Navigation

NATO Zirvesi ve Füze Kalkanı Projesi

Kasım ayında Lizbon’da gerçekleşen NATO zirvesinden çıkarılabilecek en temel sonuç şudur; Amerikan emperyalizmi, tüm NATO ülkelerini kendi politikalarının ve planlarının bir parçası haline getirmek yolunda ciddi bir adım daha atmıştır. NATO üyesi 28 ülke tarafından oybirliğiyle kabul edilen yeni stratejik konsept, ABD’nin hegemonyasını pekiştirmek ve sağlamlaştırmak için izlediği politikaların NATO’ya uyarlanmış bir özeti mahiyetindedir. ABD, füze kalkanı projesi denilen devasa militarist projeyle hem rakiplerinden (özellikle de Çin ve Rusya) gelecek tehditleri önlemek ve bu sayede de hegemonya yarışında ve emperyalist savaşta kendisine avantaj sağlamak, hem de yanında ve kontrol altında tutmak istediği güçleri kendi şemsiyesi (yani hegemonyası) altında bulundurmayı hedeflemektedir. ABD’nin bu çabası, küresel düzeyde giderek artan kamplaşmayı/kutuplaşmayı körükleyecek bir içeriğe sahiptir ve zaten niyeti de budur. Kamplaşma sürecini hızlandırarak, rakipleri henüz kendisini alaşağı edecek güçte değilken, başını çektiği cepheyi genişletmeye ve yaymaya çalışmaktadır. Böylece sürece kendisi kadar hazırlıklı giremedikleri için sürekli tereddüt geçiren AB ülkeleri veya Türkiye gibi güçleri de netleştirerek yoluna devam etmek istemektedir. Bu bakımdan, yüz milyarlarca dolar maliyete sahip olan füze kalkanı projesi, emperyalist güç ilişkilerinin ABD çıkarları lehine yeniden düzenlenmesinin bir aracı olma özelliğini taşımaktadır.

İki günlük zirve gayet açık göstermiştir ki, Obama yönetimi, kendisi hakkında sarfedilen “yumuşak güç” nitelemelerine karşın, Bush dönemini hatırlatan bir hırsla, NATO üyesi tüm ülkeleri planlarını desteklemeye zorlamaktadır. Kuşkusuz bunu yaparken Bush döneminin aksine, diğer emperyalist-kapitalist güçlere kimi tavizler vermeyi de ihmal etmemektedir. Selefinden farklı olarak, burnunun dikine gitmek yerine –çünkü artık kendini bu denli güçlü hissetmemektedir– kendi planlarını diğerlerinin planları haline getirerek, onları da planlarına ortak ederek ve bunu yaparken de kimi tavizler vererek, rötuşlar yapmayı göze alarak hareket etmektedir. Ama son tahlilde hayata geçen, ABD’nin planları olmaktadır.

Zirve öncesindeki süreçte (Güney Kore’deki G-20 toplantısından başlayarak ve hatta füze kalkanı projesinin gündeme geldiği 2004 yılından bu yana), gerek AB ülkeleri ve gerekse de Türkiye, çıkar farklılıklarından oluşan çekinceleri yüzünden ayak diremiş olsalar da, neticede ABD’nin basıncına boyun eğmişler ve NATO zirvesinin gündemini oluşturan yeni stratejik konsepte ve füze kalkanı projesine onay vermişlerdir. Bu onay, projenin detaylarını (sistemin nerelere konuşlandırılacağı, komuta kademesinde kimlerin etkin olacağı vb.) kapsamamaktadır, yani önümüzdeki süreçte detaylar üzerinden pek çok konuda çeşitli pazarlıklar söz konusu olacaktır, ama genel hatlarıyla rota belli olmuştur.

NATO yeni stratejik konseptle birlikte, emperyalist savaş sürecinin ihtiyaçlarına daha da uyarlanmış olarak, önümüzdeki 15-20 yıllık dönemde ABD’nin ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir hale getirilmiştir. Bu konseptin kendisine sunduğu serbestlik sayesinde, düşman kavramının belirsizliğinin verdiği esneklikten de faydalanarak ve füze kalkanı sisteminin yaratacağı “yenilmez güç” imajına dayanarak ABD, Ortadoğu’dan Güney Asya’ya kadar geniş bir coğrafyadaki halkları sindirmek, çıkarlarını dünyaya dayatmak açısından önemli bir avantaj elde etmiş olmaktadır.

Bu durum, dünya çapında yeniden alevlenmiş olan silahlanma yarışını, yani militarizmi de iyice körükleyecektir. Daha şimdiden Suudi Arabistan, Mısır gibi Ortadoğu ülkeleri dahi on milyarlarca dolarlık füze sistemi siparişlerini vermiş durumdadırlar. Başta ABD’li silah tekelleri olmak üzere, Rusya, Çin ve çeşitli AB ülkeleri de silah satışlarından elde edecekleri kârların heyecanı içindedirler. Öyle ki, ABD’li tekeller, içinde bulunulan ekonomik krizden çıkışta bu silah satışlarını ciddi bir umut kapısı olarak görmektedirler.

Nicedir alt-emperyalist bir aşamaya gelmiş bulunan Türkiye’nin tutumu da diğer emperyalist güçlerden farklı olmamıştır. Her ne kadar İran’la arasının bozulmaması ve “komşularla sıfır sorun” politikası sayesinde bölgede edindiği imajının zarar görmemesi için, zirve sonucu yayınlanan bildiride bazı rötuşlar yapılmasında ısrarcı olmuşsalar da, Türkiye egemenleri de füze kalkanı projesine ve NATO’nun yeni işlevine karşı değillerdir. Aksine oluşmakta olan yeni konsept içerisinde çıkarlarına uygun roller kapmak peşindedirler. Türkiye burjuvazisi, “biz zaten füze sistemi kuracaktık, dolayısıyla bu işin NATO projesi haline gelmesi maliyeti de düşürmüş oldu” diyecek kadar pervasızdır. Türkiye, bu proje çerçevesinde bizzat kendisi de bazı askeri malzemeleri ihraç etme niyetindedir. Ayrıca bu projeye dâhil olmasının bölgesel düzeyde gücünü arttıracağını da bal gibi bildiğinden, imajına zarar vermeyecek biçimsel birkaç küçük değişiklikle onaylama yoluna gitmiştir. Türkiyeli egemenler, lafta bölgesel güç olmanın yolu olarak “barışçıl bir dış politika” izlemek gerektiğinden dem vursalar da, kimi liberal hayalperestlerin aksine, çok iyi bilmektedirler ki ekonomik güçle desteklenen yüksek askeri güç, bölgedeki siyasi nüfuzlarını kat be kat arttıracaktır. Emperyalist sistemin güce dayalı orman kanunlarının işlediği dünyasında “barışçıl” söylemler, olsa olsa avını ürkütmeden yuvasından çıkarmak isteyen bir yılanın “tatlı dili” kadar barışçıldır.

“Yeni stratejik konsept” işçi-emekçi halklar açısından ne anlama geliyor?

Adı “yeni” olsa da, NATO zirvesinde kabul edilen konseptin bazı açılardan çok yeni olduğu söylenemez. SSCB’nin çöküşüyle birlikte “soğuk savaş” döneminin sona ermesinden bu yana NATO birkaç kez konsept değiştirmiştir. Ama bunların hepsi, ABD emperyalizminin dünyaya vermek istediği yeni düzenin gereklerine göre oluşturulmuştur. Bu bağlamda, mali-askeri-siyasi açıdan patronu ABD olan NATO’nun temel görevi değişmiş değildir. NATO, kuruluşundan bu yana emperyalizmin vurucu gücü olmak niteliğini korumuştur. Konsept değişiklikleri, NATO’nun bu temel görevini değil, ama bu amaca nasıl hizmet edeceğine dair işlevlerindeki değişimleri kapsamaktadır.

“Soğuk savaş” döneminde NATO üyesi ülkelerin baş düşmanı “komünizm” idi. Dolayısıyla da NATO, bir yandan SSCB ve diğer bürokratik diktatörlüklerden gelecek askeri tehditlere karşı bir savunma oluşturmak, diğer yandan da dünya çapında “komünizmin yayılmasını önlemek” amacıyla faaliyet yürütüyordu. Bu amaçla, bünyesindeki ülkelerin topraklarında sayısız askeri üsler kurmuş, buralarda nükleer silahlar konuşlandırmış, pek çok durumda temsil ettiği emperyalist güçler adına savaşlara katılmış, bunlarla da yetinmeyerek “Gladio” tipi kontr-gerilla örgütlenmeleriyle “komünizmle mücadele” adı altında işçi-emekçi sınıfların, halkların her türlü mücadelesini ezmeye çalışmıştır. Yani “emperyalizmin vurucu gücü” sıfatını fazlasıyla hak eden eli kanlı bir örgüt olmuştur.

Ancak SSCB’nin ve beraberinde temsil ettiği sistemin yıkılmasıyla birlikte dünya güç dengeleri değişmiş, ABD’nin kurmaya çalıştığı “yeni dünya düzeni” çerçevesinde NATO da yeni işlevler üstlenmeye başlamıştır. Yugoslavya’nın parçalanması eşliğinde Avrupa’nın göbeğinde yaşanan kanlı savaşlarda bu yeni konseptin içeriği de belli olmuştur. Emperyalist güçlerin değişen planlarına uygun olarak “komünizm öcüsü”nün yerini önce ne olduğu belirsiz bir “uluslararası terörizm” kavramı almış ve bu kavram etrafında oluşturulmaya başlanan yeni konsept, nihayet Lizbon zirvesinde son halini bulmuştur.

Lizbon zirvesinde kabul edildiği haliyle yeni konseptin özünü 17 başlık altında sıralanan tehditler listesi oluşturuyor. Bu tehditler, NATO’nun hangi hallerde üyelerinin güvenliğini (siz bunu başı çeken emperyalist güçlerin çıkarları diye okuyun) sağlamak amacıyla askeri operasyonlara girişebileceğini belirliyor. Bu tehditler arasında neler yoktur ki: köktendincilik, siyasi ve ekonomik istikrarsızlık, kitle imha silahları ve uzun menzilli füzelerin yayılması, etnik ve mezhep çatışmaları, ittifak dışı nükleer güce sahip ülkeler, enerji yollarına dönük tehditler, yüksek silah teknolojisinin yayılması, uluslararası sabotaj ve organize suçlar, kontrol edilemeyen kitlesel göçler, serbest piyasa ekonomisine dayanan uluslararası politik düzenin iflası, başarısız reformlar, merkezi devletlerin çökmesi, uluslararası terörizm, teröristler ve aşırı gruplardan kaynaklanan siber saldırılar, yaygın insan hakları ihlalleri, kara veya arazi parçalarına ait anlaşmazlıklar, uyuşturucu ve silah kaçakçılığının yayılması vs.

Bu uzun listeden de anlaşılacağı gibi amaç, ihtiyaç duyulan her durumda, dünyanın herhangi bir bölgesinde, herhangi bir anda ve herhangi bir uygun araçla gerekli askeri operasyonun yapılabilmesidir. Bu sayede geçmişte sadece komünizmle sınırlı bir düşman algılaması, yerini ne idüğü belirsiz bir hayalete bırakmıştır. Bu listenin kapsamına girmeyecek bir sorun bulmak zordur. Yeni konsept sayesinde NATO, Batılı emperyalist güçlerin her türlü ihtiyacını karşılamaya dönük olarak dünyanın tamamını emperyalist savaşın alanı sayan bir anlayışa kavuşmuştur.

Listedeki tehdit sıralamasını oluşturan kavramlara biraz daha yakından göz attığımızda, yeni konseptin ideolojik arka planını da görebiliriz. İlk sırada köktendinciliğin yer alması boşuna değildir. Emperyalist paylaşım kavgasının öncelikli alanları olan Ortadoğu ve Orta Asya’da, hatta güneydoğu Asya’da ABD’nin ve peşine taktığı diğer Batılı emperyalistlerin çıkarlarının bir numaralı düşmanı İran’dır, Suriye’dir, El-Kaide ve benzeri “İslamcı” örgütler ve siyasi güçlerdir. İsteklerine boyun eğmeyen bu güçleri dize getirmek veya yok etmek için her türlü yöntemi mubah sayan ABD, bu saldırganlığına kılıf olarak “radikal İslamcı güçlerin terörist eylemleri”ni öne sürmektedir. Listede yer alan “uluslararası terörizm” vb. diğer kavramlar da bununla ilişkilidir. ABD’ye göre, örneğin İran’daki insan hakları ihlallerini bolca gerçekleştiren “köktendinci” rejim, geliştirdiği “yüksek silah teknolojisi”ne sahip “kitle imha silahları ve uzun menzilli füzeler”le, “nükleer silahlar”la, ayrıca diğer bölge ülkelerinde desteklediği yine “köktendinci terörist” yapılarla, hem siyasi hem de ekonomik istikrarsızlık kaynağı olmakta, Irak’ta olduğu gibi etnik ve mezhep çatışmalarını körüklemekte, gerektiğinde başka ülkelerde sabotajlar düzenlemekte ve bu haliyle üzerinde bulunduğu enerji yollarına dönük tehdit oluşturmakta, bölgede oluşturulmaya çalışılan “demokrasi”yi ve serbest piyasa düzenini tehdit etmektedir! Eh, bu koşullarda da katli vacip olmakta, NATO’nun hedef tahtasına oturtulmaktadır!

İşin bir ilginç boyutu da, askeri tehditlerin yanı sıra, ekonomik, siyasi ve sosyal düzeydeki bazı sorunların da NATO’nun müdahalesi açısından kapsama alanına sokulmasıdır. Örneğin Haiti’deki gıda ayaklanmalarından tutun da, Avrupa’ya aşırı göç veren bir Afrika ülkesine kadar pek çok yere NATO müdahalesinin önü açılmaktadır. Daha da önemlisi, son dönemde Orta Asya ülkelerinde örneklerini gördüğümüz çeşitli renkteki “devrimler” emsal gösterilerek, devrimci ayaklanmaların ve durumların bastırılmasında da NATO’nun devreye girebilmesinin sağlanmasıdır. Bu bağlamda NATO’nun karşı-devrimci misyonu, “soğuk savaş” döneminde kontr-gerilla yapılanmaları üzerinden giriştiği faaliyetleri artık açıktan yapabilecek biçimde meşrulaştırılmaktadır.

Önümüzdeki süreçte üyelerinin güvenliğini sağlamak adına, Filistin’de veya Irak’ta direniş hareketini bastırmak üzere NATO’nun devreye girmesi de olasılık dâhilindedir. Afganistan’da durum zaten budur. Venezuela, Bolivya gibi Latin Amerika ülkelerinde ABD karşıtı rejimleri devirmek için NATO güçlerinin operasyonlara girişmesi de muhtemel hale gelmiştir. İran ve Suriye zaten hedef tahtasındadır. Burjuva medyanın yaratmaya çalıştığı yanılsamanın aksine, sürekli olarak ABD ve Güney Kore ordusu tarafından kışkırtılan Kuzey Kore’nin hizaya getirilmesi için de NATO orduları harekete geçirilebilir. Kısacası NATO’nun “yeni” konspeti, tam anlamıyla bir emperyalist savaş konseptidir ve patron durumundaki ABD’nin çıkarlarının korunması ve planlarının uygulanması “eski” görevi de devam etmektedir.

“Füze kalkanı projesi”nin işlevi nedir?

Mimarlığını ABD’nin yaptığı bu yeni konseptin hayata geçirilmesinde ve NATO üyesi ülkelerin bu doğrultuda ve belirli bir işbölümü çerçevesinde hareket etmesinde temel araç ise füze kalkanı projesi olmuştur. Füze kalkanı projesi, kabaca, “düşman” ülkelerden (İran’ın, Kuzey Kore’nin ve adı açıkça anılmasa da Çin ve Rusya’nın da dâhil olduğu ülkeler) atılacak kısa, orta veya uzun menzilli balistik füzelerin (muhtemelen nükleer başlıklı) önce gelişmiş radar sistemleriyle tespit edilmesi ve sonra da karadan veya denizden ateşlenecek füzelerle hedefine varmadan havada imha edilmesi esasına dayanıyor. Ancak projenin göreceği işlev, bu tanımlamanın çok ötesindedir.

Şu anda gündemde olan proje, daha “soğuk savaş” döneminin sonlarında ABD başkanı Reagan tarafından ortaya konan “yıldız savaşları projesi”nden esinlenilerek üretilmiştir. Orijinal haliyle “yıldız savaşları projesi”, uygulanması bugünün teknolojisiyle bile imkânsız olan hayali bir projeydi. Bu açıdan da projenin ideolojik savaşın bir parçası ve propaganda aracı olma özelliği daha öne çıkıyordu. Bu sayede ABD, hegemonya yarışında SSCB’nin önüne altından kalkamayacağı maliyette bir proje koymuş oluyor ve NATO ülkelerini de kendi şemsiyesi altına girmeye mecbur bırakıyordu. Amaç aynıydı, SSCB’den gelecek nükleer başlıklı balistik füzelerin atmosfer dışında vurularak imha edilmesi. SSCB’nin çökmesiyle birlikte bu proje rafa kalktı, ancak ABD kendi topraklarını koruyacak bir füze kalkanı sistemini ilerleyen yıllarda tamamladı. Bush döneminde ABD, füze kalkanı sistemini AB ülkelerinde kurmak yönünde adımlar atmış, Çekya ve Polonya’ya kurulması gündeme gelen sistem, Rusya’nın şiddetli itirazları ve karşı hamleleri sonucu askıya alınmıştı.

Lizbon zirvesinde kabul edilen füze kalkanı projesi çerçevesinde ise çeşitli AB ülkelerinde ve Türkiye’de radar sistemleri ve füze bataryaları kurulması karara bağlanmış oldu. Açıklamalara göre sistemin özelde Avrupa ve genelde tüm NATO ülkelerini kapsaması öngörülüyor. Başlangıçta sadece Avrupa ülkelerini kapsayacak şekilde tasarlanmış olan sistem, Türkiye’nin itirazları üzerine NATO ülkelerinin tamamını kapsamına alacak şekilde genişletilecek. Sistemi NATO adına ABD inşa edecek. Böylece ABD’nin yıllanmış projesi, Türkiye’nin itirazlarının da etkisiyle NATO projesi olarak ve maliyeti de NATO’ya yıkılarak hayata geçirilecek. Türkiye açısından büyük başarı!

Projedeki detaylar ve medyadaki tartışmalarda yer alan bazı sorular, sistemin asıl işlevinin ne olacağı konusunda da ipuçları veriyor. Örneğin sistemin bir parçası olan ve Türkiye’nin doğu sınırına kurulacağı söylenen radarların menzili yaklaşık 3000 kilometre. İsmi geçmese de, kalkanın asıl olarak İran’dan gelecek füzelere karşı kurulduğu iddiası da böylece çökmüş oluyor. Çünkü bu mesafe, aşağı yukarı, Türkiye’nin doğu sınırıyla Çin’in batı sınırı arasındaki mesafeye denktir. Yani Çin’den veya daha yakında olan Rusya’dan atılacak füzelerin bu radarlarla tespiti mümkündür. Böylesine pahalı bir projenin, sırf ABD tarafından sürekli şişirilen “İran’dan gelecek nükleer tehdit” karşılığı hayata geçirileceğine inanmak zaten mümkün değilken, radarların menzili bile asıl tehdit olarak kimlerin görüldüğünü yeterince ele vermektedir. Açıktır ki, füze kalkanının asıl hedefi Rusya ve/veya Çin’dir.

İkinci bir husus ise, sadece savunma amaçlı olduğu söylenmesine rağmen (böylece kamuoyundan gelecek tepkiler minimize edilmeye çalışılmaktadır) füze kalkanının saldırı amacıyla da kullanılabilecek oluşudur. Sisteme yerleştirilecek füzeler, radarların tespit ettiği bir balistik füzeyi imha amaçlı kullanılabileceği gibi, saldırı amacıyla bir noktaya veya hedefe ateşlenebilme özelliğine de sahiptirler. Bu özellikleri çok öne çıkmasa bile, “neden füze kalkanına ihtiyaç duyuluyor” sorusunun cevabı, meselenin masumane bir savunma ihtiyacından kaynaklanmadığını ortaya koymaktadır. Füze kalkanına ihtiyaç duyulmasının başlıca sebebi, başta ABD olmak üzere emperyalist güçlerin elinde bulunan ve dünyayı birkaç kez yok edecek denli yıkıcı bir güce ulaşmış bulunan nükleer başlıklı füzelerdir. ABD ve diğer Batılı emperyalist güçler, bir yandan kendileri nükleer silahlar üretmekte ve bulundurmakta, diğer yandan da rakiplerinin elindeki nükleer silahları etkisiz kılmaya dönük bu gibi projelerle üstünlüğü ele geçirmeye çalışmaktadırlar. Dolayısıyla füze kalkanı sisteminin savunma amaçlı olduğu koca bir yalandan ibarettir. Bu sistemi, mevcut nükleer silah cephaneliğiyle birlikte düşünmek gerekir ki bunun anlamı da, “ben seni yok edebilirim, ama sen bana bir şey yapamazsın”dır. Böyle bir zihniyetin savunma amacı taşıdığından yahut barışçıl niyetler doğuracağından bahsetmek için aptal olmak gerekir.

İşin bir diğer boyutunu da projenin son derece yüksek maliyeti ve gerektirdiği ileri teknoloji oluşturmaktadır. NATO üyesi ülkeler ele alındığında, ABD hariç hiçbir ülkenin –hele ki mevcut kriz koşullarında– böyle bir projenin altından tek başına kalkması mümkün değildir. Dolayısıyla bir kez projenin oluşturulmasına onay verildiğinde, tüm NATO ülkelerinin ABD’nin kuracağı, komuta ve kontrol edeceği bir sistemin parçası haline gelmeleri kaçınılmazdır. Kim ne derse desin, biçimsel olarak komuta kademesinde çeşitli NATO ülkeleri olsa dahi, ABD’nin nihai karar verme hakkını yani “düğmeye basma” hakkını bir başka ülkeye bırakması olanaklı değildir. Bu da projenin asıl işlevini ortaya koymaktadır; ABD füze kalkanı projesi sayesinde, sarsılan hegemonyasını yeniden tahkim etme çabası içindedir.

Son bir husus da, böylesi bir sistemin getireceği askeri avantaj sayesinde (kendisinin vurulmaz olup, rakiplerini vurabilme kabiliyeti) ABD’nin, kendi çıkarlarını çok daha rahatlıkla hem rakip güçlere hem de kimi AB ülkeleri ve Türkiye gibi güçlere dayatabilecek olmasıdır. Kapitalizmin küresel krizinin devam ettiği ve burjuva iktisatçılarının bile krizin daha da derinleşme eğiliminden bahsettiği koşullarda, ekonomik açıdan sürekli güç kaybeden ABD’nin, hegemonyasını devam ettirmek ve pekiştirmek açısından füze kalkanı projesinin önemli bir işlev göreceği muhakkaktır. Her şey bir yana, bu proje kapsamında ABD’li ve AB’li silah tekelleri milyarlarca dolarlık silah satış anlaşması yapacaktır. Örneğin Suudi Arabistan, kendi füze kalkanını kurmak için şimdiden ABD’li tekellerle 60 milyar dolarlık bir anlaşma imzalamıştır. Kısacası bu proje, başta ABD olmak üzere Batılı emperyalist güçlerin çıkarlarına kalkan olacaktır.

Burjuvazinin yalanlarına kanma, emperyalizme kalkan olma!

58 yıldır NATO üyesi olan Türkiye hem “yeni” konsepti hem de füze kalkanı projesini onaylamıştır. Böylece ABD emperyalizminin uzun vadeli planlarının ve stratejisinin ortağı olduğunu bir kez daha göstermiştir. Ancak bu sürecin sancısız geçtiği de düşünülmemelidir. Bölgesel bir emperyalist güç haline gelmiş olan Türkiye’nin, Ortadoğu’daki birçok konuda ABD ile ters düşen çıkarları söz konusudur: Filistin meselesindeki İsrail karşıtı tutumu, İran meselesinde bir türlü ABD planlarına cevaz vermeyişi, Kıbrıs sorununda AB ile anlaşamaması, Kürt sorununda farklı yaklaşımlara sahip olması gibi… Ve bu meselelerin hepsi de belirli oranlarda NATO zirvesine yansımıştır.

Örneğin Türkiye, kendi topraklarında kurulacak radar sistemi sayesinde elde edilecek verilerin İsrail ile paylaşılmamasını talep etmiştir. Açıktır ki bu talep, iç politika alanında oluşmuş bulunan ve AKP aleyhinde kullanılan “füze kalkanı İsrail’i korumak için kurulacak” söylemine karşı bir koruma sağlamak amacını gütmektedir. Yoksa füze kalkanının ABD’nin Ortadoğu’daki ileri karakolu durumunda bulunan İsrail’i korumaması düşünülemez bir şeydir. Kıbrıs sorununda ise Türkiye güney Kıbrıs’ın NATO üyeliğini, güney Kıbrıs da Türkiye’nin Avrupa güvenlik sistemine dahlini veto ettiğinden, bu durum, NATO-AB ilişkilerinde bir çelişkiye yol açmaktadır. Ama en önemlisi, son dönemde İran meselesinde sürekli olarak ABD’nin planlarına direnen Türkiye’nin ilk kez bu proje ile tutumundan taviz vermesi olmuştur. Sonuç bildirgesinde İran’ın adının geçmemesinin bu açıdan bir önemi yoktur, çünkü İran’ın hedef ülke konumu herkesçe gayet iyi bilinmektedir. Yine de bu durumun Türkiye-İran ilişkilerini çok fazla etkileyeceğini düşünmemek gerekir. Ne de olsa projenin görünürdeki veya kısa vadedeki hedefi İran olsa da, yukarıda da belirttiğimiz gibi asıl hedefin Rusya ve/veya Çin olduğu açıktır. Gerçekten de “kediye kedi diyeceksek”, bunu belirtmek gerekmektedir.

ABD’nin bu projeye onay vermek noktasında Türkiye’ye ciddi baskı uyguladığı bilinmektedir. Açıkçası ABD, biraz son dönemdeki tavırlarından ötürü burnunu sürtmek, biraz da hangi safta yer aldığını artık net olarak belirlemesi gerektiğini ortaya koymak için füze kalkanı projesini Türkiye’ye karşı kullanmıştır. İstediğini daha NATO zirvesi öncesinde elde ettiğinden ötürü de, zevahiri kurtarmak için gerekli rötuşları yapmış ve karar bildirgesine İran veya Suriye’nin adının konmasını engellemiştir. Oysa gayet iyi bilinmelidir ki bu proje ve yeni konseptiyle NATO, tüm Ortadoğu halklarını, bilhassa da İran halkını hedef alan bir savaş örgütüdür. NATO üyesi Türkiye, ABD ve diğer emperyalist güçlerin planları ve çıkarları doğrultusunda yeni emperyalist savaş projelerine dâhil edilmeye çalışılmaktadır.

Bu konuda Türkiye burjuvazisinin niyetleri de hiç masumane değildir. Bunun en önemli kanıtı da, Türkiye’nin kendi füze savunma sistemini kurma isteğidir. Türkiye, NATO gündemiyle gelen proje haricinde ve öncesinde kendi füze sistemini kurmak için ihale açmış durumdadır. Bu sistemin maliyetinin 4 milyar dolar civarında olduğu ifade edilmektedir. Bu para işçi ve emekçi halktan kesilen vergilerle ödenecektir. Türkiye’nin niyeti, kendi füze sistemiyle NATO projesini birleştirmek ve harcayacağı paradan bir miktar tasarruf etmektir. Bunun mümkün olabilmesi için de, Türkiye’nin kuracağı füze sisteminin NATO sistemiyle entegre olabilir özellikte bulunması gerekmekte, bu durumda da Türkiye’nin açtığı ihaleye girmiş olan Rus ve Çinli firmaların şansı kalmamaktadır. Rusya’nın NATO tarafından kibarca reddedilen, “gelin füze kalkanı sistemlerimizi ortaklaştıralım” teklifinin arka planında yatan sebeplerden biri de budur.

Diğer taraftan proje Türkiye’ye radar yerleştirilmesiyle sınırlı da kalmayacaktır. Akdeniz ve Karadeniz’de, Türkiye karasuları dâhilinde, üzerlerine füze rampaları monte edilmiş NATO’ya (ve çoğunlukla da ABD’ye) ait savaş gemileri dolaşmaya başlayacak; radar üsleri ve füze rampalarının bulunacağı mevkilere NATO (ve dolayısıyla ABD) askerleri yerleşecek; füzelerin kullanılması durumunda da bizzat Türkiye hedef haline gelecektir. Ayrıca, “düşman” tarafından atılan ve nükleer başlığa sahip bir balistik füze büyük olasılıkla Türkiye üzerinde imha edileceğinden, patlamadan dolayı oluşan nükleer serpinti de Türkiye üzerinde gerçekleşecektir. Tüm teranelere rağmen ve komuta kademesinde Türkiye yer alacak olsa bile, nihayetinde sistemin düğmesi ABD’nin parmağının altında olacağından, Türkiye’nin istemediği durumlara ve hatta savaşa sokulması mümkün hale gelebilecektir.

Çok açıktır ki füze kalkanı projesi hem Türkiye hem de Ortadoğu halklarına daha fazla belâdan başka bir şey getiremez. Zaten emperyalizmin vurucu gücü olarak karşı çıkılması gereken NATO da, yeni savaş konseptiyle birlikte, işçi ve emekçi halklar açısından daha tehlikeli hale gelmiştir. NATO’nun lağvedilmesi ve silahlanmaya dur demek için, NATO üyesi ülkelerin işçilerine büyük bir sorumluluk düşmektedir. Türkiye işçi sınıfı da, Türkiye’nin NATO’dan çekilmesi, tüm NATO üslerinin kapatılması ve NATO’nun lağvedilmesi için mücadele vermelidir; Türkiye’nin kendi projesi de dâhil olmak üzere tüm füze sistemlerine karşı çıkmalıdır. Kapitalizmin tarihinin gördüğü en büyük ekonomik krizden çıkmak ve gittikçe sarsılan hegemonyasını pekiştirmek için her türlü caniliği ve çılgınlığı göze alabilecek duruma gelmiş olan ABD emperyalizminin planlarına alet olunmamalıdır. Füze kalkanı projesiyle daha da kızışacak olan emperyalist savaş sürecinde, Türkiye burjuvazisinin kendi ve emperyalizmin genel çıkarları uğruna ülkeyi maceraya sokmasına asla izin verilmemelidir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 69, Aralık 2010