Navigation

Ukrayna’da Neler Oluyor?

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Ukrayna’da son birkaç ayda meydana gelen olaylar, aslında dünyanın pek çok farklı bölgesinde yürüyen süreçlerin en bariz örneklerinden birini oluşturuyor. Bu süreçler ikili bir karaktere sahiptir. Yoksulluktan, sefaletten, çürümüş ve baskıcı rejimlerden bıkan halk kitleleri, içinde bulundukları derin hoşnutsuzluğun ve huzursuzluğun sonucu ayağa kalkıyor, kitlesel protestolar düzenliyor, isyan ediyor. Ancak devrimci alternatiflerin yokluğunu fırsat bilen burjuva güçler, kitlelerin muazzam enerjisini kendi çıkarları doğrultusunda manipüle etmeye, kullanmaya çalışıyorlar. Libya’dan Suriye’ye, Venezuela’dan Ukrayna’ya kadar neredeyse tüm örneklerde yaşananların ortak noktası budur. Kapitalist sistem, içinden geçtiği tarihsel kriz ve emperyalist savaş ortamında işçi-emekçi sınıfların isyanına engel olamamakta, ama bu toplumsal hareketler kendiliğinden biçimde de sosyalist bir devrime ilerleyememektedir.

SSCB’nin dağılmasından bu yana devam eden çekişmede Batılı emperyalistlerin ve Rusya’nın, sonunda kendi çıkarları uğruna Ukrayna’yı felâketin eşiğine getirdikleri aşikârdır. Muhalif güçlerin Rusya yanlısı iktidarı devirmesiyle avantajlı pozisyona geçen Batı karşısında, Rusya da resmi bir açıklama bile yapmaya gerek duymadan, önemli çıkarlarının bulunduğu Kırım’ı fiilen işgale başlamıştır. İşgalin, doğu Ukrayna topraklarına doğru genişlemesi an meselesidir. Ülke bölünmenin ve savaşın eşiğine gelmiştir. Batı destekli bir iktidar değişikliğine kolayından göz yummayacağı belli olan Rusya’nın bu hamlesi, emperyalist kapışmanın dozunu ciddi biçimde yükseltecektir. Üstelik sadece Ukrayna’da değil tüm dünyada Batılı emperyalistlerle Rusya arasındaki gerilimin dozu artacaktır.

Ukrayna’da yaşanan gelişmeler doğru bir yöntemle tahlil edilmediğinde ters uçlara savrulmak kaçınılmazdır. Cereyan eden toplumsal olayları “halk devrimi” olarak görmek ne kadar yanlışsa, “faşizmin zaferi” diye nitelemek de o kadar yanlıştır. Toplumsal ve siyasi olaylar sınıfsal karakterine ve ortaya konulan taleplere göre değil de, salt Amerikan emperyalizmine karşı olup olmadığına göre değerlendirildiğinde bu yanlışlara düşmekten kurtulunamaz. Tek emperyalist güç ABD değildir veya ABD’nin hegemon güç olması diğer emperyalistleri daha tercih edilir kılmaz.

Ukrayna’da neler olduğunun ve olası etkilerinin doğru bir analizini yapmak bu bakımdan önemlidir. Bu tür örnekler iyi kavrandıkça, dünyada yaşanan diğer gelişmeler de daha isabetli biçimde yorumlanabilecek ve doğru tutumlar alınabilecek, işçi sınıfının bağımsız siyasi hattını oluşturmak mümkün hale gelecektir.

“Turuncu devrim”den “Meydan” savaşına

Ukrayna’da bugün yaşanan gelişmelerin, 1991’de SSCB’nin çöküşünden bu yana devam eden Batı emperyalizmi ile Rusya arasındaki çekişmenin bir parçası olduğunu söylemiştik. Bu çekişmenin sebebi, özellikle ABD’nin, SSCB’nin dağılmasıyla ortaya çıkan yeni devletler üzerinden Rusya’yı kuşatma ve yalıtma politikasıdır. Yugoslavya’nın parçalanmasını, Kafkaslarda ve Orta Asya ülkelerinde yaşanan “renkli devrimleri” hep bu politikayla ilişkili biçimde değerlendirmek gerekir.

Ukrayna 1991 yılında SSCB’nin dağılmasıyla birlikte bağımsız bir devlet haline gelmiş, ama Rusya Federasyonu’nun hegemonyasındaki Bağımsız Devletler Topluluğu içinde yer almaya fiilen devam etmiştir.[1] Nitekim 2004’teki “Turuncu Devrim”e kadar ülkede Rusya yanlısı iktidarlar varlığını korumuştur. Bu ara dönemde ülke ekonomisi tam anlamıyla bir çöküş yaşamış, milli gelir %60 oranında düşmüş, enflasyon beş haneli rakamlara kadar çıkmış, siyasi çürüme ve yolsuzluk iyice tırmanmış, ülkenin zenginliklerini siyasi iktidarlar aracılığıyla ele geçiren oligarklar türemiştir. Bu tabloya rejimin baskıcı ve otoriter karakteri eşlik etmiştir.

İşçi ve emekçi sınıfların ciddi bir sefalete sürüklendiği bu dönemde halk kitlelerinde biriken tepkiyi de arkalarına alan Batı yanlısı burjuva kesimler, 2004’teki başkanlık seçimlerinde Rusya yanlısı Yanukoviç’in karşısına Yuşçenko’yu çıkarmışlar, fakat seçimleri az farkla Yanukoviç kazanmıştır. Yuşçenko’nun hile karıştığı gerekçesiyle seçim sonuçlarına itiraz etmesi üzerine, taraftarı olan kitleler sokaklara dökülmüş ve Yüksek Mahkeme’nin de seçimlerin tekrarlanması yönünde karar vermesinin ardından yenilenen seçimlerde Yuşçenko başkanlığı kazanmış ve Timoşenko da başbakan olmuştur. Yuşçenko’nun seçim sürecinde turuncu rengi kullanmasından dolayı bu halk hareketine “Turuncu Devrim” denmiştir. “Turuncu Devrim”in gerçekte ne olduğunu anlamak, Ukrayna’da bugün yaşananları kavramak açısından kilit öneme sahiptir.

Ukrayna son derece stratejik öneme sahip bir ülke olduğundan (çünkü Rusya’nın Karadeniz’e ve oradan da Akdeniz’e açılan kapısıdır ve ayrıca da enerji nakil hatlarının üzerinde yer almaktadır) Batı yanlısı bir iktidarın işbaşına gelmesi ve ülkenin NATO’ya dâhil olması ABD’nin öncelikli hedeflerinden olmuştur. ABD ilk iş olarak burjuvazinin bir kesimini kendi yanına çekmeye uğraşmış ve bunda da fazla zorlanmamıştır. AB ülkeleriyle iş tutan oligarklardan ve onların güdümündeki bürokratlardan oluşan burjuva kesim, ekonomik ve siyasi çıkarlar açısından zaten Batı’ya daha yakın durmakta olduğundan ve ayrıca otoriter rejimin her an elindekileri almasından korktuğundan, ABD-AB kampına yanaşmakta hiç tereddüt etmemiştir. Bu burjuva kesimler, Batılı ülkelerin desteğini de arkalarına alarak 2000’lerden itibaren Yuşçenko ve Timoşenko gibi liderler eliyle iktidar karşıtı bir kampanya başlatmışlardır. Ülke nüfusunun çoğunluğunu oluşturan orta ve batı bölgelerinin tarihsel olarak kendini Batı’ya daha yakın hissetmesi, Rusya’ya ve Rusya yanlısı iktidarlara duyulan tepki de, kampanyanın kitleler nezdinde tutmasına olanak sağlamıştır.[2]

Bu noktada, Yuşçenko veya Timoşenko gibi burjuva politikacıların niteliğini ve özellikle ABD’nin verdiği desteği biraz açmakta fayda vardır. Yuşçenko Sovyet döneminin tepe bürokratlarından biridir ve 1993’te de Ukrayna Merkez Bankasının başkanlığına atanmıştır. Ukrayna’nın kapitalistleşme sürecinin ekonomik alandaki baş mimarlarından, yani Sovyet dönemi sonrası türedi burjuvazinin has temsilcilerinden biridir. Timoşenko ise Ukrayna’nın türedi zenginleri olan oligarklardan biridir. Sahibi olduğu gaz ve enerji şirketi, 2004 yılına kadar, Rusya’dan yapılan doğalgaz ithalatında birinci sırada yer almıştır. Bu şirketin, ABD’li enerji tekelleriyle de ilişkileri mevcuttur. Timoşenko’nun serveti milyar dolarları bulmaktadır ve birçok yolsuzluk-rüşvet davasından da yargılanmıştır.

Gelelim ABD’nin verdiği desteğe. ABD’nin ve diğer Batılı güçlerin eski Sovyet coğrafyasında yaşanan “renkli devrimler”deki rollerini sadece dışarıdan verdikleri siyasi destekten ibaret sanmak saflık olur. Mayıs 2003’te Ukrayna’ya ABD büyükelçisi olarak atanan Herbst, “Turuncu Devrim”in geri plandaki organizatörlerinden biridir. Daha önce Yugoslavya ve Gürcistan’da görev yapan bu zat, “barışçıl gösteriler yoluyla rejim değişikliği” diye adlandırılan ABD politikasının mimarlarından ve uygulayıcılarındandır. Yugoslavya’da denenen bu yöntemden büyük başarı elde edilmesi nedeniyle Herbst, 2003’te Gürcistan’a gönderilmiş ve burada “Gül Devrimi”ni organize etmiş, ardından da Ukrayna’ya yollanmıştır. “Soğuk Savaş” döneminin kontr-gerilla yöntemlerinin rafine edilmesi ve daha “barışçıl” kılıflara büründürülmesiyle oluşturulan ABD’nin bu projesinin özü, halk kitlelerinde mevcut olan tepkileri, huzursuzlukları, çeşitli STK’lar, medya veya legal-illegal araçlarla manipüle etmeye dayanmaktadır.

2001’de Pora (“zamanı geldi”) sloganıyla başlatılan kampanyanın ana hedefi Ukrayna’nın NATO’ya ve AB’ye girişini savunmaktı. Çeşitli vakıflar ve paravan şirketler aracılığıyla kampanyaya bir yandan para akıtıldı, diğer yandan Gürcistan’daki “Gül Devrimi”nden deneyimli kadrolar Ukrayna’ya sevk edildi. Ayrıca ABD merkezli bir halkla ilişkiler firması da kampanyanın propaganda ve reklâm işlerini tasarlayıp yürüttü. Zaten rejime tepkili olan halk kitleleri içinde özellikle üniversiteli, küçük-burjuva ailelere mensup, Batılı değerleri benimsemiş gençler hedef alınıyor ve örgütsüzlük-apolitizm propagandası eşliğinde rejime muhalif bir genç kuşak yaratılmaya çalışılıyordu.

Bu yöntemleri de içeren ABD-Batı desteğinin, 2013 Kasımında başlayan süreçte aynen devam ettiği çok açıktır. İki farkla; bu sefer devreye gerektiğinde silahlı çatışmaya girebilecek para-militer faşist çeteler de sokulmuş, ayrıca bizzat ABD’li ve AB’li üst düzey siyasetçiler Ukrayna’ya gelip “Meydan”da kitlelere dönük konuşmalar yapmışlardır. Yani bu kez Batılı emperyalist güçler çok daha açıktan bir destek sunmuşlardır.

AB’ye girmek için verilen “meydan savaşı”

2004’teki “Turuncu Devrim”in ardından ABD’nin ve AB’nin istediği gibi bir iktidar işbaşına gelse de, işler planlandığı gibi yürümemiş, Batı dostu iktidar fazla dayanamamıştır. Bunun birkaç sebebi vardır. Birincisi, en az Batı yanlısı kesim kadar Rusya yanlısı burjuvazi de ekonomide ve siyasette güç sahibidir. İkincisi, Batı yanlısı oligarkların bile çoğu hem Rusya’yla hem de AB’yle aynı anda iş görmektedirler. Çünkü ülke ekonomik açıdan Rusya’yla köklü ve hacimli bağlara sahiptir. En önemlisi de enerji girdisinin tamamı Rusya’dan temin edilmektedir. Ayrıca ülke askeri açıdan da Rusya’ya bağımlıdır ve Rusya’nın askeri üstünlüğünün baskısı altındadır. Bu faktörler nedeniyle Rusya ile Batı arasında dengeli politikalar izlemek zorunda kalan iktidar, iç çelişkilerinin ve Rusya’nın baskısı (NATO üyeliğinin gündeme gelmesi sebebiyle Rusya 2008’de Ukrayna’ya verdiği doğalgazı kesmiş ve AB’yi de gazı kesmekle tehdit etmiştir) neticesinde kısa sürede yıpranmış ve nihayetinde 2010’da Rusya yanlısı Yanukoviç başkanlık yarışını kazanmıştır. Böylece Ukrayna’nın NATO üyeliği de suya düşmüş, AB üyeliği süreci ise düşük yoğunluklu bir seviyede devam etmiştir.

İşin aslı bu iktidarların hiçbirini, hepten Batı veya Rusya yanlısı olarak tanımlamak doğru değildir. Ülkede kapitalizmin gelişmesine paralel olarak burjuvazi eskisine göre daha dışa açık, dünya pazarıyla daha fazla entegre olmaya çalışan politikalar izlenmesi ihtiyacı hissetmektedir. Ancak Rusya’yla olan ekonomik ve siyasi bağlar da koparılıp atılamayacak kadar köklü ve derindir. Ayrıca özellikle 2008’deki küresel krizin de etkisiyle iyice dibe vuran ülke ekonomisinin ayakta kalabilmesi sürekli bir dış borca bağlıdır. Ve AB de, Rusya da, Ukrayna’nın ihtiyaç duyduğu krediyi, ağır şartlar olmaksızın vermeye yanaşmamıştır.

ABD, AB ve Rusya’dan oluşan emperyalist güçler açısından ise Ukrayna’nın dertlerinden ziyade kendi çıkarları önemlidir. ABD’nin hedefi NATO üyeliği yoluyla Ukrayna’yı tamamen kendi nüfuz alanı haline getirmek ve Rusya için hayati derecede önemli bu damarı kesmektir. AB ülkeleri ise, ki bunların başında Almanya gelmektedir, tıpkı diğer Doğu Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Ukrayna’yı AB’ye dâhil ederek kendi pazarlarını genişletmek peşindedirler. Rusya içinse, özellikle doğu Ukrayna’yı ve Kırım’ı kaybetmek, şahdamarlarından birinin kesilmesi kadar ciddi bir sorundur. Bu sebeplerden dolayı Ukraynalı iktidarların izlediği salınımlı denge politikaları bu emperyalist güçlerin hiçbirini tam olarak tatmin etmemekte ve Ukrayna sürekli dış basınçlara maruz kalmaktadır.

Emperyalist güçlerin basıncı Ukrayna’daki kutuplaşmayı arttırmış ve toplumu her anlamda kamplaştırarak adeta ülkeyi bölünmeye götürecek bir ortamın oluşmasına zemin hazırlamıştır. İşte bugünlerde yaşanan “Meydan” savaşını bu çerçevede ele almak gerekiyor.

Olayları ateşleyen sebep olarak burjuva medya, 2013 Kasımında imzalanması beklenen AB ile ortaklık anlaşmasına imza koymaktan cayan Yanukoviç’in tavrını göstermektedir. Rusya’nın artan baskısına dayanamayan Yanukoviç’in anlaşmaya imza koymaktan son anda vazgeçtiği doğrudur, ama en az Rusya’nın basıncı kadar etkili bir diğer faktör de AB’nin dayattığı şartların ağırlığıdır. Yanukoviç Rusya ile AB arasında tercihte bulunmak için bir değerlendirme yapacakları gerekçesiyle AB sürecini askıya aldığını açıkladığı anda, cezaevinde olan Timoşenko’nun çağrısıyla kitleler sokaklara akmış ve başkent Kiev’deki “Meydan”ı (diğer adı da “Bağımsızlık Meydanı”dır) işgal etmişlerdir.

Muhalefet partilerinin hükümeti güvenoyu isteyerek düşürme girişimi başarısız olunca, “hükümet istifa” sloganıyla sokakları dolduran insan sayısı sadece Kiev’de 500 bine kadar çıkmış, çeşitli devlet binaları işgal edilmiştir. Rusya’nın 15 milyar dolarlık jesti ve eşlik eden ticari tavizlere rağmen tansiyon düşmemiş, hatta Ocak ayından itibaren 100-200 kişilik faşist grupların devreye girmesiyle birlikte çatışmaların dozu artmaya başlamıştır. Ocak sonuna doğru protesto gösterilerinin diğer batı şehirlerine de yayılmaya başlaması ve polisin göstericilerle baş edememesi üzerine Yanukoviç geri adım atarak muhaliflerin pek çok talebini kabul etmiş ve başbakanlığa muhaliflerden birini atamayı teklif etmiştir. Muhalifleri tatmin etmeyen bu teklifin ardından batıdaki 12 şehrin valisi ve başbakan istifa etmiştir. Tam bu esnada tüm muhalefet liderleri Almanya’ya giderek AB’li liderlerle ve ABD dışişleri bakanı Kerry’yle görüşmüşler, ordu da bir açıklama yaparak çatışmalarda taraf olmayacağını, hükümetin sükûneti sağlamak için gerekli önlemleri bir an önce alması gerektiğini deklare etmiştir.

Şubat ortalarında, tam da başkanın yetkilerini azaltacak bir anayasa değişikliği tasarısı mecliste görüşülecekken, muhalefet partilerinden 40 milletvekili meclis kürsüsünü işgal ederek meclisi çalışmaz hale getirmişler, eşzamanlı olarak faşist gruplar da silahlanma ve savaş çağrısıyla çatışmaların dozunu arttırmaya başlamışlardır. Faşist grupların silahlanmasına karşı polisin verdiği sert tepki sonucu birkaç gün içinde 60 kişi hayatını kaybetmiştir. Muhalefetin çoğunluğunu temsil eden ılımlı kanadın Yanukoviç’le anlaşmasına rağmen, Almanya-ABD’nin ve içinde faşistlerin de yer aldığı radikal kanadın bastırması sonucu, Şubat sonlarına doğru parlamento Yanukoviç’i başkanlık görevinden azletmiştir. Bu karar, iktidar partisinin milletvekilleri parlamentoya sokulmayarak alınmıştır. Ardından da Yanukoviç gizlice Rusya’ya kaçmıştır.

Olayların bu özetinden bile anlaşılacağı üzere, ortada işçi sınıfının ve emekçilerin damgasını vurduğu bir halk hareketi veya “devrim” yoktur. Emperyalistlerin açıktan taraf olduğu bir burjuva kapışma vardır. Sanayi proletaryasının ağırlıklı kesimi, sanayi işletmelerinin büyük ölçüde ülkenin doğusunda bulunmasından da kaynaklı olarak, gösterilere katılmamıştır. Ukrayna’da harekete geçen kitlelerin ortak paydasını asıl olarak Rusya karşıtlığı oluşturmuştur. Ayrıca Ukrayna’da coğrafi olarak da tam bir bölünme söz konusudur; genel olarak ülkenin orta ve batı bölgeleri harekete destek verirken, doğu ve güney kesimleri ise hareketin karşısında yer almıştır. Hareketin talepleri de son derece sınırlı olmuştur; AB’yle anlaşmanın imzalanması ve hükümetin istifası. Genel anlamda siyasi özgürlüklere, halkın ekonomik durumunun iyileştirilmesine vb. dair sloganlar öne çıkmamıştır. Aşağı yukarı üç ay devam eden bu sürecin başlarında, devrik başbakanın sarfettiği şu sözler işin mahiyetini açıkça ortaya koymuştur: “Rusya bize garanti vermiyor, Avrupa bize garanti vermiyor. Biz neyiz, bir muharebe alanı mı?”

Kuşkusuz sokaklara dökülen kitlelerin kafasında “AB’ye katılmak”, daha iyi bir hayata kavuşmak, işsizlik ve yoksulluktan kurtulmak, çok daha fazla demokrasi gibi çağrışımlara tekabül etmektedir. Ancak sonuçta, yaratılan bu yanılsamanın etkisiyle kitlelerin enerjisi Batı yanlısı burjuvazinin ve Batılı emperyalistlerin çıkarlarına hizmet etmiştir. Kimilerinin yaptığı “devrim” nitelendirmesi bir an için kullanılacak olsa, “AB’ye girmek için yapılan bir devrim” gibi bir garabetle karşı karşıya kalırız! Her toplumsal hareketliliğe devrim yakıştırması yapmanın (eğer kasıtlı değilse) saçmalığı bir tarafa, ortada olumlanacak ya da taraf olunacak bir durum olduğunu bile söylemek mümkün değildir. Yürüyen kavga, emperyalist güçlerin açıktan işin içinde bulunduğu iki burjuva kamp arasında cereyan etmektedir.

Ukrayna’da doğru söyleyip Gezi’de şaşanlar

Bu değerlendirmelerden komünistler namına çıkarılması gereken sonuç, burjuva kapışmalara taraf olur hale düşmemek, işçi ve emekçileri burjuva kutuplaşmaya dâhil olmaktan kurtaracak gerçek bir devrimci alternatifi yaratmaya çalışmaktır. Tabii bu söylediklerimiz sadece Ukrayna için geçerli değildir. Türkiye’de Gezi protestolarından itibaren tırmanan burjuva kutuplaşma süreci için de aynı görev geçerlidir. Bu hatırlatmayı yapmak elzemdir, çünkü Türkiye sosyalist hareketinin çoğunluğu Gezi sürecine boyundan büyük anlamlar yüklemiş ve ancak olaylar geri çekildikten bir süre sonra (yani Gezi’den “devrim” çıkmayacağı kafalara dank edince), biraz daha aklıselim yorumlar yapılmaya başlanmıştır. Ama halen, Ukrayna’daki gelişmelerin değerlendirilmesi üzerinden ve dünyadaki diğer örneklerle yerli yersiz benzerlik veya ayrımlar bulmak suretiyle, kendini haklı gösterme çabası devam etmektedir.

“Gezici” sosyalistlere göre Ukrayna’da yaşananlarla Gezi protestolarının hâşâ hiçbir benzerliği yoktur ve olamaz da! Ukrayna’da yaşananlar, gayet yerinde bir biçimde, emperyalist güçlerin ve burjuva kesimlerin kapışması çerçevesinde açıklanırken, Gezi süreci Mısır, Tunus veya Yunanistan’dakilerle aynı kategoriye dâhil edilmekte ve böylece yapılan hatanın üstü örtülmeye çalışılmaktadır. Kuşkusuz her örnekte farklı özgüllükler ve dinamikler söz konusudur, ayrıca “Meydan” ile Gezi’yi birbirinin aynısı göstermek gibi bir derdimiz de yoktur. Ama her iki örnekte de örgütsüz kitlelerin burjuva kamplar arasındaki kavgaya payanda oldukları, sanayi işçilerinin çoğunluğunun harekete katılmadığı, katılan diğer işçi kesimlerinin ise sınıfsal kimlik ve örgütlülükleriyle bu harekette yer almadıkları doğru değil midir? O halde neden Ukrayna’da burjuva kapışmaya taraf olmamak gerektiği ve yaşananların bir devrimle alâkası olmadığı savunulurken; Gezi’de “Paris Komünü” veya “68 Baharı” türünden benzetmeler yapılmakta, neredeyse CHP’nin kuyruğuna yedeklenilmekte ve Kemalizm temelli bir AKP karşıtlığı üzerinden süregiden burjuva kapışmaya taraf olunmaktadır? Meselenin doğru kavranabilmesi için gelişmelerin illâ da başka bir ülkede yaşanması (yani ucunun bize dokunmaması) ve emperyalistlerin de kabak gibi ortada olması mı gerekiyor?

Bu “Gezici” sosyalistlerden bazıları, bu çarpıcı çelişkinin üstünü örtmek için Ukrayna’daki hareketi fazladan olumsuz ve kötü göstermek gibi bir gayrete girecek kadar da Marksizm dışına kayabilmişlerdir. Onlara göre Ukrayna’da faşist bir darbe yapılmıştır ve faşizm zafer kazanmıştır! Bizzat Putin ve Yanukoviç tarafından dillendirilen bu söylemin, kimi sosyalistlerce de savunulmasının altında geçmişin Rusyacı, devletçi ve Stalinist kalıntılarının da yattığını belirtelim. Bu sava dayanak olarak özellikle sürecin sonlarına doğru faşist çetelerin sokak çatışmalarında iyice ön alması, muhalefetin içinde azınlık olsa bile faşist Svoboda partisinin varlığı ve etkinliği, Yanukoviç devrildikten sonra faşist çetelere mensup kişilerin polis gücüne dâhil edilmesi ve Svoboda’nın Rusçanın resmi dil olmaktan çıkarılması talebi gibi örnekler gösterilmektedir.

Bu faşist çetelerin bizzat oligarkların ve hatta CIA ajanlarının eliyle örgütlendiğine dair güçlü kanıtlar mevcuttur, ayrıca muhalefetin ılımlı kanadının Yanukoviç’le anlaşması üzerine bizzat bu faşist çeteler eliyle çatışmaların alevlendirildiği de ortadadır. Ama sokak çatışmalarında öne çıkmış olmaları ya da birkaç bin faşistin polis gücüne dâhil edilmesi, faşizmin iktidara geldiğini göstermeye yetmez. Burjuva muhalefet ve emperyalistler bu faşist güçleri kullanmışlardır, ama iktidarı alanlar bildiğimiz Batıcı ve sağ burjuva partilerdir.

“Faşizmin zaferi” tespitinin, önemli ölçüde Gezi sürecindeki yanlış tutumları aklama ihtiyacından doğduğunu söylemiştik. Teorik altyapıyı ise şu evlere şenlik fikirler oluşturuyor. Öncelikle, “bir hareket içindeki en sağcı unsur emperyalist hiyerarşi içerisindeki en yüksek çıkarlara (yani ABD’nin çıkarlarına) uygun davranan unsurdur” denilerek, Rusyacı güçler “daha az sağcı” veya “faşist olmayan” güçler olarak nitelenmiş oluyor. Üstelik de Kırım’da Rusya yanlısı silahlı milisler “büyük Rusya” sloganlarıyla parlamentoyu ve çeşitli devlet kurumlarını işgal etmişken ya da yıllardır iktidarda olan Rusya yanlısı partilerin sicili ortadayken…

Emperyalist güçlerden birini yeğ tutmanın teorisi ise şöyle yapılmaktadır: “Batı emperyalizmi ile Rusya ve Çin arasındaki egemenlik mücadelesinde taraflar eşit pozisyonda değildir. Yani bugün itibariyle dünya kapitalist sisteminin hegemon gücü ABD ve AB bloğudur. Dolayısıyla mücadelenin taraflarını aynı kefeye koyan ve çubuğu net bir şekilde Batı emperyalizmine bükmeyen bütün analizler sol açısından hatalı olacaktır. Bunun da ötesinde, tıpkı Suriye’nin bugün yaptığı gibi, bölgede emperyalizmin oyunlarını bozan ve ABD hegemonyasını sarsıp zayıflatan güçlerin varlığı, neresinden bakılırsa bakılsın, ilerici güçler açısından olumludur. Dolayısıyla yeni Soğuk Savaş’ta taraflara eşit mesafede durarak dünya kapitalist sisteminin hegemonik gücünü hedef tahtasına yerleştirmemek, radikalizm kılığına bürünmüş apolitizmden başka bir şey değildir.” (Fatih Yaşlı, sol.org.tr)

Demek ki neymiş? Sosyalistler ABD ve AB’ye karşı Rusya’yı ve Çin’i, gerektiğinde Kaddafi gibi, Esad gibi diktatörleri veya İran’daki gibi gerici rejimleri savunmalıymış! Bu yüksek politika erbabı derin düşünce sahiplerinin bugün neden ABD’ye ve AB’ye kafa tutan “anti-emperyalist” Erdoğan’a destek vermediklerine şaşıyoruz doğrusu!

Bu zihniyet ve anlayışlar, burjuva kapışmalara konu olan toplumsal hareketlerin yaşandığı ülkelerdeki işçi ve emekçi sınıfların, bu burjuva kamplardan birine taraf olmalarına katkı sunmaktadır. Peki, bu kafayla işçi sınıfının bağımsız siyaseti oluşturulup, devrimci alternatif yaratılabilir mi?

Emperyalist kapışmanın kıskacından kurtulmak

Gelinen noktada Ukrayna’daki işçi ve emekçi sınıflar Batıcı ve Rusyacı olarak bölünmüş durumdadırlar. Üstelik de ülke emperyalist savaş sürecinin çemberine girmek ve emperyalistlerin çıkarları temelinde bölünmek üzereyken. Yazının girişinde de belirtmiş olduğumuz gibi, Yanukoviç’in devrilmesinin hemen ardından önce Putin’in talimatıyla Rus ordusu Ukrayna sınırında büyük çaplı bir tatbikata başlamış, ardından da Sivastopol’daki Rus birliklerine bağlı timler Kırım’daki havaalanlarını ve bazı devlet kurumlarını işgal ederek (parlamento dâhil) Rus bayrağı çekmişlerdir. Rusya’nın bu hamlesini, Yanukoviç’in sınıra yakın bir Rus kentinden yaptığı basın açıklaması izlemiştir. Yanukoviç özetle, Ukrayna’daki yeni iktidarı tanımadığını ve meşru iktidarın kendisi olduğunu, geri döneceğini ve hakkını arayacağını söylemiş, Rusya’dan yardım istemeyi de ihmal etmemiştir. Eşzamanlı olarak Rusyacı milislerce kuşatılan Kırım parlamentosu da, Ukrayna yanlısı Tatar vekilleri dâhil etmeksizin yeni bir hükümet oluşturmuş ve 25 Mayıs’ta (Ukrayna’da seçimlerin yapılacağı gün) bir referanduma giderek Ukrayna’dan ayrılmayı oylayacağını açıklamıştır. Birkaç gün içinde cereyan eden bu gelişmeleri Putin’in meclisten Ukrayna’da askeri güç kullanmak için onay alması ve hemen akabinde de onbinlerce Rus askerini ekseriyetle Kırım’a ve kısmen de doğu Ukrayna’daki bazı noktalara sevketmesi izlemiştir. Yani Rusya fiilen Kırım’ı işgal etmiş ve doğu Ukrayna’da da kontrolü ele almıştır. Bu arada bölgede yer yer Rusya yanlısı gösteriler yapılmakta ve yine bu bölgedeki Ukrayna ordusundan çeşitli düzeyde asker ve subaylar (Ukrayna meclisinin yeni atadığı deniz kuvvetleri komutanı da dâhil olmak üzere) Rusya saflarına geçmektedir. Bununla birlikte Kırım’daki Tatarların bu işgal ve bağımsızlık referandumuna yönelik tepkileri sürmektedir.

Yeni Ukrayna hükümeti ise seferberlik ilan ederek Rusya’nın bu işgal girişimlerini savaş sebebi olarak saydığını açıklamış ve Batı’yı yardıma çağırmıştır. Ama Batı henüz Ukrayna hükümetinin bu çağrılarına, “Rus ayısını” caydıracak denli ciddi bir karşılık vermiş değildir. Rusya’nın tutumunu “şiddetle kınayan” Batı, Rusya’yı G8’den çıkarmakla ve ekonomik-ticari açıdan izole etmekle tehdit etmiştir. Bu tehditlerin Rusya üzerinde çok fazla etkili olmayacağı ve Putin’in geri adım atmayacağı bellidir. Bu durumda olasılıklar ve sonuçları şöyle özetleyebiliriz. Ya yeni iktidar Rusya’nın çıkarlarına bir halel gelmeyeceği konusunda tatmin edici garantiler verecek (ki bunun anlamı NATO’ya ve AB’ye girilmemesidir) ya da ülke fiilen bölünecektir. Rusya’nın gözüpek hamleleri karşısında yeni hükümete beklediği desteği sunmayan Batı’nın, bu bölünme seçeneğine ne kadar karşı olduğu ise tartışmalıdır. Bunu önümüzdeki günlerde göreceğiz. En kötüsü NATO’nun sürece dâhil olması ve Ukrayna’da bir emperyalist savaşın başlamasıdır ki, bunun sonuçları tahmin edilenin çok daha ötesinde olacaktır. Ve maalesef en iyi ihtimalde dahi ülkede gerici bir iç savaşın zemini fazlasıyla hazırlanmıştır.

İşin kötüsü, her durumda da kaybedenler Ukrayna halkları olacaktır. Emperyalist ve kapitalist güçlerin işçi-emekçi halka sunduğu en iyi seçenekte bile bol miktarda acı, sefalet, kan ve ölüm vardır. Bu yüzden işçi sınıfının kendi devrimci seçeneğini yaratmaktan başka çıkar yolu yoktur.



[1] 8 Aralık 1991’de Ukrayna, Rusya Federasyonu ve Beyaz Rusya ortak bir anlaşmayla Bağımsız Devletler Topluluğu’nu kurmuşlardır. Başlangıçta, eski SSCB’nin içindeki 15 devletten 11’i bu topluluğun içinde yer almıştır. Ukrayna’nın üyeliğinin de facto yani fiilen üyelik sayılmasının sebebi, Ukrayna’nın BDT’nin kurucularından olmasına karşın bu kararın Ukrayna parlamentosu tarafından onaylanmamış olmasıdır.

[2] Bugünkü Ukrayna’yı tarihsel olarak üç ayrı bölge şeklinde ele almak gerekir. Ülkenin orta ve batı kesimleri Çarlık Rusyası’nın Polonya’yı işgaline kadar Lehistan (bugünkü Polonya) ve Litvanya toprakları olarak kalmıştı. Bu kesimlerde yaşayan halk Ukraynaca konuşmaktadır ve bugünkü Ukrayna nüfusunun da %77’sini oluşturmaktadır. Gerek Stalin’in 30’ların başındaki “kollektivizasyon” politikaları sonucu milyonlarca insanın kıtlıktan ölmesi, gerekse de sonrasındaki dönemde Sovyet rejiminin baskıcı karakteri sebebiyle Ukrayna halkında tarihsel bir Rusya karşıtlığı bulunmaktadır. Ülkenin doğu ve güney kesimlerinde ise Rusça konuşanlar nüfusun %50’sinden fazlasını oluşturmaktadır ve bu bölgeler de aksine Çarlık zamanından bu yana Rusya’nın ve Rus kültürünün bir parçası olagelmiştir. Sovyet döneminde sanayi havzalarının da daha çok ülkenin bu bölümüne kurulmuş olması, halen Rusya’ya “bağımlı” bir ekonominin hüküm sürmesine olanak sağlamıştır. Güneydeki Kırım tarihsel olarak Kırım Tatarlarının ülkesi olmasına rağmen, Çarlık Rusyası’nın son dönemlerinden itibaren Tatar nüfusun ülkenin uzak bölgelerine sürülmesi ve II. Dünya Savaşı sonunda yine Stalin’in emriyle Tatarlara uygulanan ağır baskılar sebebiyle, bugün Kırım’ın nüfusunun ancak %13’ü Tatarlardan oluşmaktadır. Dolayısıyla Tatar halkta da benzer tarihsel sebeplerle Rusya’ya karşı negatif bir yaklaşımın olduğunu söylemek mümkündür.

Kaynak: 
Marksist Tutum, Mart 2014, no: 108