Navigation

Bonapartizmden Faşizme

Olağanüstü Burjuva Rejimlerin Marksist Bir Tahlili

Elif Çağlı

Ağustos 2004





2.Bölüm

Faşizm: Finans kapitalin kanlı diktatörlüğü

Marx’ın Bonapartizm analizinin, olağanüstü burjuva rejimlerin genel özelliklerinin kavranabilmesi bakımından ne denli önemli olduğu açıktır. Ama Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtalya ve Almanya başta olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerinde, finans kapitalin devrimci işçi sınıfına, kitlelerin demokratik haklarına kanlı saldırısıyla belirginleşen bir başka olağanüstü yönetim fırtınası yaşanmaya başlanır. Bu gelişme, İtalya’da Mussolini’nin liderliğinde örgütlenen karşı-devrimci hareketin adıyla[32] anılıp siyasal literatüre yerleşir ve böylece Bonapartizm gerçeğinin yanı sıra faşizm olgusunun da Marksist açıdan ele alınması, aydınlatılması ve faşizme karşı mücadele hattının belirlenmesi gerekli hale gelir.

Faşizm sorunuyla ilgili ayrıntılara geçmeden önce çok kısaca belirtmek gerekirse, faşizmi, finans kapitalin işçi sınıfının devrimci mücadelesini ezip parçalamaya yönelik kanlı diktatörlüğü olarak tanımlayabiliriz. Fakat daha baştan hatırlatalım, bu ve faşizme ilişkin benzeri tanımlarda yer alan finans kapital vurgusu (ya da aynı gerçekliği anlatmak bakımından kullanılan büyük sermaye, tekelci burjuvazi gibi kavramlar), onun emperyalizm çağında burjuva düzenin hegemon gücü olması bakımından önem taşır. Yoksa burjuva düzen devam ettiği sürece, burjuvazi bir bütün olarak egemen sınıf olmayı sürdürür. Burjuva devletin olağan biçimi (parlamenter burjuva rejim) bu gerçekliğin siyasal alandaki yansımasıdır.

Burjuva devletin olağanüstü bir biçimi olarak faşizm de, yalnızca finans kapitalin çıkarlarını değil bir bütün olarak burjuva düzenin bekasını garanti altına almaya çalışır. Stalinist faşizm anlayışının sözcülüğüne soyunan Dimitrov’ların yaptığı gibi, faşist devlet biçiminin sınıf temelini daralttıkça daraltmak ve yalnızca finans kapitalle sınırlamakla da yetinmeyip, onun içinde de “en … en … en” kesimlerine indirgemek, faşizm gerçeğini bilinçli olarak çarpıtmak anlamına gelir. Stalinist Komintern’in bundan muradının, burjuvaziyle işbirliğine dayanan Halk Cephelerine gerekçe icat etmek olduğu devrimci Marksizm cenahında yeterince açıktır.

Faşist devlet biçimine geçiş ihtiyacı sermayenin gündemine durup dururken girmez. Faşizm, kitlelerin devrimci mücadelesinin alabildiğine yükseldiği ve burjuvazinin yüreğine korku saldığı, devrimci güçlerle karşı devrimci güçler arasındaki çatışmanın günlük yaşamın bir parçası haline geldiği, burjuva düzenin baştan aşağı devrimci bir krizle sarsıldığı muazzam bunalımlı bir sürecin ürünüdür. Fakat bu tür bir bunalım ilânihaye sürüp gidemez, neticede o ya da bu yönde çözülmek zorundadır. Devrim bu bunalımın işçi sınıfı lehine çözümüdür. Faşizm ise burjuvazinin karşı-devrimci çözümüdür.

Faşizmin tarihsel olarak, burjuvazinin tekelci aşamaya ya da mali sermaye sentezine sıçrama sancıları çektiği bir döneme denk düştüğü iddia edilmiştir. Bu doğru değildir. Zira faşizm, zaten emperyalist aşamaya yükselmiş dünya kapitalizminin, işçi sınıfının devrimci tehdidiyle derinleştirilmiş bunalım koşullarında gündeme getirdiği karşı-devrimci saldırıdır. Faşizm, kapitalizmin tekelci gelişmesine içkin emperyalist rekabetin ve yayılmacı eğilimlerin kucağında yaşanan derin ve keskin bir bunalımın ürünüdür. İrili ufaklı çeşitli kapitalist ülkelerde büyük sermaye yüz yüze geldiği yıkıcı bunalımları, (gerekli durumlarda büyük emperyalist güçlerden de alınan destekle) içte işçi sınıfının devrimci yükselişini ezerek ve dış pazarlarda daha güçlü bir konum elde edebileceği yapısal dönüşümleri gerçekleştirerek atlatmaya çalışır.

Faşist iktidarın sermayenin bu ihtiyacını giderip gideremeyeceği tamamen sınıf mücadelesinin seyrine, iç ve dış siyasal faktörlere, özellikle büyük emperyalist güçler dengesinin belirleyeceği somut koşullara bağlıdır. Faşizm gerçeği iktisadi ve siyasal çeşitli iç ve dış etkenlerin ürünüdür. Ve nasıl ki onu yalnızca sermayenin iktisadi bunalımına bağlamak yanlış bir tutumsa, faşizmin işlevini yerine getirip getirmediğine de işin sadece iktisadi yönüne bakarak karar verilemez.

Faşist iktidarlar sermayenin egemenliğini tehdit eden ve onu temellerinden sarsan devrimci işçi hareketini bertaraf ederek, siyasal yönden sermayeye en büyük hizmeti verirler. Faşizmin iktisadi açıdan sermayeye sunduğu hizmete gelince. Kimi örneklerde sermayenin emperyalistleşme arzusunu gerçekliğe dönüştüremese bile, onun işçi sınıfının ekonomik mücadelesini muazzam bir baskıyla ortadan kaldırarak ve böylece iç sömürüyü maksimize ederek dışa açılmanın zeminini döşediğini söyleyebiliriz.

Burjuva devletin faşist biçimlenmesinin tarih sahnesine çıktığı ve faşizmin Avrupa’da yükselişe geçtiği 1920’ler dünyasını hatırlayalım. Birinci emperyalist paylaşım savaşı, büyük kapitalist güçler arasındaki kapışmayı sona erdirmemiş, yeni bir istikrarlı güç dengesinin oluşmasına yetmemişti. Avrupa gerilerken, yeni bir güç, ABD yükselmeye başlamıştı. Büyük Ekim Devriminin etkisi ve özellikle Avrupa ülkelerinin bir türlü içinden çıkamadığı ekonomik kriz koşulları, kıtanın her bir yanında peşpeşe işçi sınıfının devrimci isyanlarını tutuşturuyordu.[33]

Ocak 1919’da Berlin’de Alman işçi sınıfının öncü güçlerinin Spartaküs ayaklanması gerçekleşmiş, fakat hazırlıksızlığı nedeniyle düzen güçleri tarafından vahşice bastırılmıştı. Dönemin komünist önderleri tarafından Beyaz Terör adıyla anılan bu burjuva karşı-devrimci saldırı, kıtada yayılmaya başlayan faşizmin habercisiydi. Avrupa kapitalizminin motor güçlerinden Almanya’da ağır savaş yenilgisinin[34] ve ekonomik yıkım koşullarının altında derin sarsıntılar geçiren burjuva düzenin işçi hareketini ezmeye yönelik faşist saldırısı, gidebileceği en uç noktalara kadar ilerleyecekti.

Dünya komünist hareketinin gerçek öncü gücü, Lenin dönemi Komintern’i, burjuva düzenin çeşitli ülkelerde kendini korumaya almak üzere devrime ve işçi hareketine yönelttiği faşist saldırı üzerinde odaklaştı. Komintern’in Üçüncü ve Dördüncü Dünya Kongrelerinin başlıca konuları arasında, faşizmin niteliğinin çözümlenmesine ve faşizme karşı işçi sınıfının birleşik mücadele cephesinin oluşturulmasına ilişkin tartışmalar ve kararlar yer almaktadır.

Lenin dönemi Komintern Kongrelerinden günümüz devrimci işçi hareketine miras kalan belgeler, pek çok konuda olduğu gibi faşizm konusunda da komünistlerin temel hareket noktalarına ışık tutan kaynaktır. Ama ne yazık ki bu kaynak, Lenin’in ölümünden sonra Komintern’i devrimci çizgisinden saptıran Stalinist bürokrasinin egemenliği nedeniyle karartılmış, unutturulmuş ve unutulmuştur. Ayrıca Stalinizmin dünya komünist hareketinde yarattığı tahribatın ve Marksizmi soldurmasının sonucunda, faşizm ve benzeri konuların analizinde nice bulanıklıklar ve boşluklar doğmuştur. Bu boşluklar burjuva yazarların ve onların kuyruğuna takılan sözde Marksistlerin parlak görünen incelemeleriyle doldurulmak istenmektedir. O nedenle, faşizm konusunu tartışırken burjuva ideolojisinin kapıdan, bacadan sızmasına karşı uyanık olabilmek ve devrimci geleneğimizin Marksist köklerinden hareket etmek gerekiyor.

Lenin dönemi Kominterninde faşizm sorunu

1921 yılı, dünya burjuvazisinin işçi sınıfının devrimci mücadele dalgasının öcünü almak üzere saldırıya geçtiği bir dünyayı gözler önüne seriyordu. Burjuva düzenin bu saldırısının bürüneceği yeni siyasal biçimlenme, faşizm, İtalya’da kendini belli etmeye başlamıştı bile. 1921 Haziran-Temmuz aylarında toplanan Komintern Üçüncü Dünya Kongresi, kapitalist dengeyi yeniden kurmak amacıyla başvurulan her yeni önlemin dengeyi daha da bozacağına ve yeni altüstlükler yaratacağına işaret etmekteydi. Bu nesnel durum devrimci mücadeleye de yeni bir ivme kazandıracaktı. Dolayısıyla dünyada iki temel sınıf arasındaki mücadelenin akıbeti, olağan dönemlerde görülemeyecek bir derecede genel gidişatı belirleyici karakter kazanmıştı.

Kongre tezlerinde, işçi sınıfının devrimci mücadelesinin başarısızlığa uğraması durumunda doğabilecek felâket şu sözlerle ifade ediliyordu: “Eğer toplumun iki temel sınıfından biri, proletarya, devrimci mücadeleden geri durursa; bu durumda diğeri, yani burjuvazi, yeni bir kapitalist dengeyi son tahlilde inkâr edilemez biçimde kuracaktır. Bu kapitalist denge, maddi ve manevi yozlaşma temelinde, yeni krizler, yeni savaşlar, tüm ülkelerin sürekli yoksullaşması ve milyonlarca emekçinin yokolması yoluyla kurulacaktır.”[35] Kongrenin Taktikler Üzerine kararında bu ciddi tehlikenin büründüğü somut biçime de dikkat çekiliyor ve İtalya’da iktidara yürüyen faşizme işaret ediliyordu.

Dizginlerinden boşanmış bir Beyaz Terörün, yani sermaye güçlerinin faşist karşı-devrim hazırlığının, işçi sınıfını atomize etmeyi amaçladığı açıktı. İtalya’da gelişen olaylar, faşistlerin kitlelerde büyük yanılsamalar yaratarak işçi örgütlerini bölmeye ve burjuva saldırısına karşı proletaryanın birleşik cephe oluşturmasını olanaksız kılmaya çalıştığını haber veriyordu. Kongre belgelerinde, “Burjuvazinin artık olağan devlet kurumlarıyla yetinmediği ve her ülkede kendi kanatları altında, belli başlı tüm ekonomik çarpışmalarda önemli bir rol oynayan çeşitli legal ve yarı-legal Beyaz Muhafız örgütleri oluşturduğu herkes tarafından görülebilir. ... İtalya’da faşist çetelerin faaliyetleri, burjuvazinin ruh halinde ve ayrıca görünüşte güçler dengesinde bütünüyle değişikliğe neden olmuştur” denilmekteydi.[36]

İtalya’da fabrika işgalleri ve işçi konseyleri dalgası ile burjuvaziye korku salan ve onu karşı saldırıya geçiren işçi hareketi, ne yazık ki devrimci başkaldırıyı ileriye götürecek bir önderliğin olmaması nedeniyle büyük bir çöküntüye doğru sürüklendi. Aslında İtalyan Sosyalist Partisi, pek çok üyesi ve işçi hareketi içinde önemli etkisi olan bir partiydi. Ancak Marx’ın 1848 Fransası’ndaki sosyal demokrat örgütlenme için dikkat çektiği gibi, bu parti içinde de, her devrimci kıpırdanışı felce uğratan reformist unsurlar ağır basmaktaydı.

Nitekim Komintern’in bir sonraki Dünya Kongresi belgelerinde bu husus şöyle vurgulanacaktı: “Reformistler, burjuvazinin işçi sınıfının saflarındaki ajanlarıdır. Onlar, işçi sınıfını burjuvaziye satmak, ona ihanet etmek için mümkün olan her yolu kullandılar. 1920’deki fabrika işgalleri sırasında reformistlerin gerçekleştirdikleri türden ihanetlere, ardı arkası kesilmeyen ihanetler zinciri olan kendi tarihlerinde bile zor rastlanır. Reformistler, faşizmin gerçek selefleridirler; yolu onlar hazırlamışlardır.”[37] Diğer yandan Lenin’in de dikkat çektiği gibi, İtalyan komünistleri reformistlerden ve merkezcilerden kopma konusunda sergiledikleri tereddüt ve gecikme ile yenilgiye kapı açmışlardı. Devrimci bir önderlikten yoksun kalan İtalyan işçi sınıfı art arda yenilgiler aldı ve neticede 1922 Ekiminde Mussolini’nin faşist diktatörlüğü kuruldu.

Böylece faşizm muhtemel bir tehlike olmaktan çıkıp iktidara oturan bir gerçekliğe dönüşmüş bulunuyordu. Bu koşullar altında Kasım-Aralık 1922 tarihleri arasında toplanan Komintern Dördüncü Dünya Kongresi, faşizmi dünyayı saran bir tehdit olarak ele alacaktı. Taktikler Üzerine Tezler’de “uluslararası faşizm” başlığı altında şöyle deniyordu: “Burjuvazinin proletaryaya karşı siyasal saldırısı, sermayenin ekonomik alandaki saldırısına sıkı sıkıya bağlıdır, bunun en şiddetli ifadesi uluslararası faşizmdir ... elindeki yasal yöntemler burjuvaziyi artık tatmin etmemektedir. Bunun yerine her yerde, özellikle proletaryanın tüm devrimci çabalarına karşı yöneltilmiş olan ve işçi sınıfının konumunu geliştirmek için giriştiği her teşebbüsü zorla bastırmak için giderek daha fazla kullanılan, özel Beyaz Muhafızların yaratılmasına başvurmaktadır.”[38]

Yine aynı yerde, o dönemde İtalya’yı pençesine almış olan İtalyan faşizmi de analiz edilecekti: “... ‘klasik’ İtalyan faşizminin en karakteristik özelliği, faşistlerin yalnızca, tepeden tırnağa silahlı, tam anlamıyla karşı-devrimci savaş örgütleri oluşturmakla kalmayıp, aynı zamanda sözde demokrasinin yarattığı hüsrandan kendi karşı-devrimci amaçları için ustaca yararlanarak, toplumsal demagoji ile kitleler arasında, köylüler, küçük-burjuvazi ve hatta proletaryanın bazı kesimleri arasında bir taban oluşturmaya çalışmalarıdır. Bugün birçok ülke bir faşist tehdit altındadır: Çekoslovakya, Macaristan, hemen hemen tüm Balkan ülkeleri, Polonya, Almanya (Bavyera), Avusturya, Amerika ve hatta Norveç gibi ülkeler. Şu ya da bu biçim altında gerçekleşecek faşizm olasılığı, Fransa ve İngiltere gibi ülkelerde bile göz ardı edilemez.”[39]

Komintern çözümlemelerinde de dikkat çekildiği üzere İtalyan faşizminin sergilediği bir özellik, toplumsal demagoji ile kitleler arasında kendisine bir taban oluşturmaya çalışması önemli bir husustur. Aynı karakteristik Alman faşizminde de gözlemlenecek ve Lenin’in ölümünden sonra Troçki, Almanya’daki faşist tırmanışı yine bu temelde analiz etmeye çalışacaktı. Komintern belgesinde belirtilen bir başka tespit ise, günümüzde faşizm konusunda yürüyen tartışmalara parlak bir ışık tutmaktadır. Bu, derin sistem krizi koşullarında faşist tehdidin pek çok gelişkin kapitalist ülkeyi, Avrupa’yı içine almakta olduğu tespitidir. Ayrıca, “şu ya da bu biçim altında gerçekleşecek faşizm olasılığı” denerek, faşizmin farklı ülkelerde farklı biçimler altında kendisini gerçekleştirmeye çalışacağına özellikle dikkat çekilmiştir. Kısacası Lenin dönemi Komintern kararlarında faşizm, yalnızca çeşitli ülkelerde bürüneceği özgün yönler temelinde değil, burjuvazinin işçi hareketini ezmeye yönelik karşı-devrimci saldırısı olarak genel içeriğiyle tahlil edilmiştir.

Dördüncü Dünya Kongresinin özel olarak İtalyan Sorunu üzerine aldığı kararlar da, faşizm olgusunun Marksist analizinde odaklaşılması gereken başlıca sorunlara işaret etmesi bakımından önemlidir. Karar metninde şöyle denmektedir: “Emperyalist dünya savaşının sonunda, İtalya’daki nesnel durum devrimciydi. Burjuvazi ülkeyi yönetecek durumda değildi –burjuva devlet aygıtı sallantıdaydı ve egemen sınıf kendine güvensizdi. Geniş işçi kitleleri savaşa karşı öfkeyle doluydu ve ülkenin birçok yeri, açık ayaklanma halindeydi. Köylülüğün önemli bölümleri toprak sahiplerine ve devlete karşı ayaklanmaya başlıyorlardı ve işçileri devrimci mücadelede desteklemeye hazırdılar. Askerler savaşa karşıydılar ve işçilerle kardeşleşmeye hazırdılar. Yani başarılı bir devrim için nesnel önkoşullar mevcuttu. Olmayan tek şey, öznel faktördü: kararlı, militan, bilinçli ve devrimci bir işçi partisi. Başka bir deyişle olmayan tek şey, gerçek bir komünist partiydi.”[40]

Aynı yerde, neredeyse savaşa katılan tüm ülkelerde benzer bir durumun olduğu, ama İtalya’da bu durumun çok daha çarpıcı şekilde görüldüğü belirtiliyor ve “o İtalya ki, devrime diğer tüm ülkelerden daha çok yaklaşmıştı; şimdi ise karşı-devrimin en derin uçurumlarına yuvarlanmaktadır” diye vurgulanıyordu.

1920 sonbaharındaki fabrika işgalleri aslında İtalya’daki sınıf mücadelesinin tayin edici anıydı. Böylece İtalyan işçileri, içgüdüsel olarak krize devrimci bir çözüm arayışı içine girmişlerdi. “Fakat bir devrimci işçi partisinin yokluğu, işçi sınıfının kaderini belirledi, en can alıcı anda onun yenilgisine damga vurdu ve faşizmin ... zaferinin yolunu hazırladı”.[41]

Komintern’in faşizm konusunda İtalyan örneğinden hareketle almış olduğu karar, hangi biçime bürünürse bürünsün, faşizmin işçi sınıfı açısından can alıcı yönünü özetlemektedir: “Hareket doruğuna ulaştığı anda, işçi kitleleri iktidarı ele geçirmek için yeterli güçten yoksundular. Sonuç olarak işçi sınıfının can düşmanı burjuvazi, onun en saldırgan kanadı şeklindeki faşizm, çok geçmeden işçi sınıfını ezebildi ve bir beyaz diktatörlüğü kurabildi.”[42]

1920’lerdeki faşist yükseliş İtalya ile sınırlı kalmamış, çeşitli Avrupa ülkelerini gerçek bir tehlike olarak sarmıştır. O döneme ilişkin önemli bir durum tespiti Komintern belgelerinden izlenebilir: “Berlin sokakları işçilerin kanıyla boyanıyor ve monarşik gericiliğe karşı savaşan işçiler zindanlara atılıyor. ... Macaristan’da Horthy’nin kanlı yönetimi işkence ve infazlarını sürdürüyor. ... Özgürlükleriyle kibirlenen demokratik Amerika’da herkese, Komünist Partiye üye olduğundan kuşkulanılanlara bile ağır cezalar yağdırılıyor. Amerikan burjuvazisi sendikalara baskınlar yapıyor; yüzlerce insanı tutukluyor; grevcileri dövüyor, copluyor.”[43]

Ayrıca, “Yugoslavya’nın genç kapitalist devletinin gerici hükümeti, iki yıldır hüküm süren beyaz terör boyunca komünist proletaryaya karşı bir çok suç işlemiştir.”[44] Bulgaristan’da 1923 Haziranında gerçekleşen faşist Tsankov darbesi, Polonya’da yükselen faşist saldırılar vb. pek çok ülkede büyük sermaye güçlerinin, faşizmi, devrimci durum koşullarında burjuva düzeni kurtarabilecek yegâne alternatif olarak görmeye başladıklarını kanıtlıyordu.

1920’lerde dünyanın dört bir yanını saran devrimci yükselişlere karşı burjuvazinin olağanüstü yönetim biçimi olarak gündeme gelen faşizm, Lenin dönemi Komintern’i tarafından bazı çarpıcı yönleriyle analiz edilmiştir. Dünya komünist hareketinin devrimci öncüsü, faşizmi, ya devrim ya karşı-devrim ikilemiyle yüz yüze gelen burjuva toplumda, bunalımın karşı-devrimci çözümü olarak ortaya koymuştur. Komintern kararlarında dikkat çeken en önemli yön ise, bunalımın devrimci çözümünü mümkün kılmada kilit faktör olan devrimci önderlik sorunu üzerinde odaklaşılmasıdır. Bu sorun çözümlenmediği takdirde, bunalımın karşı-devrimci çözümü yaşam fırsatı bulacak, çıkışsızlık içinde umutsuzluğa sürüklenen kitleler faşist demagojiye daha açık hale gelecek ve faşist iktidarın payandası yapılacaklardır.

Lenin dönemi Komintern geleneğinin günümüzü aydınlatan başlıca dersleri arasında, faşizme karşı mücadeleyi başarıya ulaştırabilecek devrimci çizginin unsurları da yer alır. Komintern, burjuvazinin faşist saldırısına karşı dünya işçilerinin devrimci mücadelesinin örgütlenmesi hedefini öne koymuş, Komünist Partileri doğru bir mücadele anlayışı ve doğru taktiklerle donatmaya çalışmıştır. Birleşik cephe anlayışı bunlar arasında göze çarpan başlıca örnektir. Stalinizmin egemenliği altında devrimci özünü tamamen yitirmezden önce, Komintern faşizme karşı mücadelede başarı koşulunu kopmaz bir biçimde devrimci önderlik sorununa bağlıyordu. Bu sorunun çözümü doğrultusunda harekete geçilip yol alınmadıkça, faşizme karşı mücadele ve işçi sınıfının birleşik cephesinin inşası taktikleri üzerine ahkâm kesmek boş sözler yığınına dönüşecektir.

Sermayenin faşist saldırısının geri püskürtülebilmesi ve faşizmin ezilebilmesi, doğrudan doğruya, devrimci önderliğin var edilmesi ve güçlendirilmesine bağlıdır. Tarihin sayfaları, bu sorun çözümlenmediği takdirde kapitalizmin fena halde can yakan krizlerinin ortasında öfkeyle umutsuzluk, değişim arzusuyla çıkışsızlık arasında sıkışıp kalan geniş halk kitlelerinin faşizmin pençesine düşeceğinin sayısız örnekleriyle dolu bulunuyor.

Açıktır ki, dünya komünist hareketinde faşizmin tahlili Troçki ile başlamadı. Ama Lenin dönemi Komintern devrimci önderliği içinde yer alan Troçki, Lenin’in ölümünden sonra da Komintern’in bu devrimci çizgisini zor koşullarda ve epigonların yoğun saldırıları altında sürdürmeye çalıştı. Troçki ayrıca, faşizm konusundaki yeni gelişmeleri de dikkatle izleyecek ve özellikle Almanya, İspanya gibi ülkelerde faşizmin yükselişi karşısında işçi sınıfının devrimci mücadele hattını belirlemeye çalışacaktı.

Devlet tipi ve devlet biçimi ayrımı

Olağanüstü burjuva yönetimler, burjuva düzenin farklı devlet biçimleridir.[45] Bu husus yeterince açıktır. Asıl aydınlatılması gereken yön, devlet tipi ve devlet biçimi arasındaki ayrımdır. Sömürülü toplumlarda devletin temel görevi, sömürü düzeninin devamını sağlamak ve sömürenlerin mülkiyetini korumaktır. Bu genel kural, (burjuvazinin egemenliğini sürdürmesini sağlayan devlet biçimi her ne olursa olsun) burjuva devlet için de aynen geçerlidir.

Marksizmin açıklık getirdiği üzere, nasıl ki sömürücü toplumlar başlığı altında sıralanan Asyatik, köleci, feodal, kapitalist tipte farklı sosyo-ekonomik formasyonlar varsa, bunların her birine tekabül eden farklı bir devlet tipi de vardır. Birbirinden farklı bu üretim tarzları farklı bir sınıf egemenliğiyle somutlanır ve her biri kendine özgü bir sömürü tipine dayanır. Bu nedenle Marx, değişik sosyo-ekonomik formasyonları birbirinden ayırt edebilmede anahtar unsurun, karşılığı ödenmemiş emeğin doğrudan üreticiden çekilip alınma biçimi olduğunu belirtir. Keza, üretim araçları sahipleriyle doğrudan üreticiler arasındaki bu temel ilişki bütün toplumsal yapının sırrını ele verir ve devlet tipini de belirler.

Diğer önemli nokta ise egemenlik sorunudur. Egemenlik kavramı siyasi yaşamda çeşitli düzeylerde kullanılıyor olsa da, kelimenin gerçek anlamında egemenlik ilişkisinin kaynağı üretim sürecindedir. Üretim sürecinin özgül karakteri, bir başka deyişle üretim ilişkilerinin niteliği, son tahlilde bütün bir üstyapıyı da belirleyecektir. Böylece siyasi yapının temel özellikleri ve hukuk sistemi gibi üstyapıya ilişkin tipolojiler, altyapıdan yani ekonomik temelden türeyeceklerdir.

Kuşkusuz ki bu en genel hatlarıyla böyledir. Üstyapıyla altyapı diyalektik bir etkileşim içinde olduğu gibi, gerçek yaşamda siyasi yapılanma alanı pek çok çeşitlilikler arz eder. Örneğin aynı devlet tipinin farklı biçimleri olabilir. Burjuva devlet (yani burjuva devlet tipi) olağan parlamenter biçime ya da Bonapartist, faşist olarak nitelediğimiz olağanüstü biçimlere bürünebilir. Fakat bu biçim değişikliklerine rağmen, her devlet tipi, üzerinde yükseldiği ekonomik temelden gücünü alan egemen sınıfın diktatörlüğüdür.

Burjuva devlet, ezen ve sömüren sınıf burjuvazinin, ezilenler, sömürülenler üzerindeki diktatörlüğüdür. Bu diktatörlük parlamenter işleyişlerde görüldüğü üzere “demokratik” biçimlerle örtüleneceği gibi, olağanüstü koşullarda üzerindeki “demokrasi” şalını fırlatarak kendini çıplak bir diktatörlük (faşizm) biçiminde de ortaya koyabilir. Ya da sözde parlamenter bir işleyişle bir nebze örtülenmiş Bonapartist bir asker-polis devleti biçimini alabilir.

İşte burjuva devletin olağanüstü siyasal biçimlenmelerinin özünü oluşturan gerçeklik budur. Bonapartist ya da faşist burjuva rejimler, devlet tipinde değil devlet biçiminde değişiklik yaratırlar. Bu biçim değişiklikleri, toplumsal düzenin egemen üretim ilişkilerini ve iktisaden egemen sınıfını farklılaştırmaz, tam tersine düzenin bu temel direklerini sağlamlaştırmaya hizmet ederler. Olağanüstü burjuva yönetimler söz konusu olduğunda, öz ve biçim arasındaki bu ilişkiyi kavramaksızın, Bonapartist ya da faşist rejimleri analiz edebilmek mümkün değildir. Keza aynı hususun önemi vurgulanmaksızın, burjuva devletin farklı olağanüstü biçimlerinin altında yatan öze dair benzerlik de ortaya çıkarılamaz.

Öz bir kez kavrandıktan sonra, tartışma alanı, burjuva devletin değişik olağanüstü yönetim biçimleri arasındaki farklılıkları ele almaya hazır hale getirilmiş olur. Marksist yöntem, bu gibi tartışmalı sorunlar karşısında böyle bir yaklaşımı gerektiriyor. Aksi halde ister Bonapartizm olsun ister faşizm, burjuva devletin farklı biçimleri mutlaklaştırılacak ve burjuva yazarların yaptığı gibi, kendi başına bir fenomen düzeyine yükseltilecektir. Diğer yandan, yalnızca özün dikkate alınıp biçim farklılıklarının tamamen ihmâl edilmesi durumunda ise, doğrudan somut siyasal koşulların analizine dayanması gereken devrimci siyaset boş bir papağanlık düzeyine indirgenmiş olur.

Burjuva parlamenter rejimle faşist bir rejim arasında kuşkusuz ciddi biçim farklılıkları vardır ve işin bu yönü işçi sınıfının mücadele koşullarını yakından ilgilendirir. Parlamenter rejimle faşizm arasındaki ayrımı, “alt tarafı bir biçim farkı” deyip küçümseyemeyiz. Bu biçim farklılıkları gözardı edildiğinde, işçi sınıfının devrimci mücadelesi önemli zaaflara uğratılmış olur. Olağan ve olağanüstü yönetim biçimleri arasındaki farkı hepten görmezden gelmek ve burjuva düzenin sıklık kazanan gerici, baskıcı uygulamalarına bakıp sürekli faşizm şeklinde bir teori icat etmek Marksist kavrayışla bağdaşmayan yanlış bir tutumdur. Süreklilik arz eden faşizm değil, çeşitli biçimler altında varlığını sürdüren burjuva diktatörlüğüdür.

Bugüne kadar yaşanan tüm deneyimlerin de gösterdiği gibi, iktidara gelen faşizm ne denli gaddar ve uzun ömürlü olursa olsun, eninde sonunda burjuva diktatörlüğün olağan biçimine geri dönülmüştür. Bazı örneklerde faşist rejim işçi-emekçi kitlelerin aktif devrimci mücadelesiyle yıkılmıştır. Diğer örneklerde ise, iç ve dış koşulların değişmesi, kitle mücadelesinin yükselmesi ve olağan yönetim biçimine geçilmesini tercih eden burjuva kampın etkisi ile çözülerek son bulmuştur.

Marksizm, burjuva diktatörlüğün olağan biçiminin parlamenter rejim olduğuna ve burjuva düzenin kendisine yönelik tehlikeyi savuşturduğunda olağan işleyiş biçimine dönmek isteyeceğine işaret ediyor. Diğer yandan, kapitalizmin çürüme çağı olarak da adlandırdığımız emperyalizm çağının temel karakteristiklerinden birinin siyasi gericileşme olduğu yolundaki Marksist tespit de aynıyla doğrudur. Bu iki husus birbiriyle çelişmekte midir? Hayır. Çünkü bu tür tespitler genel eğilimi anlatır ve görelidir. Burjuvazinin devrimci atılım yaptığı dönemlerdeki parlamenter rejimin demokratik kapsamıyla, burjuvazinin devrimci barutunu yitirmesinden sonraki kapsamı arasında elbette fark olacaktır. Ama buna rağmen, emperyalizm döneminde de düzenin olağan biçimiyle olağanüstü biçimleri arasında, işçi sınıfının örgütlenme ve mücadele koşulları açısından belirgin farklılıklar vardır. Dolayısıyla kapitalizmin tüm aşamaları boyunca, burjuva devletin olağan biçimiyle olağanüstü biçimleri arasında ayrım yapma gereği devam etmektedir.

Burjuva parlamenter devlet biçimi, burjuvazinin eski düzene karşı mücadelesinin sonucunda ulaştığı ve modern kapitalizmin işleyişine denk düşen en yetkin devlet biçimidir. Bu Marksist tespitin günümüzde de geçerli oluşunun esas nedeni öncelikle kapitalist üretim tarzının ekonomik yapısında yatıyor. Bunun için, burjuvazinin düzenini tehlikede hissedip siyasi alanda olağanüstü önlemlere başvurmak zorunda kalacağı gerçeğini saklı tutup, asıl olarak kapitalist düzenin temel yapısı kavranmalı.

Kapitalizm-öncesi üretim tarzlarında egemen sınıflar artı-ürünü doğrudan üreticilerin elinden çekip almak için ekonomi-dışı zora başvurmuşlardır. Oysa kapitalist üretim tarzında işgücü bir meta haline gelir ve kapitalist işgücünü satın almakla, onun ürettiği artı-değere de otomatikman el koyma koşulunu satın almış olur. Bir başka deyişle, kapitalist üretim sürecinin olağan işleyişi içinde burjuvazinin artı-değeri işçiden çekip alması için ekonomi-dışı bir zora başvurması gerekmemektedir. Burjuva egemenliğin temel kaynağı açık zorbalık değil esasen ekonomik zorbalıktır.

Köle ile ücretli köle arasındaki fark biliniyor. Keza köle sahiplerinin kölelerin karşılıksız emeğini onlardan çekip alma yöntemiyle, burjuvazinin işçilerin yarattığı artı-değere el koyma yöntemi arasındaki niteliksel ayrım açıktır. Köleci düzende köle kırbaç zoruyla çalıştırılır. Kapitalist düzende işçiler “gönüllü rızalarıyla” işgüçlerini kapitalistlere satarlar. Kölenin ne kendi bedeni ne de işgücü üzerinde hiçbir söz hakkı yoktur, bütünüyle efendisinin malıdır. İşçi ise, bedeninin ve işgücünün sahibidir, yaşamını sürdürebilmek için işgücünü şu ya da bu koşulla şu ya da bu kapitaliste satabilir. Köleye oranla özgür görünen ücretli emekçinin özgürlük alanı, kırbaçların şakladığı yerde değil kapitalist düzenin ekonomik zorunun bastırdığı noktada sona erer. Koskoca bir işsizler ordusunun tehdidi altında, işçi hiçbir zaman işgücünü istediği koşullarda satamaz ve genelde bulabildiği iş koşullarıyla yetinmek zorunda kalır.

İşçiler büyük ekonomik mücadelelere giriştiklerinde dahi, kapitalistlerin kendilerinden artı-değer çekip almasına son veremezler. “Sömürüyü sınırlaya sınırlaya giderek ortadan kaldırma” düşüncesi büyük bir yalandan ibarettir. Ağır çalışma koşullarına isyan eden köleler, gerektiğinde en ağır işkence ve baskılarla tarlalara ve işliklere geri döndürülürlerken, salt ekonomik mücadele alanında başkaldıran işçileri yola getirmek için her zaman polis ve jandarma baskısı gerekmez. İşçinin eline tutuşturulan çıkış kağıdı genelde yeterli zor’u içerir. Kapitalist ekonominin işleyişi normal koşullarda işte bu ekonomik zorbalığa dayanır.

Daha önce bir toplumsal düzenin bütün bir üstyapısının, nihai çözümlemede onun ekonomik işleyiş tarzına dayandığını belirtmiştik. Burjuva devlet tipinin, kapitalist ekonomik temelin ürünü olduğu biliniyor. Kapitalist sömürü tarzının, esasta fiziksel baskıyla değil ekonomik zor yoluyla sürdürüldüğü hususu da yeterince açıktır. Ayrıca kapitalizmde egemen sınıfın, üretim alanında aklını kullanabilen, görece eğitimli işçilere ihtiyacı vardır. Kapitalist gelişmeye bağlı olarak talep edilen işgücü niteliğindeki bu değişim kuşkusuz ki siyaset alanına da yansıyacaktır.

Eski düzeni işçi ve emekçi kitlelerin desteğiyle sona erdiren burjuva devrimler, siyaset sahnesinde işçi sınıfına da bir ölçüde yer açmıştır. Köleci düzende kölelerin hiçbir siyasal hakkı yokken, burjuva düzen işçi sınıfını siyasal bir güç kaynağı olarak dikkate almak zorunda kalmıştır. Bu durum (her ülkede aynen yaşansın ya da yaşanmasın) bir tarihsel gerçekliktir ve burjuva düzen tüm bu gerçeklerin üzerine oturur. Burjuvazinin genel oy hakkını kabul etmesi, parlamenter demokratik işleyiş içinde işçi sınıfının siyasal örgütlerinin ve temsilcilerinin de olabileceğini olağan karşılayabilmesi, özetle üzerinde durduğumuz tüm bu ekonomik ve tarihsel gerçeklerin bir sonucudur.

Burjuvazi ayrıca sınıf savaşımları deneyiminden bilmektedir ki, düzenini çok ciddi biçimde tehdit eden olağanüstü bir durum olmadıkça, olağan yönetim biçimini değiştirmeye teşebbüs etmek pek çok açıdan fazlasıyla risklidir. Birincisi, burjuvazinin olağanüstü devlet biçimleri kısa vadede işçi-emekçi kitlelerin devrimci tehdidini savuşturup düzeni korumuş olsalar da, nihayetinde burjuva düzenin örtülerini zedelerler. Hele faşizm bu örtüleri açıkça parçalar ve onun diktatörlük özünü olduğu gibi teşhir eder.

İkincisi, olağanüstü rejimler, yine kısa vadede çeşitli burjuva kesimler arasındaki siyasi didişmelerin yarattığı çatlakların büsbütün büyümesini engellese bile, uzun vadede bu kesimler arasındaki gerginliği büyütür. Siyasete katılımlarını sağlayan “parlamenter birliktelik” günlerini arayan burjuva kesimlerin olağanüstü rejime karşı muhalif konum almaya başlaması, düzende bu kez yeni gedikler açarak işçi-emekçi kitlelerin devrimci enerjisini harekete geçirebilir. Unutulmasın ki, burjuvazinin olağan yönetim biçimi altında uzun yıllar içinde sömüren ve sömürülenler arasında sağladığı uzlaşma sona erdiğinde, günü geldiğinde bunu yeniden tesis etmeye çalışmanın burjuvazi açısından ödenecek yeni bedelleri olabilir. İşçi-emekçi kitleler demokrasiyi yeniden ele geçirmeye giriştiklerinde, burjuva düzen sınırlarını aşıp geçebilirler. Zira proletarya, artık 18. veya 19. yüzyılın proletaryası değildir ve yalnızca olağanüstü burjuva devlet biçimini değil, burjuva devleti toptan tarihin çöp sepetine fırlatabilecek nesnel olgunluğa ulaşmıştır.

Olağanüstü burjuva rejim demagojilerle kitleleri peşine takmayı başarsa bile, onun asıl dayanağı burjuva devletin baskı mekanizmalarını harekete geçirmesidir; örneğin faşizm açık baskıya dayanan bir yönetim biçimidir. Böyle bir yönetim biçiminin ilânihaye devam etmesi mümkün olamaz. Çünkü bir toplumsal düzenin uzun vadede varlığını sürdürmesi için, kendi egemenliğini belli bir ölçüde “gönüllü rızaya” dayanan bir yönetim biçimine büründürmesi gerekir. Fakat her şeye rağmen, tüm sömürülü toplumlar için geçerli olduğu üzere egemen sınıf “olmak ya da olmamak” benzeri bir durumla yüz yüze geldiğinde, tüm mantıksal hesaplar bir yana itilecektir. Ve burjuvazi açısından olağanüstü devlet biçimine geçiş zorunlu hale gelecektir. Bu olasılık, demokrasinin beşiği olmakla övünen Avrupa’dakiler de dahil pek çok kapitalist ülkede, tüm bir 20. yüzyıl boyunca yaşanan çeşitli faşist diktatörlükler temelinde gerçekliğe dönüşmüştür. Aynı tehlike potansiyel olarak bugün de varlığını sürdürüyor.

Neticede burjuva demokrasisi burjuva düzenin olağan devlet biçimidir ama bu “demokrasinin” niteliği konusunda da asla yanılsamalara kapılmamak gerekiyor. Lenin’in Devlet ve Devrim’de dediği gibi, “Burjuva devlet biçimleri son derece çeşitlidir, ama özleri hep aynıdır. Bütün bu devletler, son çözümlemede, şu ya da bu biçimde, ama zorunlu olarak, bir burjuva diktatörlüğüdür.” Ayrıca kapitalist üretim tarzı nasıl ki “eşdeğerlerin değişimi” görünümü altında ücretli emeğin sömürüsünü gizliyorsa, yani bu eşitlik yalnızca biçimsel bir eşitlikse, burjuva demokrasisi de son çözümlemede aynen diğeri gibi biçimsel bir eşitlikten ibarettir. Hiçbir kapitalist ülke şimdiye kadar sömüren ve sömürülene aynı kapsamda demokrasi sunmamıştır, bundan sonra da sunacak değildir.

Burjuva devletin olağanüstü biçimleri tartışmasında, “biçim” kavramı üzerinde biraz durmak açıcı olacaktır. Kuşkusuz kullanılan her kavram ancak belirli koşullar altında bir anlam ifade edebilir. Örneğin burjuva devlet tipi genel kategorisi altında, onun olağan devlet biçiminden ve olağanüstü devlet biçimlerinden söz edebiliriz. Fakat sıra diyelim faşist devlet biçiminin tanımlanmasına geldiğinde, gerçek yaşamın çeşitli örnekler bazında sergileyeceği farklılıkların (örneğin sivil parti iktidarı biçimindeki ya da askeri diktatörlük biçimindeki faşizm) üzerine çıkabilen daha toparlayıcı kavrayışlara ihtiyaç vardır.

Bu durumda Bonapartist ve faşist devlet “biçimi” (her ikisinin gerçek yaşamda bürüneceği farklı biçimler hesaba katıldığında), adeta iki ayrı tür olarak ele alınabilir. Kuşkusuz bu iki ayrı “türün” içini dolduran özelliklerin, kapitalist gelişmeye bağlı olarak bir değişim geçireceği de asla ihmâl edilmemeli. Bu anlayıştan hareketle, emperyalizm döneminde burjuvazinin başvurabileceği baskıcı olağanüstü devlet biçimlerini (çeşitli örnekler arasındaki biçimsel farklılıklara takılmaksızın), Bonapartist ve faşist diye kabaca iki ana kategoride toparlayabiliriz. Ancak altını kalın bir biçimde çizmeliyiz ki, tüm bu açıklamalar, kavramlar dünyasında oynanan (hiçbir zaman oynamaya meraklı olmadığımız) bir kelime oyunu değildir. Tam tersine, burjuva akademisyenler tarafından oynanan oyunlar sonucunda, faşizm gibi önemli konularda bulanan zihinlerde bir parça da olsa düzeltme yapabilme çabasından ibarettir.

Faşizm bir başka olağanüstü yönetim biçimine, diyelim Bonapartizme kıyasla özel, fakat kendi temel özü bakımından (farklı ülkelerde bürüneceği değişik biçimlere rağmen) genel bir kavramdır. Troçki de bu hususa dikkat çeker: “Liberalizm, Bonapartizm, faşizm gibi terimler genelleme özelliği taşırlar. Tarihsel olgular hiçbir zaman kendilerini bütünüyle tekrar etmezler. 1. Napolyon’un hükümetiyle karşılaştırıldığı zaman 3. Napolyon’un hükümetinin ‘Bonapartist’ olmadığını kanıtlamak zor olmazdı ... Dahası, klasik Bonapartizm büyük savaş zaferleri döneminden doğmuştur, oysa İkinci İmparatorluk hiç böyle şeyler görmemiştir. Ama Bonapartizmin bütün çizgilerinin tekrarını arayacak olursak, Bonapartizmin geçmişte kalmış, benzersiz, tekil bir olgu olduğunu, yani genel olarak Bonapartizm diye bir şeyin olmadığını ama bir zamanlar Bonapart adında Korsika’da doğmuş bir generalin yaşadığını görürüz. Liberalizm ve tarihin bütün öteki genelleştirilmiş terimleri için de aynı durum söz konusudur.”[46] Faşizmi de genel bir kategori düzeyinde kavrama çabası içine girmeyip, yaşanan her bir tekil örneğin taşıyabileceği farklılıkları yakalamaya kilitlenirsek, gerçekliği kavramaya çalışırken ondan büsbütün uzaklaşabiliriz.

Faşizmin, yalnızca sivil faşist parti örgütlenmesini kullanan, bir anlamda aşağıdan yukarıya bir karşı-devrim gerçekleştirip iktidara oturan tek tip bir gelişme çizgisine sahip olmadığı açıktır. Faşist karşı-devrim, iktidarı için ortamı hazırladığı süreçte kendisine mutlaka şu ya da bu ölçüde bir kitle tabanı edinmeye çalışır; ama buna rağmen iktidara oturuş biçimi “aşağıdan” ya da “yukarıdan” olabilir. Konunun bu yönünü netleştirmek için Bonapartizm sorununa Marx ve Engels’in yaklaşımını hatırlayabiliriz. Küçük-burjuva kitlelerden destek alarak iktidara oturan amca ve yeğen Bonaparte’ların Bonapartizminin yanı sıra, bir de tepeden gelen Bismarck Bonapartizmi vardır.

Faşizm sorununda “aşağıdan/yukarıdan” benzeri hususlara takıntılı olanlar Engels döneminde yaşamış olsalardı, Engels’in Bonapartizm değerlendirmesiyle Marx’ınki arasında uzlaşmaz ayrılıklar bulup Engels’e yüklenebilirlerdi. Hatta benzer saldırıların muhatabı bizzat Marx bile olabilirdi. Zira Marx da, hem Fransa’daki Bonaparte’lar gerçeğini hem de Almanya’daki Bismarck egemenliğini Bonapartizm olarak nitelemekte bir sakınca görmemiştir. Marx ve Engels, faşizm sorununda yapmaya çalıştığımız gibi, Bonapartizm nitelemesini temel bazı özelliklerden hareketle genel bir yaklaşım düzeyinde ele almışlardır.

Bonapartizm ve faşizm ayrımı

Bonapartist rejimlerle faşist rejimler arasında pek çok ortak özellik olduğu gibi, bazı ayrım noktaları da bulunuyor. Fakat hiç kuşku yok ki, Bonapartizm ve faşizm kavramları arasındaki ayrım, örneğin Sezarizmle Bonapartizm arasındaki kadar derin olamaz. Zira bu kez söz konusu olan birbirinden farklı sosyo-ekonomik sistemlere denk düşen olağanüstü rejimler değildir. Bonapartizm olsun faşizm olsun, bunlar sonuçta aynı sosyo-ekonomik düzenin olağanüstü siyasal biçimlenmeleridir ve Bonapartizmle faşizm arasında aşılmaz duvarlar yoktur. Bu nedenle, mali sermaye çağında yaşanan olağanüstü rejimlerin niteliğiyle ilgili “Bonapartizm mi, faşizm mi?” benzeri tartışmalarda ayrım noktalarını kavramaya çalışmakla birlikte, öze dair benzerlikleri de bir çelişki kaynağı olarak görmemek gerekiyor.

Bu noktada hatırlanması gereken önemli bir husus, emperyalizm çağında burjuva devletin olağanüstü biçimleri olarak ele alınan Bonapartist ve faşist rejimlerin, artık finans kapital egemenliği düzeyine yükselmiş bir kapitalizmin ürünü olduğudur. Dolayısıyla her ikisi de, sonuçta mali sermaye egemenliğinin olağanüstü koşullarda kendini koruma biçimidir. Günümüzde Bonapartist ve faşist rejimlerin benzerlik ve benzemezlikleri üzerine yürütülecek tartışmalarda, Bonapartizmi kapitalizmin eski dönemlerine özgü içeriğiyle ele almak da yetersiz kalacaktır. Her kavram ve niteleme tarihsel akış içinde göreli bir karaktere sahiptir. Bonapartizm benzeri kategoriler, asla tarihüstü genel şablonlar haline getirilmemelidir.

Engels Bismarck Almanyası’ndaki Bonapartist rejimin özelliğini incelerken, 18. yüzyılın mutlak krallık döneminin Bonapartizmine kıyasla, bu yeni örneği (sınıflar ilişkisindeki değişim ve yüklendiği yeni görevler nedeniyle) “modern Bonapartizm” diye nitelemişti. Fakat kapitalist gelişme o noktada da durmaz. Kapitalizmin yol almaya devam etmesiyle birlikte, hem sınıfsal oluşumlar daha bir yerli yerine oturur hem de sınıflar savaşımı artık esasta iki temel sınıf arasındaki mücadele olarak kristalize olur.

Marksizmin kurucuları Komünist Manifesto’da kapitalist gelişmeden türeyecek bu sınıfsal kutuplaşmaya işaret ederler. Gerçekten de kapitalist gelişmenin devasa adımları sınıfsal yapılaşmayı giderek sadeleştirmiştir. Emperyalizm çağında burjuva devletin tüm biçimleri, en çarpıcı ifadesini, esasen tekelci burjuvazinin proletarya üzerindeki egemenliğini sürdürebilmesinin farklı araçları olmasında bulmuştur. Engels’in modern Bonapartizm diye adlandırdığı niteleme de eskimiş ve bu kez 20. yüzyılın somut olguları temelinde Bonapartizmin yeni döneme ilişkin özelliklerinin vurgulanması ihtiyacı doğmuştur.

Marx’ın Bonapartizm sorununu incelediği koşullarda burjuvazinin iç yapılanması fazlasıyla hareket halindeydi. Büyük toprak, ticaret ve sanayi burjuvazisi hem iktisaden hem de siyaseten egemenlik mücadelesi içindeydiler. Fakat kapitalizmin gelişip olgunlaşmasına bağlı olarak çeşitli büyük burjuva kesimler bir mali sermaye sentezine ulaştı ve bu kesimler arasında eski dönemlere özgü çekişme geride kaldı. Bununla birlikte burjuva sınıf homojen bir iç yapıya ulaşmış olmaz, içinde hâlâ işbölümünden kaynaklanan farklı kesimler ve iktisaden farklı büyüklük ve güçteki burjuva unsurlar yer alır. Ne var ki, artık iktisaden hegemon olan tartışmasız biçimde finans kapitaldir.

Bu gelişme noktasına ulaşıldığında, parlamenter rejim finans kapitalin hegemonyası altında biçimlenen bir burjuva iktidar blokuna dönüşür. Burjuvazi bu hegemonya altında bütün bir sınıf olarak işçi ve emekçi kitleler üzerindeki egemenliğini sürdürür. Olağanüstü burjuva rejimler ise, finans kapitalin iktisadi hegemonyası altında biçimlenmiş olan burjuva düzeni korumaya çalışır, finans kapitalin bu konumunu daha da güçlendirmeye hizmet ederler. Bu nedenle Marksizm, emperyalizm çağında burjuva devletin olağan ve olağanüstü biçimleri arasındaki yer değiştirmelerin burjuvazi açısından özde bir değişiklik yaratmayacağına, fakat bu değişikliğin işçi sınıfı ve emekçi kitleler açısından hiç de önemsiz olmadığına dikkat çekmektedir.

Kapitalizmin emperyalist aşamaya yükselmesiyle birlikte Bonapartist rejimin özelliği de, artık iki temel sınıf arasındaki çatışmanın seyri noktasında belirginleşecektir. Emperyalizm çağında Bonapartizm, devlet bürokrasisini siyasal açıdan toplumun üzerine çıkartarak iki temel sınıf arasında bir tür denge kurmayı amaçlayan bir olağanüstü rejimdir. Devletin sopasını sallayarak işçi sınıfını devrim yolundan caydırmayı dener ve böylece bir tür “iç barış” sağlamaya çalışır. Lenin Bonapartizmin en başta gelen tarihsel belirtisinin, “destek için askeri kliğe (ordunun en berbat unsurlarına) dayanan devlet iktidarının, birbirini az çok dengeleyen iki düşman sınıf ve güç arasında manevra yapması” olduğunu vurgular.[47]

Bonapartizm ve faşizm konusunda kapsamlı değerlendirmeleri bulunan Troçki, Bonapartizm olgusunu tarihsel kapsamıyla ele almıştır. Kapitalizmin yükseliş çağının Bonapartizmi ile gerileme döneminin Bonapartizmi arasında da ayrım yapmıştır. Sanayi kapitalizminin atılım döneminde yaşanan Bonapartizmin özelliklerini Marx’ın çözümlemelerinden biliyoruz. O dönemdeki Bonapartizmin en önemli işlevi, mülkiyeti ve düzeni korumak amacıyla kendini mücadele eden burjuva kampların da üzerine çıkartmaktır. Emperyalizm dönemindeki Bonapartizm ise, tıpkı faşizm gibi, finans kapitalin hükümet biçimlerinden biridir. Kapitalist toplumun gerileme dönemi, faşizmin yanı sıra Bonapartizmi de yeni içeriğiyle gündeme getirmiştir.

Örneğin 1934 yılı Fransası’ndaki hükümetin gerçek ekseni, polisten, bürokrasiden ve askeri klikten geçmektedir. Troçki, “Karşımızdaki, parlamentarizmin süsleriyle güç belâ örtünen bir askeri-polis diktatörlüğüdür. Ama ulusun hakemi rolünde bir kılıç hükümeti: Bonapartizm, işte budur” der. Ve devam eder: “Politik bakımdan kendini sınıfların üzerine çıkaran Bonapartizm, denebilirse atası Sezarizm gibi, toplumsal bakımdan her zaman ve her çağda sömürücülerin en güçlü ve en sıkı kesiminin hükümetini temsil eder. Şu halde bugünkü Bonapartizm de, bürokrasinin zirvelerini, polisi, subaylar zümresini ve basını yöneten, esinleyen ve ayartan finans kapitalin hükümetinden başka bir şey olamaz.”[48]

Finans kapital döneminde Bonapartizm olsun faşizm olsun, burjuva düzen güçleri açısından temel problem düzene devrimci tehdit yönelten işçi sınıfının nasıl yönetileceği, onun devrimci hareketinin nasıl bastırılacağıdır. Finans kapitalin Bonapartist hükümet biçimi, otoriter bir yönetim oluşturarak kendisine sınıflar ve klikler arası sözde bir iç barış rejimi görüntüsü verirken, faşizm proletaryaya karşı açık bir iç savaş yürüten totaliter bir rejim olarak biçimlenir.[49] Bonapartizm, burjuva düzenin olağanüstü yöntemle sağladığı eşitsiz bir denge durumudur. Bonapartist diktatörlük, karşıt sınıflar veya egemen sınıf kesimleri arasındaki mücadelenin düzeni tehlikeye sürüklememesi için, çatışan unsurlara sanki eşit uzaklıkta durduğu izlenimini yaratarak bir denge rejimi kurar. Oysa faşist diktatörlük, iktidara tırmanırken ve özellikle iktidarının ilk döneminde işçi sınıfının üzerine kanlı bir devlet terörüyle yürüyüp, onu çok açık biçimde sindirmek ve dolayısıyla gerçek yüzünü ifşa etmek zorundadır.

Sonuç olarak her iki olağanüstü yönetim biçiminin altında yatan sınıfsal öz benzerliğinin görmezden gelinmesi ne denli yanlışsa, aralarındaki farkın küçümsenmesi de işçi sınıfının mücadelesini güçsüz düşürecektir. Sorunun bu iki yönüne de dikkat çeker Troçki: “Şimdiye kadar söylenenler, Bonapartist iktidar biçimini faşist biçimden ayırt etmenin ne kadar önemli olduğunu yeterince göstermektedir. Bununla birlikte karşı uca sıçramak, yani Bonapartizmi ve faşizmi iki bağdaşmaz mantıki kategori haline getirmek de bağışlanmaz bir yanlış olur. Nasıl Bonapartizm parlamentarizmi faşizmle birleştirerek başladıysa, zafere ulaşmış faşizm de, sadece Bonapartistlerle bir bloka girmek zorunda olduğunu değil, ama üstelik Bonapartist sisteme iç yapı bakımından yakınlaşmak zorunda olduğunu da görür.”[50]

Faşizm, mali sermaye egemenliği çağında burjuva düzenin işçi sınıfına yönelik en açık saldırısı, işçi ve emekçilerin demokratik haklarına ve örgütlerine yönelik olağanüstü baskı ve şiddet rejimidir. Sermayenin işçi-emekçi kitleler üzerindeki açık ve kanlı diktatörlük biçimi olan faşizmi incelerken, meselenin özünü açıklamayan detay unsurlara saplanıp kalmamak ve asıl olarak temel faktörleri kavrayabilmek önem taşıyor.

Örneğin ulusların taşıdığı değişik tarihsel özellikler, her konuda olduğu gibi faşizm konusunda da uygulamada bazı şekil ve yapılanma farklılıkları yaratacaktır. Diyelim Prusya köklerinden kaynaklanan disiplin eğilimiyle bilinen Almanya’daki faşist hareketle, İtalya’daki tam birbirine benzemez. Ama bu gibi hususlar temel faktörler değildir ve faşizm bu gibi detay unsurlardan hareketle açıklanamaz. Keza faşizmin somutta hangi sermaye grubunun desteğiyle palazlandığı gibi ayrıntılara takılıp kalmak da bütünü görmeyi engeller. Kuşkusuz somut yaşam binlerce ayrıntının bütünlüğüdür ve fiiliyatta bu tip ayrımlar olacaktır. Fakat önemli olan, faşizmin hangi ülkede ve diyelim öncelikli olarak hangi sermaye grubunun desteğiyle palazlanmış olursa olsun, finans kapitalin en kudurgan karşı-devrimci diktatörlüğü olduğu gerçeğini gözden kaçırmamaktır.

Faşizmin kapitalizmin devamı olduğunu, “kapitalizmin varlığını en vahşi, en korkunç yöntemlerle sürdürme çabası” olduğunu belirtir Troçki. “Sırf proletarya sosyalist devrimi zamanında gerçekleştiremediği için kapitalizm faşizme başvurma fırsatını elde etmiştir” der.[51]

Ayrıca faşizmin her zaman belirli aşamalardan oluşan bir politik devrenin son halkası olduğuna dikkat çeker: “kapitalist toplumun en ağır bunalımı; işçi sınıfının radikalleşmesinin artması; kırsal ve kentsel küçük burjuvazide işçi sınıfına karşı sempatinin artması ve değişiklik özlemleri; büyük burjuvazinin ne yapacağını şaşırması; büyük burjuvazinin devrimci durumun tepe noktasından kaçınmak için gösterdiği korkakça ve haince çabalar; proletaryanın kendini tüketmesi ve halsiz düşmesi; toplumsal bunalımın derinleşmesi; küçük burjuvazinin umutsuzluğu, değişiklik özlemi; küçük burjuvazinin kolektif nevrozu, mucizelere inanmaya hazır olması, şiddetli tedbirlere yatkın olması; umutlarına ihanet eden proletaryaya karşı düşmanlığının gelişmesi. Bunlar, bir faşist partinin hızla kurulması ve zafere ulaşmasının dayandığı temellerdir.”[52]

Tüm burjuva rejimler, aslında her zaman ezilen sınıflara yönelik baskı ve gericilik öğelerini içlerinde taşırlar. Ne var ki faşizmi, mali sermayenin başı biraz sıkıştığında başvurduğu ve sıradan kabul edilebilecek reaksiyonlardan ayırt etmek gerekiyor. Faşizm, finans kapitalin olağanüstü bunalımlarının ifadesi olarak vücut bulmuştur. Bu tür bunalımlar, kapitalizmin konjonktür dalgalanmaları temelinde yaşadığı olağan spazmları aşan, artı-değerin üretilme ve gerçekleşme koşullarında yapısal sarsıntılara neden olan ve bünyenin tümünü ağır bir hastalık gibi pençesine alan genel bir toplumsal bunalım olarak seyrederler.

Avrupa’da faşist rejimlerin ortaya çıkışı örneğinde, kapitalizmin iki emperyalist savaş dönemi arasında sürüklendiği olağanüstü kriz koşulları hatırlardadır. Olağanüstü bunalımlara, devrimci durumlar, işçi hareketindeki devrimci yükselişler eşlik eder. Bu koşulların burjuva düzene yönelttiği yıkıcı tehdidin, sıradan baskı önlemleriyle engellenmesi imkânsızdır.

Bonapartizm-faşizm ilişkisi şablonlara indirgenemez

Bonapartizm ve faşizm birbirine uzak iki kategori değildir. Troçki bu soruna açıklık getirirken, finans kapitalin egemenliği döneminde çeşitli hükümet biçimlerinin aynı toplumsal temelden yükseldiğine işaret eder: “İktidara geçen faşizm de, Bonapartizm gibi, finans kapitalin hükümeti olabilir ancak. Bu toplumsal anlamda sadece Bonapartizmden değil, ama parlamenter demokrasiden bile ayırdedilemez. ... Finans kapitalin gücü, istediği zamanda ve yerde, istediği gibi bir hükümet kurma yeteneğinde yatmaz; bu yeteneğe sahip değildir. Finans kapitalin gücü, her proleter olmayan hükümetin ona hizmet etmek zorunda kalışı gerçeğinde yatar.”[53]

Burjuva düzenin devamını mümkün kılmak üzere, finans kapital, yaşanan toplumsal bunalımın şiddet ve derinliğine göre çeşitli olağanüstü hükümet biçimlerine peşpeşe başvurabilir. Bu anlamda, olağanüstü devlet biçimlerinin birinden diğerine geçişler yaşanması mümkündür.

Almanya’da Hitler faşizminin tırmanış sürecinde Bonapartist olarak nitelenebilecek gerici hükümetlerin işbaşına geldiğini söyler Troçki. Diğer yandan, İtalya’da Mussolini faşizminin iktidara yerleştiğinde bürokratlaşıp, Bonapartist bir diktatörlüğün asker-polis devletine benzer bir görünüm sergilemeye başlamıştır. Troçki’nin Almanya’da faşizmin tırmanış sürecine ilişkin tahlilleri, hem Bonapartizm olgusundan hem de İtalya’da faşist Mussolini iktidarından çıkarttığı sonuçlara dayanmaktadır. Almanya’da Hitler diktatörlüğü kurulmadan önce, siyasal rejim önce Brüning ve sonra Papen hükümeti temelinde giderek gericileşmiştir. Fakat “normal” bir polis yönetiminin yerini faşist bir iktidarın alıp almadığını bilmek, işçi sınıfının mücadelesi açısından önem taşır.

Hitler’in yükselişini sürdürüyor oluşuna rağmen, Brüning rejiminin işbaşında olduğu 1932 Almanyası’nda faşizm henüz iktidara gelmemişti. Faşizmin zaferinin yolunda hâlâ önemli engeller bulunmaktaydı; zira henüz işçi örgütleri yerinde duruyordu. O tarihteki yazılarında, Brüning rejimini bir bürokratik diktatörlük, bir Bonapartizm karikatürü olarak niteledi Troçki. Ona göre Brüning diktatörlüğü yeni bir toplumsal dengenin başlamasının değil, eskisinin vaktinden önce parçalanmasının habercisiydi. Brüning’in kararnameler yayınlayabileceğini, parlamentoyu kendi isteğiyle feshedebileceğini, miting dağıtıp gazete kapatabileceğini, ama daha büyük işler için çapının yetmeyeceğini söylüyordu.

O dönemde resmi komünist hareket ise Brüning rejimine bakıp, “faşizm zaten iktidarda” demekte ve yaşanabilecek daha ağır bir diktatörlüğe karşı proletaryayı uyanık kılmamaktadır. Troçki’nin vurguladığı gibi, “faşist” nitelemesiyle kendini örtülemeye çalışan bu sahte radikalizmin altında, “zaten artık yenilgiden kaçınamayız” diye düşünen bir pasifizm yatmaktadır. Oysa faşizmin iktidara tırmandığı süreçte proletaryanın yürüteceği mücadele gerçekten de yaşamsal bir önem taşır. Zira faşizmin amacına ulaşabilmesi için, genelde, iktidarı ele geçirmeden önce işçi hareketinin örgütlü gücünü geriletmeye ve kırmaya ihtiyacı vardır. Şayet faşist güçler bu evrede bu amaçlarına ulaşmayı başarır ve işçi örgütlerini yıldırıp, sindirip sınıfı yenilgi psikolojisine sürükleyebilirlerse zaferleri kesin gibidir. O nedenle proletaryanın burjuva gericiliğine esas saldırısı, bürokratik diktatörlüğün yerini faşist rejim almadan önce, yani işçi örgütleri ezilmeden önce başlamalıdır. Aksi halde belki de iş işten geçmiş olacaktır.

Almanya’da Brüning hükümetini Papen hükümeti izledi ve rejim daha da gericileşti. Bu gelişme nedeniyle, Troçki, Brüning iktidarı konusundaki değerlendirmesini gözden geçirecek ve şu sonuca çıkacaktı: “Brüning hükümeti Bonapartizm öncesi bir hükümetti. Brüning sadece bir haberciydi. Tamamlanmış şekliyle Bonapartizm, Papen-Schleicher hükümetiyle sahneye girişini yaptı.”[54] Troçki’yi eski analizi üzerinde yeniden düşünmeye sevk eden önemli faktör acaba neydi? Bu, Bonapartist bir rejimin nitelenmesinde aranacak olan yeni bir toplumsal dengenin kurulması koşuluydu. Brüning rejiminin yeni bir toplumsal denge kuramadığı belli olduğundan, Troçki onun Bonapartist değil, ön Bonapartist olarak nitelenmesini uygun bulmuştu.[55]

Bu vesileyle, Bonapartist bir rejimin varlık kazanabileceği koşulların nasıl bir duruma tekabül edebileceği sorunu üzerinde odaklaştı Troçki. Bonapartist bir rejimin, ancak devrimci bir dönemi sona erdirmiş olduğu takdirde; güçler ilişkisi çatışmalar içinde çoktan sınanmış, devrimci sınıfların gücü tükenmiş, ama mülk sahibi sınıfların da henüz korkuyu üzerlerinden atamamış oldukları bir durumda, ancak böyle bir durumda göreli bir denge ve dayanıklılık kazanabileceğini belirtiyordu. “Bu temel şart yoksa, yani yığınların enerjisi mücadele içinde tükenmemişse Bonapartist bir rejimin gelişmesi mümkün değildir”[56] demekteydi.

Fakat o dönem için sorun yine de tam anlamıyla netleşmiş olmadı. Zira Troçki’nin “tamamlanmış şekliyle Bonapartizm” dediği Papen hükümeti selefinden daha güçsüz çıkmıştı. Daha sonra Hitler’in iktidarı almasıyla birlikte geçmiş dönemi yeniden değerlendirdiğinde, ön gerici rejimlerin aslında başarılı olamadığını ve ancak küçük-burjuvazinin seferber edilmesi sayesinde proletaryanın bu faşist dalganın altında ezdirildiğini vurgulayacaktı Troçki.

Görüldüğü gibi Troçki faşizmin iktidara tırmanışını, Bonapartist diye nitelenebileceğini düşündüğü gerici burjuva hükümetlerin birbirini izlemesi temelinde açıklamaya çalışmıştı. Bu yüzden, faşizmin sadece Bonapartizmin bir tekrarı olduğunu söylediği yolunda eleştiriler de aldı. Troçki’nin bu tür eleştiriler karşısında hatırlattığı önemli bir husus, kapitalizmin yükseliş çağının Bonapartizmi ile gerileme döneminin Bonapartizmi arasında zaten bir ayrım yapmış olduğuydu.

Bonapartizm bu ikinci düzeyde ele alındığında, artık finans kapitalin olağanüstü yönetim biçimlerinden biri olması bakımından, bir diğeriyle, yani faşizmle ilişkili kılınabilirdi. Şöyle diyordu: “Faşizmde bir Bonapartizm öğesi vardır. Bu öğe olmadan, yani sınıf mücadelesinin son derece keskinleşmesi nedeniyle devlet iktidarının toplumun üzerine çıkarılması olmadan, faşizm mümkün olmazdı.”[57] Diğer yandan Troçki, faşizmin sonuçta Bonapartist tipte bir askeri-bürokratik diktatörlüğe varacağını, İtalya örneğinin bunu kanıtlamakta olduğunu da düşünmekteydi.

Troçki’nin değerlendirmeleri, bir yandan bazı durumlarda gerçekten de Bonapartizm ve faşizm arasında geçişler olabileceğine ışık tutarken, diğer yandan olayların sıcağı sıcağına yaşandığı süreçlerde yapılan analizlerin değişmez kalıplar olarak ele alınamayacağını gösterir. Her faşist diktatörlüğün öncesinde ya da sonrasında Bonapartist bir dönem aramak doğru değildir. Fiiliyatta faşist iktidarı Bonapartist bir hükümet biçiminin öncelemesi ya da faşist diktatörlüğün Bonapartist bir devlet biçimi yönünde çözülmesi söz konusu olmadığında, çözümlemelerin doğrudan doğruya faşizm kavramı eşliğinde yapılması uygundur. Daha önce yaşanmış tarihsel örnekler nedeniyle, burjuva düzenin faşist biçimlenmesinin ne demek olduğu günümüzde çok iyi biliniyor.

Bugünden bakıldığında, vaktiyle Troçki’nin özelliklerini dikkatle çözümlemeye çalıştığı Hitler öncesi gerici hükümetlerin de aslında faşizmin iktidara tırmanma sürecini yansıttığı açıktır. Bu gibi durumlarda, Troçki’yi de sürekli yeni değerlendirmeler yapmaya sevk etmiş olan oynak bir siyasal ortam söz konusudur ve bir denge rejiminden bahsedebilmek olanaklı değildir. Benzer bir gelişme, Türkiye’de de 12 Eylül öncesinde kurulan Birinci ve İkinci Milliyetçi Cephe hükümetleriyle yaşanmıştır. Bu gibi tarihsel kesitler, sınıf savaşının neticesinin henüz belli olmadığı, dolayısıyla kesin bir rejim nitelemesinin de yapılamadığı geçişsel süreçlerdir. Temel sınıf güçleri arasındaki mücadelenin seyrine göre, faşizmin iktidara gelmesiyle sonuçlanabileceği gibi, devrimci güçlerin ağır basmasıyla da sonuçlanabilirler.

Faşizm iktidara tamamen yerleştikten ve ortalığı “dikensiz gül bahçesi”ne çevirdikten sonra, eğer faşist diktatörlük iç ve dış faktörlerin etkisiyle Bonapartist biçim doğrultusunda bir çözülüş yaşarsa, faşizmle Bonapartizm arasındaki geçişsel ilişkiden söz etmek gerçekten de anlamlı hale gelir.[58] Bu takdirde, Troçki’nin yukarda Bonapartist bir iktidarın varlık koşulları bağlamında değindiği üzere, faşist iktidar sayesinde devrim tehdidini sona erdiren burjuvazi, devrimci sınıfların gücünün tükenmiş, fakat mülk sahibi sınıfların da korkuyu tamamen üzerlerinden atamamış oldukları bir durumda egemenliğini Bonapartist bir rejim altında sürdürebilir.

Şimdi tüm bu değerlendirmelerden, evvelâ ön Bonapartizm, sonra tamamlanmış Bonapartizm, ardından faşizm yaşanacak ve nihayetinde faşizm tekrar Bonapartizme varacaktır biçiminde bir şablonun çıkarılması teorinin tam anlamıyla karikatürize edilmesi olurdu. Elbette geçmişte yaşanmış örneklerin ve bunların devrimci Marksist değerlendirmesinin güncel gelişmelere ışık tutmaması düşünülemez. Ama Troçki’nin Almanya konusundaki çözümlemelerini, 1930’larda yaşanmakta olan ve henüz tam anlamıyla hareket halinde olan olgular üzerine inşa ettiği gerçeği de asla unutulmamalı. Bu tür süreçlerin sergilediği özgüllükler değişmez kurallar olarak bellendiğinde, teori, sanki tarih kendini hep aynı şekilde tekrarlayacakmış gibi bir saçmalığa indirgenir.

Böyle bir yaklaşım tarihin materyalist kavranışı değil, onun her seferinde yeni ayrıntılar sergileyecek olan akışına dıştan bir kurallar dizisi dayatmak olurdu. Bu şekilde düzeysizleştirilmiş bir Bonapartizm/faşizm ilişkisi kurmak ise somut olayların kavranma çabasını değil, olsa olsa bir çeşit körleşmeyi yansıtabilir.

Bu konuda Troçki’nin Polonya Marksistlerine yönelttiği eleştiriyi hatırlayalım. Polonya Marksistleri, Pilsudski rejiminin niteliğinin faşist mi yoksa Bonapartist mi olduğu konusunda tartışma yürütürlerken, sıranın Bonapartist rejimde olduğu düşüncesine saplanıp kalmışlardı. Bu nedenle de Pilsudski iktidarını faşist olarak nitelemenin yanlış olacağını iddia ediyorlardı. Burjuva siyasal rejimi faşist olarak niteleyebilmek için, Pilsudski’nin yeni bir Polonyalı Mussolini ya da Hitler tarafından düşürülmesini beklemekteydiler. Bu yaklaşımı eleştiren Troçki, “Bir ‘ideal’ faşizm görüntüsü yaratmak ve bunu bütün özellikleri ve çelişkileriyle, Polonya devletindeki sınıf ve milliyet ilişkileri alanında gelişen bu gerçek faşist rejimin karşısına dikmek yöntemsel olarak yanlıştır”[59] diyordu. Troçki’nin satırları, günümüzdeki benzer durumlarda da, daha önce bellenen şablonlara uymadığı gerekçesiyle gözlerinin önündeki gerçekliği kavramaya yanaşmayanlar açısından yeterince öğreticidir.

Faşizm askeri diktatörlük biçimine bürünemez mi?

Faşizm tartışmaları bağlamında asla gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir nokta var. Özellikle Almanya’da yaşanan faşist diktatörlüğün yalnızca o dönemi yaşamış olanlarda değil, takip eden kuşaklar üzerinde de derin izler bırakmış olması nedeniyle, burjuvazi kitleleri yine yanılsamalara sürükleyip istediği sonuca ulaşabilmek için farklı görünen yolları denemektedir. Bu nedenle faşizmi, diyelim İtalya veya Almanya’da sergilediği özellikler temelinde şablonlaştırıp kavramaya çalışmak tamamen yanlış bir yaklaşım olur.

Deniliyor ki, tıpkı Bonapartizm ya da faşizm gibi, askeri diktatörlük de başlı başına burjuvazinin olağanüstü yönetim biçimlerinden biridir. Oysaki askeri diktatörlük olgusu kendi başına bir şey anlatmaz. Troçki’nin dediği gibi, “Kılıcın kendi başına bağımsız bir programı yoktur. Bir ‘düzen’ aletidir. Varolanı korumak için çağrılmıştır”.[60]

Parlamenter işleyişi tamamen ortadan kaldıran yahut göstermelik düzeye indirgeyen çeşitli tipte askeri diktatörlükler vardır. Çatışan burjuva fraksiyonlar veya çatışan sınıflar arasından sıyrılıp, kılıçların gölgesinde “denge” sağlamaya çalışan Bonapartist tipte askeri diktatörlükler olacağı gibi, işçi sınıfının devrim dalgasını açıkça ezmeyi amaçlayan tam karşı-devrimci faşist askeri diktatörlükler de olabilir. Bir de işçi-emekçi kitlelere yönelttiği saldırılarla değil de, örneğin yabancı sermaye karşısında ulusalcı bir ekonomiyi savunmasıyla ve bu temelde giriştiği devletleştirmelerle vb. sivriliveren ve kitleler nezdinde ilerici, sol bir görünüme bürünen tipte askeri diktatörlükler vardır.

Çeşitli ülkelerde yaşanmış olan ve tarihsel bakımdan daha ziyade sanayi burjuvazisinin atılım dönemlerine denk düşen bu tip askeri diktatörlükler, planlı bir sanayileşme hamlesini, devletleştirmeleri gündeme getirdiler. Genel bir yaklaşım olarak, bunları milliyetçi sol, ulusal kalkınmacı askeri diktatörlükler olarak adlandırmak pek de yanlış olmaz. Bu tür askeri diktatörlükler en çok da, “ulusal kalkınmacı” bir siyasal çizgiyi sosyalizm diye yutturmaya çalışan Stalinist Sovyetler Birliği’nin var olduğu bir dünyada hayat buldular. Ama esas konumuz bu değil.

Faşizm gibi genel kavramlar, çeşitli tarihsel örnekler içinden seçilen çok özgün ve sivri yönlere bakarak değil, ortak ve öze dair hususların üzerine inşa edilir. Aksi takdirde bu tür tanımlamalar tamamen anlamsız hale gelirdi. Olağanüstü rejim biçimlerinin nitelenmesinde sağlıklı tutum alabilmek, asıl olarak kullanılacak kavramların içinin doğru şekilde doldurulmasına bağlıdır. Yunanistan’da yaşanan 1967 Albaylar Cuntası, Şili’deki 1973 Pinochet rejimi, Türkiye’deki 12 Eylül Askeri Cuntası gibi siyasal rejimler, bu ülkelerde finans kapitalin dışa açılma ihtiyacına, bu doğrultudaki yapısal değişimlerin gerçekleştirilmesi dönemine denk düşen ve devrimci mücadelenin, işçi hareketinin açıkça ezilmesini amaçlayan kanlı siyasal yönetimlerdir. Öncekilerden farklı olarak, bunlar faşist tipte askeri diktatörlüklerdir.

Bu ülkelerde faşist iktidarları işbaşına getiren askeri darbelerin tezgâhlanmasında Amerikan emperyalizminin üstlendiği rol tartışmasız biçimde açıktır. Bazı örneklerde, bu askeri darbelerin öncesinde CIA planlarının eşliğinde ortamın faşizme nasıl da hazır hale getirildiği, devrimci hareketleri geriletmek amacıyla kitle pasifikasyonu yürüten “milli” kontr-gerilla güçlerin Amerikan uzmanlarının denetiminde nasıl da aynı okullarda eğitilmiş olduğu uzun sözü gerektirmeyecek denli yazılıp çizildi.

Türkiye örneğinde ABD yönetiminin gerek askeri darbe hazırlığına ve gerekse darbenin gerçekleştirilmesine vermiş olduğu doğrudan destek çok iyi bilinir. 12 Eylül darbesi gerçekleştiğinde, dönemin ABD yetkilileri bu olayı, “bizim oğlanlar iyi iş yaptı” diye kutlayıp duyurmuşlardı. Fakat bu gerçeklerden hareketle, bütün bu gelişmeleri ve dolayısıyla yaşanan faşizm olgusunu, bir dış dayatma, emperyalizmin o ülke burjuvazisi de dahil iç güçlere bir oyunu biçiminde yorumlamak, eğer kasıtlı bir tutum değilse en iyi ihtimalle aptallıktır. Zira bu yaklaşım, faşizmin suçunu bütünüyle “dış güçler”e havale ederek kendi burjuvasını bu suçtan tenzih eder. Böylece tıpkı milliyetçi ve sahte “anti-emperyalizm” örneğinde olduğu gibi, faşizm konusunda da, bizzat kendi ülkesindeki egemen burjuvaziye tutum almayan bir “anti-faşizm” anlayışı geliştirilir. Burjuva cephede bu tür “anti-emperyalizm” ve “anti-faşizm” örneklerine sıkça rastlanacağı gibi, sol harekette de bunun izdüşümleri bolca bulunuyor.

Klasik faşist rejimlerin taşıdığı kimi belirgin özelliklere bakıp, askeri faşist diktatörlük nitelendirmesine itiraz edenler olduğunu biliyoruz. Örneğin, faşizmin mutlaka küçük-burjuvazinin tepkisinin kitlesel düzeyde örgütlenmesine dayanarak iktidara geldiği, Almanya ve İtalya’daki örneklerin bunu kanıtladığı söyleniyor. Ama faşist bir iktidarın nitelenmesi bakımından onun yalnızca iktidara yürüyüş biçimine bakmak yeterli değildir, daha önemlisi kurulan iktidarın taşıdığı özelliklerdir. Bir de asla unutulmamalı ki, yakın tarihteki askeri faşist diktatörlükler de iktidara gelmeden önce genelde küçük-burjuva ve lümpen kitlelerin hoşnutsuzluğunu kullandılar. Onlar arasında paramiliter faşist çeteleri örgütleyerek toplumu bezdirip yordular ve sonra da toplumsal kaosu yatıştırma bahanesiyle kitleler nezdinde pasif destek de bulup iktidara yerleştiler.

Daha genel anlamda ifade etmek istersek, örgütsüz kitlelerin şu ya da bu biçim ve düzeyde desteğini almadan en keskin kılıçların şakırtısı altında bile olsa iktidar koltuğuna tırmanabilmek ve orada oturabilmek mümkün değildir. Bu yüzden askeri faşist diktatörlükler öncesinde de bir tür toplumsal desteğin yaratıldığını görürüz. Bu desteğin mutlaka nasyonal sosyalizmin tantanalı demagoji kampanyalarına birebir benzer şekilde yaratılmış olması veya aynı kitleselliğe ulaşması gerekmiyor.

Örneğin Türkiye’de olduğu gibi faşizmin iktidara gelmeden önce belirli ölçülerde kitle desteği sağladığı gerçeği bir yana, bunun bir de devamı vardır. Burjuvazi ile devrimci proletarya arasındaki yaylım ateşinin arasında kalıp korkan ve sinen kitlelerin (buna işçi sınıfının örgütsüz, bilinçsiz geri kitleleri de dahildir), daha önce devrimci işçilere duydukları sempatinin bir nefrete dönüşmesi ve “artık ne olacaksa olsun ve bu ateş kesilsin!” psikolojisiyle faşist cuntalara sinik bir destek sunması yakın faşizm örneklerinde yaşanmış bir durumdur.

Kapitalizmin krizleriyle umutsuzluğa sürüklenen ve burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki çatışmanın yarattığı istikrarsızlık koşullarından bezen küçük-burjuva, işsiz, lümpen kitlelerin askeri faşist bir diktatörlüğün iktidarına giden zeminin döşenmesinde üstlendikleri rol asla gözardı edilemez. Askeri faşist darbeler ansızın üstten geliyor gibi görünseler de, bir ön hazırlığa dayanmayan, iktidarı için önceden ortamı hazırlamayan bir askeri faşist diktatörlük düşünülemez. Klasik faşizmde küçük-burjuvazinin desteğinin çok belirgin olduğu, askeri diktatörlük örneklerinde ise bu unsurun bulunmadığı düşüncesiyle bunların faşist olarak nitelenmesine karşı çıkanların bu husus üzerinde iyice bir düşünmeleri gerekiyor. Faşizmin hep faşist partilerin iktidara gelişiyle kurulduğu düşüncesiyle, hiçbir askeri diktatörlüğün faşizm kategorisi altında değerlendirilemeyeceğini iddia etmek, faşizmi yalnızca klasik biçimiyle sınırlandırarak kavramaya çalışma tutuculuğu anlamına geliyor.

Aynı tutucu yaklaşımın bir uzantısı olarak, nasyonal sosyalizmin kitleleri peşine takabilmek için başvurduğu demagojide ağır basan “anti-kapitalist” söylemi askeri diktatörlük örneklerinde bulabilmenin olanaksız olduğu da ileri sürülüyor. Oysa kimi örneklerde, askeri faşist diktatörlük kurulmazdan önce faşizmin kendine kitle tabanı edinebilmek için sivil görünümlü faşist örgütlenmeleri kullandığı ve bunların da benzer demagojileri sahiplendiği açıktır. Unutulmamalı ki 12 Eylül öncesinde ortamı faşist iktidar için hazırlayan MHP örgütlenmesi bu tür bir demagojiye başvuruyordu. Ayrıca faşizmin öne çıkardığı demagojiler zamana ve zemine göre değişmektedir.

Faşizmin iktidara tırmandığı dönemde toplumun belirli kesimlerini işçi sınıfının devrimci mücadelesine karşı kendi destekçisi olarak örgütleyebilmesinin derecesi bir örnekten diğerine değişiyor olsa da, bu durum iktidardaki faşizmin niteliğinde özsel bir değişiklik yaratmaz. İktidar koltuğuna yerleşen faşizm, ister sivil bir faşist parti iktidarı, ister faşist bir askeri cunta görünümüne bürünmüş olsun sonuç değişmez. İşçi sınıfı açısından her iki durum da, kazanılmış demokratik haklara, mücadeleci sendikal ve devrimci siyasal örgütlenmelere, sınıfın çalışma ve yaşam koşullarına açık saldırı anlamına gelir. Bunların tümü, burjuva diktatörlüğünün kanlı ve şiddeti egemen kılan faşist biçimlenmeleridir.

Faşizmin küçük-burjuva ve lümpen proleter kitleleri çok açık ve yaygın biçimde alttan seferber edip iktidara oturmasıyla, tepeden bir askeri diktatörlük biçiminde kurulmasının faşist iktidarın akıbeti açısından bazı farklılıklar yaratacağını düşünenler olabilir. Bu faktörün, faşist iktidarın dayanıklılık ve iktidarda kalma süresi üzerinde etkili olabileceği toptan reddedilemez. Fakat faşist bir iktidarın akıbetini, asıl olarak iktidara tırmandığı dönemdeki kitle desteğinin biçim ve derecesine bağlamak yanlıştır. İspanya ve Portekiz örnekleri bu gerçeğin kavranması bakımdan önem taşıyor.

Bu iki ülkede de faşizm, klasik örneklere nazaran daha baştan askeri yanı ağır basan bir özellik sergilemiştir. Keza küçük-burjuva kitle desteği veya yaratılmaya çalışılan sivil faşist örgütlenmenin eti budu açısından da bunlar İtalya ve Almanya’ya benzemezler. Bu faktörlere, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da oluşan yeni siyasal atmosferin Franco ve Salazar diktatörlükleri üzerindeki olumsuz etkisini de eklemek gerekir. Buna rağmen her iki ülkede de faşist diktatörlükler uzun süre varlıklarını sürdürdüler ve gerek Franco gerek Salazar hasta yataklarında ecelleriyle öldüler.

Daha sonra bu iki ülkede faşizmin sona eriş süreçleri de iki farklı örneği sergiledi. İspanya’da faşizm çözülerek parlamenter işleyişe geçildi, Portekiz’de ise faşist rejim sol eğilimli bir askeri darbe ile yıkılarak son buldu. Her iki örnekte de işçi-emekçi kitleler faşizme karşı tepkilerini yükseltmişlerdi, fakat sonucu belirleyen, sınıfsal güç dengesi oldu.

60’larda ve sonrasında Yunanistan’da ve çeşitli Latin Amerika ülkelerinde kurulan askeri faşist diktatörlüklerin sona eriş biçimleri de önemli derslerle doludur. Bu örneklerde de faşizmin kitle desteğinin çok daha zayıf olduğu noktasından hareketle, bunların iyice dayanıksız çıkacağını ve anlamlı bir kitle mücadelesiyle yıkılacaklarını peşinen söylemenin ne denli yanlış olacağını yine bizzat yaşamın kendisi kanıtlamıştır. Farklı tarihlerde kurulan ve farklı süreler boyunca yaşayan bu diktatörlüklerin hiçbiri bir devrimle yıkılmadı. İstisnasız hepsinde faşist diktatörlükler çözülerek son buldular. İşçi-emekçi kitlelerin bir örnekten diğerine değişik ölçülerde etkili olabildiği bu süreçler, burjuvazinin hegemonyasını kurabilmesi nedeniyle parlamenter rejime geçilmesiyle noktalandı.

Şili örneği unutulmasın. Doğru dürüst kitle desteği bulamadan, topuna tüfeğine ve bu sayede yürüteceği zulme güvenerek iktidara oturan bir faşizmin, alabildiğine kitlesel bir devrimle tepetaklak edileceği umulurdu. Peki ama, bu zalim rejimin tarumar ettiği sınıf örgütlülüğü, yaratılan dehşet ortamında hafızaları silinen kuşaklar, yitirilen devrimci bilinç ve bu arada gelişecek yeni dış dengeler, ülke içinde burjuvazinin yeniden “demokrasi kahramanı” rolüne bürünmesi şeklinde sıralayabileceğimiz yeni koşulları da hesaba katmak gerekmez mi? Gerçek yaşamın sergilediği sonuçlar mantıksal kurgulara pek de benzemez. İşin aslına bakacak olursak, faşist rejimlerin akıbetini çeşitli ve karmaşık etkenlerin belirlediği açıktır.

Birincisi, ülke içinde faşist iktidarın kuruluşuna yol açan krizin derinlik ve boyutları, egemen burjuvazinin bu krizi aşabilmek bakımından devrimci hareketi ezmede ve ihtiyaç duyduğu yapısal değişimi sağlamada elde ettiği başarı derecesi belirleyici bir etkendir.

İkincisi, kapitalist sistemin içinde bulunduğu genel konjonktürün, derin toplumsal kriz veya krizden çıkış koşullarının, devrimci işçi hareketinin dünya ölçeğindeki saldırı veya geri çekilme durumunun faşist iktidar altındaki ülkeye yansıması fevkalâde önemlidir. Geniş kitlelerin bilincini dumura uğratan propaganda yöntemleriyle “bir örnek” totaliter bir toplum yaratma yolunda ilerleyen Alman Nazizminin iktidarda kalış süresi ve gidiş biçimiyle, diyelim onun gibi bir kitle desteğini örgütlemeksizin, bir iç savaşın ardından iktidara oturan İspanyol faşizminin iktidarda kalış süresi ve gidiş biçimi arasındaki fark, salt “kitle desteği” unsuruna bakıp bir sonuca varılamayacağını açık biçimde gözler önüne serer.

Üçüncüsü, klasik örneklerde faşizm iktidara tırmanış döneminde geniş kitlelerden büyük destek almış olsa bile, iktidara oturduğunda kendisine destek veren kitlelere “ihanet” etmiştir. Tantanalı bir kitle desteğiyle iktidara tırmanan faşizmin bile, iktidara geldiğinde küçük-burjuva fazlalıklarından kurtulduğu açıktır. O halde sorunu faşizmin iktidarı açısından ele aldığımızda, bu “kitle desteği” faktörünün onun akıbeti üzerinde sanıldığı kadar belirleyici olmadığı ortaya çıkmaktadır.

Faşist iktidarların işçi-emekçi kitlelerin mücadelesiyle yıkılabilmesinde anahtar faktör, gerçekten de faşizmin iktidara tırmandığı dönemde geniş kitlelerden aldığı desteğin düzeyi değildir. Bu desteğin daha düşük olması durumunda faşist iktidarın çok daha kolaylıkla yıkılabileceğini düşünmek, yine iktidarda faşizm gerçeğini pek kavramamış olmak anlamına gelir. Aslında faşist diktatörlüklerin yıkılabilmesi açısından her şey, işçi sınıfının devrimci bilinç ve örgütlülük düzeyine ve diğer emekçi katmanları peşine takabilmek bakımından güçlü bir pozisyona sahip olup olmadığına bağlıdır. Ve unutulmasın ki, faşizm, reformistinden devrimcisine işçi sınıfının örgütlerini atomize eden, sınıfın devrimci gücünü ezen bir diktatörlük biçimidir.

Bu nedenle faşizmin iktidara tırmanış sürecinde onu durdurabilmek proletarya açısından yaşamsal bir önem taşıyor. Fakat bunun başarılamadığı ve faşist diktatörlüğün kurulduğu durumda, sanki hiçbir şey olmamış gibi faşist iktidarın kolayca yıkılabileceğinden dem vurmak, ne denli radikal görünüme büründürülürse büründürülsün, gerçekleri tamamen hafife almak demektir. Özetle, soruna iktidarda faşizm açısından baktığımızda, iktidara tırmanış sürecinde çeşitli örnekler bağlamında gözlemlenen farklılıklar çarpıcılığını yitirmektedir.

Dolayısıyla, faşizmin iktidara geliş biçimi ile iktidardaki faşizm konusunun birbirine gerçekten de karıştırılmaması gerekiyor. Troçki, iktidara tırmanan faşizmle iktidardaki faşizm arasındaki farka işaret eder: “Finans kapital’in egemenliğinin mürteci toplumsal demagoji ve küçük burjuva tedhişi yoluyla uzatılması olanaksızdır. İktidara geçen faşist şefler kendilerini izleyen kitleleri, devlet aygıtı aracılığıyla susturmak zorunda kalırlar. Aynı nedenlerle, küçük burjuvazinin geniş kitlesinin desteğini de yitirirler.”[61] Bu kadarı bile, faşizmi klasik örneklerdeki iktidara geliş biçimiyle kavrayıp, iktidardaki askeri faşist diktatörlükte bu özellikleri görmediğinde onun faşist olmadığını kanıtlamaya girişen bir Troçkizmin sakatlığını gösteriyor.

Faşizm (sivil ya da askeri görünümlü; aşağıdan ya da yukarıdan), burjuva düzenin işçi sınıfının devrimci mücadelesini ve devrimci örgütlerini kudurgan bir karşı-devrimci saldırıyla ezmeye çalışan olağanüstü siyasal biçimlenmesidir. Eğer faşizm bu gibi temel özelliklerle açıklanan bir olağanüstü rejim türü olarak ele alınmazsa, devrimci durumlarda burjuvazinin işçi-emekçi kitlelere yönelttiği karşı-devrimci saldırılar ve buna karşı yürütülmesi gereken mücadele konusunda dünya işçi hareketinde ortak bir anlayış geliştirmek de mümkün olamaz. Bu sorunda doğru yaklaşımı, Lenin dönemi Komintern kongrelerinde de, aynı devrimci damarın takipçisi olmaya çalışan Troçki’de de bulmak mümkündür.

Polonyalı komünistlerin Pilsudski rejimini faşist olarak nitelemekten kaçınmaları karşısında Troçki’nin onlara yönelttiği eleştiriyi tekrar hatırlayabiliriz. Peki Pilsudski rejiminin özelliği neydi? Troçki’den okuyalım: “Polonya faşizminin özgül ağırlığı, yani kitlesi, İtalyan faşizminin kendi zamanındaki ağırlığına göre çok zayıftı; hele Alman faşizmininkinden çok daha zayıftı. Pilsudski, İtalya ve Almanya’da olduğundan çok daha büyük ölçüde askeri komplo yöntemlerini kullanmak ve işçi örgütleri meselesine çok daha ihtiyatlı bir tarzda yaklaşmak zorunda kaldı.”[62] Açıktır ki Troçki, faşist bir rejimi teşhis edebilmek için yalnızca İtalyan veya Alman faşizmini norm olarak almanın yanlışlığını gözler önüne sermektedir.

Troçki’nin getirdiği eleştiri, genelde faşizm konusunda yürütülecek tartışmalarda dogmatizme saplanılmaması bakımından önemli bir uyarı kaynağıdır. Almanya ve İtalya örneklerinde görüldüğü yaygınlıktaki küçük-burjuva taban örgütlenmesini, faşizme bir yönüyle sivil görünüm veren kitlesel faşist parti iktidarını faşizmin olmazsa olmaz koşulu haline getiren Troçki değil, Troçkistlerdir.

Troçki’nin uyardığı Polonyalı komünistlerin durumunda olduğu gibi, Türkiye’de de Troçkistlerin önemli bir bölümü 12 Eylül faşist rejimini, Alman ve İtalyan örneklerine benzemediği gerekçesiyle faşist olarak nitelemekten kaçındılar. Bu günah Troçki’nin değil Troçkistlerin hanesine yazılmalıdır. Pek çok sorunda görüldüğü üzere, faşizm gibi önemli bir sorunda da Troçkistler, Troçki’yi anlamaya çalışmak yerine onun çözümlemelerini arzu ettikleri ya da işlerine geldiği gibi yorumlayarak ortaya “Troçkist” bir faşizm anlayışı çıkarttılar.

İktidara tırmanan faşizm ve iktidarda faşizm

Aslında yanılgılara yol açan başlıca neden, faşizm sorununa iktidara tırmanan faşizm ile iktidardaki faşizm ayrımı yapılmadan yüzeysel olarak yaklaşılmasıdır. Nitekim Türkiye örneğinde, 12 Eylül faşist rejiminin, diyelim Almanya örneğinde olduğu gibi faşist kitle partisi eliyle yürütülmemesi ve 12 Eylül darbesi öncesindeki faşist MHP ile 12 Eylül sonrasında iktidara yerleşen faşist cunta arasında bir süreklilik olmaması, bu rejimin faşist olarak nitelenemeyeceğinin gerekçesi yapıldı.

Oysaki faşizmin klasik örneklerinde de, iktidara tırmanan faşizm ile iktidara yerleşen faşizm arasında hiç de sanıldığı gibi bir süreklilik yoktur. Bu önemli hususun gözardı edilmesi, faşist rejimin, faşizmin iktidara tırmandığı dönemdeki küçük-burjuva ve lümpen kitlelerin desteği temelinde kavranmaya çalışılması gibi bir yanılsamaya yol açar. Daha da vahimi, faşist parti iktidarının sanki gerçekten de bu kitlelerin iktidarı anlamına geldiği yolundaki düzeysiz yaklaşımlardır.

Faşizmin klasik ve daha yakın örnekleri arasındaki görünüm farklarını şimdilik bir yana bırakıp, onun iktidara tırmandığı dönemde ihtiyaç duyduğu kitle desteğinin anlamı üzerinde biraz daha duralım. Faşizmin amaçlarına ulaşabilmesi için, önce karşı-devrimci terör ve sistematik saldırılarla işçi sınıfının örgütlü öncü kesimini yıldırıp geriletmeye ihtiyacı vardır. Faşizmin iktidara tırmanışı veya faşizmin yükselişi olarak nitelenen bu süreçte, faşist liderlik küçük-burjuva kitleleri devrimci proletaryaya karşı örgütlemeye çalışır. Devrimci durumdan karşı-devrimci bir çıkış yolu bulabilmek, işçi hareketinin devrimci kabarışı karşısında kitleleri demagojiyle yanına çekebilmek için finans kapital son derece sert yöntemlere ihtiyaç duyar.

Hatırlayalım, 1848 Fransası’nda burjuvaziye on bin kişilik Bonapartist 10 Aralık Derneği yetmişti. Fakat çok daha gelişmiş, artık çürüme çağına girmiş bir kapitalizm, dolayısıyla bir o kadar ağırlaşmış bunalım koşullarında ve en önemlisi geçmiş dönemlere oranla ezilmesi zorlaşmış bir proletarya karşında büyük çaplı bir karşı-devrimci hareket gerekir. İçine düştüğü açmazda kıvranan kapitalist düzen, aradığı bu çözümü olağan burjuva parti ve hareketlerde değil, olağanüstü koşulların yaratığı olan faşist parti ve hareketlerde bulacaktır. Büyük sermaye çevrelerini, toplumun çözülen unsurlarını karşı-devrimin kitle tabanı olarak seferber eden faşist hareketlerin önünü açmaya sevk eden koşullar genel hatlarıyla bunlardır.

Faşist siyasal oluşumlar küçük-burjuvazide milliyetçi, ırkçı bir kitle psikolojisi oluşturmak amacıyla eski tarihsel motifleri kullanırlar.[63] Zira kapitalizmin tekelci gelişiminin yıkıma sürüklediği küçük-burjuvazinin özlemi, geçmiş “güzel günler”e dönüştür. Gelecekten korkuya kapılan küçük-burjuvaziyi yanlarına çekebilmek için, faşist hareketler ona milliyetçilik zehrini, yabancı düşmanlığını şırınga eder, işçi sınıfına ve onun enternasyonalist devrimci hedefine karşı düşmanlık aşılarlar.

Küçük-burjuva kitleleri şu ya da bu oranda peşine takıp iktidara yürüyen faşist hareket, bu bakımdan bir küçük-burjuva siyasal akım olarak görünür; fakat buna bakıp faşizmin küçük-burjuvazinin iktidarı olduğunu düşünmek muazzam bir yanılgı anlamına gelecektir. Bu tür vahim bir yanılgıdan kaçınabilmek için, faşizm sorununu, iktidara tırmanan faşizm ile iktidardaki faşizm arasında ayrım yaparak kavramak mutlak bir zorunluluktur. Faşist diktatörlüğün sınıf niteliği ile, faşizmin seferber ettiği kitle hareketinin sınıf niteliği kesinlikle aynı kapsamdaki sorunlar değildir. Faşizm küçük-burjuvazinin değil, tekelci burjuvazinin diktatörlüğüdür.

Tam da bu noktada önemli bir gerçekliği hatırlayalım. Devrimci işçi hareketini faşizm belâsı ve ona karşı mücadele konusunda doğru bir anlayışla silahlandırmaya çalışan Troçki’ye, Stalinizm cephesince yöneltilmiş yalana dayalı “eleştiri” ve iftiraların sonu gelmez. Troçki’nin görüşlerinin nasılsa doğrudan onun eserlerinden okunup öğrenilmediği gerçeğinden cesaret alan kuru-sıkı atma eğilimi, en ortodoks Stalinistinden, Stalinist merkezciliğin çeşitli versiyonlarına dek alabildiğine yaygındır.

Türkiye’deki örneklerinden bildiğimiz üzere, faşizm konusunda Troçki’ye yöneltilen sözde eleştirilerin en rağbet gören temalarından biri, onun faşizmi küçük-burjuvazinin iktidarı olarak gösterdiğidir. Oysa Troçki’nin açıklamaya çalıştığı husus, İtalya ve Almanya örneklerinde faşizmin iktidara tırmanırken küçük-burjuvaziyi nasıl da tepe tepe kullandığı gerçeğiydi. Fakat bu duruma bakıp da, faşizmin küçük-burjuvazinin iktidarı olduğunu sanmanın büyük bir yanılsama olacağına işaret eden bizzat Troçki’dir.

Alman faşizminin tıpkı İtalyan faşizmi gibi, işçi sınıfına ve demokratik kurumlara karşı bir koçbaşı olarak kullandığı küçük-burjuvazinin sırtından iktidara yükseldiğini belirtir Troçki. Ve devam eder: “Ama iktidardaki faşizm hiç de küçük-burjuvazinin hükümeti değildir. Tam tersine, tekelci sermayenin en acımasız diktatörlüğüdür. Mussolini haklıdır: ara sınıflar bağımsız bir politika izlemekten acizdirler. Bunalım dönemlerinde bu sınıflar temel sınıflardan birinin politikasını en akıl almaz sınırına kadar götürmek zorundadırlar. Faşizm bunları sermayenin hizmetine sokmayı başarmıştır. Tröstlerin devletleştirilmeleri, emek karşılığı olmayan gelirlerin kaldırılması gibi sloganlar iktidara gelinir gelinmez bir yana atılmıştır.”[64]

 “Eğer komünist partisi devrimci umudun partisi ise, bir yığın hareketi olarak faşizm de karşı-devrimci umutsuzluğun partisidir”[65] der Troçki. Faşizm iktidara yürürken küçük-burjuva ve lümpen güruhun umutsuzluk ve öfkesini örgütleyip proletaryaya karşı kullanır ve onu bu yolla ezmeye çalışır. İşçi sınıfının devrimci atılımının ezilmesi durumunda, faşizm tekelci kapitalizmin bekası bakımından görevinin birinci kısmını yerine getirmiş demektir. İktidara geldiğinde ise artık kitlesel bir küçük-burjuva hareketin aktif desteğine ihtiyaç duymayacaktır. Ayrıca tasfiye edilmemiş öfkeli bir küçük-burjuva hareket, bu kez faşist iktidar eliti için bir tehdit oluşturabilir.

Faşist liderler iktidar koltuklarına iyice yerleştiklerinde, ortamı kendileri için temizlemiş olan bıçakların[66] şimdi kendilerine dönebileceğini hesaba katarlar. Faşist liderliğin anti-kapitalist demagojilerini ciddiye alıp, gerçekten de insafsız kapitalist düzene karşı bir şeyler yapılabileceğine inanan faşist unsurlar ve faşizmin işsiz, yoksul kitle gücü, burjuva düzenin tepesi açısından bir tehlike kaynağıdır. O nedenle faşist liderliğin burjuva zirve tarafından resmen tanınabilmesi ve siyasal iktidar koltuğuna yerleşebilmesi için bir temizlik operasyonuna girişmesi, artık “tehlikeli” bulunan unsurları tasfiye etmesi şarttır.

Almanya örneğinde Cumhurbaşkanı Hindenburg’un, düzen açısından tehlike yaratacak unsurları ve örgütlenmeleri temizlemesini Hitler’e açıkça salık verdiği bilinir. O nedenle faşist liderlik, kendisini iktidara taşıyan ateşli küçük-burjuva ve lümpen kadroları tasfiye edecek ve devletin bürokratik kabuğu içine yerleşecektir. Hitler’in 1933’te kendisini şansölye (başbakan) ilân ettirmeyi başardıktan sonra Nazi hareketinin önde gelen liderlerinden Röhm’ü öldürtmesi ve onun örgütlediği SA’yı (Fırtına Birlikleri) Alman silahlı kuvvetlerine bağlaması bu gerçeğin somutlanışıdır. Keza Mussolini’nin, iktidara yerleştiğinde iktidara yürüdüğü kadroları tasfiyeye girişmesi; Türkiye’de MHP ve Ülkü Ocakları örgütlenmesinin faşist Evren cuntası tarafından devre dışı bırakılması da bu durumun çarpıcı örnekleridir.

Faşizm iktidarı ele geçirdikten sonra, daha önce kitle tedhişi ile pasifize edilmiş işçi hareketinin ve onun örgütlerinin üzerine zincirlerinden boşanmış bir karşı-devrimci şiddet ile saldıracaktır. Zira faşizmin iktidarını sürdürebilmesi için işçi sınıfının yalnızca gözünü korkutmaya değil, onu uzun bir süre boyunca belini doğrultamayacak şekilde ezmeye, onun örgütlü güçlerini atomize etmeye, devrimci ruhunu zedelemeye ihtiyacı vardır. Faşizm işçi sınıfının bütün örgütlerini (uzlaşmacı ve reformist olanları da dahil) parçalamak, onu örgütsüz ve tamamen pasif bir yığın haline getirebilmek, işçileri toplu sözleşme hakkından bile yoksun bırakıp şekilsizleştirmek amacıyla hareket eder.

Faşizm sorunu çerçevesinde yürüyen tartışmalar içinde dikkat çeken yönlerden biri de, faşizmi diğer olağanüstü yönetim biçimlerinden ayırt edebileceği söylenen bazı özelliklerdir. Bu bağlamda öne çıkan başlıca hususları, “faşist iktidarın kuruluşu”, “faşist iktidarın örgütlenişi”, “faşist baskının derecesi”, “faşizmin ideolojisi”, “faşizmin sona erişi” olarak sıralayabiliriz. Bunları kısaca ele alıp irdeleyeceğiz. Ancak önemli bir hususun altını daha en baştan çizelim. Sanırız buraya kadar anlatılanlar her duruma uyacak bir faşizm şablonunun olamayacağını kanıtlamış bulunuyor. Ama biz yine de, bazı önemli somut örnekleri de hatırlayarak söz konusu hususlara kısaca bir göz atalım.

Faşist iktidarın kuruluşu[67]

İtalya örneğinde faşizm, 1920 yılında Mussolini liderliğinde harekete geçmesinden iki yıl sonra iktidara geldi. Başlangıçta Mussolini adımlarını daha bir ihtiyatlı atmak zorunda kalmış, örneğin ilk iki yılda anayasa değiştirilmemiş, faşist hükümet bir koalisyon karakteri taşımıştı. Fakat Mussolini’ye bağlı faşist birlikler tabanca ve bıçaklarla katliamlara girişip kitle örgütlerini boğduktan sonra, yani küçük-burjuvazi, “saygın” büyük burjuva çevrelerin arzuladığı “pis işi” bitirdiğinde, Mussolini artık burjuva düzenin tam anlamıyla resmi temsilcisi olmaya hak kazandı.

Mussolini’nin bu konumunu, bizzat faşist partiyi bürokratlaştırmak pahasına elde ettiğine işaret eder Troçki. “Faşizm, küçük burjuvazinin saldırgan, hareketli kuvvetlerini kullandıktan sonra onu burjuva devletinin mengenesi ile boğdu” der.[68] Nitekim 1923 yılında Mussolini parti içinde ilk büyük temizlik harekâtına girişecek, tabanca ve bıçaklarla yürütülen fiziksel tasfiye de dahil 150 bin üye partiden ihraç edilecektir. Yine Troçki’nin sözleriyle, “Faşizm, bir kere bürokratlaştıktan sonra, öteki askeri ve polis diktatörlük biçimlerine çok yaklaşır. Daha önceki toplumsal desteğine artık sahip değildir. Faşizmin temel ihtiyat gücü –küçük burjuvazi– harcanmıştır.”[69]

İktidarı sayesinde seçim sistemini tamamen faşistlerin lehine değiştiren Mussolini, böylece 1924 seçimlerinde büyük bir çoğunluk elde etmişti. Bunun ardından diktatörlüğünü ilân ediyor ve faşist parti dışında diğer tüm siyasi partileri kapatıyordu. Mussolini tarafından korporatif tarzda oluşturulan faşist sendikalar (22 işkoluna tekabül eden 22 korporasyon) dışında kalan bütün sendikalar da kapatıldı ve faaliyetleri tümden yasaklandı. 1927 yılında yayınlanan Çalışma Yasasıyla ücretlerin faşist devletin yetkili organlarınca belirleneceği ilân edildi. İtalya içinde durumunu sağlamlaştıran faşist iktidar, bu kez de sermayenin yayılmacı emellerini gerçekleştirmek üzere başka ülkelere saldırıya hazırlanıyordu. Mussolini 1935’te Etiyopya’ya saldıracak, kendini İmparator ilân edecek ve 1938’de de Hitler’le birlikte Berlin-Roma Mihverini kuracaktı.

Almanya’ya geçelim. Almanya’da faşist iktidarın kurulmasından iki yıl önce, Troçki, Alman nasyonal sosyalizminin işleyebileceği cinayetlerin yanında İtalya’dakilerin neredeyse “solda sıfır” kalacağını belirtiyordu. Gerçekten de öyle oldu. Faşizm Almanya’da iktidara gelince, komünistinden sosyal-demokratına, Yahudisinden Çingenesine, muhalif ve aykırı kabul edilen herkes, her kesim faşist terörün kurbanı oldu. Nazizm Alman sermayesinin yayılmacı emellerini gerçekleştirmek için milyonlarca insanı emperyalist savaşlarda, zorunlu çalışma kamplarında ve ölüm kampları anlamına gelen toplama kamplarında katletti.

Almanya’da faşizm kendinden önce yolu açan İtalyan faşizmini örnek almıştı, ama tarihe vurduğu ölümcül damgasıyla faşist iktidar örnekleri arasında başköşeye oturdu. İktidara yürüyüş döneminde İtalya örneğine oranla çok daha fazla zorlandı ve bu yüzden sonradan çiğneyip geçeceği küçük-burjuva kitleleri kullanmaya çok daha fazla ihtiyaç duydu. Ancak bu durumun hiçbir şekilde küçük-burjuvazinin bir iktidar teşebbüsü ve iktidar ortaklığı anlamına gelmediği açıktır.

Almanya örneğinde faşist hareket, Bavyerada’ki işçi sovyetleri iktidarını 1919 Mayısında yıkan gerici askeri harekâtın ardından örgütlenmeye başlamış ve 1920’de Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisinin kuruluşu ile ete kemiğe bürünmüştü.

Bu faşist partinin mayalanma sürecinin, içlerinde sanayici, işadamları ve subayların yer aldığı bini aşkın kişi tarafından 1918 Ağustosunda kurulan Thule Cemiyetine doğru uzanıyor oluşu, faşizmin daha baştan hangi sınıf güçleri tarafından tezgâhlandığını gösterir. Bu cemiyet, Bavyera’daki ırkçı-milliyetçi gruplaşmalar üzerinde otorite tesis eden bir burjuva güç odağı olmuştu. İşçi eylemlerini dağıtmak üzere sokak çarpışmaları için vurucu güç oluşturan bu gruplar, cemiyet tarafından maddi olarak desteklenmekteydi.

Thule Cemiyeti Ocak 1919’da, işçi hareketini bölüp Bavyera işçi sovyetleri cumhuriyetini zayıflatmak amacıyla bir demiryolu işçisi olan Anton Drexler ve arkadaşlarına Alman İşçi Partisini kurdurttu. Ayrıca, Birinci Dünya Savaşı yenilgisinin ardından Almanya’nın çeşitli bölgelerinde eski askerlerden, işsiz gençlerden gönüllü yarı askeri birlikler oluşturulmaya başlanmıştı. Freikorps diye adlandırılan bu paramiliter birliklerin Bavyera ayağı da, Thule Cemiyeti öncülüğünde örgütlenmişti. Hitler, ordu-Freikorps işbirliği temelinde Bavyera işçi sovyetleri cumhuriyetini yıkan karşı-devrimci harekâtta yer almış ve faşist liderliğe giden yolculuğuna da Alman İşçi Partisinde başlamıştır.

Nazizm tarihin bu fırtınalı döneminde iktidara yürüyüşünü sürdürecekti. Hitler daha 20’li yılların başlarında tekelci burjuvazinin bazı unsurlarının desteğini kazanmış olsa da, iktidar koltuğuna kurulabilmesi için ordunun üst kademelerinin onayını almış olması, burjuva düzenin zirvesine yeterli güveni telkin etmesi gerekiyordu. Bu nedenle daha bir süre beklemesi gerekecekti.

İktidar yolunda Hitler’in önünü açan büyük fırsat, dünya kapitalist sistemini sallamaya başlayan 1928-29 Büyük Depresyonu oldu. Egemen güçler, önce bildiğimiz gibi Brüning, Papen hükümetleriyle bir çözüm bulmaya çalıştılar, fakat bunlardan hiçbiri çare olmayınca sıra Hitler’e geldi. Sermaye çevreleri karşı-devrimci amaçları açısından Hitler’in faşist örgütlenmesinde umut görmeye başlamışlar ve Daimler, Thyssen gibi büyük sanayiciler, faşist hareketi desteklemek için kesenin ağzını açmışlardı. Tarihin sayfaları arasına gömülmüş bu gerçekler, faşizmi küçük-burjuvazinin iktidarı olarak yorumlamak isteyenlere yeterli yanıttır.

Çok açıktır ki, Mussolini ve Hitler’ler burjuva zirvenin ve ordu kurmayının güvenini kazanarak iktidar oldular. Almanya’da büyük sanayicilerin ve ünlü burjuva politikacısı von Papen’in, Hitler’in başbakanlığa atanması için Cumhurbaşkanı Hindenburg’u ikna çabaları sonunda başarıya ulaştı. Ocak 1933’te başbakan atanarak iktidar koltuğuna oturan Hitler, derhal komünistlere ve devrimcilere karşı saldırılara girişti. 1933 yılında yapılan 5 Mart seçimlerinde Nasyonal Sosyalist Parti yüzde 44 oranında oy alıyor ve bu Hitler döneminde yaşanan son seçim oluyordu.

4,5 milyon üyeye sahip sosyal demokrat sendikalar 1 Mayısın ertesi günü SS[70] ve SA birliklerince basıldı, aynı gün sendikaların feshedildiği ve Alman Emek Cephesinin kurulduğu açıklandı. Bu korporatif örgüt doğrudan Nazi partisine bağlanmıştı ve patronlarla işçiler zorunlu olarak hem Emek Cephesine hem de faşist partiye üye kaydedilmişlerdi. 22 Haziran 1933’te Sosyal Demokrat Parti kapatıldı, 7 Temmuzda meclisteki sosyal demokratların milletvekilliklerine son verildi.

14 Temmuz 1933’te çıkartılan bir yasayla Nasyonal Sosyalist Parti “Almanya’nın tek partisi” olarak ilân edildi ve diğer tüm partiler kapatıldı. Ancak tüm bu tedbirler faşist iktidarı karakterize eden monolitik yapıyı pekiştirmek bakımından yine de yeterli görülmemişti. Hitler faşist iktidar koltuğuna oturmuştu fakat parti tabanından küçük mülkiyeti ve emeği korumanın artık vaktinin geldiğini ima eden “İkinci Devrim” tarzında sloganlar yükseliyordu. Bu durum ordu kurmayını ve Hindenburg’u tedirgin etmekteydi. Önlem alınmazsa Hitler’in faşist iktidarına gölge düşürebileceğinden endişe ediliyordu.

Faşist bir iktidarın ancak devletin bürokratik çekirdeğiyle bütünleşerek sürdürülebileceğini çoktan kavramış olan Mussolini, Hitler’e, şu “İkinci Devrim” gibi saçmalıklardan kurtulmasını öğütledi. Ayrıca faşist hareketi destekleyen büyük sanayicilerle ilişkileri yürüten Göring bir taraftan, SA’yı kendi birlikleri içinde eritme planları yapan SS lideri Himmler diğer taraftan, Röhm’ün bir darbe tezgâhladığı konusunda Hitler’i ikna etmeye koyulmuşlardı. Sonunda amaçlarına ulaştılar ve temizlik operasyonunun başlatılmasını sağladılar. 30 Haziran 1934’te yürütülen operasyonda, özel olarak seçilmiş SS birlikleri vasıtasıyla kıstırılan Röhm ve tüm SA şefleri öldürüldü.[71] Böylece faşist iktidarının durumunu pekiştiren Hitler, Ağustos 1934’te cumhurbaşkanlığı payesini de alacak ve Himmler’in yönetimi altında oluşturulan Gestapo Almanya içinde bir terör fırtınası estirmeye başlayacaktı. Daha sonra da sıra, Nazi ordularının dünyayı kana bulayan emperyalist saldırganlığına gelecekti.

İtalya ve Almanya’da faşizm, kapitalizmin krizi ve başarıya ulaşamayan devrimci ayaklanmalarla çıkmaza sürüklenen küçük-burjuva ve işsiz kitlelerin öfke ve umutsuzluğunu kitlesel faşist bir partide örgütlemişti. Ama açıkça görüldüğü üzere faşizmin en önde gelen bu iki örneğinde de küçük-burjuvazi hiçbir zaman iktidar olmadı. Tekelci burjuvazi faşist hareketleri gizliden gizliye destekler ve faşizm iktidar olduğunda da devrim tehlikesi savuşturulduğu için rahat bir nefes alırken, nasyonal sosyalizmin demagojilerine kanmış bazı faşistlerin ve küçük-burjuva tabanın payına ise “temizlik operasyonları” düştü.

İtalyan ve Alman faşizmi, faşist kitle partisine dayanarak iktidara geldiği için “sivil faşizm” diye adlandırıldı. Bu örneklerde faşizm, önce parlamenter rejim içinde kendine yer açtı. Alttan gelen bir dalganın üstüne binerek, bir anlamda aşağıdan yukarıya iktidara taşındı. Fakat iktidara geldiğinde bu küçük-burjuva ağırlıklardan kurtulan faşizmin, içerdiği temel özellikler bakımından “tepeden inen” askeri faşist iktidarlarla arasındaki ayrım silikleşti.

Macaristan, Bulgaristan, Polonya gibi örneklerde ise faşizm, Avrupa kıtasında yükselişe geçen işçi devrimlerine karşı iç ve dış sermaye güçleri tarafından örgütlenip yürürlüğe konmuş ve ağırlıklı olarak askeri biçimlere bürünmüştür. Burada her bir tekil örnek üzerinde uzun boylu durmanın imkânı yok. Fakat çok açıktır ki, söz konusu ülkelerde kurulan faşist rejimlerde işçi sınıfının devrimci kalkışmasını bastırmak için tekelci sermayenin dört elle sarıldığı araç, elinin altında hazır bulunan baskı aygıtı, burjuva devletin ordusu oldu.

Bir de İspanya örneğini hatırlayalım. İspanya’da 1936’da Franco yönetimindeki faşist askeri birliklerin başlattığı ayaklanma, işçilerin büyük direnciyle karşılaşmıştı. Bu nedenle faşistler uzunca bir süre boyunca, devrimcilerin güçlü olduğu bölgelerde tutunamadılar ve tutucu köylülerin ağırlıkta olduğu kırsal bölgelere gerilemek zorunda kaldılar. Faşistler ancak üç yıl süren zorlu bir iç savaştan sonra, işçi partileri liderliklerinin ağır hataları neticesinde iktidara gelebildiler.[72]

Oysa İtalya ve Almanya örneklerinde sosyal demokrasinin oynadığı uğursuz rol ve Stalinizmin sersemletici zikzakları, daha faşizmin yükseliş döneminde işçi hareketini paralize etmiş ve faşizm böylece zaten yenilgiye uğramış bir işçi hareketinin ardından iktidara yerleşmişti. Bu bakımdan faşist iktidarların kuruluşunda farklı örnekler temelinde ortaya çıkan bazı özelliklerin, faşizmin tanımında genel bir şablon haline getirilmesi yanlıştır.

Faşizmin tırmanışa geçtiği süreçler, devrim ve karşı-devrim cephesi arasında kıyasıya bir mücadele anlamına gelir. Nasıl ki devrim işçi sınıfı açısından bir oyun, boş bir tehdit değilse, burjuva düzen güçleri için de faşizm bir oyun değildir. Egemenliğini ancak faşist bir devlet biçimi altında sürdürebileceği sonucuna çıkan burjuvazi, devlet güçlerini (orduyu, gizli servislerini) bu ihtiyacına yanıt getirecek şekilde seferber edecektir. Bu bakımdan faşizmi, yalnızca suyun yüzünde görünen küçük-burjuva kitle hareketinden ibaret saymak büyük bir yanılsamadır.

Önemli bir başka gerçeklik de gözden kaçırılmamalıdır. İtalya ve Almanya faşizmin ilk örnekleridir. Bu ülkelerde faşist partilerin sahneye çıktığı başlangıç dönemlerinde, bu karşı-devrimci örgütlenmelerin “küçük-burjuva sivil” yönü nedeniyle tereddüt geçiren büyük sermaye, daha sonra faşist hareketin yönetici elitinin burjuva devlet çekirdeğiyle bütünleşmesi ve tam kontrol altına alınmasıyla rahatlamıştır. Faşizmin, tam da o dönemde ihtiyaç duyduğu seçenek olduğuna kani olmuştur.

Burjuvazinin yaşadığı bu “bilinç sıçraması” yalnızca İtalya ve Almanya ile sınırlı değildir. Diğer ülkelerde de düzen güçleri bu örneklerden çok şey öğrenmiştir. Ve böylece faşist hareketler giderek daha baştan bizzat tepe tarafından kontrollü, devletin çekirdek güçleri tarafından pek çok gizli bağlantı temelinde örgütlenen bir nitelik kazanmışlardır. Bu nedenle İtalya ve Almanya’nın ardından gelen örneklerde, faşist örgütlenmenin kendini burjuvaziye uygun bir seçenek olarak kabul ettirmesi için fazlaca zaman yitirmesi gerekmemiştir.

Sermayenin faşist yönetiminin hazırlanışı sürecinde burjuva devletin baskı aygıtlarının neredeyse bir bütün olarak faşist ideolojiyle donatılıp iktidara hazır hale getirilmesini göstermesi bakımından İspanya çarpıcı bir örnek oluşturuyor. İspanya’da faşist parti (Falanjist Parti), burjuva devletin tepesinde yer alan ünlü askeri diktatör Rivera’nın oğlu tarafından örgütlendi. İspanya’da faşizm, İtalya ve Almanya örneklerinden faşizmin özsel unsurlarını çekip alarak ve kendisini İspanya’nın somut koşullarına uyarlayarak daha baştan devlet aygıtı içinde gelişmeye başladı. Bu özelliği nedeniyle de, İspanya, faşizmin iktidar oluşunda küçük-burjuvazinin rolünü abartan tartışmaların labirentlerinde kaybolmaksızın, onun doğrudan doğruya egemen düzen güçlerinin karşı-devrimci çözümü olarak kavranabilmesini kolaylaştırır.

İspanya’nın çeşitli açılardan çok önemli bir örnek olması bakımından İspanya Dersleri üzerinde ayrıca duracağız. Ancak burada vurgulamakta yarar var ki, faşizmin iktidara geliş biçimindeki farklılıklar, yalnızca İkinci Dünya Savaşını izleyen dönemden itibaren ortaya çıkmış değildir. Polonya, Bulgaristan, İspanya, Portekiz’de vb. faşizmin, İtalyan ve Alman faşist rejimleriyle zamandaş olmasına rağmen daha baştan devletin askeri baskı aygıtı sayesinde örgütlendiği açıktır.

Faşizmin İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan örneklerine geçmeden önce, işçi hareketinde zaman içinde faşizm konusunda yaratılan çarpıtma ve bulandırmaları da unutmamak gerekiyor. Lenin dönemi Komintern kongrelerinde ve bu çizgiyi yaşatmaya çalışan Troçki’nin çözümlemelerinde, faşizmin değişik biçimler altında ve irili ufaklı kapitalist ülkelerde iktidara gelebileceği hususu yeterince açıktı. Peki sonra ne oldu? Stalinizmin, faşizm sorununun kavranması ve faşizme karşı mücadele konusunda Marksist geleneği nasıl da tepe tepe çiğnemiş olduğunu biliyoruz. Troçkist çevrelere gelince. Troçki’nin ölümünden sonra, pek çok konuda olduğu gibi faşizm konusunda da kafa karıştırıcı yaklaşımlar alabildiğine yaygınlaştı.

Bu durumun somut bir örneği olarak, kendini Troçkist çizginin resmi temsilcisi olarak ortaya koyan Mandel’in değerlendirmelerini hatırlayabiliriz. Mandel uzun bir dönem boyunca, sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde faşizmin olanaksızlığından söz etti. Burada kilit sorun, bu Troçkizmin önüne gelen kapitalist ülkeye (bunun içine Arjantin, Türkiye gibi siyasi bağımsızlığa sahip ve orta gelişkinlik düzeyindeki kapitalist ülkeler de girmektedir!), “sömürge” veya “yarı-sömürge” etiketini iliştirmiş olmasıydı. Bu ayrı bir konu olsa da doğrudan faşizm tartışmalarını ilgilendiriyordu. Mandel’den öğrenecek olursak, “kavramlarda bir bulanıklığa meydan vermemek için iki süreç arasındaki (emperyalist metropollerdeki faşizmle üçüncü dünyanın yarı sömürge ülkelerinde en kötü halde gerici bir askeri diktatörlük arasındaki) temel farkı iyice” anlamalıydık![73]

Tamamen yanlış noktalardan hareketle faşizm sorununu irdeleyen bu anlayış, zaman içinde kendisini biraz rötuşlamak ihtiyacını duyacaktı. 1973 Pinochet darbesiyle birlikte Şili’de yaşananlar, bu tür ülkelerdeki böylesi askeri diktatörlüklerin faşist karakterini gözler önüne sermişti. Ve Mandel, Türkiye’yi de doğrudan ilgilendiren bir notunda, (her ne kadar vitrindeki malzemeye hâlâ o eğreti “yarı-sömürge” etiketi iliştiriliyorsa da) faşist rejimlerin sadece emperyalist ülkelerde değil “artık oldukça gelişmiş bir kapitalizme ve güçlü bir proletaryaya sahip yarı-sömürge ülkelerde de” ortaya çıkabileceği yolunda sinik imalarda bulunacaktı. Şili, Brezilya, Arjantin gibi örnekleri hatırlatarak, bunların “klasik faşist modelin yine aynısı olmamakla birlikte ona iyice yaklaşan bir öğeler birleşimini temsil etmekte” olduğunu belirtecekti. Fakat gerçekliğin adını tam olarak anmaktan kaçındığı için de bunları yarı-faşist diktatörlükler olarak nitelemekle yetinecekti.[74]

İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan örnekler arasında yer alan Yunanistan’da, faşizm, 1967 yılında gerçekleşen albaylar cuntasının darbesi ile iktidara geldi. Ne var ki bu faşist iktidar dönemi, Yunanistan halkının faşizmle ilk tanışması değildi. Bu ülkede daha önce de faşist Metaksas diktatörlüğü yaşanmıştı. Latin Amerika ülkeleri ise, tıpkı Türkiye gibi askeri darbeleriyle ünlüdür. Kıtanın çeşitli ülkelerinde yaşanan sol eğilimli, ulusal kalkınmacı askeri diktatörlükleri bir yana bırakırsak, gerici ve baskıcı nitelikleriyle sivrilen askeri darbelerin önemli bir bölümü faşist diktatörlüklerin kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Örneğin Brezilya’da, peşpeşe gelen bir askeri darbeler silsilesinin sonucunda 1969 Ağustosunda üç kişilik bir askeri cunta yönetime el koydu, siyasi tekelini ihdas etti ve böylece askeri faşist bir diktatörlük kuruldu.

Uruguay da Latin Amerika kıtasında yaşanan askeri faşist yönetimler zinciri içinde yer alan bir halkadır. Bu ülkede askeri faşist diktatörlüğün kurulması, yaklaşık olarak Şili’deki faşist darbe ile aynı döneme rastlar. Keza Arjantin’de, 1976 yılında Isabel Peron’u darbeyle devirip kurulan askeri diktatörlük dönemi faşizmin iktidarı anlamına geldi. Faşizmin iktidarı boyunca, üç kişilik askeri cuntayı oluşturan kuvvet komutanları (Videla, Viola, Galtieri) sırayla devlet başkanlığını üstlendiler.

Şili’ye gelince, Türkiye’de daha yakından bilinen bu örnekte 1970 yılında Allende başkanlığında Unidad Popular (Halk Birliği) hükümeti kurulmuştu. Allende hükümeti, sanayide devletleştirmelere, kırsal kesimde tarım reformuna ağırlık veren, bankaları kamulaştıran bir süreci başlatmış ve sıra bakır madenlerine gelmişti. ABD emperyalizmi ve Şili tekelci burjuvazisi, Halk Birliği hükümetinin karşı-devrimci tertiplerle devrilmesi yönünde sınıf tavrını ortaya koydu. İşçi sınıfı ise devrimci bir önderliğe sahip bulunmadığından, burjuvazinin hamlesine kendi bağımsız sınıf tutumuyla karşılık veremedi. Sonuçta Allende hükümeti, Pinochet’nin 1973 yılında gerçekleşen kanlı askeri darbesiyle devrildi ve Şili’de faşizm iktidar oldu.

Uzlaşmacı bir anlayışa sahip olan, ordu içindeki “yurtsever” subayların varlığına güvenen ve soyut bir anayasal demokrasi masalına bel bağlayan düzen içi sosyalistlik, neticede hem kendi başını hem de işçi sınıfının başını yedi. Bir zamanlar Fransa’da benzer anlayıştaki Halk Cephesi deneyiminin sergilediği gibi bu kez de Şili’de, burjuva düzenle uzlaşarak sosyalizme geçilebileceğini iddia eden sosyalistler ve onlardan farkı olmayan resmi komünistler, kafalarını burjuva devlet aygıtına toslayıp parçaladılar. Marksizmin yıllardır yineleyip durduğu temel bir gerçek, işçi sınıfının burjuva devlet aygıtını kırıp parçalamaksızın asla iktidar olamayacağı ve burjuva düzenin karşı-devrimci şiddetinden kurtulamayacağı bir kez daha ortaya çıktı.

“Barışçıl geçiş” öyküsünü göklere çıkartıp, Marksizmin devrimci uyarılarını aşırı sol bulan reformist ve düzen içi sosyalistler, burjuva düzenin baskı mekanizmalarını, ordu ve polis teşkilâtını yerinde bırakarak kapitalizmden sosyalizme değil, olsa olsa, iktidar koltuklarından faşizmin darağaçlarına ve zindanlarına bir geçiş yaşanabileceğini (ne yazık, acı bir deneyim temelinde olsa da) bir kez daha kanıtlamış oldular.

Faşist iktidarın örgütlenişi

Faşist iktidarların örgütlenmesinde bir örnekten diğerine bazı şekil farklılıkları görülebilecek olsa da, tümüne damgasını basan ortak ve esas karakteristik, onun siyasi alanda kurduğu iktidar tekeli, oluşturduğu monolitik yapılanmadır. Troçki’nin belirttiği üzere, “Faşizm zafere ulaştıktan sonra, finans kapital çelik bir mengene gibi bütün egemenlik organ ve kurumlarını, devletin yürütme, idare ve eğitim gücünü; orduyla, belediyelerle, üniversitelerle, okullarla ve kooperatiflerle birlikte bütün devlet aygıtını doğrudan doğruya ve derhal eline geçirir”. İtalya örneği temelinde devam eder Troçki: “Bir devletin faşistleşmesi, yalnız hükümet biçim ve yöntemlerinin Mussolini’nin getirdiği model doğrultusunda değiştirilmesi demek değildir ... bu aynı zamanda ve öncelikle, bütün işçi örgütlerinin yok edilmesi, proletaryanın şekilsiz bir duruma indirgenmesi demektir; kitlelerin içine derinlemesine sızan ve proletaryanın bağımsız billurlaşmasını engelleyen bir idare sisteminin yaratılması demektir. Faşizmin özü, işte budur.”[75]

İtalya ve Almanya’da faşizm, faşist kitle partisiyle iktidara gelmişti. İspanya’da ise Franco’nun askeri diktatörlüğü biçiminde iktidara kurulmuştu. Bir örnekten diğerine değişebilecek bu gibi biçimsel farklılıklara rağmen, iktidara gelen faşist elitin tüm örneklerde asıl olarak burjuva devletin resmi bürokratik çekirdeğiyle kaynaştığı ve devrimci hareketi ezmek için burjuva devletin nizami ordusunu kullanmaya giriştiği çok açıktır. Bu nedenle Troçki de, iktidarda faşizmin artık küçük-burjuvaziye değil, burjuva devlet aygıtına yaslanacağı gerçeğinin altını önemle çizer.[76]

Faşizm iktidara geldiğinde baştan aşağı yeni devlet aygıtları oluşturmaz. Burjuva devletin baskı aygıtlarını, işçi hareketini ve devrimci mücadeleyi toptan ezecek biçimde yeniden örgütler, tahkim eder. Faşist iktidarların kurulduğu olağanüstü koşullarda, düzen güçlerinin egemen sınıf içindeki çeşitli gerilimlerin siyasal alanda yansımasını bulmasına da tahammülü yoktur. Zira burjuva mahiyetteki bir muhalefet hareketi bile olağanüstü rejimde bazı gedikler açıp işçi ve emekçi kitlelerin muhalefetinin buralardan sızması riskini taşır. O nedenle faşizm koşullarında tam anlamıyla totaliter bir iktidar yapılanması oluşturulur ve faşist iktidar başka hiçbir odağa siyasal yetki göçertmemek üzere devlet organlarını yekpare bir blok gibi biçimlendirir.

Faşist diktatörlük, parlamenter rejimde geçerli olan kuvvetler ayrılığı ilkesini, parlamentosu ve siyasal partileriyle birlikte bir kenara fırlatıp atar ve her türlü siyasal erk kaynağını, yasamasından yargısına kendi yürütme tekelinin sultası altına sokar. Faşist diktatörlüğün bizzat kendisi itaat edilmesi gereken yasadır. Onun kendini, toplumun çeşitli kesimleri tarafından onaylanmış bir yasaya, anayasaya uydurma zorunluluğu yoktur.

Örneğin İspanya’da Franco iktidara geldiğinde, daha iç savaş döneminde oluşan ve çeşitli siyasal grupları (Falanjistler, Monarşistler, Katolik Eylemciler vb.) içeren Koalisyon güçlerini Milli Hareket adı altında örgütledi. Franco 1972 yılına kadar hem başbakanlığı hem de devlet başkanlığını birlikte yürüttü. Tüm bakanları ve her türlü devlet yöneticisini o atıyor, o azlediyordu. Kısacası Franco, faşist iktidarın monolitik yapısının somut ifadesiydi. General Franco aynı zamanda ordunun da başıydı ve faşist iktidarın 1950’ye kadar uzanan katı döneminde, ordu üst kademeleri faşizmin siyaset tekelinin bir parçasıydı. Ancak 50’lerde Franco, iç ve dış faktörlerin etkisiyle faşist rejime daha sivil bir görünüm vermek zorunda kalacak, orduyu siyasetten uzaklaştırmaya ve daha ziyade sivil devlet bürokrasisine görev vermeye başlayacaktı.

İspanya’da faşist yönetim 1938 tarihinde çıkarttığı iş yasasını İtalya’daki korporatif faşist yapılanmadan kopya etmişti. Bu yasaya göre sendikalar, doğrudan faşist devletin denetimi altında yukarıdan aşağıya örgütlenmiş korporasyonlardı. Sendikalar yalnızca faşist devletin hizmetindeki birer araç olarak kabul ediliyordu. Grev ne kelime, basit bir nedenle üretimin aksatılması bile faşist iş yasasına göre devlete karşı işlenmiş suç kapsamındaydı. İşçi ücretleri tepeden, faşist iktidarın çalışma bakanlığınca belirleniyordu. Ayrıca, 1943 tarihinde çıkartılan Üniversite Örgütlenmesi Yasası gereğince, üniversiteler, öğretmen ve öğrencilerin oluşturduğu bir devlet korporasyonu olarak tanımlanmıştı.

Faşizmin niteleyici unsurlarından biri olduğu söylenen korporatizm, faşizmin iktidar olduğu her ülkede genel felsefesi (devletin mutlak güç olduğu ve toplumun devlet sayesinde var olan bir cemaatten ibaret bulunduğu) itibarıyla benimsenmiştir. Uygulama biçimi ise bir örnekten diğerine farklılık taşır.[77] Bu gibi hususlar bir yana, faşizmin her zaman ve her yerde devlet gücünü kutsayan, mutlaklaştıran ve bu güç sayesinde iktidarını sürdüren bir burjuva yönetim biçimi olduğu açıktır. Faşizmin bu özsel niteliği, Mussolini’nin ünlü deyişinde ifadesini bulur: “Her şey devletin içindedir, hiçbir şey devletin dışında ve devlete karşı değildir.”

Faşizmin ilk vatanı İtalya, aynı gerçekliğin uzantısı olarak, aslında tüm faşist iktidarlar tarafından benimsenip uygulamaya sokulan totaliter devlet anlayışını açıkça dillendirmiştir. Buna göre, devlet bireylerin “hak ve özgürlük” alanını dilediğince düzenleme ve sınırlama hakkına sahiptir; devlet her şeydir, ulusu yaratan da odur. Bireylerin hakları olmaz, görevleri vardır. Bireyin görevleri, devletin gücüne inanmak, itaat etmek, onun koyduğu kurallar altında kaytarmaksızın çalışmak ve devlet emrettiğinde gözü kapalı savaşmaktır. Faşizm gerçeğinin bu yalın ifadeleri İtalyan versiyonuna ait olsa bile sonuç asla değişmez; bunları faşizmin Türkiye versiyonundan da çok iyi bilmekteyiz.

Faşizmin idari örgütlenmesinin neye benzediğini daha yakından kavrayabilmek için, esas Türkiye örneğini hatırlayalım. 12 Eylül faşist cuntası iktidara el koyduğunda, burjuva devletin parlamenter biçiminde en yüce otorite kabul edilen TBMM’yi feshetti; siyasi partiler kapatıldı ve her türlü siyasal yetke Milli Güvenlik Konseyinde toplandı. Belediye meclisleri ilga edildi, belediye başkanlarının görevlerine son verildi. Tüm devlet organlarının, burjuva devletin idari aygıtlarının, yerel yönetimlerin faaliyetlerinin kararlaştırılması, denetlenmesi, bunlarla ilgili atama ve aziller, faşist iktidarın siyasal tekelinin somutlandığı bu Konseye bağlandı.

Dahası, mahalle muhtarlarından apartman yöneticilerine kadar kurulan denetim mekanizması aracılığıyla tüm sivil toplum faşist iktidarın gözetimi altına sokuldu. Milli Güvenlik Konseyi, doğrudan doğruya burjuva ordusunun tepe temsilcilerinden, genelkurmay başkanı, üç kuvvet komutanı (hava, kara, deniz) ve Jandarma Genel Komutanından oluşuyordu. Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, beş kişiden oluşan bu faşist Konseyin de başkanıydı ve aynı zamanda cumhurbaşkanının tüm yetkilerini de üzerinde toplamıştı. Böylece 12 Eylül’ün bu faşist cuntası tam anlamıyla totaliter ve monolitik bir devlet biçimlenmesi oluşturmuş bulunuyordu.

Faşist cunta, siyasal iktidar tekelini yürütmek üzere emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Ulusu’yu başbakan olarak atamıştı ve yine aynı monolitik yapılanma içinde bir de hükümet kurulmuş, bakanlar belirlenmişti. Faşist diktatörlük “Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreterliği” adlı bir aygıt oluşturarak, Devlet Planlama Teşkilâtından Devlet İstatistik Enstitüsüne dek, faaliyetine izin verdiği tüm devlet kurumlarını bu aygıt vasıtasıyla kendine bağlamıştı. Üniversite, televizyon, basın gibi tüm kurumların özerk idari yapılanmalarına son verilerek, bunlar faşist cuntanın doğrudan kontrolü altına sokulmuştu.

Faşist cunta iktidara geldiğinde yürürlükteki 1961 Anayasasını geçersiz kılmış ve her türlü yasa yapma yetkisinin yalnızca kendinde olduğunu ilân etmişti. Ayrıca Konseyin çıkartıp yürürlüğe koymuş olduğu her türlü bildiri, kararname ve yasanın anayasaya aykırılığını ileri sürmek, hatta bunu bir kahvehane sohbetinde dile getirmeye yeltenmek bile kesin biçimde yasaklanmıştı. Yürütme de, yasa da, yargı da, kısacası burjuva devletin her alanı, her kurumu, faşist diktatörlüğün doğrudan emri altında idi. Örneğin, Devlet Güvenlik Mahkemelerine gereken atamalar da faşist cunta tarafından yapılıyordu.

İşte faşist iktidar örgütlenmesi böyle bir şeydir. Faşizm iktidara geldiğinde, siyasal iktidarı başka yürütme ve yasama organlarıyla paylaşmayan, özerk kurumlara geçit vermeyen, her türlü idari birimi ve yerel yetkeyi kendi hegemonya alanı içine hapseden kapalı ve totaliter bir yapı oluşturur. Faşist iktidarların örgütlenmesi burjuva parlamenter rejimden ne denli farklı olsa da, yine de onu burjuva devletin genel karakterinden soyutlayarak ele almak doğru değildir. Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’daki satırlarını hatırlayalım: “Burjuvazi, en sonunda, büyük ölçekli çağdaş sanayiin ve dünya pazarının kurulmasından bu yana, siyasal egemenliği çağdaş temsili (parlamenter) devlette tek başına ele geçirmiştir. Çağdaş devletin yürütme gücü bütün burjuvazinin ortak işlerini yöneten bir komiteden başka bir şey değildir.” İşte faşizm bu komiteyi (burjuva devletin yürütme gücünü) siyaseten tek yetkili konuma yükselten bir devlet biçimidir.

Faşist baskının derecesi

Olağanüstü burjuva rejimlerin işçi-emekçi kitlelere ve onların örgütlerine yönelttiği baskının derecesi, faşizmin Bonapartizmden ayırt edilmesinde önemli bir faktör olabilir mi? Burjuva devletin Bonapartist biçimlenmesiyle faşist biçimlenmesi arasındaki temel farkı hatırlayalım. Devrimci işçi hareketini devletin sopasını sallayarak kontrol altına almaya çalışan bir rejimle; onu açıkça ezerek ortadan kaldırmayı amaçlayan bir rejim arasında, uygulanan baskının derecesi açısından bir fark olacağı açıktır. Fakat bunun ötesinde, faşist rejimlerin uyguladıkları baskının derecesini ölçerek bir sonuca varma eğiliminin kendisi tamamen saçmadır. Zira “baskının derecesi” öznel bir ölçüttür.

Bu tür öznel ölçütler bir yana, faşist yönetim zaten burjuva düzenin işçi sınıfının devrimci hareketini ezmeye, sınıfın reformist ve devrimci çeşitli örgütlerini yok etmeye yönelen açık baskıcı diktatörlüğüdür. Uygulanan baskı ve vahşetin derecesi ise, somut yaşamın içinde ortaya çıkacak etki-tepki kuralına bağlıdır. İşçi-emekçi kitlelerin devrimci isyanı burjuva düzenin yaşamsal noktalarına ne denli büyük bir etkide bulunmuşsa, sermayenin karşı-devrimci tepkisi de (eğer buna gücü yetiyorsa) o denli büyük olacaktır. Ayrıca, faşist rejimin hangi somut dünya koşulları içinde iktidara geldiği, dünya dengelerinin ne yönde değişmekte olduğu gibi faktörler de bir ölçüde[78] faşist rejimin uyguladığı şiddetin derecesi üzerinde etkili olabilir.

Almanya’da faşist rejim, yalnızca bu ülkeyi etkisi altına alan bir burjuva vahşeti olmakla kalmadı, dehşetli bir emperyalist paylaşım savaşının içinde tüm dünyayı kana buladı. İspanya’da iç savaşın bittiği 1939’dan 1950 yılına dek korkunç bir insan avı sürmüştü. Bu yıllar arasında on binlerce insan hapishanelerde, çalışma kamplarında, idam sehpalarında, suikastlarda, sokak çatışmalarında, dağlarda gerilla savaşında can vermişti. Şili’de faşist Pinochet cuntası, devrim için ayağa kalkmış kitlelerin ve onların iktidara oturttuğu sosyalist Allende başkanlığındaki Halk Birliği hükümetinin üzerine kanlı bir saldırıyla yürüdü. On binlerce insan katledildi, Arjantin’de yine öyle oldu.

Keza Türkiye’de faşist Evren cuntasının, işkencelerde, darağaçlarında katlettiği, kayıplar listesine eklediği sayılar bellidir. Fakat bizim işimiz farklı ülkelerdeki bu tür sayıları karşılaştırarak, bu rejimlerin faşist olup olmadığı konusunda bir sonuca varmak olamaz. Kural bellidir. Burjuva düzene yönelen tehdidin boyutları ne kadar büyükse, faşist rejimin girişmek isteyeceği katliamın boyutları da o denli büyüyecektir.

Şili’de düzen güçlerini sarsan devrim korkusu, Türkiye örneğine oranla çok daha ciddiydi. Şili’de sol, Türkiye’ye oranla çok daha güçlüydü. İşçi sınıfı daha önemli boyutlarda örgütlüydü. Bu nedenle Şili’nin sermaye güçleri, düzenleri sona erecek diye dehşetli bir sarsıntı içine düştüler. Türkiye’de ise, devrimin bizzat kendisi olmasa bile onun ayak sesleri, yükselen bir devrimci durum burjuvaziyi faşizm doğrultusunda harekete geçirmeye yetti. Unutulmasın ki, bir ülkede gerek işçi sınıfına ve gerekse onun karşıtı burjuvaziye önemli dersler veren devrim deneyimleri yaşanmamışsa bunun yaratacağı zaaflar iki sınıf cephesinde de hissedilecektir. Türkiye’de burjuvazinin işçi sınıfının devrimci kalkışması veya halk ayaklanmaları ihtimali karşısında korku eşiği alabildiğine düşüktür.

Faşizmi, finans kapitalin işçi hareketine yönelik en saldırgan rejimi olarak tanımlıyoruz. Büyük sermaye güçleri, kapıldıkları devrim korkusu nedeniyle, işçi sınıfının devrimci mücadelesini bastırmak üzere parlamenter rejimi giderek gericileştirmekten başlayarak, parlamenter işleyişi askıya almak, ordu ve polis gücüne daha çok yetki vermek gibi bazı ara formülleri de deneyebilecekler ve faşizan uygulamaları tırmandıracaklardır. Fakat işçi sınıfının devrimci tehdidi tüm bu önlemlerle dahi engellenemiyorsa, burjuva düzen kendini korumaya almak üzere gidebileceği en ileri noktaya dek saldırıya geçmeye hazırlanacaktır. Bu bakımdan faşizm, gerçekten de finans kapitalin en kanlı diktatörlük biçimidir. Bu açık bir gerçektir.

Burjuva düzenin faşist rejim kadar zalim, kudurgan askeri diktatörlük biçiminin de olabileceği gerekçesiyle, faşizmin bu temelde tanımlanmasına karşı çıkanlar olduğunu geçerken belirtelim. Türkiye’de 12 Eylül Evren cuntasının, sermayenin saldırgan, kanlı bir diktatörlüğü olduğu gerçeğini kabul etmekle birlikte, onu faşist değil askeri bir diktatörlük olarak niteleyenler böyle bir yaklaşıma sahiptirler. Bu sorunun çözümü, faşizmin askeri diktatörlük biçimine bürünemeyeceği konusundaki önyargıların kırılmasından geçiyor.

Faşizmin ideolojisi

Faşizmin ideolojisini tartışırken, kuşkusuz ideoloji sorununun sınıf ideolojisi boyutunu ele alıyoruz. Kapitalist toplumda sınıf ideolojisini, kısaca, her bir sınıfın kendi varoluş koşullarına özgü temel çıkarlarını ifade eden düşünce ve anlayışlar bütünü diye tanımlarsak yanlış olmaz. Fakat bu kadarı yine de çok genel bir yaklaşımdır. Zira çok iyi bilinir ki, işin temelinde bu genel yaklaşım yatıyor olsa da, bir sınıfın çıkarlarını yansıttığını iddia eden çeşitli ideolojik akımlar ve buradan kaynaklanan farklı siyasal hareket ve örgütlenmeler vardır.

Doğrudan tartışma konumuza bağlanacak olursak diyebiliriz ki, burjuva sınıf egemenliğini sürdürmenin farklı biçimleri olabileceği gibi, bu farklı yönetim biçimlerini yansıtan değişik burjuva ideolojik akımların olması da kaçınılmazdır. Bu bağlamda kuşkusuz faşizmin de bir ideolojisi vardır. Ancak, amacına ulaşmak için kitleleri değişken demagojilerle aldatıp, siyasal iktidar tekelini de esasen açık baskı aracılığıyla sürdüren bir olağanüstü rejimin oldukça homojen ve dört başı mamur bir ideolojisinin olamayacağı aşikârdır. Yine de faşist ideoloji dendiğinde, genel anlamda devletin ve düzenin kutsanması, koyu bir milliyetçilik ve militarizm, kudurgan bir anti-komünizm gibi bazı ortak öğelerin ona damgasını bastığını söylemek doğru olur.[79]

Faşist ideolojinin en önde gelen özelliğinin, kitleleri demagojilerle aldatmak olduğu biliniyor. Fakat bu hususu da salt faşizmle birlikte zuhur eden bir durum olarak görmek yanıltıcı olur. Faşizmin bu özelliği, aslında kapitalist düzene her zaman içkin olan önemli bir gerçeğin uç noktaya götürülmüş biçimidir. “Kapitalizm bir yandan kitleleri boyun eğmeye, ezilmişliğe, yılgınlığa, dağınıklığa (köyde!), cehalete mahkûm etmekle kalmayıp, öte yandan da burjuvazinin eline güçlü bir yalan ve hile aygıtını, sayesinde işçi ve köylüleri aldatıp aptallaştırabildiği bu aygıtı vermemiş olsaydı, kapitalizm olmazdı” der Lenin.[80]

Faşist hareketler örgütlenir ve iktidara tırmanırlarken, küçük-burjuva kitleleri peşlerine takmak için pek çok demagojik unsurla bezenip kendilerini özgün bir ideolojik ya da siyasal akım olarak sunmaya ihtiyaç duyarlar. İşte bu noktada faşizmin yarattığı demagojik görüntülere aldanmayıp, meselenin özüne inmek problemi çözecektir. Faşist hareketler küçük-burjuva kitleleri aldatmak için hangi demagojik vaatlerde bulunmuş ya da onların kafasını ne denli olmayacak efsanelerle doldurmuş olurlarsa olsunlar, faşizmin sınıf karakteri, kime hizmet etmek için örgütlendiği, iktidara geldiğinde neler yaptığı çok açıktır.

Faşizm iktidara tırmanırken bir küçük-burjuva ideolojisine sahipmiş gibi görünür. Fakat iktidara geldiğinde, onun bu oportünist ideolojisinin aslında burjuva egemenliğinin olağanüstü koşullarda sürdürülmesini amaçlayan bir demagojiler yığını olduğu ortaya çıkar. Nitekim bu iki dönem arasındaki farklılık, faşizm iktidara adım attığında faşist hareketin ideolojik cephesinde de yürütülen temizlik operasyonu ile kendini ele vermektedir.

Örneğin İtalya’da faşist hareketin 1921’deki Roma kongresinde sendikacı “sol” kanat tasfiye edilmiş ve bu kanadın öne çıkardığı işçi haklarıyla ilgili temalar terk edilmiştir. Almanya örneğinde, 1927 dönemecinde Nasyonal Sosyalist Parti ile büyük sermaye çevreleri arasındaki ilişkiler gelişir ve ardından faşist hareket içinde büyük sermayenin istemleri doğrultusunda revizyonlar başlatılır. Nasyonal Sosyalist Partinin kitleleri peşine takmak amacıyla kullandığı “anti-kapitalist” sloganlar, ideolojik propagandanın bu şekilde sürdürülmesi “tehlikeli” bulunduğundan ikinci plana itilir. Anti-kapitalist söylemi ciddiye almış olan kadrolar tasfiye edilir. Berlin bölgesi parti yetkilisi Otto Strasser biraz “sol” bulunduğu için görevinden azledilip, yerine daha sonra Hitler’in propaganda bakanı olarak ünlenecek Goebbels atanır.

Faşizm iktidara yaklaştıkça ideolojik bombardıman kampanyasının araçları, Almanya’daki kapitalist düzene tepki uyandırabilecek tüm sivriliklerinden arındırılacak, bu kez yoksul, işsiz kitlelerin öfkesi, koyu bir milliyetçilik temelinde bir dış emperyalizme, yabancı düşmanlığına yöneltilecektir. Böylece de faşizmin ideolojisi, gerçek sınıf karakteri, yani tekelci burjuvazinin çıkarlarını dillendiren niteliği temelinde kavranabilir hale gelecektir. Faşist ideolojinin temel amacı, yoksul ve işsiz insanların canını fena halde yakan gerçek düşmanın ülke içinde karşılarına dikilmiş duran kapitalist düzen olduğunun unutturulmasıdır. Bu nedenle faşizm, onların beynini sürekli olarak ülkenin “kaybolmuş, geçmişte kalmış maddi manevi zenginliklerine geri dönüş” masallarıyla ve ülkenin başına musallat olduğu söylenen “iç ve dış düşmanlar” propagandasıyla doldurur.

Faşizmin kullandığı ideolojik temalardaki değişime bakılacak olursa, onun iktidara tırmandığı dönem ile iktidara geldiği dönem arasında bariz bir farklılık olduğu açıktır. Bu önemli husus, faşizmin MHP gibi faşist bir kitle partisiyle iktidara tırmanıp, bir askeri cunta görünümünde iktidara oturduğu Türkiye benzeri ülkelere dair bazı tartışmalara da ışık tutuyor.

Klasik örneklerde faşizmin yükseliş dönemine eşlik eden “anti-kapitalist” sloganlar ve faşizmin sendikal hareket içinde yürüttüğü örgütlenme faaliyeti, Türkiye’de de faşizmin benzer evresinde MHP’nin faaliyetine bakıldığında görülür. 12 Eylül Evren cuntasının faşist bir diktatörlük olmadığını iddia edenlerin, cunta yönetimine Alman ve İtalyan örneklerindekine benzer bir “anti-kapitalist” söylemin eşlik etmediğini kanıt olarak sunmaları geçersizdir. Kısacası, ileri sürülen diğer argümanlarda olduğu gibi, 12 Eylül tipi askeri diktatörlüğün faşist olmadığı önyargısından hareket edenler, bakılması gereken dönemleri birbirine karıştırıyorlar.

Faşizm iktidara tırmanırken kitleler üzerinde etkili olabilmek için kendini küçük-burjuva kitlelerin özlemlerine uyarlar. Ayrıca farklı yöntemler uygulayarak işçi hareketine doğru da uzanır. İşçi kitlelerini devrim yolundan geri döndürmek için başvurduğu yıldırma siyasetinin (mücadeleci sendikacılara, öncü işçilere yönelik suikastlar gerçekleştirmek, militan grevleri kıracak faşist çeteler örgütlemek gibi) yanı sıra, onların bilincini çarpıtıp devrimci sendikal örgütlenmeyi güçsüz düşürmek amacıyla kendisine bağlı bir sendikal hareket de geliştirir. Türkiye’de bunun en önde gelen örnekleri, faşist örgütlenmenin işçi hareketine uzanan yönü MİSK ve ‘80 öncesinde sendikal mücadelede başı çeken metal işçilerinin DİSK bünyesindeki örgütlülüğü Maden-İş’in karşısına çıkartılan Türk-Metal örgütlenmesidir.

Faşizmin ideolojisi konusunda doğru bir kavrayışa sahip olabilmek için, onun kitle tabanı edinmek üzere başvurduğu demagojilerin hangi sınıfa hitap ettiğiyle, onun ideolojik amacının esasen hangi sınıfın çıkarını yansıttığını iyi ayırt etmeliyiz. Böyle bir ayrımın yapılması, aslında daha genel anlamda şu ya da bu burjuva ideolojisi (veya bunun somutlandığı siyasal akım) için de gereklidir. Aksi takdirde, özellikle küçük-burjuva kitleleri kendi çıkarları için seferber eden tüm burjuva siyasal akımları küçük-burjuvaziye maletmek pekâlâ mümkündür.

Bu mantıkla, örneğin günümüzde AKP gibi bir burjuva partisinin kendisine kitle desteği sağlamak için yarattığı ve dini değerleri öne çıkartan hareketini de pekâlâ küçük-burjuva olarak tanımlayanlar olacaktır. Nitekim olmaktadır da. Fakat AKP’nin işçi sınıfı içinde de önemli bir desteğinin olduğunu gözardı etmezsek, aynı çarpık mantıkla, bu hareketin ideolojisi neden işçi sınıfına maledilmesin? Bu yanlış akıl yürütme, istenirse faşizmin ideolojisi noktasına dek genişletilebilir. Zira, özellikle İtalya ve Almanya örneklerinde olduğu gibi geniş kitlelerce desteklenen faşist hareketlerin yandaşları arasında işçilerin de yer aldığını kim inkâr edebilir?

İktidara tırmanırken başvurduğu anti-kapitalist demagojilerle ve küçük-burjuvaziyi cezbetmeye yönelik uçuk tarihi fantezileriyle, faşizm özgün bir küçük-burjuva siyasal akım olarak görünebilir. Faşizm iktidara geldiğinde dahi, Hitler’in ünlü propaganda ayinlerinde görüldüğü gibi, kitleleri demagoji ve tarihi masallarla uyutmayı sürdürebilir. Ama tüm bu yalan kampanyalarının ardında, sermayenin gerçek akıl hocaları planlarını sinsice hazırlayacak ve faşizm işini, finans kapitalin o dönem öne çıkmış ihtiyaçları doğrultusunda gayet de bilinçli olarak yürütecektir. Gerektiğinde devrimci işçi kitlelerini ezmek üzere akıl almaz katliamlara girişecek, dış pazarlarda yayılmak ya da rakip unsurları alt etmek için başka halkları cehennem ateşlerinde kavuracak veya gaz odalarında imha edecektir.

Almanya’da Hitler rejimi arî ırk efsanesini yaşama geçirmeye niyetlenir görünürken veya Türkiye’de diktatör Evren meydan meydan dolaşıp, (ordunun geleneksel laikçiliğine rağmen) babasının da iyi bir din hocası olduğundan dem vururken yahut faşizmin Türk-İslam versiyonuna uygun biçimde bol bol İmam Hatip Lisesi ve kuran kursu açarken de temel gerçek değişmez. Kimilerinin, “manyak” Hitler’e veya “salak” Evren’e özgü uçuk kaçık projeler diye yorumlayıp geçtiği bu tür uygulamaların altında dahi, son tahlilde, finans kapitalin robot tipi itaatkâr işçiler veya uyuşturulmuş kitleler yaratma ihtiyacının yattığını görebiliriz.

Faşizmin gerçek yüzünü modern çağlara ve “seçkin” kapitalist ülkelere bir türlü yakıştıramayan burjuva düzen yanlısı tüm aydınlar, onun suçunu, işsizlik ve yoksulluk sarmalında “çıldırmış” küçük-burjuva kitlelere ya da “manyak”, “salak” gibi sıfatlarla küçümsedikleri “kişi”lerin üzerine atmaya pek meraklıdırlar. Ama Hitler Almanyası’nda Yahudiler gaz odalarında kitleler halinde imha edilirlerken, Almanya yine modern kapitalist bir ülkeydi. Ve Alman tekelci burjuvazisi, düzenin tüm egemenleri, bacalardan çıkan ölü insan kokularına aldırmaksızın kârlılık hesapları yapmakla meşguldüler.

Faşist propaganda yöntemlerinde en ileri gitmiş örnek olarak bilinen Almanya’da Goebbels, totaliter propagandanın, bir halkı yönetmekte kullanılan sanatların birincisi olduğunu belirtiyordu. Goebbels demagojik propaganda kampanyaları örgütlemekte usta bir kişiydi ve bu “meziyetini” faşist iktidarın propaganda bakanlığında fazlasıyla göstermişti. Almanya’da faşizm iktidar olduğunda “anti-kapitalist” vaatler bir kenara fırlatılmış ve faşist propaganda kampanyaları artık kitlelere olumlu hedefler göstermeyen, yaratılan bir düşman karşıtlığı üzerinden yürütülen bir niteliğe bürünmüştü.

Bu kampanyanın temel motifi önce anti-komünizmdi. Ama faşizm komünistleri ezdikten sonra sıra Yahudi karşıtlığına geldi. Nazi iktidarı, Yahudileri fiilen ikinci sınıf vatandaş haline getiren bir “vatandaşlık yasası” da çıkarttı. Anti-semitik hezeyan, aslında faşist devletin resmi ideolojisine uymayan her türlü aykırılığı (sakatları, çingeneleri, eşcinselleri vb.) cezalandırmanın bahanesi haline getirilmişti. Gözü dönmüş faşist saldırganlıkta mantık aranmaz! Göring, “kimin Yahudi olduğuna ben karar veririm” diyordu.

Faşizmin her ülkeye az çok uyan, genelleşmiş bir ideolojisi yoktur. Çünkü faşizm, iktidara yerleşebilmek için içinde hareket ettiği zaman ve mekân koşullarına bağlı olarak amacına denk düşecek uygun demagojiyi kullanacaktır. Bu nedenle faşizmin ideolojik sunumu, çeşitli palavralar ve boş vaatlerle bezenmiş, ortama göre renk değiştirecek bir bukalemun gibidir. Almanya’da sermaye düzeninin somut koşulları anti-semitizmi öne çıkarmayı gerektirmiş, faşizm hemen onun rengine bürünmüştür.

Türkiye’nin somut koşullarında faşizm kitleleri peşine takabilmek için Türkçülüğün yetmediğini görmüş, bunu İslami öğelerle zenginleştirip Türk-İslam sentezi diye piyasaya sürmüştür. Günün ihtiyaçları değiştiğinde, faşizm karşımıza bu kez daha bir “Nasyonal Sosyalizm”in rengine bürünerek çıkabilir, nitekim daha şimdiden bu yolun yolcusu olanlar vardır. Hemen hemen tüm faşizm örneklerinde, faşist liderler kapitalizmden el aman diyen kitleleri peşlerine takabilmek için, sırasında keskin birer anti-kapitalist pozlarına girmişler, işçi sınıfının sol hareketinden çaldıkları sloganları kullanarak, işçi ve emekçi kitlelerin kafasını elden geldiğince karıştırmaya çalışmışlardır.

Sonuç olarak, faşizmin tamamen kendi karakteristikleri temelinde belirginleşen, özgün bir düşünce akımı olarak belli başlı niteliklerini sıralayabileceğimiz bir ideolojisi yoktur. Daha doğrusu faşizmin ideolojisi, olağanüstü koşullarda burjuva düzeni kurtarmaya koşan ve bunun için gereken neyse yapmayı göze alan faşist eylemin, mevcut ahval ve şeraite uydurulmuş düşünsel versiyonlarıdır.

Faşizmin sona erişi (yıkılış ya da çözülüş)[81]

Faşizm sorunu çerçevesinde cereyan eden tartışmalar içinde, faşist rejimlerin sona eriş biçimi önemli bir yer tutuyor. Faşist rejimlerin akıbetinin ne olacağının henüz tam olarak bilinmediği 1920 ve 30’larda devrimci Marksist çevrelerde ağır basan görüşlerden biri, faşizmin ancak devrimci mücadele sonucunda yıkılarak sona erebileceği şeklindeydi. Bunun o dönem koşulları hesaba katıldığında anlaşılabilir nedenleri vardır. Zira dünya kapitalist sisteminin, bir ülkeden diğerine içine sürüklenmekte olduğu toplumsal bunalım koşulları ve burjuva düzenleri sarsan devrimci durumlar alabildiğine yaygın ve derin biçimde seyretmekteydi. İtalya ve Almanya’nın yanı sıra faşizm cephesine yeni ülkeler de katılmış ve dünya, özellikle Alman faşizminin saldırganlığında somutlanan bir vahşetin, ikinci bir emperyalist paylaşım savaşının içine sürüklenmişti.

İtalyan faşizminin iktidarda olduğu bir dönemde, Troçki onun Bonapartizm yönünde çözülebileceği olasılığına işaret ediyordu. Aynı olasılığın Alman faşizmi için de düşünülebileceğini, fakat kesin sonucu ancak ve ancak ülkedeki ve uluslararası düzeydeki sınıf mücadelesinin ortaya koyacağını belirtmekteydi. Gerçekten de İtalyan ve Alman faşizminin akıbetini, doğrudan doğruya uluslararası arenada cereyan eden muazzam altüstlükler belirledi. İkinci Dünya Savaşının İtalya ve Almanya’nın yenilgisiyle sonuçlanması, bu ülkelerdeki faşist rejimlere de noktayı koydu. Sovyetler Birliği halklarının Alman Nazi ordusuna karşı yürüttüğü amansız savaşın yanı sıra, müttefik Amerikan, İngiliz ve Fransız emperyalist güçlerinin galip gelmesi, İtalya ve Almanya içindeki direnişçi güçlerin durumunu da değiştirdi. İtalya’da partizanlar 17 Kasım 1945’te Mussolini’yi yakalayıp kurşuna dizdiler ve cesedini de ibret olsun diye Milano’ya getirip ayaklarından sallandırarak teşhir ettiler. Hitler benzer bir akıbetten kaçabilmek için saklandığı ininde intihar etti.

Faşizm denildiğinde ilk planda akla gelen bu iki ülkede faşist iktidarların devrilmesine, dünyada başka dönemlerde görülmedik denli yaygın biçimde bir faşizm karşıtlığı eşlik etti. Faşizmin dünya halkları tarafından lanetlenmesi ve genel demokrasi istemi doğrultusunda kitlelerin sesinin yükselmesi, faşist iktidarların işbaşında olduğu İspanya ve Portekiz’i de şu ya da bu ölçüde etkiledi. Bu olgu ayrıca, bundan böyle iktidara gelecek olan faşist diktatörlüklerin söylemini de değişikliğe uğrattı. İspanya ve Portekiz’de faşizm, İkinci Dünya Savaşı sonrasının değişen koşulları nedeniyle çözülmeye başladı. 60’lar sonrasında kurulan faşist diktatörlükler (yine ne denli zalim olabilecekleri gerçeği bir yana), bir zamanlar Mussolini veya Hitler’in böbürlendiği gibi hiç gitmemek üzere iktidara gelmiş olduklarını iddia etmeye cüret edemediler.

Her türlü siyasal tartışmayı verili somut koşulları hesaba katarak yürütmek Marksizmin abecesidir. Bu bakımdan, değişen dönemler ve yaşamın ortaya koyduğu gerçeklikler temelinde, faşizmin ancak yıkılarak son bulacağını iddia etmek mümkün değildir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan çeşitli gelişmeler, faşist diktatörlükleri yıkabilecek kitle mücadelelerini sergilediği gibi, faşist rejimlerin çözülerek son bulması örneklerini de ortaya koymuştur.

Faşist diktatörlüğün devrimci mücadeleyi ezip geçmesinden, yani bir anlamda faşizmin asli işini bitirmesinden sonra, burjuva devletin bu olağanüstü biçiminin ülke ve dünya burjuvazisi nezdinde gerekliliğini yitirmesi, giderek eski gücünü kaybetmesi ve çözülmesi olasılığı vardır. Faşist bir diktatörlüğün ancak yıkılarak son bulacağı görüşünde ısrar etmenin ve bunu faşizmin ayırt edici bir kriteri haline getirmenin maddi bir dayanağı bulunmamaktadır. Devrimci proletaryanın çıkarları elbette faşist diktatörlüklerin işçi sınıfı hegemonyasındaki bir mücadeleyle yıkılmasını gerektirir, fakat elde edilen sonuçlar salt istemekle değil sınıf mücadelesinin gerçek seyriyle belirleniyor.

Faşist rejimler hangi biçimde son bulmuş olurlarsa olsunlar, faşizmin iktidara gelmesinden sonraki sürece damgasını basan ve işçi sınıfının mücadelesini doğrudan ilgilendiren bazı yakıcı gerçekler vardır. Bunlar arasında en önemli olanı, faşizmin yükselişini engelleyemeyen ve faşizm iktidara adımını atmaya yeltendiğinde bunu güçlü bir direnişle geri püskürtemeyen bir işçi hareketinin gerçekte ne durumda olacağıdır. Böyle bir durumun devrimci mücadelenin yenilgisi anlamına geldiği çok açıktır. Faşizmin iktidar koltuğuna kurulması halinde, sanki böyle bir yenilgi yaşanmamış gibi davranarak ve faşist saldırının devrimci mücadele saflarında yol açtığı zayiatı yok sayarak, bir çırpıda yeniden ileriye atılmak mümkün değildir.

Eğer faşist diktatörlüğe karşı gerçek bir mücadeleden, onu yıkmak üzere örgütlenip ileri atılacak devrimci işçi hareketinden söz ediyorsak, işçi sınıfının yediği ağır yumruğun etkisinden sıyrılıp yeniden güç toplayabilmesini sağlamaksızın faşizmi yıkalım çağrısının fiili bir karşılığının olamayacağı aşikârdır.

Almanya’da faşizmin iktidara gelmesinin ardından Troçki bu yakıcı gerçeklere işaret etmiştir. “Almanya’nın bugün karşılaştığı felâket, hiç kuşkusuz tarihin en büyük işçi sınıfı yenilgisidir.” “Faşist baskıların ve maddi yoksullukların dolaysız devrimcileştirici etkisine güvenmek, kaba materyalizmden başka bir şey değildir. ... insanlık tarihinde, baskılar sık sık devrimci bir öfkenin parlamasına yol açmıştır. Ama karşı devrimin zafere ulaşmasından sonra, bu baskıların, genellikle son isyan ateşini de söndürdüğü görülmüştür.”[82]

Diğer ülkelerde ve Türkiye’de yaşanan gerçekler, faşizmin tırmanışa geçtiği süreçlerde üzerlerine düşen devrimci görevleri yerine getirmeyen liderliklerin, faşizmin iktidarı kurulduktan sonra havaya savurdukları devrimci belâgatın hiçbir işe yaramadığını gözler önüne sermektedir. İktidarını kuran faşizmin, azgın bir terörle işçi sınıfının tüm örgütlerini paramparça ettiği, siyasal yaşamı söndürdüğü, hatta sınıfı bile atomize ettiği biliniyor. Devrimci örgütlerin ezilip geçildiği, devrimcilerden sendika liderlerine, öncü işçilerden sempatizanlara kadar binlerce insanın faşizmin saldırıları altında inletildiği koşullarda, “hadi gelin faşizmi yıkalım” demekle bir ilerleme kaydedilemediğini, böylesi dönemleri yaşamış olan her dürüst devrimci çok iyi bilir. Bu karanlık günlerde temel sorun, ayakta kalmaya çalışan devrimci güçlerin ne yapıp yapamayacağından çok, sınıfın bir bütün olarak fiilen ne halde olduğudur.

Almanya’da işçi sınıfının faşizm karşısında aldığı yenilgiden sonra içine düştüğü gerçek duruma dikkat çeker Troçki. “İşçiler, kendi liderlikleri tarafından aldatılmış ve ihanete uğramış hissetmektedirler kendilerini. Ne yapılması gerektiğini değil ama; ne yapılmaması gerektiğini bilmektedirler. Anlatılmaz bir işkence altındadırlar ve şaşkınlığın, tehditlerin, yalanların, kabadayılığın kısır döngüsünden çıkmak, darbelerden sakınmak, fırtınanın geçmesini beklemek, kendi ötelerindeki sorunlar üzerinde karar verme zorunluluğundan kurtulmak istemektedirler. Hayal kırıklığının sonucu olan yaraların iyileşmesi için zamana ihtiyaçları vardır. Bu durumun genel adı, politik ilgisizliktir. Kitleler, huysuz, öfkeli bir pasifliğe dalarlar. Bir bölümü, faşist örgütlerde sığınak bulur.”[83]

Her büyük yenilgi sonrasında olduğu gibi, sınıfın yediği muazzam darbenin etkisinden kurtulabilmesi, yaraların sarılıp sağlam kuvvetlerle yeniden yola çıkılabilmesi için kuşkusuz belli bir süre geçecektir. Yeter ki bu süre boşa heba edilmesin! Faşist iktidarın saldırısının en yoğun olduğu bir dönem boyunca devrimci inanç ve kararlılığı yitirmemek, yeniden toparlanmayı sağlamak üzere sabırlı ve uzun soluklu bir yeraltı çalışmasına geçiş yapabilmek, gerçek proleter devrimciliğin başlıca kriterleridir. Bu arada dünya dönmeye devam edecek ve gerek içteki mayalanma gerek dış dünyadaki gelişmeler dönüp faşist diktatörlüğün varlık koşullarını da etkileyecektir. Hiçbir zalim diktatörlük, mevcudiyetini başlangıçta sahip olduğu güçle sürdürememiştir.

Faşist diktatörlüğü etkileyen iç ve dış gelişmeler sonucunda, faşizm başlangıçtaki gücünü yitirdiği bir sürece girebilir. Böylesi durumlar, işçi sınıfının ruh halinin değişmesi ve yeniden güç toplayıp ayağa kalkabilmesi bakımından fevkalâde önemlidir. Bu tür süreçlerde, devrimci işçi mücadelesinin dünya genelindeki durumu, enternasyonal bir önderliğin olup olmaması, ülke içinde faşizmin karanlık dönemi boyunca yürütülen devrimci hazırlık çalışmasının eriştiği düzey, başka dönemlerde olmadığı ölçüde muazzam bir önem kazanır. Çözülme sürecine girmiş olan faşist bir diktatörlük, bütün bu faktörlere bağlı olarak, işçi-emekçi kitlelerin devrimci mücadelesinin yükselişe geçmesi neticesinde ağır bir yumruk yiyip yıkılabilir.

Yumruğun sertlik derecesi ve burjuva düzen üzerinde yaratacağı tahribat, yine hiç kuşku yok ki sınıf güçlerinin fiili durumu tarafından belirlenecektir. Faşist iktidarı yıkmak amacıyla hareketlenen kitle mücadelesinin toplumsal bir devrime büyüyüp işçi iktidarını gündeme getirmesi, ancak ve ancak işçi sınıfının devrimci örgütlülük ve bilinç düzeyinin sürecin gidişatını belirleyici dereceye yükselmiş olması durumunda mümkündür. Buna ulaşılamadığında, faşist iktidarı yıkan devrim en iyi ihtimalle siyasal bir devrim boyutunu aşamayacak ve nihayetinde varacağı son durak burjuva düzen çerçevesi içinde kalacaktır. Portekiz örneği bunu kanıtlar.

Faşist iktidara karşı yükselen kitle mücadelesinin henüz bir devrime bile büyüyemeden burjuvazinin hegemonyası altına girmesi durumunda ise, “demokrat” burjuvalar “kahramanlar” gibi yeniden burjuva parlamenter düzendeki görevlerinin başına avdet ederler. Yunanistan’da, İspanya’da böyle olmuştur. Faşizmin pörsütücü bir süreç temelinde taksit taksit çözülerek sona ermesi şeklindeki bir üçüncü olasılık da gözden kaçırılmamalı. Bu olasılık, kitle mücadelesinin sürece damgasını basamaması ve faşizmin neredeyse en başından en sonuna dek tepeden kontrollü biçimde çözülmesidir.

Türkiye’de faşizmin çözülüşü bu türden bir sürece örnek oluşturuyor. Bu durumun nedenleri üzerinde ayrıca durmak mümkün olsa da, bu sonuç yaşanmış bir gerçekliğin ifadesidir. Kuşkusuz Türkiye’de de faşizmin çözülüş sürecinde işçi hareketinde ve devrimci mücadelede bazı yeniden toparlanma çabaları oldu. Fakat bunun boyutları, ne sürecin gidişatını değiştirecek bir noktaya ulaşabildi, hatta ne de işçi hareketi anlamlı bir canlanma içine girebildi. Bir konuda yanlış anlamaya sebebiyet vermemek için belirtelim ki, çağımızda hiçbir kapitalist toplumda işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin yaşanan süreçler üzerinde bir etkisinin olmadığı söylenemez. Egemen güçlerin, kıpırdanmaya başlayan bir işçi hareketinin önünü kesmek amacıyla tepeden düzenlemelere girişmeleri de, aslında bu etkinin bir ifadesidir. Ama burada tartıştığımız konu bu değildir. Devrimci kitle hareketinin doğrudan bir müdahaleyle ve aktif gücünü sokaklara taşıyarak neyi ne kadar yapıp yapamadığını tartışıyoruz.

Türkiye’de faşizmin çözülüş süreci, Latin Amerika ülkelerindeki veya Yunanistan’daki çözülüş sürecinden bir başka noktada da farklılık arz ediyor. Türkiye’de, diğer örneklerdekine benzer şekilde çözülüş sürecinin hiç değilse belli bir dönemecinde doğrudan sahneye çıkarak “demokrasi kahramanlığı”na soyunan bir burjuvazi de olmadı. Bu nedenle Türkiye’de faşizm, ta en son noktasına dek gıdım gıdım çözülen ve bu karakteri nedeniyle de toplumsal ve siyasal yaşamı iyice pörsüten bir süreç yaşatarak son buldu. Türkiye konusu üzerinde ilerleyen bölümlerde başlı başına duracağımız gibi bazı önemli örneklere de ayrıca değineceğiz.

Latin Amerika ülkeleri, Yunanistan veya Türkiye gibi örneklerde kurulan askeri faşist diktatörlükler, içinde yer aldıkları koşullar gereği ABD emperyalizminin etkisine, bölgesel gelişmelere, dış dengelere fazlasıyla bağımlıydılar. Ayrıca, İspanya, Portekiz ve Yunanistan’da, Türkiye’de olduğu gibi, dış etkenler arasında sayılması gereken önemli bir faktör de, büyük sermaye çevrelerinin yöneldikleri AET/AB’ye katılım hedefleriydi. Yunanistan, Şili, Brezilya, Türkiye vb. örneklerinde, nasıl ki bunların işbaşına gelmesinde ABD emperyalizminin gizli servislerinin planları etkili olduysa, çözülmelerinde de emperyalist güçlerin yüksek düzey stratejistlerinin daha önceki gelişmelerden çıkartmış oldukları dersler bir hayli etkili oldu. Faşist diktatörlüklerin devrimci kitle eylemleriyle yıkılması durumunda burjuva düzenin alabileceği darbeyi hesaba katan sermaye güçleri, işler bu noktaya varmadan, tepeden ve kontrollü süreçlerin yaşanabilmesini tercih ederler.

Türkiye’de faşizm, çeşitli Latin Amerika ülkelerindeki benzerleri bir çözülüş süreci yaşarken iktidara geldi. Bu bakımdan genel dönem pek uygun gibi görünmese de, Türkiye’de gelişen devrimci durum nedeniyle faşizm sermayenin acil ihtiyacı haline gelmişti. Diğer yandan bölgedeki gelişmeler, emperyalist güçlerin (en başta da ABD emperyalizminin) Türkiye’nin kontrolden çıkmasına asla göz yumamayacakları bir ortam oluşturmuştu. Ve neticede bildiğimiz gibi faşizm Türkiye’de de iktidara geldi.

Önceden yaşanmış tüm örneklerin ardından gelen bu askeri faşist diktatörlük, çok uzun süre işbaşında kalmaya niyetli olmadığını, uygun koşullar sağlandığında (yani militan işçi mücadelesinin ve devrimci hareketin faşizmin terörüyle ezilmesinden sonra!) seçimlere gidileceğini açıklamak zorunda kaldı. Bu duruma yol açan önemli bir etken de, Portekiz örneğinde görüldüğü üzere, uzun süren askeri faşist diktatörlüklerin genel olarak orduyu fazlasıyla siyasallaştırıp yıpratması riskidir. İç ve dış burjuva düzen güçleri, ordunun alt rütbeli genç subayları arasında zamanla tepedeki “siyasetçi” generallere karşı birikecek tepkinin toplumsal muhalefetin içinden akacağı kanallar döşemesi riskini mümkünse asgariye indirmek isterler.

Bu nedenle pek çok Latin Amerika ülkesinde ve Türkiye’de tekelci sermaye, askeri faşist diktatörlüğün işlevini yerine getirdikten sonra tepeden kontrollü biçimde çözülmesinin ehveni şer olacağı yönünde hareket etmiştir. Ayrıca, daha önceden yaşanan bazı örneklerde kitlelerin bindirdiği basınç sonucunda faşist cuntacılardan hesap sorulması da, arkadan gelen generaller üzerinde korku yaratıcı bir faktördür. Bu faktör bazılarını, benzer bir akıbete sürüklenmemek için bir an önce gözden ırak köşelere çekilmeye teşvik etmiştir.

Yine yaşanmış örnekler, faşist diktatörlüklerin çözülüş sürecine ilişkin önemli bir hususu daha gözler önüne seriyor. Faşist rejimin doğası, kendini içten dönüştürerek, çaktırmadan, sarsıntı yaratmadan parlamenter rejime evrilmeye aykırıdır. Faşist diktatörlüklerin sallanmaya başladığı dönemlere her zaman siyasal krizler eşlik etmiştir. Faşist diktatörlükler kendilerini artık bir değişikliğin zorunlu olduğu noktada bulduklarında, aşamayacakları bir ikilemle yüz yüze gelirler. Varlıklarını devam ettirebilmeleri için bazı reformlara gitmek zorundadırlar, ama böyle bir yola girmek de kesinlikle kendi sonlarını getirecektir. Netice olarak, eski güçlerini, iç ve dış desteklerini yitiren faşist rejimler reforme edilerek yaşatılamaz, çözülürler.

Bilindiği gibi faşist iktidarın varlığı siyasal tekele, monolitik bir yapılanmaya dayanır. Monolitikliğin biraz da olsa gevşetilmesi durumunda, içten içe mayalanan muhalefet orada burada pıtrak gibi patlak vermeye başlar. Faşist diktatörlüklerin kitlelerin hoşnutsuzluğunu yatıştırmak amacıyla giriştikleri sınırlı ve kontrollü reform teşebbüsleri, her seferinde bu nedenle bunların geri devşirilmesi ve baskıların arttırılmasıyla sonuçlanmıştır. Kısacası, kitleler nezdinde faşist diktatörlüğe karşı duyulan hoşnutsuzluğun artık iyice derinleşmesi ve bu durumun burjuva düzenin çıkarları bakımından tehlike sinyalleri vermesi durumunda, hemen her örnekte büyük sermaye çevreleri başka siyasal formüller düşünmek zorunda kalmışlardır.

Bu formüllerin nerden başlayıp nerede sonuçlanacağı yalnızca burjuva zirvelerde yapılan hesaplara bağlı olmayacaktır kuşkusuz. Sonuç her zaman gerçek sınıf güçlerine ve onlar arasındaki mücadelenin seyrine bağlıdır. Fakat şurası bir kuraldır ki, en “demokrat” geçinen burjuvazi bile halk kitlelerinin burjuva düzen sınırlarını hiçbir şekilde zorlamayacağı ılımlı bir çözülme sürecinin yaşanmasını ve böylece parlamenter işleyişe kazasız belâsız geçilmesini arzu eder. Ne var ki gerçek yaşamın egemen sınıf güçlerinin yoluna çıkartabileceği çeşitli engeller, bu tür süreçlerin her zaman çelişkisiz ve sakin bir şekilde yaşanmasına fırsat vermiyor.

Faşist diktatörlüklerin çözülüş sürecine girdiği örnekler dikkatle incelendiğinde, faşist rejimi sürdürme yanlısı burjuva çevrelerle, onu kontrollü bir biçimde sona erdirmeyi tercih eden burjuva çevreler arasında ciddi çelişkilerin yaşandığı görülür. Bu bir realitedir ama farklı siyasal eğilimler bu durumdan tamamen farklı sonuçlar çıkartmışlardır.

Uzlaşmacı ve sınıf işbirlikçi tutum, egemen sınıf içi çelişkilerin oynayacağı rolü daima abartmış ve faşist yönetimlerin devrilmesinin tamamen bu çelişkilerin sonucu olacağı anlamına gelen görüşler ileri sürmüştür. Diğer uçta ise, devrimcilik adına burjuva kamp içindeki çelişmeleri görmezden gelme, bunları küçümseme eğilimi yer alır. Doğru tutum, her zaman gerçekçi bir durum değerlendirmesi yapabilmek, uzlaşmacı ve reformist yaklaşımlara prim vermeden düşman saflarındaki iç çelişkilerden yararlanabilmektir. Bu, siyaset sanatının bir parçasıdır ama bu sanatı lâyıkıyla icra edebilmek ancak kendi bağımsız gücüne dayanan ve bu gücü pekiştiren bir işçi sınıfının harcı olabilir. Aksi halde, ava giden avlanır.

Faşizmin çözülüşü, düzenli bir evrimle parlamenter rejime geçileceği anlamına gelmez. Türkiye’de yaşandığı gibi kimi örneklerde faşist diktatörlük bir başka olağanüstü yönetim biçimine evrilebilir. Bu durum burjuva devletin faşist diktatörlük biçiminin sona ermesi anlamına gelse de, faşizmin yerleştirdiği işleyiş ve kurumlar bir çırpıda ortadan kalkmaz. Faşizmin radikal biçimde, işçi-emekçi kitle mücadelesiyle yıkılarak son bulmadığı örneklerde, bu işleyiş ve kurumların şu ya da bu hızda tasfiye edileceği bir dönemin yaşanması da gerekir. Ayrıca, faşizmin çözülüş sürecine girmesi hiçbir örnekte otomatik olarak demokratikleşme anlamına gelmemiştir. Faşist diktatörlük güçlerinin ve bu iktidar sayesinde kendilerine çıkar kapısı yaratmış olanların, ayrıcalıklarından kolayına ve gönüllü biçimde vazgeçtikleri hiçbir zaman görülmemiştir. Kısacası, faşizmin çözülerek son bulması ile onun devrimci kitle hareketiyle yıkılması arasında siyasal alanın demokratikleşmesi açısından büyük bir kapsam farkı vardır.

Nihayet, faşizmi yıkan kitle hareketi yeniden burjuva demokrasisinin inşası çerçevesine hapsolmaz, bir başka deyişle burjuva hegemonyasına teslim olunmazsa, demokratikleşme sorununun gerçek ve nihai kapsamda, yani işçi iktidarıyla, işçi demokrasisi ile çözülmesi imkânı doğar. Ve çok açıktır ki, işçi sınıfının faşist iktidar karşısında devrimci mücadele stratejisi, bu olasılığın gerçekliğe dönüştürülmesi için var güçle çaba sarf etmekten başka bir şey olamaz.

Poulantzas’ın faşizm teorisi

Burjuva yazar ve ideologların, faşizmi burjuva devlet gerçeğinden kopuk “münferit” bir hadise olarak değerlendirip bilinç çarpıtmaya hizmet ettikleri biliniyor. Bunun dışında, Marksist geçinen bazı yazarlar da genel olarak burjuva devlet biçimleri ve özel olarak faşizm konusunda ileri sürdükleri görüşlerle ciddi yanılgıların yerleşmesine neden oldular. Bu konuda Poulantzas somut bir örnek oluşturuyor. Onun değerlendirmeleri Türkiye’de de bazı sol çevrelerin faşizm konusundaki yaklaşımlarını bir hayli etkilemiştir.

Poulantzas, 1970 tarihli Faşizm ve Diktatörlük adlı çalışmasının sunuşunda, faşizm sorununu İtalyan ve Alman faşizmlerinden hareketle incelediğini belirtir. Bu iki örneğin Avrupa çevresinde gelişmiş olan faşizmin başlıca özelliklerini gayet açık bir şekilde gösterdiğini söyler. Üstelik ona göre Nazizm, faşizmin temel karakteristiklerini İtalyan faşizminden daha net ve eksiksiz bir biçimde ortaya koymaktadır.[84] Öne çıkmış başlıca faşizm örneklerini incelemekte bir sorun yoktur ama, salt bu örneklerden hareketle (ve özellikle de Alman Nazizmi temelinde) bir faşizm teorisi inşa etme girişimi, fazla sözü gerektirmeyecek denli sakat bir tutumdur. Böylece, tam da döne döne vurgulamaya çalıştığımız gibi, faşizm o kadar özgün bir olgu olarak ele alınmaktadır ki, şayet Poulantzas benzeri faşizm teorisyenlerinin yolu izlenecekse, Alman Nazizmi şablonuna uymayan gerçeklerin faşizm olarak nitelenmesi asla mümkün olmayacaktır.

Faşizmden çok askeri diktatörlük özelliği gösterdiğini ileri sürerek, İspanya örneğinin incelemesine girmediğini açıkça belirtir Poulantzas.[85] Bu yaklaşım, askeri diktatörlüğün burjuva devletin başlı başına ayrı bir biçimi olduğunu iddia eden ve askeri faşist diktatörlükler gerçeğini yaşanmış tarihten kovan sakat bir faşizm anlayışının doğal sonucudur. Poulantzas ayrıca, kendi faşizm kalıbına uymayan değerlendirmeleri neredeyse tümüyle Stalin dönemi Kominterni’ne yamayarak, Troçki’nin faşizm konusundaki kapsamlı çözümlemelerini de kısa devreye getirmektedir. Bir örnek verelim. Poulantzas, Komintern’in Dördüncü Kongresinden itibaren, faşizm etiketinin neredeyse tüm olağanüstü rejimlere takıldığını söyler. Sıraladığı ülkeler arasında Arjantin gibi isabetli örneklerin yanı sıra; Macaristan’daki Horthy faşizmi, İspanya’daki Franco faşizmi, Polonya’daki Pilsudski faşizmi gibi isabetsiz seçimler de vardır.[86]

Hadi diyelim ki Poulantzas gibi entelektüeller, o çok “engin” bilgileriyle yaşanmış gerçeklikleri didik didik etmiş ve kendi “derinlikli” incelemelerini, Marksizme eşsiz “katkı”larını sunmak üzere bir hayli emek sarf etmişlerdir. Peki, o “kapsamlı” çalışmaların neticesinde varılan sonuçlar nedir? Dikkatli bir Marksist okur, Marksizmi kendilerinden başka hiç kimselerin kavramadığı vehmine kapılmış Poulantzas türü hastalıklı entelektüellerin, Marksizmi “derinleştirirken” işin gerçeğinde onu nasıl da çarpıttıklarını fark edecektir. Poulantzas gibilerin sundukları bilgilerin baştan aşağı yanlış ve değersiz olduğunu söyleyemeyiz. Ancak bu durum tehlike katsayısını azaltmıyor, tersine yükseltiyor. Çünkü ortaya konan çalışmalar önemli sorunların çözümlenmesine yardımcı olabilecek zengin bilgi kaynağı gibi göründükçe, bunun altında yatan önemli çarpıtmaların Marksist çevrelere bulaştırılması ihtimali de o denli ciddiyet kazanıyor.

Poulantzas, faşizmi yalnızca İtalya ve Almanya örneklerine hapsetmekle kalmamış, onu tarihsel bakımdan da neredeyse salt belirli ve özel bir kesite hapsetmişti. Faşizmin neden İtalya ve Almanya’da ortaya çıkmış olduğunu sorgularken, bunu tekelci kapitalizme geçiş sürecinin tarihsel çelişkilerine bağlıyordu. Bu nedenle de faşizm sürecini, esas olarak, iktidar bloku içindeki tarihsel bir hegemonya bunalımıyla ve bu blok içindeki hegemonya değişimiyle ilişkili kılıyordu. Kastettiği hegemonya bunalımını şöyle tanımlamıştı Poulantzas: “Faşistleşme süreci ve faşizm durumunda, hiçbir egemen sınıf veya onun fraksiyonu, gerek kendi siyasal örgütlenme araçları ile gerekse ‘demokratik parlamenter’ Devletin desteği ile, iktidar bloğunun öteki sınıf ve fraksiyonları üzerinde kendi ‘önderliğini’ zorla kabul ettirecek güçte görünmemektedir.”

Bu durumda Poulantzas’a göre, “faşizm, bu bloğun baştanbaşa ve özgül bir biçimde yeniden-örgütlenmesine tekabül eder.” Yeniden-düzenlemeden kastı ise “ittifak içindeki güçler dengesinde değişiklik, ittifaka katılan güçlerin göreli ağırlıklarının yeniden-dağılımı”dır. Şöyle der: “Faşizmin desteği ile blok içinde yeni bir sınıf fraksiyonunun: finans kapitalin, yani tekelci büyük sermayenin hegemonyasının kuruluşu” sağlanır.[87]

Poulantzas’ın bu analizine göre, İtalya ve Almanya’da faşizm yaşanmadan önce finans kapital siyasal hegemonyaya sahip değildir. Böyle özgün bir görüşe sahip olan Poulantzas, Komintern’in yaklaşımını doğru bulmaz ve eleştirir. Komintern’in “büyük sermayenin iktisaden daha önceden ilerlemiş olan baskınlığından” siyaseten de hegemon olduğu sonucunu çıkartmış olduğunu söyler.[88]

Bu eleştiriler anlaşılacağı gibi yalnızca Stalin dönemi Komintern çizgisiyle sınırlı kalmamaktadır. Poulantzas’ın eleştirileri, esasen Lenin’in ve Troçki’nin emperyalizm çağı, finans kapital egemenliği ve faşizm tahliline doğru uzanmaktadır. Poulantzas’ın vurguladığı, “iktisadi egemenliğin siyasal hegemonya ile kayıtsız şartsız özdeşleştirilemeyeceği” hususu genel bir tespit olarak doğrudur. Ama fiilen bir hüküm ifade etmesi için, ileri sürüldüğü somut koşullarla da bağdaşması gerekir. Hatırlanacağı gibi çeşitli ülkelerde kapitalist gelişme sürecinde bu tespite denk düşen durumlar yaşanmış ve burjuva iktidar bloku içinde cereyan eden hegemonya bunalımları sonucunda gerçekten de hegemon güç değişmiştir. Nitekim Marx’ın Bonapartizm çözümlemesi de buna benzer bir süreci anlatır. Fakat Poulantzas’ın tamamen yanlış olduğu nokta, faşizmi, finans kapitalin siyasal hegemonyayı ele geçirmek için çektiği tarihsel sancıya bağlayıp teorize etmesidir.

Oysa sözü fazla uzatmamızı gerektirmeyecek kadar açık olan bir husus var. İncelenen İtalya ve Almanya örneklerinde finans kapitalin derdi, diğer burjuva kesimlere kendi önderliğini kabul ettirip ettirememek değildir. Burjuva düzenin zaten hegemon gücü olan finans kapitalin temel sorunu, devrimci işçi sınıfı ile başa çıkacak ve devrim korkusundan muzdarip burjuva sınıfı bir bütün olarak kurtaracak bir yol bulmasıdır.

Faşizm konusunda önemli incelemeler yapmış Marksistleri, Marx’ın Bonapartizm tahliline bağlı kalmakla eleştiren Poulantzas’ın bizzat kendisi Bonapartizm çözümlemesindeki “hegemonya değişimi” hususuna fazlaca bağlı kalmıştır. Hem de bu, eleştirdiği kişilerinki gibi sağlıklı bir bağlı kalış da değildir. Zira Marx ve Engels, olağanüstü rejim ihtiyacının giderek burjuva kesimler arasındaki gerilimlerden ziyade iki temel sınıf (burjuvazi ile proletarya) arasındaki çatışmaların sonucunda doğacağına gayet net biçimde işaret etmişlerdir.

“Faşizmin iktidara gelişi ile birlikte, o zamana kadar böyle bir rolü almamış olan bir fraksiyonun siyasal hegemonyasının kuruluşu olgusu gözlenir”[89] diyen Poulantzas’ın faşizm teorisine inanacak olsaydık, finans kapitalin siyasal hegemonyasının kurulmuş olduğu ülkelerde “faşizm” defterini tamamen kapatmamız gerekirdi. Öyle ya, bu ülkelerde finans-kapitalin siyasal hegemonyası zaten mevcutsa, onun faşizme baş vurmasına ne gerek kalacaktır?! İşin aslına bakacak olursak, Poulantzas ve benzerlerinin faşizm konusunda ileri sürmüş oldukları görüşlerin “bilimsel cilâ”sını kazıdığımızda, altından, faşizmin bir dönemler İtalya ve Almanya’da yaşanmış bir tarihsel olgu olduğu ve bir daha da böyle şeylerin yaşanmayacağı “ruh hali” çıkmaktadır.

Poulantzas’ın eleştirdiği faşizm değerlendirmeleri arasında Troçki’ninki de yer alır. Troçki’nin de “faşizmi niteleyen özgül siyasal bunalım sorununu azımsar göründüğünü” söyler. Ve onun faşizm konusunda “temelde Stalinist Komintern’in görüşünü paylaşmakta olduğu” sonucuna varır! Şöyle der: “Faşizmin, burjuvazinin ‘başkaldıran’ işçi sınıfına karşı açık bir ‘iç savaşı’na ve dolayısıyla işçi sınıfının devrimci saldırıya geçmesine denk düşeceği, Troçki’yi Komintern’e yaklaştıran yanlış nitelendirmedir.” “Fakat Troçki’nin hakkını vermek gerekir” diye de devam eder Poulantzas: “Öbürlerinin yanında, başta işçi sınıfı ve küçük burjuvazi ile olan ilişkileri olmak üzere, faşizmin önemli ögelerini açık bir biçimde ortaya koymuştur.”[90]

Troçki’ye bahşettiği bu “iltifat”a bakıp da, Poulantzas’ın hiç değilse bu hususlarda Marksist çözümlemeye yaklaştığını ummak beyhude olur. Çünkü onun faşizm değerlendirmesinde küçük-burjuvazi öylesine “ilginç” bir konuma sahiptir ki, böyle bir çıkarsamada bulunabilmek için “Poulantzas” olmak gerekir.

İtalya ve Almanya’da, hatırlanacağı gibi işçi hareketinin yükselişe geçtiği ve burjuva düzene saldırdığı bir dönem yaşandı. Fakat bunun ardından çeşitli yenilgiler gelmeye başladı. Poulantzas’a göre bu yenilgi dönemi, işçi sınıfının mücadele konusundaki isteksizliği ve geri çekilişiyle belirginleşen bir dönemdi. Yine ona göre, proletaryanın saldırıya geçtiği dönem boyunca egemen güçler faşist silahlı çeteleri desteklerlerken, işçi hareketinin yenilgisiyle birlikte bu desteklerini geri çektiler. Öte yandan bu dönem boyunca işçi sınıfının çözülme durumu devam etmekteydi.

Poulantzas’a göre tüm bu gelişmeleri takiben, yani işçi hareketindeki yenilgiler dizisinin sonucu olarak, İtalya’da 1921’de, Almanya’da ise 1927’de bir “faşistleşme süreci” yaşanmaya başlandı. Poulantzas daha önceki yenilgiler döneminden ayırt etmek amacıyla, “faşistleşme süreci” dediği süreci “işçi hareketindeki bozgun süreci, savunma, siyasal ve ideolojik bunalım süreci” olarak niteler ve beş evreye ayırır. a) Sürecin başlangıcından dönüşsüzlük noktasına kadar olan dönem, b) Dönüşsüzlük noktasından faşizmin iktidara yerleşmesine kadar süren dönem, c) Faşizmin iktidarda ilk dönemi, d) Faşizmin stabilizasyon dönemi, e) Faşizmin sona erişi.[91] Bu “evreler” yaklaşımı üzerinde çok uzun boylu durmamız gerekmiyor. Zira ayrıntılar bir yana, Poulantzas’ın uyguladığı yöntem bütünüyle yanlıştır. Almanya’da yaşanmış olan süreci mutlaklaştırıp ve birtakım evrelere bölüp bir şema icat etmiştir Poulantzas. Buradan bir faşizm teorisi çıkartma yönteminin bizatihi kendisi problemlidir.

Şemasının ilk evresine göre, daha önce “doğuş halinde silahlı çetelerden ibaret” olan faşist parti bu evrede giderek bir kitle partisi niteliğine bürünmekte ve böylece bir “dönüşsüzlük noktasına” gelinmektedir. Bu dönüşsüzlük noktasında, faşist parti birtakım teminatlar vererek büyük sermaye kesiminin desteğini kazanmaktadır. Şemanın ikinci evresi, “faşist parti aracılığıyla büyük sermayenin tekelci kesimi ve küçük burjuvazi arasında önceden taslaklanmış bir ittifakın, yine de tam belirgin olmayan ve kendi içinde yıkıcı tohumlar taşıyan bir ittifakın kurulduğu dönemdir”.[92]

Bunun ardından biraz ilerde kısaca değineceğimiz üçüncü ve dördüncü evreler gelecek ve şemanın son evresinde ise faşizm, Poulantzas’ın ifadesiyle şöyle sona erecektir: “Nihayet, siyasal alandaki durumun –küçük burjuvazinin Devleti elinde tutan sınıf olması– ve ideolojik alandaki durumun –faşist ideoloji– etkilerinin daha önceki etmenlere eklenmesiyle, faşizmin izlemiş olduğu siyaset, büyük sermayeye ters düşerek sona erer.”[93]

Açıkça görülmektedir ki, bu “faşizm teorisi”nde burjuvazi ile proletarya, devrim ve karşı-devrim arasındaki mücadele merkezi bir öneme sahip değildir. Bu “faşizm”, küçük-burjuvaziyi yönetici sınıf katına terfi ettirmekten başlayarak, tekelci burjuvazinin hegemon güç katına yükselmesiyle devam etmekte ve neticede işlevini yerine getirerek sona ermektedir. Poulantzas Stalinist Komintern çizgisine yönelttiği eleştirilerin ardına sığınarak, asıl olarak devrimci Marksizme vuruş yapmaya çalışmıştır.

Devrimci Marksizmin aydınlattığı faşizm olgusu, Poulantzas’ın teorisiyle de, ayrıntılı şemasıyla da denk düşmez. Temel gerçek şudur ki, faşizmin iktidarı öncesinde yaşanan bir dönem vardır ve bu dönem proleter mücadelenin akıbeti açısından fevkalâde önemlidir. Eğer faşizmin yükselişi durdurulamamış ve faşizmin iktidara gelmesi engellenememişse, işçi sınıfına ve devrimci harekete büyük acılara ve kayıplara malolacak bir faşist iktidar dönemi yaşanacaktır. Bu faşist iktidarın ne düzeyde derinlemesine yerleşeceği ve bunun ne kadar süreceği gibi hususlar ise, artık bu yeni siyasal dönemde genel sınıf mücadelesinin iç ve dış koşulları tarafından belirlenecektir.

Bunun ötesinde, İtalya veya Almanya’ya bakıp bir “faşizm kalıbı” çıkarmak beyhude bir uğraştır. Zaten bu gibi konularda fazlaca “özgün” yaklaşımlar, fiilen yaşanan faşizmi bir yana bırakıp eldeki “faşizm kalıbı” ile haşır neşir olmaya varmıştır. Bu durumun somut örneklerinden biri de, Türkiye’de 12 Eylül’deki faşizm gerçeğini kavramaya çalışmak yerine, “ama bu rejim faşizm kalıbına uymuyor ki”, “zaten bu rejim stabilize olmadı ki”, “faşizm böyle kısa mı sürermiş” benzeri argümanlarla oyalananların tutumudur.

Poulantzas’ın faşizm teorisinin en büyük çarpıtması, keyfi biçimde teorize ettiği evrelerde ve bu evrelere yüklediği içerikte yatmaktadır. Faşizmin gerçek sınıf karakteri iktidara geldiğinde net biçimde kavranabilecekken, Poulantzas bu sorunu da bulandırır. Faşist iktidar dönemini iki farklı evreye ayırır ve birinci evreyi küçük-burjuvazinin iktidarı olarak sunar. “Faşizmin iktidarda ilk dönemi” olarak adlandırdığı bu evreyle (şemasının üçüncü evresi) ilgili şu açıklamayı yapar: Bu evre, “Gerçek faşizm dönemidir, fakat bu gerçeklik henüz oldukça görelidir. Tekelci büyük sermayenin hegemonyasının kurulmasını öngören faşizm siyaseti bu dönemde sağlamlaşıp, oturuşur.”[94]

Poulantzas’ın faşist iktidar çözümlemesinde, devlet, tekelci burjuvazinin eline geçmeden önce bu “ilk dönemde” küçük-burjuvazinin eline geçmektedir! Bu dönemde politika sahnesinde de çok şeyin değiştiğini belirten Poulantzas şöyle der: “Hala sınıf kökenlerinin damgasını taşıyan faşist parti aracılığıyla ve Devlet sistemi ve aygıtlarının yeniden-düzenlenmesi yoluyla, küçük burjuvazi, siyasal bakımdan egemen bir sınıf haline asla gelmeksizin, yönetici sınıf durumuna geçer. Ve, Devlete sahip çıkan sınıf olmakla işe başlar.”[95]

Tekelci burjuvazinin kendi emelleri için önce kullanıp sonra bir kenara fırlattığı küçük-burjuvazi, Poulantzas’a bakacak olursak “faşizm sayesinde” kendisine “kesin yararlar” sağlamaktadır. Ona göre küçük-burjuvazi, “Devlet aygıtının ‘üst mevkilerine’, küçük burjuvazi ile temsil bağları henüz kopmamış siyasal personel sağlayan sınıftır”.[96] Böylece küçük-burjuvazi, nasyonal sosyalizmin iktidarının ilk döneminde yeni bir ayrıcalıklı bürokrasi oluşturmakta, kesin yararlar elde etmektedir. Poulantzas’a göre “küçük-burjuvazi, aynı zamanda Devlete ‘destek sınıf’ haline gelir.”[97] “Faşist bürokrasi” sorunu işte buradadır diye de ekler. Poulantzas’ta “faşist bürokrasi” küçük-burjuvadır ve bu durum “Nazi Devlet’in büyük sermaye karşısında göreli özerkliğinin de bir etmenidir.”[98]

Poulantzas faşizm ve küçük-burjuvazi arasındaki ilişkiye öylesine boyundan büyük anlamlar yükledi ki, böylece faşizmin sınıf karakterini de, faşist iktidarın niteliğini de, faşizmin ideolojisini de küçük-burjuvazi temelinde algılatan bir faşizm anlayışı yarattı. Küçük-burjuvaziyi, büyük sermayenin basit “artçı” gücü olarak gördüğü için Komintern’i eleştirdi. Troçki’nin faşizm ve küçük-burjuvazi ilişkisini doğru kavradığını belirterek onu bu konuda kendi destekçisi kılmaya çalıştı. Oysa Troçki’nin küçük-burjuvazi faktörünü ele alış biçimiyle, Poulantzas’ınki arasında hiçbir ortak nokta yoktur.

Poulantzas’ın şemasında “faşizmin stabilizasyon dönemi” dediği evreye baktığımızda, nihayet (!) sıra tekelci büyük sermaye kesiminin hegemonyasının kurulmasına gelmiştir. Şöyle der: “Tekelci büyük sermaye kesimi hem hegemonyasını kurar ve hem de küçük burjuvaziyi yerinden atarak kendisi yönetici sınıf statüsüne erişir.” “Bununla birlikte” diye ekler, “küçük burjuvazi, Devleti elinde tutan sınıf olmakta devam eder.”[99] Bu hikâyede, tekelci büyük sermaye kesimi küçük-burjuvazi sayesinde yönetici sınıf statüsüne erişmektedir. Ama her ne hikmetse, küçük-burjuvazi de “devleti elinde tutan sınıf” olmaya devam etmektedir. Burası iyice karışık gibidir, fakat o da hikâyeyi büsbütün “ilginç” kılma tekniklerinden biri olsa gerek!

Faşizm olgusunun kavranışında Poulantzas’ın yarattığı bütün bu bulanıklık, o ve benzeri sözde Marksist gerçekte ukalâ akademist yazarların ortak özelliğidir. Tam bir eklektizm ve her tarafa çekiştirilebilecek muğlak çözümlemelerle kitaplar şişirilecek, ama ortaya asla tutarlı ve net bir sonuç konulmayacaktır. Poulantzas’ın kitabına bakıp da, faşizm küçük-burjuvazinin mi iktidarıdır, yoksa finans kapital düzeyine yükselmiş burjuva egemenliğinin olağanüstü biçimlerinden biri midir sorularına net bir yanıt alabilmek asla mümkün değildir.

Çözümlemesinin kimi noktalarında, Poulantzas, faşizmi burjuva devletin bir biçimi diye tanımlıyorsa da bu konuda da net ve tutarlı bir yaklaşımı yoktur. Zira ortaya koyduğu görüşlere göre, faşizm önce küçük-burjuvazinin yönetimi altında yeni bir devlet oluşumu yaratacak ve ardından devlet aygıtı tümden işlev değiştirecektir. İşte bir örnek: “Devlet aygıtının bütününün, Nasyonal Sosyalist Parti aracılığıyla, özgül ideolojideki küçük burjuvalarla aşırı şekilde doldurulduğu, öte yandan, başlangıçta öbür sınıflara bağlı bulunan Devlet organlarınınen başta ordu– tamamen ‘küçük-burjuva’ karakterde Devlet organlarına bağımlı hale geldiği görülür.[100]

Poulantzas’a göre, faşist iktidarın ilk döneminde “Faşist parti Devlet baskı aygıtına –ordu, idare, polis, adliye– egemendir”.[101] Daha sonra ise, devlet aygıtları bütünüyle yeniden düzenlenmekte, devlet aygıtları arasındaki güç ve önem sırası tamamen değişmekte ve baş köşeye “siyasal polis” oturtulmaktadır. “‘Siyasal polisin’ bu rolü, yeniden örgütlenmenin ve Devlet aygıtının tümünün işlev değiştirmesi incelendiğinde ortaya çıkabilir” der Poulantzas.[102]

Ona göre, devlet aygıtında siyasi polisin egemen oluşuyla, bu aygıtın öbür kolları arasındaki ilişkiler de değişecektir. “Faşizm durumunda, bu aygıtlar arasında –siyasal polis, idare, ordu– şeklinde bir bağımlılık sırası ortaya çıkarılabilir. Ordunun işlevinin “bürokratik” idari aygıta kıyasla ikinci derecede kaldığını özellikle belirtmek gerek” der.”[103] Almanya örneğinin keyfi biçimde teorize edilmesiyle “aydınlatılan(!)” bu faşizm öyküsünden bu kadar aktarma yeter. Ancak hiç değilse bir husus iyice netleşmiştir ki, Poulantzas’ın faşizm şablonuna bakıp da, buna uymayan örnekleri ve hele ki askeri faşist diktatörlükler gerçeğini faşist olarak nitelemek haşa doğru değildir!

Marksist olmadan “Marksizmi derinleştirmek” isteyenlerin düşeceği dipsiz kuyu işte budur. Marx’ın Bonapartizm çözümlemesi eşliğinde uzun boylu üzerinde durduğumuz temel hususlar hatırlanacak olursa, olağanüstü burjuva yönetimlerde devlet bürokrasisinin siyaseten üstlendiği rolün ve devlet üst bürokrasisinin sınıf karakterinin gerçekliğe uygun tarzda kavranmasının ne denli önemli olduğu aşikârdır.

Her ne kadar Poulantzas gibiler bunu duymaktan hoşlanmasalar da, faşizm sorununu gerçekten kavrayabilmek için önce Marx ve Engels’in Bonapartizm konusundaki doğru tespitlerini lâyıkıyla öğrenmiş olmak gerekiyor. Zira burjuva devletin olağanüstü biçimlerinde devlet üst bürokrasisi (özellikle de askeri bürokrasi) siyaseten ağırlıklı bir rol üstlenir. Bu bürokrasi küçük-burjuva değildir, burjuvazinin bir parçasıdır. Faşizm hiçbir şekilde küçük-burjuvaziyi yönetici sınıf durumuna geçirmez, yalnızca devrimci işçi sınıfını ezmek için onu sopa olarak kullanır. Ayrıca “Nazi Devlet”in büyük sermaye karşısında “göreli özerkliği” denilen şey aslen bir görüntüden ibarettir. Faşizmin yükseliş döneminde küçük-burjuva faşist çeteleri işçi sınıfına karşı vurucu güç olarak seferber eden organizasyonların arkasında, finans kapitalin nice gizli servisleri, planları, maddi ve manevi destekleri yer almaktadır.

Bir yandan faşizmin burjuva devletin bir biçimi olduğunu kabul eder görünürken, diğer yandan onun yeni bir devlet tipi yarattığı anlamına gelecek açıklamaları sinik şekilde şuraya buraya serpiştirmesi, Poulantzas’ın faşizme karşı mücadele konusundaki gerçek yaklaşımını da ele verir. Lafa geldiğinde Stalinist Komintern çizgisini eleştirir görünen Poulantzas ve onun gibilerin, işin gerçeğinde bu çizgiyle uzlaşmaz bir tutum takınmadıkları açıktır. Dimitrov faşizmin bir hükümet biçimi değişikliğinden ibaret olmadığını ısrarla vurgularken, onun yeni bir devlet tipi yarattığını çağrıştırmak istiyordu. Stalinist Komintern yönetiminin bundan muradı, böyle “köklü” bir değişime karşı burjuvazinin de kararlı bir mücadele yürüteceği izlenimini yaratmak ve burjuvaziyle işbirliğini haklı gösterecek bir teori icat etmekti. Sinik Poulantzas da neticede aynı yolun yolcusu olmuştur.

1975 tarihli Geçiş Süreci adlı kitabında, Poulantzas, Portekiz, İspanya ve Yunanistan’da olağanüstü yönetimlerin sona eriş sürecini ele alacaktır. Ne var ki daha önce İspanya’yı faşizm incelemesi dışında bıraktığı gibi, Portekiz ve Yunanistan’daki rejimlerin faşist olduğunu da kabul etmemektedir. 1975’teki kitabında, bu üç ülkedeki rejimin niteliğini, içeriğini hiçbir zaman net biçimde ifade etmediği genel bir askeri diktatörlük adlandırmasıyla geçiştirir. Olağanüstü burjuva diktatörlükleri kuraldışı devlet olarak niteler ve İspanya, Portekiz, Yunanistan’daki rejimlerle ilgili olarak şöyle der: “Bu diktatörlüklerin herbiri zaten kuraldışı devletin tezahür edebileceği değişik rejim tarzlarının kendilerine has birer karışımı idiler. Bazı faşist unsurlar içermiyor değillerdi, fakat daima hâkim olan askeri diktatörlük biçimi altında.”[104]

Aynı bulanıklığı bu ülkelerdeki olağanüstü rejimlerin sona eriş süreçleri bağlamında da sürdürmüştür Poulantzas. İspanya, Portekiz ve Yunanistan’da gerçekte faşizmin çözülüşü anlamına gelen süreçleri, askeri diktatörlükten demokrasiye geçiş süreci olarak nitelemiştir. Temel tezi, bu diktatörlüklerin faşist olmamaları nedeniyle burjuva güç bloku içinde derinleşen çelişkiler neticesinde sona ereceğidir. Bu yaklaşımı, onun söz konusu rejimleri kapitalizmi geliştiren ve böylece burjuva demokrasisine geçilebilmesinin temelini döşeyen birer tarihsel halka olarak ele alan genel analizinin uzantısıdır. Böylece Poulantzas’ın geçiş süreci analizi, başkalarını sık sık eleştirdiği ekonomizm yaklaşımının bizzat kendisi tarafından sunulmuş uygulamalı bir örneğidir.

Ona göre üç ülkede de olağanüstü yönetimleri işbaşına getiren ve destekleyen, finans ve bankacılık sektörlerinde sivrilmiş ve yabancı sermaye yanlısı komprador burjuvazidir. Ancak belirttiğine göre, askeri diktalar altında özellikle sanayi sektöründe yoğunlaşan bir yerli burjuvazi gelişmekte ve bu burjuva kesim zamanla askeri diktatörlükten uzaklaşmaktadır. Bu süreçte işçi-emekçi kitlelerin rolü ise, burjuva güç bloku içindeki çelişkileri derinleştirmekten ve bu çelişkileri ordu içine yansıtmaktan ibarettir. Ona göre askeri dikta bu çelişkilerin sonucunda yerini muhalif burjuva unsurların iktidarına bırakacak ve rejim değişikliği kaçınılmaz olarak demokratik bir aşamadan geçecektir.

Poulantzas geçiş süreci analizinin şurasına burasına halk direnişi gibi bazı mücadele temalarını serpiştirmiş olsa da, onun geçiş süreci esasen burjuva kesimler arasındaki kapışmalar temelinde dosdoğru parlamenter rejime ilerler. İşçi sınıfının örgütsüzlüğü yüzünden sürece damgasını basamadığı durumlarda, faşizmin çözülüş sürecinde burjuva kesimler arasındaki kapışmanın öne çıktığı ve olayların burjuvazinin hegemonyası altında geliştiği doğrudur. Türkiye’de yaşanan da bu olmuştur. Ne var ki Poulantzas, cereyan eden süreçlerden devrimci mücadelenin güçlendirilmesine odaklanmış dersler çıkartacak bir siyasal tutuma sahip olmadığından, yaşanmış olan neyse onu öylece mutlaklaştırıp ve genelleştirip teorize etmiştir.

Netice olarak, faşizmi Poulantzas’ların yaptığı gibi bu kadar “benzersiz” bir rejim katına çıkarma eğilimi tamamen yanlıştır. Zira faşizm ayrı bir devlet tipi değil, burjuva devletin olağanüstü biçimlerinden biridir. Faşist devlet biçimi iktidara ayrı bir sınıfı getirmez, finans kapitalin bir başka egemenlik biçimidir. Faşizm burjuva devlet aygıtını bir kenara fırlatıp yerine bir başka devlet aygıtı kurmaz. Sadece parlamenter kurumları bir yana atıp devletin baskı aygıtlarını yetkinleştirir. Bunları işçi-emekçi kitlelerin örgütlerini parçalamak ve devrimci mücadeleyi ezmek üzere en yoğun ve açık biçimde kullanır.

İşin gerçeğinde tüm olağanüstü burjuva iktidarlar, aynı burjuva devlet aygıtının çeşitli bölümlerinin, farklı biçim ve ağırlıkta kullanılmasına dayanırlar. Emperyalizm çağında, ister Bonapartist ister faşist olsun, olağanüstü rejimler aynı egemen gücün farklı iktidar biçimleridir. Tüm bu olağanüstü rejimler, neticede devlet bürokrasisini (en başta da askeri bürokrasiyi) olağanüstü siyasal yetkilerle teçhiz ederler. Bonapartizm ve faşizm arasında aşılmaz duvarlar olmamasının, keza faşizmin “sivil” biçimiyle “askeri” biçimi arasında özde bir fark bulunmamasının ve nihayet faşizm (hangi yolla iktidara gelmiş olursa olsun) iktidara geldiğinde devletin bürokratik kabuğu içine yerleşir dememizin nedeni işte bu gerçeklerdir.

Faşizme karşı mücadelede doğru tutum

İşçi sınıfının faşizme karşı başarılı bir mücadele yürütebilmesi için, her şeyden önce doğru bir hareket noktası gerekiyor. Faşizm burjuva düzene yabancı güçler tarafından dayatılmıyor, bizzat olağan burjuva işleyişin içinden çıkıyor. Koşullar değiştiğinde, burjuva diktatörlük parlamenter demokrasi şalını sırtından fırlatabilir ve faşizm zırhını kuşanabilir. Nihayetinde bunların tümü sermayenin egemenlik araçlarıdır. Parlamenter ve faşist rejimler, tekelci burjuvazinin farklı yönetim biçimleridir. Yakın sayılabilecek bir geçmişte, o çok demokrat geçinen Avrupa ülkelerinde yaşanan faşizm deneyleri ya da Türkiye ve benzeri ülkelerdeki askeri faşist cuntalar veya günümüzde halklara kan kusturan, işkenceci ABD emperyalizminin faşizan uygulamaları, burjuvazinin demokrasisiyle kanlı diktatörlük biçimleri arasında hiç de aşılmaz duvarlar olmadığını ortaya koymaktadır.

Sosyal demokrasinin ve onun peşinden giden reformist, oportünist sol akımların, burjuva demokratik rejimlerin anayasal dayanaklarını fetişleştirerek işçi sınıfını nasıl bir aymazlığa sürükledikleri biliniyor. Ama sorunun bir de diğer yanlış ucu var. Faşizm ve burjuva demokrasisi nihayetinde aynı burjuva diktatörlüğün farklı biçimleri olsa da, bu tür biçim farklılıkları işçi sınıfı açısından hiç de önemsiz değildir. İşçi sınıfı uzun yıllar süren tarihsel mücadeleler sonucunda burjuva düzen çerçevesinde demokratik haklar elde etmiş ve çeşitli alanlarda örgütler yaratmıştır. Bu mevziler, sınıfın burjuva düzene karşı devrimci mücadelesini geliştirebilmesi ve yaygınlaştırabilmesi için yakıcı derecede ihtiyaç duyduğu silahlarıdır. Faşizm tamamen ortadan kaldırmak amacıyla bunlara göz diker. Evet, düşman son tahlilde aynı düşmandır. Ancak hiçbir mantıklı kişi, önemli silahların yitirilme tehlikesinin savaşın akışında bir değişiklik yaratmayacağını iddia edemez.

Devrimci proletaryanın burjuva düzeni yıkıp geçmek üzere ilerleyebilmesi ne denli önemliyse, kazanılmış demokratik hakları ve örgütlü mevzileri kaptırmamak için yürüteceği mücadele de bir o kadar önemlidir. Fakat işçi sınıfının hangi koşul altında ve alanda olursa olsun, anlamlı bir mücadele yürütebilmesi ancak kendi devrimci sınıf çizgisine dayanması ve kendi örgütlü gücüne güvenmesi koşuluyla mümkündür. Proletarya, burjuva demokrasisi kapsamında elde ettiği demokratik haklarını korumalıdır. Ama bunu burjuvazinin parlamenter düzenini güçlendirmek için değil, burjuva düzene karşı devrimci mücadeleyi daha güçlü ve örgütlü kılmak amacıyla yapmalıdır.

Örneğin her alanda bağımsız sınıf politikası geliştirmek yerine, “faşizm tehlikesi” ve benzeri bahanelerin ardına sığınıp, demokrat geçinen burjuva devlet adamlarına ve burjuva partilere destek sunmakla yetinmek hiçbir durumda onaylanacak bir tutum değildir. Burjuva düzenin faşizm gibi gerici tehditleri karşısında, işçi sınıfının burjuva demokrasisinin sınıf özünü unutmaksızın, kendi demokratik mevzilerini, kendi sınıf tavrıyla savunması gerekir.

Parlamenter biçim de dahil kapitalist düzen hangi kılığa bürünmüş olursa olsun, proletaryanın devrimci stratejisi kapitalizmi yıkmayı ve işçi iktidarını yani işçi demokrasisini kurmayı hedefler. Burjuva diktatörlüğün farklı biçimlenmeleri devrimci stratejiyi özde bir değişikliğe uğratmaz. Ancak stratejik hedefin biliniyor oluşu, elbette bir ülkedeki siyasal koşulların ayrıntılı biçimde tahlil edilmesi ve devrimci stratejinin taktiklerinin somut koşulların analizine dayandırılması görevini de asla ortadan kaldırmaz.

Faşizm gibi olağanüstü rejimlerin, burjuva düzeni tehlikeye sürükleyen olağanüstü koşulların ürünü olduğu bellidir. Devrimci durumlar karşıt sınıfların kozlarını ölesiye paylaşmaya hazırlandıkları tarihsel momentlerdir. Bu gibi durumlarda devrimci öncünün gücü, siyasal tutumu ve taktikleri belirleyici bir önem kazanır. Yenemeyen yenilir ve bu nedenle devrimci süreçlerle asla oyun oynanamaz. Troçki’nin deyişiyle, “Ergimiş metali çok uzun süre ateşte tutmak tehlikelidir; toplumu çok uzun süre devrimci bunalım halinde tutmaksa daha da tehlikelidir”.[105]

Burjuva düzenin devrim korkusuyla saldırılarını tırmandırdığı sıra dışı süreçlerde işçi sınıfı örgütlerinin göstereceği uyanıklık yaşamsal önem taşır. Tarihsel örnekler bize, klasik faşist rejimlerin veya askeri faşist diktatörlüklerin, faşizmin tırmandığı süreçlerde başarılı bir mücadele yürütemeyip bezginleşen ve yenilgi ruh haline bürünen işçi kitlelerinin üzerine basarak iktidara yerleştiğini gösteriyor. Troçki, “Bir tarihsel yasa olarak kaydedebiliriz ki” der; “faşizm ancak tutucu işçi partilerinin proletaryayı devrimci durumu kullanmaktan ve iktidarı ele geçirmekten alıkoyduğu ülkelerde zafere ulaşabilmiştir”.[106]

İşçi sınıfının kitle örgütlerinde etkin olan Sosyal Demokrasi ve Stalinizm, faşist diktatörlüklere karşı mücadelenin burjuva düzenin temellerini sarsacak düzeye erişebilmesini engelleyici işlev görmüşlerdir. Faşizmin niteliği konusunda bilinç bulandırdıkları gibi, demokrasi mücadelesinde burjuva hegemonyasının kurulmasını sağlayacak strateji ve taktiklerle işçi sınıfının savaş yolunu tıkamışlardır.

Eğer sermayenin faşist rejim doğrultusundaki tehdit, hazırlık ve saldırıları karşısında kayıtsız kalınır, çeşitli işçi ve emekçi örgütlerinin mücadele birliğini sağlayacak ittifaklar konusunda sekter davranılırsa, faşizm karşısında yenilgi peşinen kabullenilmiş olacaktır.[107] Proletaryanın, hangi vesileyle gündeme gelmiş olursa olsun, ittifaklar konusunda başarı elde edebilmesi için, öncelikle kendi devrimci gücünü örgütleyip seferber etmeye ihtiyacı vardır. İşçi sınıfı burjuvazinin kuyruğuna takılmayıp kendi gücüne güvenebilmeli ve devrimci öncü, çeşitli işçi örgütlerinin eylem birliğini sağlayacak uygun taktikleri yürürlüğe koyabilmelidir.

Faşizme karşı işçi ve emekçi örgütlerinin yaşama geçirmesi gereken birleşik cephe politikasının temel taşı da işte bu anlayış olmalıdır. İşçi sınıfının komünist güçleri açısından gerçek şudur: birleşik cephe politikası, ancak devrimci stratejiye bağlı doğru taktiklerle uygulamaya konulur ve bağlaşıklar üzerinde proletaryanın devrimci hegemonyası sağlanırsa amacına ulaşabilir.

İşçi sınıfının birleşik cephe politikası, Avrupa’da devrimci dalganın geri çekildiği ve sermayenin gerici saldırısının tırmanışa geçtiği, 1917 Ekim Devriminin ürünü olan işçi sovyetleri devletinin izole olduğu koşullarda, dünya işçi sınıfının yeniden güç toplayıp burjuvaziye meydan okuyabilmesi amacıyla gündeme getirilmişti. 1921’de Lenin önderliğindeki Komintern Üçüncü Dünya Kongresi tarafından kabul edilen “sınıfa karşı sınıf” anlayışı ve “kitlelere” sloganı, birleşik cephe taktiğinin özünü ifade ediyordu. Gereksiz bir sekterliğe düşmeksizin, ama burjuvaziyle işbirliği yönündeki eğilimlere de prim vermeksizin çeşitli işçi ve emekçi örgütlerinin mücadele birliğinin inşası için çaba sarf edilmeliydi.

1922’de toplanan Komintern Dördüncü Dünya Kongresi ise, komünist partilerin en önemli görevlerinden birinin uluslararası faşizme karşı direnişi örgütlemek olduğunu vurguluyordu: “Komünist partiler, faşist çetelere karşı mücadelede işçi sınıfının önünde olmalı, bu sorun karşısında birleşik cephelerin örgütlenmesinde son derece aktif olmalı ve illegal örgütlenme yöntemlerinden yararlanmalıdırlar.”[108]

Aynı kongrede birleşik cephe taktiğinin esas amacı da belirlenmekteydi: “Birleşik cephe taktiğinin esas amacı, işçi kitlelerini ajitasyon ve örgütlenme yoluyla birleştirmektir. Birleşik cephenin gerçek başarısı, ‘aşağıdan’, tabandaki işçi kitlelerinin saflarından gelen bir harekete dayanmasına bağlıdır.”[109] Lenin ve Troçki gibi devrimci liderlerin önderliği altında ilerleyen Komintern, sosyal demokrasinin uğursuz rolü konusunda gereken her türlü uyarıyı yapıyor, ama işçi sınıfının mücadele cephesinin inşa edilebilmesi için elzem olan ilkeli esnekliği de gösteriyordu.

Dördüncü Kongre kararlarında soruna şu şekilde yaklaşılıyordu: “Birleşik cephe taktiğini kullanmak, komünist öncünün, geniş kitlelerin en yaşamsal çıkarları için verdikleri gündelik mücadelelerin en ön safında yer alması demektir. Komünistler, bu mücadele uğruna, sosyal demokratların ve Amsterdam Enternasyonali’nin hain liderleriyle bile görüşmeye hazırdırlar.”[110] Fakat bu gibi durumlarda kitleleri yapılan görüşmelerin seyrinden her zaman haberdar etmenin zorunlu bir koşul olduğu da belirtiliyor ve “bu liderlerle yapılan görüşmelerde, komünist partinin bağımsızlığı ve ajitasyonu kısıtlanmamalıdır” deniliyordu.[111] Ayrıca, İkinci Enternasyonal’in birleşik cepheyi tüm işçi partilerinin örgütsel bir “kaynaşması” olarak gösterme çabasının da mutlak bir biçimde reddedilmesi gerektiği önemle vurgulanmıştı.

Ne var ki, Lenin’in ölümü ve Komintern’in Stalinist bürokrasinin egemenliği altına girişiyle birlikte birleşik cephe politikası da sağa sola çekiştirilerek doğru ve devrimci özünü yitirdi. Örneğin 1924’te Zinovyev tarafından ortaya atılan ve ardından Stalince benimsenerek piyasaya sürülen “sosyal-faşizm[112] tezi, Lenin döneminde belirlenen birleşik cephe taktiklerinden bir kopuştur. Stalin dünya komünist hareketinin önderliğini önce raydan çıkartıp daha sonra da tasfiyeye yönelirken, Troçki ise Lenin dönemi Komintern çizgisini sürdürmeye çalıştı ve bu mücadeleyi son derece zor koşullar altında yürüttü. Stalinizmin bazen sekter, çoğu kez de ilkesiz tutumlarla dünya işçi sınıfını sermayenin faşist saldırısı karşısında yenilgiye sürükleyen politikalarına karşı Troçki’nin getirdiği eleştiriler önemlidir.[113]

Proletaryanın cephe birliği konusunda bir dönem boyunca sol sekter tutum izleyen Stalinist Komintern daha sonra tam anlamıyla sağa savrulmuştur. İşçi sınıfının komünist öncüsünü reformist ittifaklar içinde eritmiştir. Örneğin 1926’lardaki İngiliz genel grevi döneminde, Komintern yöneticileri Stalin’in ilkesiz politikasını reformist bürokratlarla ittifakın gerekçesi yapmışlardır. İngiltere’de işçi sınıfının genel grevinin sönümlenmesine ve yükselen militan mücadelesinin kırılmasına, bu oportünist taktikler ve burjuvaziyle uzlaşma siyaseti yol açmıştır.

Stalin dönemi Komintern toplantı ve kongrelerinde yürütülen faşizm tartışmaları içinde Altıncı Kongrede (1928) İtalyan delege Ercoli’nin (Togliatti) değerlendirmesi dikkat çeker. Bu tarihte Togliatti, faşizmi en kesin ve en tavizsiz gericilik sistemi olarak görecek ve şu açılımı getirecektir: “Bu yönetimi ayakta tutan şey, terörist eylemlerinin gaddarlığı, çok sayıda işçi ve köylüyü öldürmesi, korkunç işkence yöntemlerini geniş ölçüde uygulaması, mahkemelerinin sertliği değildir; bu rejim, kitlelerin bütün bağımsız örgütlenme biçimlerinin sistematik olarak yokedilmesine dayanır.”[114]

Fakat bu tanım Komintern bürokrasisi tarafından Troçkist bulunur ve Togliatti “sosyal-faşizm” tezine çark etmek zorunda bırakılır. Zira 1924’te ortaya atılan bu Stalinist tez, 1928’de bu kez daha iddialı biçimde yeniden piyasaya sürülmüştür. 1928’de Komintern’in “üçüncü dönem” politikasıyla[115] birlikte, bu kez kıvrak oportünizmin öbür çeşidi olan sol maceracılık dönemi başlatılacaktır.

Avrupa ülkelerindeki Sosyal Demokrat partiler “sosyal-faşist” olarak nitelendi, faşizmle sosyal demokrasiyi ayırt etmenin gerekli olmadığı görüşü savunuldu. Troçki’nin bu konuda getirdiği eleştiriler, bu siyasal çizginin işçi sınıfını faşist tırmanış karşısında yenilgiye sürükleyeceği yolundaki uyarıları “karşı-devrimci” ilân edildi. Ne var ki maceracı oportünizm daha sonra yine karşıtına dönüşecek ve resmi komünist hareket bu kez de sağa savrulacaktı.

1934 yılıyla birlikte “üçüncü dönem” politikası ıskartaya çıkartıldı ve yerini 1935-39 yılları arasında egemen kılınan uzlaşmacı bir Halk Cephesi politikası aldı. Proleter devrim anlayışı, muğlak ve aşamalı bir halk devrimi stratejisinin darbeleri altında yok edilirken; işçi sınıfının birleşik cephe taktiği de gevşek bir halk cephesi formülasyonuyla katledildi. Nitekim Komintern Yedinci Kongresinde (1935) sunuculuğunu Dimitrov’un yaptığı faşizm tahlili, burjuvaziyi de işin içine katan sulandırılmış bir halk cephesi politikasının gerekçesini oluşturacaktı.

Esasen Komintern’in ünlü faşizm tanımı, Yürütme Komitesinin 13. Plenumunda (Aralık 1933) Otto Kuusinen’in sunduğu Faşizm, Savaş Tehdidi ve Komünist Partilerin Görevleri başlıklı raporla gündeme getirilmişti. Burada faşizm şöyle tanımlanıyordu: “Faşizm, finans-kapitalin en gerici, en şövenist ve en emperyalist ögelerinin açık terörist diktatörlüğüdür.”[116] Yedinci Kongrede Dimitrov bu tanımı aynen yineliyordu. Tanımın içerdiği en ... en ... en ... vurguları Kongre tarafından, faşizm belâsının büyük sermayenin yalnızca belirli bir kesimiyle sınırlı olduğu ve burjuvazi içinde faşizme karşı anlamlı bir mücadele yürütecek kesimlerin bulunduğu yolunda yorumlandı.

Kongre sonuç bildirisinde, komünistlerle sosyal demokratların bir birlik partisi oluşturmaları konusu da gündeme alınmıştı. Komintern 1935’te yaptığı bir açıklamada buna hazır olduğunu belirtiyor ve böyle bir durumda sosyal demokrasinin komünist partiler içinde eriyeceğini söyleyerek işbirlikçi tutumunun üzerini örtmeye çalışıyordu. Fakat takip eden dönemde artık bu örtülere de ihtiyaç hissetmeyecek, 1939’dan sonra birlik partisinin demokratik yolundan söz edilecek ve 1943’te de zaten Komintern resmen feshedilecekti.

Neticede bu cephe anlayışı tüm resmi komünist partilere dayatıldı ve Stalinist Komintern hattını izleyen siyasal örgüt ve hareketlerce kabul görerek günümüze kadar taşındı. Böylece, faşizme karşı mücadelede işçi sınıfının hegemonyayı kendi elleriyle “demokrat” burjuvaziye teslimi anlamına gelen bir siyasal anlayış da yerleştirilmiş oldu. Faşizm gerçeği karşısında Stalinizmin sergilediği ihanet politikası çarpıcı bir tarihsel örnek oluşturur. Stalinist bürokrasinin egemenliği altındaki Komintern’in, kendisine bağlı komünist partilere çizdirdiği zikzaklar tarihten ibret almak için her daim hatırlanmalıdır.

Tarihin sergilediği gerçek şudur ki, olağanüstü rejimlerin baskı ve zulmüne isyan etmeyi başaran işçi ve emekçiler, burjuva düzeni ezip geçecek noktaya ulaşamadıklarında bile düzenin sınırlarını zorlamışlardır. Zorba burjuva iktidarlara karşı demokrasi mücadelesinin başına örgütlü işçi sınıfının geçmesi, egemen burjuvazi için ölümcül bir tehlikedir. Bu nedenle böyle bir tehdidin varlığı koşullarında, düzenin hepten yıkılıp gitmemesi için burjuvazi alelacele kendi “demokrat” partilerini örgütlemeye çalışır ve meydanlara “demokrasiyi getirme” telâşıyla dökülüverir. İspanya, Yunanistan, vb. örneklerinde faşist diktatörlüklerin çözülüş sürecinde yaşanan gerçeklik budur. Böylesi süreçlerde resmi komünist hareketlerin demokrasiyi burjuvaziden bekleme siyasetleri nedeniyle, işçi sınıfı bu olağanüstü hareketli dönemlere ne yazık ki kendi devrimci damgasını basamamıştır.

“Demokrat” burjuvazi tarihsel rolünü iyi oynar ve işçileri-emekçileri kandırıp kitlelerin demokrasi mücadelesinde hegemonyayı ele geçirirse, kitle mücadelesini burjuva düzen sınırlarına hapsetmeye muktedir olur. Bu gibi durumlarda demokrasi mücadelesinin (anti-Bonapartist, anti-faşist, anti-diktatoryal, anti-oligarşik, her ne biçimde adlandırırsanız adlandırın!) gidip gidebileceği son nokta burjuva düzenin olağan işleyiş biçimine geri dönülmesinden ibaret kalır. Faşizme karşı mücadelede elde edilecek sonuç, sınıf mücadelesinde hegemonyayı kimin kuracağına, hangi sınıfa özgü demokrasi bayrağının egemen kılınacağına bağlıdır. O nedenle olağanüstü burjuva rejimlere karşı mücadelede bayrakların asla karıştırılmaması gerekir. Nitekim daha geniş halk cepheleri kurma adına işçi sınıfını burjuvaziyle işbirliğine yönelten ve böylece demokrasi mücadelesinin önderliğini altın bir tepsi içinde burjuvaziye sunan tüm anlayışlar (Stalinist halk cephesi örnekleri ve benzeri sulandırılmış ittifaklar) tarih boyunca işçi sınıfına nice acı yenilgiler tattırmışlardır.[117]

Günümüzde faşizm tehlikesi

Faşizmin günümüzde hâlâ bir tehlike kaynağı oluşturup oluşturmadığı konusunda ileri sürülen bazı iddialar işçi hareketinin boşluklarından sızarak bilinç bulandırıyor. Bunlar arasında en başta geleni, faşizmin (asıl olarak da Nazizmin) vaktiyle dünya halkları tarafından lanetlenmiş olması nedeniyle bir daha yaşanmayacağı iddiasıdır. Oysa bu tür gerçeküstü iddiaları bizzat yaşamın kendisi çürütmüş bulunuyor. Alman Nazizmi faşizmin en uç ve son derece özgün bir tarihsel örneğiydi. Tarih kendini aynen tekrarlamadığı gibi, faşizm de başka kılıklara bürünerek iktidara yürüdü. Türkiye de dahil çeşitli ülkelerde yakın tarihlere damgasını basmış olan askeri faşist diktatörlüklerin anısı henüz tazedir.

Bu örneklerin de kanıtladığı gibi, kapitalizmin çılgınlığını daha önce ifşa etmiş olması nedeniyle faşizmin bir daha gündeme getirilemeyeceğini düşünmek kadar yanlış, tehlikeli ve mücadeleye zarar verici bir tutum olamaz. Sermayenin egemenliği devam ettiği sürece faşizm tehdidi de varlığını sürdürecektir. Faşizm burjuvazi açısından zorunlu hale gelip, buna gücü de yettiğinde, yine işçi sınıfının ve yoksul kitlelerin, devrimci kuşakların karşısına tüm melânetiyle dikilecektir.

Alman Nazizmine can veren, iki emperyalist paylaşım savaşı arasında kapitalist sistemi vuran ekonomik ve toplumsal bunalımdı. Bu tür bunalımlar, kapitalizmin olağan döngüsel bunalımlarının ötesine geçen, derin ve alabildiğine sarsıcı bunalımlardır. Üretici güçlerin, burjuva koşulların kendilerine izin verdikleri ölçüde gür bir şekilde gelişebildikleri refah dönemlerinde gerçek devrimlerden söz edilemeyeceğine işaret eder Marx. Aynı şekilde bu tür dönemler, burjuvazinin faşizm gibi saldırgan bir diktatörlük biçimine ihtiyaç duymadığı olağan dönemlerdir.

Faşizm ve devrim aynı nesnel gerçekliğin birbirine karşıt iki sınıfsal ifadesidir. Marx, devrim olasılığının, modern üretim araçlarının ve burjuva üretim biçimlerinin birbirleri ile çatışma haline geldikleri evrelerde olanak kazandığına işaret eder.[118] Bu tür evreler, faşist iktidar biçiminin de bir olasılık olmaktan çıkarak, burjuva düzenin idamesi için bir ihtiyaç haline geldiği dönüm noktalarıdır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ve daha yakın tarihlerde yaşanan faşizm örneklerine, savaş öncesindeki gibi derin bir sistem bunalımı eşlik etmese bile, bu ülkelerde de faşizm burjuva düzeni derinden sarsan bunalımlarla ilişkilidir. Şili, Türkiye gibi örnekler söz konusu olduğunda, orta gelişkinlik düzeyindeki bu tip ülkelerin emperyalist sistemin zayıf halkalarını oluşturduğu gerçeğini unutmamak gerekir. 40’ların ikinci yarısından günümüzdeki kriz dönemine dek, kapitalist sistemin merkez ülkelerini alabildiğine sarsan bir sistem bunalımı yaşanmamıştır ama zayıf halkalarda durum daha farklıdır. Zira Marx’ın da belirttiği üzere, “Elbette ki, şiddetli patlamalar, burjuva gövdesinin yüreğine, merkezine vurmadan önce uç bölümlerinde meydana gelmek zorundadır, çünkü merkezde denge olanağı uç bölgelerdekinden daha fazladır”.[119]

Bu nedenle kapitalist sistemin merkez ülkeleri olağan koşullar içinde yaşarken, periferide yer alan şu ya da bu ülkede derin krizler patlak vermiştir. Bu ülkelerde işçi-emekçi kitlelerin devrimci başkaldırılarıyla gelişen devrimci durumlar, düzen güçlerini büyük bir telâşla faşizm doğrultusunda ayağa kaldırmıştır. 12 Eylül öncesinde Türkiye’de tanık olunduğu gibi, bazen çevre ülkelerde girişilen devrim deneylerinin veya ulusal kurtuluş mücadelelerinin yükselişi tekelci sermayenin duyduğu endişeyi katlayarak büyütmüştür.

Bu tür örneklerde, emperyalist güçlerin ilgili bölgelerde kendi çıkarlarının zedelenmemesi için doğrudan devreye girdikleri ve sistemin zayıf halkalarında faşist iktidarların işbaşına getirilmesi için gizli örgütleriyle harekete geçtikleri çok iyi bilinen gerçeklerdir. ABD emperyalizminin, örneğin Şili ve Türkiye’de askeri faşist cuntaların oluşumuna nasıl destek verdiği biliniyor. Bu yönüyle faşizm salt ulusal düzeyde bir saldırı olmayıp, devrim tehdidinin yayılmasını engellemek için uluslararası dayanışma içine giren emperyalist güçlerin de karşı-devrimci atağıdır. Bu gerçekler, emperyalist sistemin zayıf halkalarını oluşturan kapitalist ülkeler işçi sınıfı açısından bugün de ziyadesiyle önemlidir.

Günümüzde faşizm konusunda yürütülecek tartışmalarda, sorunun yaşamsal önem taşıyan bir yönünün atlanmaması gerekiyor. Devrimci mücadelenin selâmeti açısından, işin stratejik boyutu asla kısır bir kavram tartışmasına feda edilemez. Çağımızda yaşanan açık baskıcı ve işçi-emekçi haklarına azgınca saldıran askeri diktatörlükleri faşist olarak nitelemek gerçekliği kendi adıyla anmak demektir. Bu doğru ve açık siyasal tutum işçi sınıfının devrimci stratejisini netleştirir ve dolayısıyla onu güçlü kılar. Tersi bir yaklaşım sergilemek, açık bir tutum belirlemekten kaçınmak ve diyelim salt bir “askeri diktatörlük” nitelemesiyle işin içinden sıyrılmaya çalışmak devrimci stratejiyi zayıflatır. En tehlikeli eğilim ise (Türkiye örneğinde resmi komünist çizgi tarafından sergilendiği üzere), 12 Eylül tipi açık baskıcı bir askeri cuntanın faşist olarak nitelenmesine, onda bazı ılımlı eğilimler, ılımlı kanatlar olduğu gerekçesiyle itiraz eden uzlaşmacı ve sınıf işbirlikçisi zihniyettir.

Faşizm tehlikesinin gelişmiş kapitalist ülkeleri, Avrupa’yı ilgilendiren boyutuna gelince. Öncelikle belirtmek gerekir ki, işçi sınıfını kendisini bekleyen muhtemel tehlikeler konusunda donanımsız bırakmaya çalışan sol görünümlü burjuva ideolojisi Avrupa ülkelerinde fazlasıyla etkili olmaktadır. Oysa Avrupa’da demokrasinin istikrarlı bir biçimde yerleşmiş olduğu ve faşizmin bu kıtada bir daha asla iktidar olamayacağı anlamına gelen görüşler kocaman bir palavradan ibarettir.

Emperyalist sistem iki paylaşım savaşı arasında olduğu gibi derin bir bunalım içine düştüğünde ve işçi sınıfı burjuva düzeni devrim dalgalarıyla sarsmaya başladığında, Avrupa’da faşizm güncel bir tehlike haline gelir mi gelmez mi görülür. Bu faşizmin, Almanya’daki Nazizmin boyutlarına ulaşıp ulaşmayacağı konusunda şimdiden boş tartışmalar yürütmeye gerek yok. Sonunda bu gibi olgular, dünya ölçeğinde iki temel sınıf arasındaki mücadelenin seyrine, kapitalist sistemi sarsan bunalımın şiddetine ve gidişatına bağlıdır.

Faşizm konusundaki tartışmaların, her daim günün somut koşulları temelinde yeniden gözden geçirilmesi ve gereken yeni tespitlerin yapılması zorunludur. Örneğin, kapitalizmin İkinci Dünya Savaşını izleyen uzun yükseliş dönemine damgasını basan nesnel koşullar bugün değişikliğe uğramıştır. Buna bağlı olarak, faşizmin gelişmiş kapitalist ülkelerde artık bir tehlike oluşturmayacağı yolundaki görüşlerin maddi dayanağı da zayıflamıştır. Unutulmasın ki, Ortadoğu ülkelerine demokrasi götürme bahanesiyle bu bölgede kanlı bir paylaşım savaşı yürüten ABD’nin bizzat kendisi neredeyse demokrasiye muhtaç hale gelmiştir. Kapitalist sistemin hegemon gücünün ülkesinde faşizan uygulamalar giderek artmaktadır.

Bugün sermaye güçleri, dünyada ve Avrupa’da işçi sınıfının ekonomik ve demokratik haklarına karşı çeşitli saldırılar yürütüyorlar. Sağı ve soluyla tüm burjuva hükümetlerin uygulamalarına damgasını basan gerçeklik, bu doğrultuda gelişen bir gericiliktir. Fakat olağan parlamenter rejimdeki bir daralma ve gericileşme ile parlamenter işleyişin berhava edilip açıkça olağanüstü bir rejime geçilmesi arasındaki önemli fark elbette gözardı edilemez. Yine de bugünün somut koşullarında bu uyarı ne anlam ifade etmelidir? Bu noktada örneğin, “faşizm nasıl olsa güncel bir tehlike değildir, dolayısıyla faşizm tehlikesinden söz edenleri mat etmek gerekir” diye özetleyebileceğimiz bir siyasal anlayışın devrimci Marksizmin güçlendirilmesine hiçbir hayrı dokunamaz.

Kapitalizmin olağan işleyiş dönemlerinde sağladığı görece istikrara aldanıp, onun başı sıkıştığında işçi sınıfı ve emekçi kitlelere getireceği belâlar konusunda uyanıklık göstermeyen reformist ve sözde sosyalist tutumlar Marksizm tarafından daima eleştirilmiştir. Örneğin Marx ve Engels, burjuvazinin devrimci buhranlar döneminde seçilmiş yöneticilerinin sözünü dinlemekle yetinebileceğini düşleyen Alman demokratları, parlamenter alıklıkla suçlarlar. Sözün hükmünün bittiği durumlarda, burjuvazi sorunları askeri baskı aygıtlarını devreye sokarak çözmeye yeminli olduğunu tüm tarihi boyunca defalarca kanıtlamıştır.

Burjuvazinin silahlı şiddetinin karşısına işçi-emekçi kitlelerin aynı düzeyde örgütlü gücüyle dikilmeyip, anayasal hayallerle günü geçiştirmeye çalışan reformist siyasetlerin nelere mal olduğu konusunda sayısız örnek vardır. Devrimci durumlarda parlamento kararlarına veya anayasaya dayanan buyurmalarla kimseye söz geçirilemeyeceğini kavramak için aslında biraz solduyu yeterlidir. Ne var ki Lenin’in dediği gibi, “‘Tutarlı demokrasi’ yandaşları, en önemli politik sorunların oylamayla çözülebileceğini sanırken tam da bu hususu hep gözden kaçırıyorlar. Gerçekte ise bu sorunlar akut haldeyse ve mücadeleyle şiddetlenmişse, içsavaşla karar bağlanır.”[120] Marksizmin bu önemli uyarıları, günümüzde de faşizm tehlikesini ve emperyalist savaşlar gerçeğini küçümseyen sözde sosyalist eğilimlere kapılmamak, prim vermemek bakımından ziyadesiyle önemlidir.

Kapitalist sistemin uzun süreli yükselişlerin ardından içine düştüğü ciddi kriz dönemlerinin, çok önemli siyasal değişiklik ve gelişmelere gebe olduğu açıktır. Böylesi dönemler, üretici güçlerin yalnızca özel mülkiyet engeliyle değil ulusal sınırlarla da uzlaşmaz çelişkisini patlamalı biçimlerde ortaya koyar. Bu türden tarihsel dönemeçler, emperyalist güçler arasında yeniden paylaşım savaşlarının yükselişi, burjuva gericiliğin tırmanışı gibi gelişmelerle karakterize olurlar. İşte bugün yüz yüze bulunulan bu gerçekler, faşizmin bir daha yaşanmayacağı düşüncesiyle teselli bulmayı değil, işçi sınıfının devrimci bilinç ve örgütlülük düzeyinin yükseltilmesi için atılım yapmayı gerektiriyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrasının kapitalist yükseliş koşullarında, Avrupa işçi sınıfı yaşam koşullarındaki görece iyileşme nedeniyle adeta bir kış uykusuna yatmıştı. Diğer yandan, özellikle Alman faşizminin yenilgisinin yarattığı moral atmosferde faşist örgütlenmeler uzun bir süre başlarını inlerinden çıkartmaya cesaret edemediler. Fakat bugün? Bugün kapitalist sistemin sözümona demokratik ve barışçı bir birliğe doğru yol aldığı söylenen Avrupası’nda, yabancı işçi düşmanlığı, ırkçılık, faşist demagojiler giderek örgütlü bir güç halinde ilerlemesini sürdürüyor. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde seçim dönemleri faşist partilerin oy oranlarındaki artışa sahne oluyor.

Evet, bugün Avrupa ülkelerinde henüz faşizmi bir olasılık olmaktan çıkartıp güncel bir tehdit haline getirecek bir devrimci durum yaşanmıyor. Ama sistem derin kriz sinyalleri verdiğine göre, bu durumun işçi kitlelerindeki yansımaları da zamanla büyüyecektir. İşçi hareketinde geçmiş tarihsel dönemlerde olduğu gibi ciddi devrimci yükselişlerin yaşanmaya başlanması halinde burjuvazinin karşı atağa geçmeyeceği, eğer işler o noktaya gelirse sınıf mücadelesi alanına yine faşizm kartını sürmeyeceği asla düşünülemez.

İşçilerin sosyal güvenlik fonlarındaki sürekli kesintiler, demokratik haklara karşı sinsi biçimde adım adım yükseltilen saldırılar, kitlelerin beynine kazınmaya çalışılan yeni demagojilerle (örneğin Yahudi düşmanlığı değil de Müslüman düşmanlığı, “uluslararası teröre karşı mücadele” teranesi vb.) büyük sermaye güçleri neye hazırlanıyorlar? Beri yanda, kapitalizmin işçi sınıfına sunduğu yaşam koşullarının kötüleşmesiyle birlikte Avrupa işçi sınıfının da o uzun süren kış uykusundan uyanmakta olduğu açıktır.

Son yılları kapsayan ve başlangıçta pek de önemli değilmiş gibi görünen nicel birikimin, siyasi arenada sıçramalı biçimde nitel değişimlere yol açması büyük bir olasılıktır. İşçi sınıfının kendi mücadele tarihinden alması gereken derslerin yeni işçi kuşaklarına örgütlü biçimde aktarılması çok daha zorunlu hale gelmiştir. Günümüz koşulları, işçi sınıfının enternasyonal düzeyde yaşadığı devrimci önderlik bunalımının çözümü için harekete geçilmesini ertelenmez bir görev kılmaktadır.

Dünya kapitalist sisteminin zirvesinin savaş düzenine geçtiği, dünya halklarının önemli bir bölümünün peşpeşe emperyalist savaş cehenneminin ateşlerine atıldığı, burjuva ideologların bile ekonomik krizlerin kolayca savuşturulabileceği yolundaki iyimserliklerini yitirdiği günümüzde, rehavete ve rutinizme kapılıp sürüklenmek ölümcül bir tehlikedir. Geçmiş dönemlerin yerleştirdiği atalet nedeniyle günü geçiştirmeye çalışan siyasal çevreler, daha önceki tarih kesitlerinde işçi sınıfının hazırlıksız yakalanmasına neden olan siyasi liderliklerin akıbetine sürüklenmekten kurtulamazlar.


[32] Faşizm kavramına kaynak oluşturan İtalyan dilindeki fascismo sözcüğü, Latincede demet anlamına gelen fasces’ten türetilmiştir. Fasces, Antik Roma’da devlet otoritesinin simgesi olan ve kırmızı bir şeritle demet yapılmış dalların arasından yükselen savaş baltasına verilen addır. Benito Mussolini önderliğindeki İtalyan faşist partisi adını fasces’ten alır ve bu simge 1919’da parti amblemi olarak kabul edilir, faşizm kavramı da bu tarihten itibaren siyasal literatüre girer.

[33] Örneğin 1919 Martında, ancak Ağustosa kadar yaşayabilecek olan Macar Sovyet Cumhuriyeti kurulmuştu. Keza 1919 Nisanında Bavyera Sovyet Cumhuriyeti yaşama gözlerini açıyor ve bir ay sonra yıkılıyordu. 1919 ortalarında İtalya’da, gıda maddeleri fiyatlarının pahalılığına karşı ayaklanma ve isyanlar patlak verdi. 1919 Kasımında gerçekleşen İtalyan genel seçiminde İtalyan Sosyalist Partisi oyların üçte birine yakınını kazanmıştı. Almanya’da 1920 Mart ayında, işçilerin direnişi sayesinde yenilgiye uğratılacak olan gerici Kapp darbesi gerçekleşti. İtalya’da işçiler 1920 Nisanında, Fabrika Konseylerini savunmak üzere Torino bölgesinde genel grev gerçekleştirdiler vb.

[34] 28 Haziran 1919’da imzalanan Versay Antlaşması gereğince, Almanya Alsas-Loren’i Fransa’ya geri veriyor, Avrupa’da işgal ettiği diğer bölgelerden ve tüm denizaşırı sömürgelerden çekiliyordu. Antlaşma ayrıca, Almanya’nın askeri gücünün sınırlanması ve galip devletlere savaş tazminatı ödemesi hükümlerini de içermekteydi. Rakip emperyalist güçlerin amacı, Avrupa üzerinde Almanya’nın hegemon konuma yükselmesinin önünü kesmek, onun askeri ve ekonomik gücünü çökertmekti.

[35] Lenin Döneminde Komünist Enternasyonal –Belgeler–, c.2, Maya Yay., Eylül 2002, s.59

[36] age, s.125

[37] age, s.422

[38] age, s.300-1

[39] age, s.301 (abç)

[40] age, s.421

[41] age, s.422

[42] age, s.422

[43] age, s.442

[44] age, s.460

[45] Bir karışıklığa meydan vermemek için burada hatırlatmak gerekir ki, devlet biçimi, hükümet biçimi, yönetim biçimi gibi kavramlar genelde aynı anlama gelirler. Keza olağanüstü rejim, olağanüstü yönetim benzeri kavramlar için de aynı şey söz konusudur.

[46] Troçki, Faşizme Karşı Mücadele, s.348-9 (abç)

[47] Lenin, Collected Works, “The Beginning of Bonapartism” [Bonapartizmin Başlangıcı], c.25, s.220

[48] Troçki, age, s.460-1

[49] Burada geçen otoriter ve totaliter kavramları arasındaki anlam farkı, tam da Bonapartist yönetim biçimi ile faşist yönetim biçiminin mukayesesi temelinde somutlanabilir. Zira siyasal literatüre yerleştiği şekliyle, özetle her iki kavram da çoğulcu parlamenter demokrasinin karşıtı olan bir iktidar biçimini anlatır. Fakat totaliter rejim nitelemesi en katı, en monolitik diktatörlükler için kullanılırken, otoriter rejimin aynı derecede monolitik ve katı olmadığı kabul edilir.

[50] Troçki, age, s.462

[51] Troçki, age, s.472

[52] Troçki, age, s.468

[53] Troçki, age, s.461

[54] Troçki, age, s.290

[55] Troçki faşist iktidar öncesinde yer alan Bonapartist rejimleri, engelleyici Bonapartizm veya saf Bonapartist Bonapartizm gibi kavramlarla da nitelemiştir.

[56] Troçki, age, s.292

[57] Troçki, age, s.465

[58] İlerleyen bölümlerde Türkiye’de 12 Eylül faşist diktatörlüğünün Bonapartist bir rejim doğrultusunda çözülmesini incelerken bu konuya değineceğiz.

[59] Troçki, age, s.464

[60] Troçki, age, s.460

[61] Troçki, age, s.462-3

[62] Troçki, age, s.463 (abç)

[63] Örneğin İtalya’da faşist hareket kendini “Roma İmparatorluğu’nun yeniden doğuşu” biçiminde sunmuştur. Keza Almanya’da faşizm, kendisinin “Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu”nun devamı olduğu, dünyada Alman ırkından başka üstün ve arî bir halkın bulunmadığı gibi argümanların üzerine oturmuştur. Türkiye’de faşist hareket, Türkçülüğü öne çıkarmış, eski Türk topluluklarının Kızıl Elma efsanelerini, bozkurt simgelerini sahiplenmiştir.

[64] Troçki, age, s.424

[65] Troçki, age, s.66

[66] İtalya’da Mussolini liderliğindeki faşist birlikler, önderliklerin zaaf ve ihaneti nedeniyle zaten geriletilmiş durumda bulunan işçi sınıfının üzerine yürüyüp, tabanca ve bıçaklarla işe girişerek onun kitle örgütlerini boğdular. Daha sonra Mussolini, iktidara yürüdüğü bu kadroları tasfiye edecek ve “faşizmin iktidara yürüdüğü kadrolarla iktidar olamayacağını” vurgulayacaktı. Almanya örneğinde de faşist elitin SA’lara yönelik katliamı, uzun bıçaklar gecesi diye anılır.

[67] Faşist iktidarların kuruluşu bağlamında çeşitli örneklerin sergilenmesi önemlidir. Ancak burada sorunun genel yönlerinin öne çıkartılabilmesi ve yazının bu bölümünün uzamaması için bu örnekler hakkında daha geniş bilgi Ek I’de verilecektir.

[68] Troçki, age, s.200

[69] Troçki, age, s.200-1

[70] Nazi Partisinin seçkin elemanlardan oluşan ve siyah üniformalarıyla ünlü birliğidir; tam adı Almancada Koruyucu Kademe anlamına gelir.

[71] O dönemleri anlatan kaynakların belirttiğine göre, SS’in olabildiği ölçüde soylular, aydınlar ve zengin burjuva çocuklarından oluşturulmasına özen gösterilmiştir. Röhm’ü ve SA’nın burjuvazice “güvenilmez” asi küçük-burjuvalarını katleden gücün arkasında işte bu sınıfsal gerçek yatar.

[72] İspanya’da devrimci proletarya, devrimin ve iç savaşın ateşi içinde kıvranırken, Avrupa’nın tüm sözde komünistleri, tatlı su sosyalistleri, İspanya işçi ve köylülerinin politik ve sosyal zaferinin bir Avrupa savaşı anlamına geleceğini ileri sürerek devrimci çözümü kötülediler. Türkiye’de de 12 Eylül öncesinde hemen her köşede yerel devrimci inisiyatifler gelişir ve devrimci işçiler Tariş benzeri isyanlarla devrimci dalgayı yükseltirlerken, Avrupa’daki sahte komünistlerin ve tatlı su sosyalistlerinin benzerleri, “aman fazla ileri gidilmesin, sonra faşizm gelir” yollu akıllar verdiler. 12 Eylül faşist iktidarı kurulup, öncü işçiler ve devrimciler işkence tezgâhlarında can çekişmeye başladıklarında ise, bu tür “komünist” ve “sosyalistler”in artık devrim ve devrimci mücadele gibi kavramları duymaya dahi tahamülleri kalmamıştı. Dönemin zor koşullarından şu ya da bu ölçüde nasiplerini aldıklarında bile, başlarına gelenler yüzünden devrimci mücadele yolundan dönmeyenleri suçluyorlardı: “Başımıza ne geldiyse, sizler gibi devrim sözcüğünü ağızlarından düşürmeyenler, Türkiye’de devrimci durum var deyip duranlar yüzünden geldi(!)” Kısacası böylelerinin dönekleşmek için (ya da daha doğrusu asıllarına dönmeleri için) Sovyetler Birliği’nin çöküşünü beklemeye bile ihtiyaçları yoktu.

[73] Mandel, Faşizme Karşı Mücadele’ye Önsöz, s.35

[74] Mandel, age, “Türkçe Basımı İçin Not”, s.52

[75] Troçki, age, s.164

[76] Troçki, age, s.292

[77] Faşist iktidarların taşıdığı özellikler bağlamında korporatif devlet örgütlenmesi üzerinde de durulur. Tüm toplumsal yaşamı faşist iktidarın merkezi yönetimi altında tek tip mesleki korporasyonlar, sendikal korporasyonlar tarzında örgütleme anlayışını yansıtan bu olgunun somutta ne biçimde, ne düzeyde uygulanacağı zamana ve zemine göre değişiklik arz eder. O nedenle de bu unsur, faşizmin “siyasal iktidar tekeli” oluşturma özelliğinde olduğu kadar ortak ve vazgeçilmez değildir. Örneğin İtalya’da faşizm, toplumsal yaşamı Alman Nazizminin becerdiği ölçüde bir “yavrukurt” veya “izci” teşkilâtı gibi örgütlemeyi başaramamıştır.

[78] Bir ölçüde diyoruz, zira faşist iktidarın kapalı karakterini ve genelde kapitalist ülke yönetimlerinin devrimci işçi hareketi ezilip bitirilene dek faşist iktidarların yarattığı vahşeti nasıl da görmezden geldiklerini asla unutmayalım. Emperyalist ve kapitalist güçler, aralarında çıkar çatışmaları olsa bile, proletarya nerede devrimci isyan bayrağını dalgalandırmaya başlamışsa, orada burjuva devletin bunu ezmeye yönelik kudurganlığını gerekli görüp açık ya da sinsi bir onay vereceklerdir. Her şey olup bittikten ve devrimci proletarya korkuları yatıştıktan sonra, yine kendi çıkarları gereği şayet sıra “burjuva demokrasisi”ni hatırlamaya ve hatırlatmaya gelmişse, bu egemen güçler ancak o zaman timsah gözyaşları dökmeye başlayacaklardır. Nazi Almanyası örneğinde böyle oldu, Pinochet Şilisi için yine böyle. Sıra Türkiye’de faşizm gerçeğine geldiğinde, Avrupa’nın “demokrat” burjuvaları faşist Evren iktidarının “sandıkları kadar” ılımlı bir rejim (!) olmadığını yıllar sonra, artık faşizm zaten çözüldüğünde keşfedeceklerdi.

[79] Her burjuva devletin son çözümlemede egemen sınıfın ekonomik çıkarlarını koruyup kollama güdüsüne dayanan resmi bir ideolojisi vardır. Fakat burjuva devletin faşist biçimi alışıldık parlamenter işleyişe son vermekle nasıl ki olağan koşullardan önemli bir kopuş olarak görünüyorsa, faşizmin ideolojisi de genelde olağan resmi ideolojiden bir kopuş olarak görünecektir. Genelde diyoruz, zira Türkiye’de olduğu gibi resmi devlet ideolojisinin daha baştan olağanüstü koşullarda biçimlendiği örneklerde, faşist iktidar onun devletçi ve korporatist yanını en uç noktalarda ifade ederek işini görecektir. Zaten 12 Eylül faşist diktatörlüğü de, resmi devlet ideolojisini sivrilterek biçimlendirdiği ve yere göğe sığdıramadığı Atatürkçülüğünü toplumun hücrelerine dek empoze etmeye çalışmıştır.

[80] Lenin, “Kurucu Meclis Seçimleri ve Proletarya Diktatörlüğü”, Seçme Eserler, c.6, İnter Yay., Kasım 1995, s.493-4

[81] Faşist rejimlerin son buluş sürecinde yaşanan gelişmeler hakkında daha doğrudan fikir edinmek bakımından çeşitli örnekleri incelemek önem taşıyor. Bu çalışmada her bir örnek üzerinde kapsamlı biçimde durmak mümkün olmasa da, bazılarına ekte değinilecektir. Çeşitli ülkelerde yaşanan faşizm süreçlerini bütünsel olarak yansıtabilmek amacıyla, sona eriş biçimlerine ilişkin açıklamalar EK I’de ilgili örneklerin içinde yer almaktadır.

[82] Troçki, age, s.427 ve 430

[83] Troçki, age, s.431

[84] Poulantzas, Faşizm ve Diktatörlük, Birikim Yay., Mayıs 1980, s.10

[85] Poulantzas, age, s.10

[86] Poulantzas, age, s.59

[87] Poulantzas, age, s.72 ve73

[88] Poulantzas, age, s.73

[89] Poulantzas, age, s.73

[90] Poulantzas, age, s.62

[91] Bkz. Poulantzas, age, s.88-90

[92] Poulantzas, age, s.89

[93] Poulantzas, age, s.90

[94] Poulantzas, age, s.89

[95] Poulantzas, age, s.89

[96] Poulantzas, age, s.114

[97] Poulantzas, age, s.115

[98] Poulantzas, age, s.115

[99] Poulantzas, age, s. 89

[100] Poulantzas, age, s.115 (abç)

[101] Poulantzas, age, s.345

[102] Poulantzas, age, s.346 (abç)

[103] Poulantzas, age, s.346. Poulantzas burada bir dipnot düşer ve “siyasal polisin” birinci sırayı aldığı, ordunun üçüncü sıraya düştüğü bu “değişim”in Komintern’in dikkatini çekmediğini belirtir. Yalnızca ordunun işlevinin analiziyle yetinen Komintern’in, böylece askeri diktatörlükle faşizmi birbirine karıştırdığını söyler. “Aynı şey Troçki için de geçerlidir” diye eklemeyi de ihmâl etmez.

[104] Poulantzas, Portekiz, İspanya ve Yunanistan’da Geçiş Süreci, Belge Yay., Ekim 1981, s.62

[105] Troçki, Faşizme Karşı Mücadele, s.412

[106] Troçki, age, s.474

[107] Faşizmin iktidara tırmandığı ve devrimci proletaryanın henüz örgütlü gücünü, mücadele silahlarını yitirmediği bir evrede sermeyenin saldırısına karşı mücadeleyi örgütlemeyenlerin, artık korkulan gerçekleştikten ve faşizm iktidara oturup ortalığı düzledikten sonra havaya “keskin” mücadele sloganları savurmaları hiç de inandırıcı değildir! Yenilgi gerçekleştikten sonra insanın kendini ve kitleleri aldatması tehlikeli bir eğilimdir. Troçki benzer eğilim sergileyenleri şöyle eleştirir: “Kendimizi aldatmayalım! Boş hayallerle gizlenen bir yenilgi, yıkım demektir. Kurtuluş açıklıkta yatar. Ancak bütün başarısızlıkların ve hataların acımasız bir eleştirisi hazırlayabilir büyük intikamı.” (age, s.433) “Ağır bir hastalık geçirmiş bir organizma için, doğru tedavi son derece önemlidir. Faşizmin silindiri altında kalan işçiler içinse, maceracı taktikler kaçınılmaz olarak hareketsizliğe, kayıtsızlığa yol açar.” (age, s.434)

[108] Lenin Döneminde Komünist Enternasyonal –Belgeler–, c.2, s.301

[109] age, s.305

[110] age, s.304

[111] age, s.305

[112] Stalin “sosyal faşizm” tezinde şunları söylüyordu: “Faşizm, burjuvazinin savaş örgütüdür, Sosyal Demokrasinin aktif desteğine dayanmaktadır. Sosyal Demokrasi nesnel olarak, faşizmin ılımlı kanadıdır. Burjuvazinin bu savaş örgütünün, Sosyal Demokrasinin aktif desteği olmaksızın, mücadelelerde ya da ülkenin yönetiminde belirleyici başarılar elde edebileceğini varsaymak için hiçbir neden yoktur. Bu örgütlenmeler birbirlerini dıştalamıyor, aksine tamamlıyorlar. Bunlar karşıt değil ikiz kardeştirler. Faşizm, emperyalizmin savaş sonrası bunalım koşullarında ortaya çıkan ve proletarya devrimine karşı mücadele için düzenlenen bu iki temel örgütlenmenin şekillenmemiş siyasal blokudur. Burjuvazi, böyle bir blok olmaksızın iktidarını sürdüremez. Bu yüzden ‘pasifizm’in faşizmin bir kenara atılması demek olduğunu düşünmek bir hata olurdu. Bugünün koşullarında ‘pasifizm’, faşizmin ılımlı, Sosyal Demokrat kanadının ön plana sürülerek sağlamlaştırılması demektir.” (Üçüncü Enternasyonal 1919-1943, Belge Yay., Ekim 1979, s.83-4)

[113] Stalinist “sosyal-faşizm” saçmalığına Troçki’nin yönelttiği eleştiri Lenin dönemi Komintern çizgisinin devamıdır. Almanya’da faşizmin tırmanışını tahlil ederken şöyle der Troçki: “Sosyal Demokrasi, faşizmin zaferi için bütün gerekli şartları hazırlamıştır. Ama bununla, kendi politik tasfiyesi için gerekli ortamı da hazırlamış olmaktadır. Gerek Brüning’in olağanüstü hal yasalarının gerekse yaklaşan faşist vahşetin bütün sorumluluğunu Sosyal Demokratlara yüklemek tamamiyle doğrudur. Sosyal Demokrasiyi faşizmle özdeşleştirmekse, tamamiyle saçma.” (Faşizme Karşı Mücadele, s.153)

[114] Akt: Troçki, age, s.165

[115] 1928-34 arasında Komintern tarafından egemen kılınan bu “üçüncü dönem” politikası, onun kapitalist gidişatı üç farklı döneme ayıran değerlendirmesinden kaynaklanır. Buna göre, Birinci Dönem (1917-24): “kapitalist kriz ve devrimci yükseliş dönemi”dir. İkinci dönem (1925-28) ise, “kapitalist istikrar dönemi” olarak ele alınmıştır. Nihayet 1928 yılıyla birlikte de, kapitalizmin son aşaması olarak nitelenen “üçüncü dönem”e girildiği iddia edilmiştir. Komintern’in “üçüncü dönem” politikalarına, maceracılık, sekterlik, “kızıl” sendikalar uygulaması ve birleşik cephe anlayışına karşı çıkılması damgasını basar.

[116] Üçüncü Enternasyonal 1919-1943, s.224

[117] Bu konuda çok çarpıcı bir örnek oluşturması bakımından, İspanya Dersleri’ne ilişkin ayrı bir bölüm Ek II’de sunulmuştur.

[118] Marx, “Fransa’da Sınıf Savaşımları”, Seçme Yapıtlar, c.1, s.350

[119] Marx, age, s.350

[120] Lenin, “Kurucu Meclis Seçimleri ve Proletarya Diktatörlüğü”, Seçme Eserler, c.6, s.494