Navigation

Gezi Sürecini Doğru Okumak

Gezi süreci üzerine sosyalistler arasında epeyce tartışma yürümüş durumda. Bu tartışmaların ve yazılıp çizilenlerin ağırlık noktasını Gezi hareketinin niteliğinin analiz edilmesi ve açığa çıkan enerjinin devrimci muhalefet kanallarına aktarılması meseleleri oluşturdu. Herkes kendi sınıfsal ve siyasal meşrebine uygun tahlillerde bulundu. Hareketin devam ettiği süreçte eylem sarhoşluğundan gözleri körleşen küçük-burjuva sosyalizminin değişik fraksiyonları, ortalık durulmaya ve protesto gösterileri yükseldiği hızla geri çekilmeye başladığında bir süre daha dalgayı devam ettirmeye uğraştılar. Bugün gelinen noktada bunun çok da mümkün olmadığını “hissetmeye” başlamış durumdalar, ama halen süreçten gerçek anlamda ders çıkartmak yönünde ciddi bir değerlendirmeye rastlamak zordur. Sadece kimi çevrelerin “sürecin çok abartıldığı” yönündeki utangaç ve tutarsız eleştirileri söz konusudur.

Aralarında nüanslar olmakla beraber küçük-burjuva sosyalist çevrelerin Gezi sürecinden çıkardığı sonucu şöyle özetlemek mümkündür: Gezi hareketi Türkiye tarihinin en önemli toplumsal olayıdır, bir devrime dahi ilerleyebilirdi ama örgütsüz olduğu için ilerleyemedi, çünkü sosyalist hareketin mevcut/klasik örgütlenme düzeyi, biçim ve tarzı yetersiz kaldı, dolayısıyla “Gezici” gençlerin eylem biçimlerinden ve tarzından ders alarak yeni örgütlenme biçimleri geliştirmeliyiz, tren hâlâ kaçmış değil, uğraşırsak buradan AKP’yi devirecek bir güç çıkartabiliriz!

Bu tahlil tehlikeli yanlışlar barındırmaktadır. Çeşitli sol çevrelerin yaklaşımlarındaki ve tutumlarındaki sakatlıklara dair eleştirilerimizi önceki yazılarımızda ortaya koymuştuk. Burada ise sürecin geldiği nokta itibariyle bir değerlendirme yapmaya, sonuçları ve olasılıkları ortaya koymaya, devam eden yanlış kavrayışların barındırdığı tehlikelere işaret etmeye, alınması gereken doğru tutumların tekrar altını çizmeye çalışacağız. Çünkü gereken dersleri çıkarmamakta ısrar veya tahlillerde kısmi revizyonlarla yetinme, sosyalist hareketin geneli açısından son derece zarar vericidir. Bu hal, küçük-burjuva sosyalist çevrelerin önemli bir kesiminin burjuva muhalefetinin dümen suyuna kayması eğilimini daha da güçlendirecek bir etki yaratmaktadır. Böylece işçi sınıfının burjuvazinin iç kavgasına göre kutuplaştırılması ve bölünmesi de kolaylaşmaktadır. Gezi protestolarının sarhoşluğuyla asıl gözden kaçırılan budur.

Gezi sürecinin sonuçları bugün itibarıyla çok daha net biçimde görülebilmesine rağmen, küçük-burjuva sosyalist hareketin çoğunluğu aslında başlangıçtaki yaklaşımını korumaktadır. Kuşkusuz, Haziran ayının ortalarında “devrim oluyor”, “devrimci durum oluştu” diyenler veya süreci Paris Komünü’ne, 68 hareketine benzetenler (ki sosyalist çevrelerin pek çoğu bu haleti ruhiyedeydi) bugün aynı yaveleri tekrarlayamıyorlar. Hatta bu çevrelerin Haziran ayında tavan yapan coşkusu, Ağustos ayıyla birlikte yerini görece bir sessizliğe bırakmıştır. Ama zihniyetin değiştiğini ya da gerçek anlamda doğru dersler çıkartıldığını söylemek zordur. Gezi sürecinin yarattığı sarhoşluğun kalıntıları halen devam etmektedir. Halen küçük-burjuva sosyalist hareketin çoğunluğu, Gezi’yi tekrar nasıl canlandırabileceğine kafa yormakta veya Gezi’nin mirasına konmanın hesaplarını yapmaktadır.

Sürecin başında sosyalistleri Gezi karşısında üç ana grupta toplamak mümkündü; tam da aradığımızı bulduk diyerek Gezi’nin çekimine kapılıp üstüne atlayanlar, ne bulduysak onunla idare edelim ve diğerlerinden geri kalmayalım deyip sürüden ayrılmaya cesaret edemeyenler ve Marksist sınıf bakış açısıyla değerlendirenler. Şimdilerde ise gruplandırma şu şekilde yapılabilir: hâlâ Gezi’den devrim çıkartmaya çalışanlar, bir yandan doğruları dillendirip bir yandan Gezici ruh halinden tam olarak kurtulamayanlar, son olarak da yine sınıf devrimciliğinden sapmayarak bu olguya Marksist bir gözle bakıp işçi sınıfı içinde çalışmaya devam edenler.

Çeşitli küçük-burjuva sosyalist çevrelerin Gezi sürecinin başlarında ve sonlarında ne tür değerlendirmeler yaptığını, biraz da karşılaştırmalı olarak ele alalım. Örneğin “Gezi devrimi”nin şampiyonluğunu kimselere kaptırmayan Halkevleri, Gezi protestolarının arkasında yatan faktörün “iktidarın 11 yıldır tırmanan saldırıları ve ilerici muhalefet örgütlerinin yıllardır inatla sürdürdüğü direniş pratiklerinin toplumun kolektif hafızasında yarattığı birikim” olduğunu söylüyordu. Bu birikim sayesinde kitlelerin tepkisi “bütün örgütlü güçlerin boyunu aşan bir halk isyanında kendini açığa vuruyor”du. Yani Gezi’yi yaratan solun biriktirdikleriydi ve bu yüzden de sol Gezi’de direksiyonu hep elinde tutmuştu (!), “çünkü ana merkez Taksim’di ve orada ‘solcular’ vardı”. Halkevleri’ne göre “isyanın devrimcileri anlaması değil devrimcilerin isyanı anlaması” gerekiyordu. Ve isyanı anlayan devrimciler olarak Halkevleri, “solun birikimi”nden aldıkları enerjiyle Gezici gençlerin 9 Haziranda bir “ikili iktidar durumu”na kadar işi vardırdığını tespit etti. Artık yapılması gereken “proje ayrılıkları yaratmadan ve taklitçiliklere düşmeden, Sryza gibi, Chavez gibi yakın dönem sol yükseliş örnekleri” yaratmaktı. Ama “ikili iktidar” durumu altında günler geçmesine rağmen Halkevleri ve benzer şekilde düşünen solcuların istediği gerçekleşmiyordu. Sanki bir şeyler eksikti. Nihayet bu eksik de tespit edildi, “eksik olan şey, toplumsal muhalefetin örgütlü kesimlerinin bu hareketin yıkıcı potansiyelini devrimin enerjisi haline dönüştürebilecek müdahalesi”ydi. Bu müdahale yapılmalı ve “devrimci bir tarihsel blok” inşa edilmeliydi.

Tabii Marksistlerin kafasına takılan şu gibi sorulara bir yanıtı yoktu Halkevleri’nin: Madem Gezi sürecine solun birikimi yol açmıştı ve başından beri hareketin dümeni solun elindeydi, neden bu “ikili iktidar durumu” başarılı bir devrime vardırılamadı? Üstelik solun hareket üzerinde muazzam bir inisiyatifi olması anlamına gelen bu ifadelerin ardından, Gezi’de eksik olanın devrimcilerin müdahalesi olduğu tespiti ne alâkadır? Sol başından beri Gezi’de hâkimdiyse devrimci müdahalenin eksikliğinden bahsedilmesi ne anlama gelmektedir? Bu soruların yanıtsızlığı aslında Halkevleri ve benzeri küçük-burjuva sosyalistlerinin nasıl bir hayal âleminde yaşadıklarının ve Marksizmden ne kadar kopuk olduklarının göstergesidir.

Ama her şeye rağmen hareket geriye çekilip de ortada bir şey kalmadığında, Halkevleri çevresi de fazla ileri gittiğinin farkına varmış olacak ki, toparlama manevralarına girişmiştir. Tabii işi daha da batırarak. Bu kez de Gezi süreci 1848 ve 1905 dalgalarıyla bir tutulmuş, buradan hareketle Gezi’nin “kısmi ve küçük zaferlerle ve yenilgilerle son bulması”nın muhtemel olduğu söylenmiş, ama ne bu zaferlerden ne de yenilgilerin ne olduğundan bahsedilmiştir. Hatta aynı çevre, yavuz hırsız misali, örgütsüzlüğün başını alıp gittiğini, hatta bu örgütsüzlüğün bizzat aktivistlerin lidersizlik kültüyle yeniden üretildiğini, buradan bir 1789 ya da 1917’nin çıkmayacağını söylemiştir!

Halkevleri, bu denli “derin ve isabetli” tahliller yaparken sürecin sınıfsal boyutunu analiz etmeyi de unutmamıştır elbet. Onlara göre “Türkiye’deki direnişin görünümü, bir sınıfsal başkaldırıdan çok ‘orta sınıf isyanı’ gibidir. Ancak ‘orta sınıf’ görünümü taşıyan bu isyanın bileşenleri, ‘yeni işçi sınıfı’, ‘proleterleşen küçük burjuvazi’ şeklinde analizlere de konu olmaktadır”. Bu açıklamayla amaçlanan, hareketin sınıfsal karakteri üzerinden gelen Marksist eleştirileri göğüslemektir. Ama işte Halkevleri’nin Marksizm algısı da bu kadardır, harekete katılanların çoğunluğunu emekçilerin oluşturmasından hareketle (ki bu doğrudur) hareketin otomatik olarak işçi sınıfı hareketi karakteri kazanacağını zannetmektedir. Sonra da bu anlayışıyla tamamen çelişik biçimde, tabii hareket geri çekilip ortalık yatıştıktan sonra, şu itirafta bulunmuştur: “Devrimci hareketin sınırlarını belirleyen ve ayaklanmanın devrime dönüşmesini engelleyen en önemli nokta ise, devrimci hareketin işçi sınıfının mücadeleden uzak kalan, hatta karşı devrime yakın duran bu kesimlerine yeterince ulaşamaması oldu.”

Halkevleri başta olmak üzere solun ezici çoğunluğunun işçi sınıfından bu kadar kopuk oluşunun temel nedeni, sınıf devrimciliğinden uzak olmalarıdır. İşçi sınıfının söz konusu kesimlerinin harekete kazanılamamasından yakınan Halkevleri, onları devrimci saflara kazanmaya çalışmak yerine Gezici gençlerin peşine takılmayı daha cazip bulmaktadır.

Bir başka örnek olarak SİP-TKP ise, bir yandan kitlelerin örgütsüzlüğüne dikkat çekmiş ve kendince sürecin abartılmaması gerektiği yönünde uyarılarda bulunmuş, diğer yandan ise zaten uzunca bir süredir üzerine oynadığı kentli-Kemalist-küçük burjuva tabanı Gezi’de görünce Taksim’den çıkmamıştır. Bu kesimlerin ilgisine mazhar olabilmek için Gezi’yi “boyun eğmeyenlerin büyük direnişi” olarak selamlamayı ihmal etmemiştir. İlerleyen süreçte ise bu hareketi Fransa’daki 68 dalgasına benzetmiştir. Üstelik de hangi benzerlikler üzerinden? Birincisi her ikisinin de öncesinde bazı kültür kurumlarının kapatılmaya çalışılması (Fransa’da Sinematek örneği ve Türkiye’de Emek Sineması örneği) ve ikincisi ise kızlı-erkekli aynı evlerde veya yurtlarda kalınmasına müdahale edilmesi üzerinden. Zaten başka bir “benzerlik” bulmak da zordur! Sırf Gezici gençlere hoş görünmek için yapılan bu güzellemelerle Gezi süreci 68 dalgasıyla bir tutulmuş, hatta abartının dozu iyice kaçırılarak Gezi’nin 68’i aşan bir potansiyele sahip olduğu ima edilmiştir. Gezi’yi Paris Komünü’ne benzeten kimilerini ise bu bağlamda anmaya dahi gerek yoktur.

TKP üzerinden eleştirilmesi gereken bir husus da Gezi protestolarına katılan kitlelerin heterojenliğine düzülen övgüde ifrata kaçılmasıdır. Kendiliğinden hareketlerin doğasında olan bu heterojenlik, yani toplumun farklı sınıf ve katmanlarından insanların bir araya gelmeleri hali, elbette toplumun geniş kesimlerinin harekete geçmesi bakımından anlamlıdır. Ama ancak harekete yön verebilen sağlam bir örgütlülük varsa bu heterojenlik bir olumluluk haline gelebilir. Aksi takdirde, olayların sıcaklığı ve polisle çatışmak gibi durumların heyecanı kısa sürede geçecek ve kitleler büyük oranda eski ruh hallerine ve pozisyonlarına döneceklerdir. Nitekim Gezi’de de böyle olmuştur. Çok öne çıkartılan Türk bayraklı genç kızla BDP’li gencin polisin karşısında birlikte direndikleri fotoğrafa abartılı anlamlar yüklemek yanlıştır. Kimileri, süreçte ağırlıklı bir yeri olan ulusalcı-Kemalist ve dolayısıyla Kürt karşıtı önyargıların kendiliğinden aşılacağını sansa da öyle olmamıştır. Benzer biçimde, sınıfsal talepler öne çıkmadığı ve işçi sınıfı ağırlığını ortaya koymadığı sürece tuzukuru küçük-burjuvalarla işçi-emekçi gençlerin bir süreliğine yan yana, aynı parkta sabahlamaları mümkündür. Ama işçiler kendi sorunlarını ve taleplerini dillendirmeye başladığı anda küçük-burjuva ukalalığı ve vurdumduymazlığı nüksedecek, ya işçiler ya da tuzukurular alanı terk edecektir.

Bir başka örnek olarak ele alacağımız Kızılbayrak çevresinin değerlendirmeleri de ilk iki örnek kadar çelişkili ve tutarsızdır. Sol çevrelerden hiçbirinin Gezi’ye önderlik edecek kapasiteye sahip olmadığını ve devrimcilerin sadece en önde duran kararlı neferler olmaktan öteye geçemediğini ifade eden Kızılbayrak, hemen ardından “yine de toplamında ilerici-devrimci hareket 31 Mayıs patlamasından en büyük kazanımı sağlayan kesim olmuştur” diyebilmiştir. Peki, nedir bu kazanım? “…işçisi, emekçisi, genci ve kadınıyla sola açık önemli bir kitle politizasyonu yaşanmış” olması! Kuşkusuz harekete katılan kitlede belli bir politizasyon yaşanmıştır. Ama bunun sınırları da bellidir ve buradan devrimci hareketin hanesine yazılabilecek somut, elle tutulur bir kazanım çıkmamıştır. Nitekim hareket geri çekilmeye başladığı anda polisin karşısında bir avuç devrimcinin-sosyalistin kalması ve forumların 8-10 kişiye kadar düşmesi bunu açıkça göstermektedir. Son dönemde gerçekleşen mitinglerde de sosyalist grupların saflarında dikkat çeken bir artış yaşanmamıştır.

Ancak Kızılbayrak çevresi doğru dersleri çıkartmak yerine, Marksist eleştirileri küçümsemekle işi geçiştirmeye çalışmıştır. En başından beri sürecin abartılmaması gerektiğini, hareketin küçük-burjuva bir sınıf karakteri taşıdığını (bunun anlamı Gezi’de işçilerin olmadığı değildir), aslolanın işçi sınıfının öncü kesimleri içinde örgütlenmek ve dolayısıyla onları mücadele alanına taşımak olduğunu, gücü ve vizyonu olmaksızın gözü kapalı Gezi’ye gidenlerin hareketin kuyruğuna takılmaktan kurtulamayacağını ve hatta burjuvazinin işçi sınıfı içinde yaratmaya çalıştığı kutuplaştırmanın-bölünmenin payandası konumuna düşeceğini söyleyenleri, saf proleter devrim beklentisi içinde olmakla itham etmiştir. Peki, sonra ne olmuştur? Yöneltilen Marksist eleştirileri alarak küçük-burjuva çevreleri eleştirmekte kullanmıştır.

Bu tutarsızlıkların sebebi arka planda yatan yanlış yaklaşımdır ve bu yaklaşım Gezi’nin sınıfsal karakterine ilişkin tahlillerde kendini açığa vurmaktadır. Kızılbayrak, uzun uzun Gezi’ye katılan kitlelerin çoğunluğunu emekçilerin oluşturduğunu (sanki aksini iddia eden varmış gibi) ispatlamaya girişmekte ve bu yüzden de Gezi’nin sınıf karakterinin “orta sınıf” yani küçük-burjuva olarak nitelendirilemeyeceğini iddia etmektedir:

Burada tartışmada iki temel yanlış var. Bunlardan ilki, Haziran Direnişi’ni bir ‘orta sınıf’ hareketi olarak niteleyen yaklaşımdır. Hareket belirgin bir alt sınıflar katılımına dayandığı halde bunu ‘orta sınıf’ hareketi olarak niteleyenler, özellikle medya üzerinden ön plana çıkan görüntüden hareket ediyor olmalılar. Ön planda görünen bir takım figürler genellikle burjuvazinin alt katmanlarına ya da küçük-burjuvazinin iyi halli kesimlerine denk düşüyor. Ama bu görsel medyanın getirdiği bir yanıltıcı görünümdür. Her şeye rağmen harekette etkin olan toplamında sol harekettir, bütün o çeşitliliği içinde sol hareket... Yılları bulan örgütlü mücadeleci süreçlerden gelen, harekete de bunun birikimiyle katılan sol parti, örgüt ya da çevrelerdir. Ve sol hareketimiz tüm yapısal zaaflarına rağmen hiç de salt bir ‘orta sınıf’ hareketi değildir. Nesnel konumuyla genellikle küçük-burjuva bir kimliği temsil ediyor olsa bile, her şeye rağmen emekçi katmanlara yakındır ve işçi sınıfıyla açık bir gönül bağı içindedir.” (H. Fırat, Haziran Direnişi-I, www.kizilbayrak.net, 2 Kasım 2013)

Gerçekten de ortada iki temel yanlış vardır. Birincisi bir toplumsal hareketin sınıf karakterini salt katılanların hangi sınıftan olduğuna göre belirlemek, ikincisi ise harekette etkin olanın sol olduğu ve Türkiye solunun da “orta sınıf” hareketi olmadığını söyleyerek Gezi’nin sınıfsal karakterinin küçük-burjuva olduğuna karşı çıkmak. Türkiye solunun işçi sınıfıyla bağının sadece gönül bağı düzeyinde kaldığı ise belki tek doğru sözdür. Kızılbayrak, hareketin sınıfsal karakterinin ne olduğu sorusuna ise oldukça ilginç bir cevap vermektedir: “Haziran Direnişi’ne bu türden belirgin bir sınıfsal-siyasal damga vurulamadı. Şu veya bu sınıf ya da siyasal akım bu direnişi kendi amaç ve hedefleri doğrultusunda yönlendiremedi, ya da ondan bu doğrultuda yararlanmayı başaramadı. Bütün bunlardan çıkan sonuç, Haziran Direnişi’ni belirli bir sınıf ya da siyasal kimlikle tanımlamanın olanaksızlığıdır. Kendiliğinden patlayan ve yarattığı büyük sarsıntının ardından yine kendiliğinden sönümlenen bir halk hareketinin kendine özgü bir yönü oldu bu.” (age)

Yani bazı toplumsal hareketler sınıf karakteri tahlil edilemeden, “heterojen”di deyip geçiştirilebilir! İyi de zaten sınıf karakteri sayıca hangi sınıftan insanların hareket içinde daha çok yer aldığına göre değil, harekete egemen olan çizginin hangi sınıfa ait olduğuna göre belirlenir. Bu açıdan bakıldığında harekete dibine kadar küçük-burjuvazinin damgasını bastığını bizzat Kızılbayrak da ifade etmektedir. Bir yandan harekette etkin olanın sol olduğunu diğer yandan hiçbir siyasal akımın yönlendiriciliği olmadığını söylemek ise ayrı bir tuhaflıktır. Sonuç olarak Kızılbayrak’ın bu denli kıvranmasının sebebi şunu diyebilmektir: İşçiler oradaydı, biz de onun için gittik ve hareketin kuyruğuna da takılmadık, bilakis belirleyici olduk… Bir an için bunun doğru olduğunu kabul edelim, o zaman da Kızılbayrak’ın şu tespitine açıklık getirmesi gerekir, “Haziran Direnişi’nin en temel ihtiyacı tam da örgütlülüktü”. Evet, onca “etkin” sol örgüt ne yaptılar orada?

Daha fazla uzatmaya gerek yoktur. Sosyalist hareketin çoğunluğunun Gezi sürecinde iyi bir sınav veremediği açıktır. Son on yıllık süreçte birçok kez ve farklı dönemeç noktalarında ortaya çıktığı gibi, sınıf devrimciliği temeline oturmayan anlayışlar her kritik dönemeç noktasında savrulmaktadırlar. Bu yüzden de Gezi protestoları genelde sosyalistleri şaşırtmış, hazırlıksız yakalamış ve kuyruğuna takmıştır. Gezi patlamasını kimse önceden öngörememiş ve bu bağlamda hazırlık yapamamıştır. Sorun burada değildir ve kastettiğimiz hazırlık da anlık bir mefhum değildir. Bu çapta toplumsal hareketlere yön vermekte yetersiz olduğunu zaten bildiğimiz sosyalist hareket, en azından sürece daha soğukkanlı ve objektif yaklaşmayı başarabilir, böylelikle hareketin kuyruğunda sürüklenmekten kurtulur ve hiç olmazsa dersler çıkartarak deneyim kazanabilirdi. Ama böyle olmamıştır.

Gezi süreci açıkça ve bir kez daha ortaya koymuştur ki, sosyalist hareket genel olarak bu tür toplumsal hareketlere karşı hazırlıklı değildir ve süreci doğru okuyamamaktadır. Oysa bu ciddi bir eksikliktir ve aşmanın en önemli şartı da bağımsız bir ideolojik-politik hattın varlığıdır. Elif Çağlı süreci doğru okumanın nasıl mümkün olacağını şöyle özetlemiştir: “Yeni gelişmelere hazırlıksız yakalanmamanın yolunun, yaşanan zamanı doğru algılamaktan ve doğru bir siyasal tutum geliştirmekten geçtiği asla unutulmamalı. Bunu başarabilmek için de, işçi sınıfının bağrından yükselen bağımsız bir sınıf çizgisini var edebilmek, bu uğurda gereken devrimci sınıf duygusuna ve bilincine sahip olabilmek gerekiyor.” (Burjuva İktidara Karşı Mücadelede Sınıf Çizgisi, www.marksist.com, 30 Temmuz 2013)

Bağımsız sınıf çizgisini var edebilmek için burjuva siyasetlerden bağımsız davranabilmek ve sürekli yalpalayan küçük-burjuva devrimciliğine prim vermemek gerekiyor. Hele ki içinden geçtiğimiz siyasi konjonktür göz önüne alındığında, küçük-burjuva solculuğunun burjuva muhalefete payanda olması kaçınılmazdır. Gezi süreci bunun bariz bir örneğini daha oluşturmuştur. Hareketin kuyruğuna takılan küçük-burjuva solcular, yüzeysel bir AKP karşıtlığı üzerinden burjuva muhalefetin çizgisine eklemlendiklerinin farkında bile değillerdir. Sürüden ayrılmaya cesaret edemeyen ve süreci doğru okuyamayan, bu yüzden de bir yandan “olaylardan geri kalmayalım” diğer yandan da “belki biz de bir şeyler kaparız” duygusuyla hareket eden sosyalistlerin sınıf devrimciliğinden tamamen kopmaları da kaçınılmazdır.

Kaynak: 
Marksist Tutum, Aralık 2013, no: 105