Navigation

Burjuva Siyasetindeki Çürüme

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Tarihsel bir krize yuvarlanan ve daha fazla çürüyen kapitalizm her alanda bozucu, yozlaştırıcı ve gericileştirici etkisini gösteriyor. Bunlardan biri de burjuva siyaset alanıdır. Burjuva iktidarlar her yerde derin bir yozlaşma içindedir. Siyasetteki çürüme kendine uygun siyasetçi tipini de yaratmakta, öne çıkarmaktadır. Her şeyin çıkar ilişkilerine göre belirlenmesi, adam kayırmacılık, köşe dönmecilik, rüşvet, yolsuzluk vb. kapitalizmin hiçbir döneminde olmadığı kadar sıradanlaşmış ve genelleşmiş, kurumsallaşmıştır. Siyaset yapma tarzı da buna göre değişmektedir. Siyasetçilerin ve devletlerin birbirleriyle ilişkilerinde burjuvazinin geçmişte yaratmış olduğu diplomatik teamüller yerlerini daha kaba, daha yozlaşmış, her şeyin açıktan güç gösterilerine dönüştüğü bir hale terk etmektedir.

Kitlelere daha iyi bir yaşam ve gelecek umudu aşılamaktaki becerisini giderek yitiren burjuvazi çareyi demokrasiyi ve özgürlükleri tırpanlamakta, baskıları ve polis devleti uygulamalarını arttırmakta, büyük biraderleşmekte, medya üzerindeki devlet kontrolünü arttırmakta aramaktadır. Hemen her ülkede otoriterleşmenin artması, bu nitelikteki burjuva politikacıların güç kazanması boşuna değildir. Otoriter ve totaliter rejimler burjuva düzen içinde “olağandışı, geçici, istisna” haller olmaktan giderek daha fazla çıkmakta ve tersine “olağan, kalıcı, kural” haline gelmektedirler.

Dünya çapında artan yoksullaşmanın, sefaletin, işsizliğin, bir türlü içinden çıkılamayan ekonomik krizlerin ve toplumsal sorunların, siyasal baskıların, savaşların yarattığı acıların da fonda yer aldığı bu tablo karşısında, dünya nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturan sömürülen ve ezilen sınıflar hiç kuşkusuz giderek artan bir hoşnutsuzluk içindedirler. Bu hoşnutsuzluk kendini çok çeşitli biçim ve yollarla dışa vurmaktadır. Burjuva siyaset alanındaki yozlaşmadan, bozulmadan, gericileşmeden, boğazına kadar yolsuzluğa batmış yönetimlerden ve giderek kangrenleşen toplumsal sorunların bir türlü çözülememesinden bıkan kitleler pek çok ülkede ciddi protestolarla, isyanlarla yahut farklı yollarla tepkilerini ortaya koymaktadırlar. Yakın zamanda Romanya’da, Ermenistan’da, Güney Afrika’da, Ürdün’de, İran’da, Irak’ta ve daha pek çok ülkede gerçekleşen irili ufaklı protestolar, isyanlar buna örnektir.

Ne var ki, çeşitli ülkelerde gerçekleşen bu protestolar ve isyanlar henüz burjuva düzeni hedef almaktan çok uzaktır. İçinde bulundukları yoksulluk, sefalet ve işsizlikten zaten bunalmış olan kitleler, buna yöneticilerin sefahat içindeki yaşamları ve bitmeyen yolsuzluklar eklendiğinde sokağa dökülmekte fakat ortaya çıkan enerji çoğu zaman heba olup gitmektedir. Devrimci alternatiflerin yokluğunda kitleler şu veya bu burjuva liderliğin, partinin peşine takılmaktan kurtulamamakta, dolayısıyla da en iyi ihtimalle bir burjuva iktidarın yerini bir başkası almaktadır. İşçi-emekçi sınıflar sorunun kaynağının kapitalizm olduğunu ve bataklık kurumadan sineklerden kurtulamayacaklarını fark ettikleri ölçüde kurtuluşa yaklaşmış olacaklardır. Ancak bunun kendiliğinden olmasını beklemek de doğru değildir. Çeşitli ülkelerde yaşanan bu tür örnekler önemli dersler barındırmaktadır. Hem kapitalizmin gidişatı karşısında işçi-emekçi sınıfların hangi koşullarda harekete geçtiğini hem de bu hareketliliklerin nasıl örgütlü mücadele kanallarına yönlendirilebileceğini anlamak bakımından…

Çürüyen kapitalizmin siyaset alanına etkisi

Elif Çağlı, Çürüyen Kapitalizm adlı yazısında kapitalist sistemin çürümesi olgusunu şöyle tarif ediyordu:

“Kapitalizmin özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında bizzat emperyalist ilişkiler temelinde aldığı yol, bu asalaklaşma ve çürüme olgusunu büsbütün derinleştirmiştir. Kapitalizm artık sermayenin işçi haklarına küresel ölçekteki saldırısı ve küresel savaşlarla birlikte seyrediyor. Küresel kapitalizm, en büyük üretici güç olan insanı ve doğayı küresel ölçekte yıkımlara sürüklüyor. Bu belirtiler, kapitalist üretim tarzının üretici güçlerin gelişimini ve dünyanın varlığını tehdit eden bir tarihsel tükenmişlik noktasına dayanmış olduğunun ifadesidir. Ekonomik işleyişteki dönemsel iniş çıkışlar her ne olursa olsun, kapitalizm bir daha hiç genç olmayacak. Tam tersine, yaşlanan ve ölüme yüz tutan beden zoraki önlemlerle yaşatılmaya çalışıldığı ölçüde can çekişme süreci sancılı biçimde uzayacak. İşçi sınıfının devrimci bilinç ve örgütlülüğünün yetersizliği nedeniyle yıkılması geciktiği oranda, kapitalizmin yarattığı tahribat büyüdükçe büyüyecek.”

Kapitalist çürümenin ciddi sosyal ve siyasal sonuçları olduğu açıktır. Giderek daha da derinleşen çürümenin etkilerinin en çok burjuva sınıf içinde ve burjuva siyaset alanında görülmesi de kaçınılmazdır. Burjuva siyasetteki çürümenin pek çok görünümünden bahsedilebilir ve bunların hiçbiri de yeni değildir, ama tıpkı bir hastalığın genç bir insandaki belirtileriyle yaşlı hatta ölüm döşeğindeki bir insandaki belirtilerinin aynı olmaması gibi, burjuva siyasetteki çürümenin görünümlerinde de müthiş bir artış, kronikleşme ve yaygınlaşma söz konusudur.

Burjuva siyasetteki çürümenin en önemli yansımalarından/sonuçlarından birisi, hiç kuşkusuz, Elif Çağlı’nın dile getirdiği gibi pek çok ülkede burjuva demokratik haklar gerilerken, oligarşik yönetim uygulamalarının büsbütün pekişmesi ve demokrasi can çekişirken, burjuva düzenin tam bir plütokrasi egemenliğine dönüşmesidir. Elif Çağlı bu dönüşümün nasıl gerçekleştiğini Demokrasi ve Plütokrasi yazısında şöyle anlatmaktadır:

“Kapitalizm kendi sonuna yaklaştıkça, burjuva parlamenter rejim de görece toplumsal uzlaşma sağlayan özelliklerini yitirmekte ve sınıf diktatörlüğü yönü çok daha açık biçimde öne çıkmaktadır. Yalnızca Türkiye’de değil pek çok ülkede burjuva siyaset arenası, sistemin çıkışsızlığını yansıtır biçimde, hiçbir yeni umut vaat etmeyen köhnemiş bir tahterevalli oyununa dönüşmüştür. Artık kitlelerin önemli bir bölümünün gönüllü rızasını kazanamayan burjuva egemenler, büyük yalan kampanyalarını ve otoriter eğilimleri tırmandırmaktan başka bir çare bulamıyorlar. Her türlü toplumsal muhalefete rağmen iktidarda kalma çabası içinde tepinen burjuva politikacıların, akla gelmedik tertip, entrika, rüşvet ve yolsuzluğa başvurması, Amerika’dan Avrupa’ya, Afrika’dan Asya’ya, Ortadoğu’sundan Türkiye’ye neredeyse her yerde dönemin sıradan vakası haline gelmiştir.”

Kapitalist çürüme çağında burjuva siyaset alanında yer almak hiç olmadığı kadar zenginleşme ve maddi çıkar sağlama aracına dönüşmüştür. Bu sebeple de eskinin en azından görüntüde “devlet adamı” tipindeki burjuva politikacılarının yerini parasal ve kişisel çıkarlarından başka hiçbir şeyi düşünmeyen, kaba saba ve görgüsüz, şark kurnazlığını marifet sayan, politikayı kaba güç gösterisinden ibaret sanan, amacına ulaşmak için her yolu mubah gören, burjuva kültürü dahi umursamayan, açgözlü bir politikacı tipi almaktadır.

Bu tipte politikacıların olduğu bir alanda yozlaşma, yolsuzluk, rüşvet skandalları hiç eksik olmamakta, ama yine eskiden farklı olarak artık bu durumlar sıradan bir hal almakta ve burjuva politikacılar bu tür ayıpları neredeyse saklamaya bile tenezzül etmeden, koltuklarına yapışmış vaziyette işlerine bakmaya devam etmektedirler. Burjuva normlar dâhilinde bile değer yargılarının, ahlâkın, belli bir siyaset kültürünün kalmadığı günümüz burjuva iktidarlarında, sistemin genel çürümüşlüğü siyaseti de çürütmekte, bu da kendine uygun siyasetçi tipini çoğaltıp devlet aygıtlarının ve partilerin bunlarla dolmasına neden olmakta, sonuçta da her türlü yozlaşma ve yolsuzluk, ahlâksızlık, gayri insani tutumlar vb alıp başını gitmektedir. Aslında bu durum nesnelliğin kendine uygun özneleri yaratmasından başka bir şey değildir. Nasıl ki kapitalizmin ilk dönemlerinde ilerici ve aydın burjuvalar vardıysa ve nesnellik bunları öne itiyorduysa, bugünün nesnelliği de kendi tipolojisini yaratmakta ve öne çıkarmaktadır.

“Dünya ölçeğinde bu doğrultuda yaşanan gelişmeler, Avrupa’da eski dönem burjuva siyasetçilere benzemeyen ve siyasi dengelerden çok parasal çıkarlarını düşünen Berlusconi, Sarkozy gibi tipleri ön plana çıkartmıştır. Keza çeşitli Asya ülkelerinde büyük yolsuzluk skandallarına rağmen koltuklarına yapışan “modern” burjuva siyasetçilerden bolca mevcuttur. Ayrıca, kapitalizmin yeni yükselen yıldızları Rusya veya Çin’de eski egemen bürokrasiden kapitalist plütokratlığa terfi eden çeşitlemeler günümüzün bir gerçekliğidir.”[1]

Burjuva siyaset alanındaki yozlaşmaya, rüşvet ve yolsuzluk olaylarına örnekler bulmak hiç de zor değildir. Zaten hemen her ülkede basın bu tür haberlerle çalkalanmaktadır. Türkiye’de yenen rüşvetler, milyar dolarları bulan servetler ilk akla gelen örneklerdendir. Yahut Malezya’nın devrik başbakanının bilmem kaç yüz evinde bulunan yüz milyonlarca dolar değerindeki para ve mücevherler, yurtdışındaki banka hesaplarında yatan yüz milyonlar da diğer örneklerdendir. Batılı ülkelerdeki bakan veya başbakanların Panama’daki off-shore hesaplarında milyonlarının çıkması da meselenin sadece şu ya da bu ülkeyle sınırlı olmayıp, kapitalist çürümenin genel sonucu olduğunun kanıtı olarak görülmelidir.

Dünya Şeffaflık Örgütünün raporuna göre dünyadaki ülkelerden üçte ikisinde, siyaset alanında yozlaşma ve yolsuzluk vakaları genel bir hal almış durumdadır. Üstelik bu rapor, ülkenin siyasi rejimiyle burjuva siyasetteki çürümenin bağıntısını da açıkça ortaya koymaktadır. Otoriter veya totaliter rejimlerle yönetilen ülkelerde, siyasetçilerin karıştığı yolsuzluk oranı da çok yüksek çıkmaktadır. Örneğin Yeni Zelanda, Danimarka, Finlandiya gibi ülkeler siyasette demokratik geleneklerin belli ölçüde sürdüğü ve “şeffaflığın” daha fazla olduğu ülkeler olarak görülür ve yolsuzluk örnekleri fazla bulunmazken; Rusya, İran, Çin, Türkiye gibi ülkeler demokrasinin ve “şeffaflığın” az olduğu, yolsuzluk örneklerinin de daha çok yaşandığı ülkeler olarak görülmektedir. Yolsuzluk indeksinde 2013 yılına kadar genelde orta sıralarda yer alan Türkiye’nin, bu tarihten itibaren hızlı bir düşüşe geçerek alt sıralara yaklaşması da, rejimle siyasetteki çürüme arasındaki bağıntının görülmesi bakımından önemli bir örnektir.

Yine aynı rapor, siyasetteki çürüme, yozlaşma ve gericileşmenin toplumsal adaletsizliğin artmasıyla, basın özgürlüğünün kısıtlanmasıyla, örgütlenme ve ifade özgürlüklerinin budanmasıyla direkt bağlantılı olduğunu da net biçimde ortaya koymaktadır. Bu alanlarda yaşanan hak ihlalleriyle siyasetteki yozlaşma-çürüme örneklerinin doğru orantılı olduğu barizdir. Açıktır ki kapitalizm tarihsel kriz ve çıkışsızlık içinde debelendikçe kendi normlarına dahi uymamakta ve çürümenin yarattığı kötü kokular sistemin her yerinden yükselmektedir. Bunun pratikteki karşılığı ise bizzat burjuva hukukun dahi rafa kaldırılması, gazetecilerin içeri tıkılması, medyanın tamamen kontrol altına alınması, her türlü örgütlenme ve ifade özgürlüğünün kısıtlanması, örneğin devlet ihalelerinin usulsüzce ve keyfi biçimde verilmeye başlanması, devlet yönetimine politikacıların yakınlarının ve adamlarının getirilmesi, yolsuzluk ve rüşvet vakalarının yaygınlaşıp sıradanlaşması, talan ve yağmanın ayyuka çıkması vb. olmaktadır.

Kapitalist çürüme ve toplumsal sonuçları pek çok ülkede halkın “artık yeter” diyerek sokaklara dökülmesine yol açmaktadır. Sadece 2018 yılı içinde yaşanan protestoların ve isyanların sıklığı, hem siyaset alanındaki çürümüşlüğün vahametini hem de işçi-emekçi kitlelerin gidişata karşı tahammülünün kalmadığını gösteriyor. Kısaca özetleyecek olursak 2018 yılının Ocak ayında Romanya’da, Mart ayında Slovakya’da, Nisan ayında Ermenistan’da, Güney Afrika’da ve Kenya’da, Haziranda Gürcistan’da ve Ürdün’de, Temmuzda ise Irak’ta ve Nikaragua’da kitlesel gösteriler gerçekleşti. Listeye İran’da ne zamandır devam eden inişli çıkışlı dalga da eklenebilir.

Bu ülkelerin hepsinde de genel bir yoksulluğa yüksek işsizlik oranları, ekonomideki kötü gidişat, artan hayat pahalılığı, geçim sıkıntısı ve halkın bu kötü durumuna rağmen zengin kesimlerin yaşantısındaki aşırı sefahat, burjuva siyasetçilerin karıştığı sonu gelmeyen yolsuzluk vakaları, kötü yönetim vb. eşlik etmektedir. Hatta bazıları emperyalist savaşın göbeğinde yer almakta ve savaş kitlelerin yaşamını çok daha katlanılmaz kılmaktadır. Burjuva medyanın sıkça yaptığı gibi bu hareketleri salt “yolsuzluk karşıtı protestolar/isyanlar” olarak kategorize etmek, ona indirgemek doğru değildir. Gerçekte kitleler, kendileri bunun bilincinde olsalar da olmasalar da, burjuva düzenin çürümüşlüğüne ve bunun toplumsal-siyasal sonuçlarına isyan ediyorlar.

Bu tür protestolar yaşansa da yaşanmasa da, diğer ülkelerde de işçi-emekçi sınıfların durumunun gün geçtikçe daha kötüye gittiği, insanların durumlarından hoşnutsuz oldukları bir gerçekliktir. Hemen her örnekte protestoları gerçekleştiren, sokaklara dökülen halk kitlelerinin sloganlarında yer alan temalar ortaktır; daha iyi bir yaşam ve özgürlük. İşçi-emekçi kitlelerin bu çığlığı çürüyen kapitalizmin insanlığa ne sunduğunun da özeti gibidir. Dünya gittikçe daha yaşanılmaz bir yer haline gelmekte ve artık insanlığa verecek hiçbir şeyi kalmamış olan kapitalizm, köhnemiş ve çürümüş düzeninin yıkılmaması için diktatörlerden, despotlardan, otokratlardan, hepsi pisliğe batmış ve yozlaşmış burjuva siyasetçilerinden medet ummaktadır.

Ayağa kalkan kitlelerin bu enerjisini burjuva düzenin temellerine yönlendirecek devrimci önderlikler olmadığından, burjuva iktidarların da bir şekilde tehlikeyi savuşturmaları mümkün olmaktadır. Egemenler kitlelerdeki hoşnutsuzluğun bazen hükümetleri-iktidarları düşürebilecek kalkışmalara neden olabileceğini iyi bildiklerinden, onları kandırmak ve pisliklerinin üzerini örtmek için her yola başvurmaktadırlar. Toplumda suni bir kutuplaştırma siyaseti izlenmesi, sürekli düşmanlar ve korku toplumu yaratılarak, kitlelerin dikkatinin başka yöne çekilerek pisliklerin üzerinin örtülmeye çalışılması neredeyse genelleşmektedir. Hemen her ülkede burjuva iktidarlar benzer yöntemler izlemektedirler.

Protestoların ve kalkışmaların yaşandığı ülkelerin hepsinde de kitleler şimdilik öfkelerini burjuva hükümetlere, bakanlara veya çeşitli politikacılara yöneltmekle yetiniyorlar. Dolayısıyla da burjuva iktidarların sarsıntılara rağmen düzeni sürdürmeleri mümkün oluyor. Ancak bunun ilânihaye sürmeyeceği açıktır. Miadını dolduran ve çürümeye başlamış olan her toplumsal sistem eninde sonunda yıkılacaktır. Henüz gerçek hedefine yönelmemiş olsa da işçi ve emekçilerin biriken öfkesi eninde sonunda kapitalist düzenin temellerine yönelecektir.



[1] Elif Çağlı, Demokrasi ve Plütokrasi, marksist.com

[2] Ermenistan’da Sarkisyan’ın Oyunu Bozuldu (24 Nisan 2018), marksist.com



Kitleler “Artık Yeter” Diyor

Kitleler artık içinde bulundukları katlanılmaz derecedeki kötü koşullara isyan ediyorlar ve öfkelerini, tepkilerini sokaklara dökülerek ortaya koyuyorlar. İlk örnek olarak 2017 yılının sonundan bu yana Romanya’da yaşananlar verilebilir. Aslında 2017 yılında başlayan ve 2018 başında tekrar canlanan süreçte, iktidardaki sosyal demokrat hükümetin yolsuzluğa bulaşan politikacıların lehine bir yasal düzenlemeyi meclisten geçirmesiyle birlikte halk sokaklara dökülmüştü. Bu düzenlemeye göre yolsuzluğa bulaşmış siyasilerin yargılanması zorlaşacaktı. Sokaklara dökülen kitlelerin talebini şu cümle özetliyordu: “özgürlük ve bağımsız yargı istiyoruz, her şey çocuklarımız için.” Gösteriler sonucunda kimi eski bakanlar ve politikacılar hapis cezaları alsalar da yasal düzenleme değişmedi ve ceza alan politikacıların dokunulmazlığı devam etti. Pervasızlığın bir örneği olarak, eski maliye bakanı yargılandığı duruşmaya 3 kilo altınla geldi, kefaletini ödedi ve serbest kaldı.

Romanya’da yaşanan bu gösteriler, 1989’da Çavuşesku’nun devrilmesinden bu yana yaşanan en kitlesel gösterilerdi. Ve kuşkusuz kitlelerin öfkesini ateşleyen şey yolsuzluk meselesi olsa da aslında 1989’dan bu yana aradığını bulamayan halkın öfkesinin patlamasıydı. Bürokratik diktatörlüğün yıkılmasına ve AB’ye girilmesine rağmen bir türlü çözülemeyen kronik toplumsal sorunlar, sürekli artan yoksullaşma özellikle genç nüfusta ciddi bir hayal kırıklığına yol açmıştı. Fakat neticede yüz binler sokaklara dökülmesine ve yeri geldiğinde polisle çatışmasına rağmen bu dalganın yarattığı enerji, şimdilik, burjuva partiler arasındaki rekabete güç vermekten öteye gidemedi. Ancak toplumsal hoşnutsuzluk azalmak bir yana daha da artmakta ve önümüzdeki süreçte yeni patlamaların yaşanması kaçınılmaz görünmektedir. En önemlisi de, mevcut burjuva partilerin hepsi de kitleler nezdinde ciddi bir güven erozyonuna uğramış durumdadır.

Yine geçtiğimiz Mart ayında Slovakya’da halk yolsuzluklara karşı sokaklara dökülmüş ve protesto gösterilerinde bulunmuştu. Bu gösteriler sonucu içişleri bakanı istifa etmek zorunda kaldı fakat kitleler “bakanın istifası sadece başlangıç olabilir. Büyük temizliğin başlangıcı… Yolsuzlukların standart hale gelmediği, iktidar çevreleri ile organize suç şebekelerinin birlikte çalışmadığı bir toplumda yaşamak istiyoruz” diyerek bunu yeterli bulmadıklarını ortaya koydular. Protestoları tetikleyen olay ise politikacılarla mafya arasındaki bağıntıyı araştıran bir gazetecinin nişanlısı ile birlikte öldürülmesiydi. Romanya ile benzer şekilde Slovakya da yaşam ve çalışma koşullarının AB ortalamasının çok altında olduğu ve bu sebeple sürekli dışarıya işgücü göçü veren bir ülke. AB’ye girmenin bekledikleri gibi “refaha kavuşmak” anlamına gelmediğini gören kitlelerde zaten uzun bir süredir hoşnutsuzluk hâkimdi.

Slovakya’nın ardından Nisan ayında da Ermenistan’da gösteriler başlamıştı. Burada gösterileri tetikleyen gelişme, 2008-2018 yılları arasında ülkeyi cumhurbaşkanı olarak yöneten Sarkisyan’ın görev süresi dolunca bu sefer de kendisini mecliste başbakan olarak seçtirtmesi olmuştu. Sarkisyan’ı yolsuzluk yapmakla ve ülkeyi kötü yönetmekle suçlayan muhalefet lideri Paşinyan’ın çağrısıyla halk sokaklara dökülmüş ve polisin müdahalesine rağmen kitleler geri çekilmemişti. Nihayetinde Sarkisyan istifa etmek zorunda kaldı ve muhalefet lideri Paşinyan başbakan seçildi. Ülkede tek adamlığa gitmeye çalışırken gösterilerin 11. gününde kitleler tarafından devrilen Sarkisyan “başbakanlık görevinden istifa ediyorum. Muhalefet lideri Nikol Paşinyan haklıydı. Ben hatalıydım” demek zorunda kaldı. Gösterilerin başarıya ulaşmasında muhalefet liderinin kararlı tutumu ve askerlerin de savunma bakanlığının uyarılarına rağmen gösterilere katılmasının büyük payı oldu.

Kuşkusuz Ermenistan’da da halkın sokağa dökülmesinin tek sebebi Sarkisyan ve yolsuzluk meselesi değildi:

“Sarkisyan’ı koltuğundan indiren kitleler, yeni ve demokratik bir seçim yapılmasını ve ekonomik sorunlarını çözecek bir hükümetin işbaşına gelmesini talep ediyorlar. 3 milyon nüfusa sahip olan ve ekonomisi esas olarak diasporanın desteğiyle ayakta tutulan Ermenistan’da, emekçilerin çalışma ve yaşam koşulları son derece kötü. İşsizlik çok yüksek ve ücretler aylık 100 dolar civarında. Emekli aylığı ise ortalama 60 dolar düzeyinde. Tüm bunlar emekçilerin büyük bir kesiminin açlık sınırında yaşaması anlamına geliyor. Bu yüzden yüz binlerce insan çalışmak için yurtdışına göç ediyor. Sadece ekonomik güçlükler değil siyasi baskılar da halkı canından bezdirmiş durumda. Demokrasinin göstermelik ve hileli seçimlere indirgendiği ülkede gerçekte otoriter bir yönetim hüküm sürmekte.”[2]

Ermenistan’daki süreç, ekonomik ve toplumsal sorunları çözemeyen iktidarın çareyi tek adam rejiminde görmesi ve halkın buna engel olması bakımından da önemlidir. Tıpkı diğerlerinde olduğu gibi Ermenistan’da da iktidar polis şiddetiyle kitleleri bastırabileceğini düşünüyordu ama bu örnekte evdeki hesap çarşıya uymadı.

Yoksulluk, işsizlik ve siyasi baskıların eşlik ettiği yolsuzluklara tepki olarak yaşanan küresel protesto dalgasının Nisan ayındaki diğer durakları da Güney Afrika ve Kenya’ydı. Güney Afrika’da eyalet başkanının yolsuzluklarına karşı, Kenya’da da hükümete bağlı Ulusal Gençlik Hizmeti adlı kurumda gerçekleşen yolsuzluklara karşı halk sokaklara döküldü. Her iki ülkede de iktidarlar kitlelerin öfkesini yatıştırmaya çalışsalar da gösteriler devam ediyor.

Haziran ayında ise bu kez Gürcistan ve Ürdün’de öfkeli kitleler sokaklara indiler. Gürcistan’da, 16 yaşındaki oğlu öldürülen annenin adalet arayışıyla başlayan gösteriler başbakanın ve ardından hükümetin düşüşüyle sonuçlandı. İşsizliğin %18,5 olduğu, halkın %20’sinin yoksulluk sınırının altında yaşadığı, hayat pahalılığının her geçen gün arttığı Ürdün’de ise halk, hükümetin vergileri arttırma ve kemer sıkma politikalarına karşı protesto gösterileri düzenlemeye başlamıştı. Gösterilerin 6. gününde Kral Abdullah, işlerin iyice “çığırından çıkmasını engellemek” adına başbakanı feda etti. Ancak başbakanın istifasına rağmen kitlelerdeki hoşnutsuzluk geçmiş değil, çünkü iktidar IMF’nin dayattığı kemer sıkma programından geri adım atmış değil.

Haziran ayında Ürdün üzerinden Ortadoğu’ya sıçrayan protesto dalgasının Temmuzdaki durağı ise Irak’tı. Irak’ta yaşanan gelişmelerin yürüyen emperyalist savaşın ülkede yaratmış olduğu olumsuz durumdan bağımsız düşünülmesi kuşkusuz mümkün değildir. Saddam’ın devrilmesinden, uzun süre devam eden ABD işgalinden, IŞİD belasından ve bir türlü bitmek bilmeyen şiddet olaylarından sonra ilk kez Irak halkı bu denli kitlesel biçimde sokaklara dökülmüş ve iktidara karşı protestolara girişmiştir.

Irak’taki gösteriler, seçimlerin hemen ardından, ülkenin petrol zengini olan güneydeki Basra eyaletinde bıktırıcı elektrik ve su kesintileriyle artık kronik hale gelmiş olan yolsuzluk şikâyetleri sebebiyle başladı. Basra eyaletinde başlayan gösteriler hızla yayılarak son haftalarda başkent Bağdat’a da sıçradı ve göstericiler “hükümet istifa” sloganını yükseltmeye başladılar. Yer yer çatışmaların da yaşandığı gösterilerde şimdiye kadar 10 kişi hayatını kaybetti ve onlarca yaralı var. Polis yüzlerce göstericiyi gözaltına almış vaziyette, ama gösteriler devam ediyor. Paniğe kapılan hükümet işi interneti kapatmaya kadar vardırsa da gösteriler son bulmuş değil. Hükümet bir yandan göstericilere gözdağı verirken bir yandan da Basra eyaletine 3 milyon dolar tahsis ederek durumu yatıştırmaya çalışıyor. Göstericilerin baskısıyla bazı üst düzey bürokratlar da görevden alındı.

Irak’taki gösterilerin dikkat çekici bir yanı da, gösterilerin esasen Şii kesimin yoğun yaşadığı bölgelerde başlaması ve hedefe Şii partilerin de konulmasıydı. Çünkü Saddam’ın devrilmesinden bu yana Irak’a Şii kesim hükmediyor. Basra’da Şii Dava Partisinin yanı sıra İran destekli Bedir Örgütünün ve yine Şii Yüksek İslam Konseyi Partisinin binaları da göstericiler tarafından ateşe verilmiş ve “İran, seni istemiyoruz” sloganları atılmıştı. Göstericiler çeşitli hükümet binalarını da basarak ateşe vermeye çalıştılar. Iraklı Şii dini liderlerin öfkeyi yatıştırmak amacıyla destek açıklamaları yapmak zorunda kaldığı göstericilerin taleplerinden biri de, bölgede faaliyet gösteren petrol şirketlerinde kendilerine iş verilmesiydi.