağını bilemez halde. Altınla kaplanmış tuvaletlerden tutun “bu milletin a… koyacağız”a kadar varan bir süflileşme söz konusu.

Bu tablonun kaçınılmaz bir parçası olarak yolsuzluk, AKP’nin özellikle son yıllarında olağanüstü boyutlara ulaşmıştır. Geçen yılki yolsuzluk operasyonları vesilesiyle ortaya dökülen olgular bu boyutlar hakkında bir fikir vermektedir. Ayakkabı kutularında istiflenen milyon dolarlar, yatak odalarındaki dolar kasaları, rüşvet ve kayırmanın veba gibi yayıldığını gösteren tapeler vs. Tüm bunlara rağmen, AKP bir karşı saldırıyla meseleyi Gülencilerin komplosuna indirgeyen bir kampanya yürüterek, bir kez daha makyajını düzeltmeyi başardı. Ancak olguların hiçbiri kesin biçimde yalanlanamadığı gibi, sefalet içindeki milyonların akıllarındaki soru işaretleri de tümüyle silinemedi. Egemen sınıfların çoğu zaman kapıldıkları kibir, AKP’li sonradan görme egemenleri de sardığından, “bu vartayı da atlattık evelallah” denilerek kepazeliğe devam edildi. Öyle ki, milyonluk Mercedesler için “çerez parası” denilerek yoksul emekçilerle açıkça alay edilebilmekte, elektrik faturası bile yüz binlerce lira eden saraylar inşa edilmekte ve hatta bunlarla yoksul emekçilerin övünmesi istenebilmektedir.

Emekçi kitlelerin içinde bulunduğu durum ve bunun karşısında özellikle AKP’li egemenlerin ortaya koyduğu tavırlar, AKP oylarında belirgin bir düşüşe yol açmıştır. AKP’nin kitlelerde zaman zaman yükselen hoşnutsuzluk duygularını savuşturmanın ideolojik araçları olarak kullandığı, din/laiklik, darbecilik ya da yaşam tarzı meseleleri de geçen süre içinde aşınmış ve işlerliğini büyük oranda yitirmiştir. Bu aşınma burjuva ana muhalefeti temsil eden CHP açısından da geçerli olduğundan, CHP on yılı aşkın bir süredir yaşanan seçimlerdeki ana temalarını ve vurgularını bir kenara bırakarak, bunların yerine emekçi yığınların yakıcı sorunlarına seslenen talepleri öne çıkarmıştır. Bu şartlarda AKP ilk kez bocalamakta ve önceki yılların aksine, bu kez kendisi muhalefete cevap yetiştirmeye çabalamaktadır. Benzer biçimde, HDP’nin ilan ettiği, sosyal demokrat nitelikteki seçim programının da geniş ilgi/sempati uyandırmasının nedenlerinden biri, emekçi kitlelerin sorunlarındaki hissedilir ağırlaşmadır.

Emekçi kitlelerde biriken hoşnutsuzluğun yol açtığı dinamik, AKP’nin sıkışmasında ve oy kaybında rol oynayan temel dinamiktir. Ancak tek dinamik değildir. AKP Ortadoğu’ya, özellikle Suriye’ye dönük politikalarında ve Kürt sorununda da bir sıkışma yaşamaktadır. Bu sıkışma sonucu bir yandan Kürt hareketini oyalamaya çalışmakta, bir yandan da Kürt sorununda tekrar açıktan milliyetçi bir çizgiye yönelmektedir. Bu konuda belirleyici bir kırılma noktası Kobanê direnişi olmuştur. AKP’nin Kürt düşmanı politikası Kobanê’de alenen faş olmuş ve bu nedenle son döneme kadar istikrarlı biçimde AKP’ye oy veren geniş bir Kürt taban içinde kırılmalar yaşanmıştır. Tüm anketlerin işaret ettiği üzere, bu seçimde AKP bu kitleden de önemli bir kayıp yaşamaktadır.

Anketlerin büyük bölümü AKP’deki oy kaybının bir önceki genel seçime göre 10 puan düzeyinde olduğuna işaret ediyor. Açık yazarsak, AKP yüzde 50 dolaylarından yüzde 40 dolaylarına inmiş görünmektedir. Ancak yine bu anket çalışmalarından ve daha birçok gözlemcinin aktarımlarından anlaşıldığı üzere, daha önce AKP’ye oy vermiş birçok insanın son günlere kadar kararsız olarak tasnif ediliyor olması da gözden kaçırılmaması gereken bir noktadır. Pek muhtemeldir ki, çoğunluğu itibariyle bu kitle, aslında kararsız olmaktan ziyade bu seçimde AKP’ye oy vermeyeceğini açıkça söylemek istemeyen bir kitle. AKP’nin, seçim propagandasında son günlerde kararsızlık temasını işlemesi boşuna olmasa gerek. Birçok AKP önde geleninin çeşitli konuşmalarında ağızlarından kaçırdıkları buna işaret ediyor.

Aslına bakılacak olursa çeşitli AKP sözcülerinin gaflarındaki artışın temel nedeni, AKP’nin sıkışmışlığı ve eski özgüvenle hareket edemiyor oluşudur. Tüm işaretler AKP’nin gerilemekte ve çürümekte olduğunu göstermektedir. “Çerez parası” gafı onlarca, yüzlerce gaftan sadece biridir. AKP bütün ümidini HDP’nin baraj altında bırakılmasına ve bu yolla havadan gelecek 50 kadar milletvekiline bağlamış durumdadır. Bunun için hiçbir yasayı, kuralı, ahlâki ilkeyi, teamülü kaale almamakta, çirkeflikte sınır tanımamaktadır. HDP’ye yönelik harcıalem hale gelmiş hakaretleri mi sayarsın, bombalamalara kadar varan saldırıları mı sayarsın, savaşı yeniden alevlendirmek için yapılan doğrudan askeri provokasyonları mı sayarsın, mecliste yer alan yasal bir partiyi ve liderini pervasızca teröristlikle suçlamayı mı sayarsın, Erdoğan’ın anayasayı paçavraya çevirerek bizzat AKP adına seçim meydanlarında kampanya yürütmesini mi sayarsın, kutsal kitabın ve camilerin siyasi propagandada hayasızca kullanılmasını mı sayarsın, YSK’nın bostan korkuluğuna çevrilmesini mi sayarsın..! Bu liste saymakla bitmez, ancak önemli olan, bu kepazeliğin bir gerileme ve çürümeye işaret ettiğini anlamaktır. Sonuç ne olursa olsun bu seçimlerin ortaya koyduğu temel gerçekliklerden biri budur.

Suriye bağlamında dış politikadaki hüsran tablosunu da buna eklemek gerekiyor. Böylece AKP açısından dört bir koldan bir darboğaz yaşandığı net biçimde ortaya çıkmaktadır. İşte özellikle Erdoğan 7 Haziranı bu darboğazdan çıkışın anahtarı olarak görüyor. Erdoğan için bu çıkış, otoriterleşmenin yeni düzeye yükseltilmesiyle olanaklıdır. Bunun somut formülü de başkanlık sistemidir. Gerek emekçi kitlelerin ve çeşitli ara katmanların hoşnutsuzluğu, gerekse egemen burjuvazi içindeki dengeler, güç dağılımı ve yapılanmalar, devletin mevcut yapılanmasının çeşitli özellikleri, gerekse de dış dünya ile ilişkilerdeki güç dengeleri, Erdoğan için can sıkıcı ayak bağları olarak görülmektedir. Erdoğan’ın istediği sistem, her şeyin başkanın denetimsiz iki dudağı arasına sıkıştığı pederşahi bir sistemdir. Etrafın hâlâ “haddini bilmeyenler”le dolu olması ve “her kafadan bir ses çıkması” Erdoğan’ın hoşuna gitmemektedir. Bu durum ona artan ölçüde bir kakofoni olarak görünmekte, anayasa, hukuk, mahkemeler vs. bunların hepsini can sıkıcı engeller olarak algılamaktadır. Erdoğan ve şürekası bunları ancak gücün tek elde toplandığı ve böylece otoriterleşmenin yeni bir düzeye sıçratıldığı yeni bir yapılanmaya geçerek aşabileceğini düşünmektedir. Onun başkanlık sistemi isteminin siyasi özü budur.

Erdoğan’ın isteklerinin gerçekleşmesi için temel şart mecliste anayasayı değiştirebilecek kadar çok AKP milletvekilinin elde edilmesidir. AKP’nin kendi oy desteği ile bunu sağlayamayacağı açıkça ortada olduğundan, geriye tek çare olarak HDP’nin baraj altında bırakılması kalmaktadır. Olağan bir burjuva demokratik rejimde görülemeyecek kadar yüksek olan yüzde 10 barajı faşist darbenin bir ürünüydü ve 12 Eylül’ü sözde eleştiren AKP, onun getirdiği bu barajı seve seve kabullendi ve ona dokunmadı. Şimdi HDP bindelik oy dilimleriyle baraj altında kalırsa Türkiye başkanlık sistemine doğru otoriter bir yola girmiş olacaktır. Yok eğer HDP bindelik farkla dahi olsa barajı geçerse, bıraktık Erdoğan ve şürekasının anayasa değiştirme ve başkanlık sistemi hayallerinin suya düşmesini, AKP’nin tek başına hükümet kurması bile zora girecektir. Birbirinden çok farklı bu iki ayrı sonucun sadece küçücük oy dilimlerine bağlı olması Türkiye’deki rejimin ne denli anti-demokratik ve akıldışı olduğunu ortaya koymaktadır. Normal bir burjuva demokratik işleyişte, bu derece büyük sonuçlar bu kadar küçük farklardan doğamaz.

Bunları alt alta yazdığımızda 7 Haziran genel seçiminin sıradan bir seçim olmadığı ortaya çıkmaktadır. Bu seçimlerde HDP’nin barajı geçememesi geniş emekçi kitleler açısından son derece zorlu günlerin geleceğinin habercisi olacaktır. İşçi sınıfının güçlü ve etkili bir siyasal örgütlenmesinin henüz olmadığı ve öte yandan yeni yeni önemli hareketlenmelerin başladığı mevcut koşullarda, Erdoğan’ın istediği türden bir başkanlık sisteminin getirilmesi ve yeni otoriterleşme dalgası, işçi sınıfı ve geniş emekçi yığınlar için büyük bir darbe anlamına gelecektir. Mahkemelerin ve medyanın tümüyle Erdoğan’ın kontrolüne girdiği ve işçi haklarının daha da geriye savrulduğu bir Türkiye’de işçiler açısından hayat daha zor olacaktır. O nedenle, Kürt halkının haklı ulusal-demokratik özlemlerine destek vermenin yanı sıra, bu gidişatı sekteye uğratmak için de 7 Haziranda HDP’ye güç vermek büyük önem taşıyor.