Navigation

Kürt Sorununda Hükümetin “Katır” İnadı

Ortadoğu’nun bölgesel güçlerin ve emperyalist güçlerin nüfuz alanları savaşlarına sahne olduğu, AKP’nin iç ve dış siyasette tökezlediği, Kürt sorunun uluslararası bir boyut kazandığı, Kürt hareketinin giderek güç kazandığı, buna karşın Erdoğan’ın “Yeni Türkiye” için başkanlık istediği koşullarda yapılan seçimlerin olağan bir şekilde geçmeyeceği gayet net. Dışarıda giderek yalnızlaşan Erdoğan ve AKP’si, en azından içeride Kürt sorununu kendi istediği gibi “çözmeyi” düşünmüştü. Oysaki bugünkü gelişmeler, AKP’nin Kürtleri oyalama politikasından bile daha geri bir noktaya, Kürtleri barışı bozan taraf olmaları için provoke etme noktasına düştüğünü gösteriyor.

Seçime doğru giderken Kürt sorununda yeni gelişmeler yaşanıyor. 2013 Newroz’unda Öcalan’ın mesajıyla yeni bir aşamaya giren TC ile Kürt hareketi arasındaki görüşmeler, zaman zaman durma noktasına gelse de devam ediyor. İnişli çıkışlı bir seyir izleyen “çözüm süreci” AKP’nin iç ve dış siyasette çıkışsızlığının bir sonucu olarak kendini dayatmıştı. Yani AKP ve “sürecin mimarı” Erdoğan, Öcalan’la görüşmelere gerçekten demokrat oldukları ve Kürt sorununu çözmek istedikleri için başlamamıştı. AKP ekonomik ve politik çıkarlarından dolayı Kürt sorununu kendi istediği biçimde “çözmek” istiyor. Tam da bu yüzden bugüne kadar göstermelik adımlar atmaktan başka hiçbir şey yapmadı, çözüm için somut adım atmamakta diretti. Bugün cumhurbaşkanlığı görevini yürüten Erdoğan ise, şimdi de adeta Kürtleri masadan kalkan taraf olmaya zorlamak amacıyla provokatif çıkışlar yapıyor. Erdoğan’ın “Kürt sorunu yoktur”, “İzleme Heyetini doğru bulmuyorum” gibi açıklamaları bu anlama gelmektedir. Roboski’de “kaçakçılıkta kullanıldığı” gerekçesiyle katırların askerler tarafından itlaf edilmesi, Mardin’de, Şırnak’ta, Hakkari’de ordunun operasyonlar başlatması, AKP’nin Kürt sorunu politikasındaki “yeni” çizgisine işaret ediyor.

Bundan dört yıl önce Roboski’de 34 Kürt, TSK uçakları tarafından bombalanarak katledilmişti. “Kaçakçılık”tan başka geçim kaynağı olmayan köylüler, üç kuruş için sınırı geçerken bombardımana tutulmuştu. Çoğu çocuk denecek yaştaydı. Aradan geçen yıllara rağmen failler yargılanmadı. Faili meçhul cinayetleri bitirmekle övünen AKP, faili malûm bu katliamı tazminatla kapatmaya çalıştı. Roboskililer, failler yargılanmadan tazminatı kabul etmeyeceklerini söylediler ve sorumluların ortaya çıkarılması ve cezalandırılması için çetin bir mücadeleye giriştiler. Roboskili köylülerin mücadelesi bitmiş değil. Umudu kesenler Güney Kürdistan’a göç etti. Kuzeyde kalanlar ise Roboski katliamından iki gün sonra bile yeniden “kaçağa” çıkmak zorunda kaldılar; acılarıyla, öfkeleriyle ve korkularıyla birlikte. Çünkü, sınır ticareti onların tek geçim kaynağıydı. Yokluktan, açlıktan ölmek ile sınırda ordunun kurşunlarına, bombalarına hedef olmak arasında tercih yapmaları gerekiyordu. Bir fark yoktu kalmakla gitmek arasında… Gittiler, gitmeye de devam ediyorlar. Bu sefer mallarını yükledikleri katırları askerlerin hedefi oldu. Bazı katırlar Irak sınırını geçmek isterken, üstelik üzerinde köylüler varken hedef gözetilerek vuruldu. Bazı katırlar ise köylülerin odun toplamak için yaylaya çıktığı sırada vuruldu. Katırlar “kaçakçılık” için kullanıldığı gerekçesiyle bu karar alınmıştı ve görüldükleri yerde vuruluyorlardı. Köylüler günlerce katırlarının katledilmesini protesto ettiler. Roboski’nin acısı ve öfkesi dinmemişken katırların itlaf edilmesinin provokasyon olduğu açıktı. Oysa ordu, sözde kaçakçılıkla mücadele ederken katırların “kazara” vurulduğu yönünde bir açıklama yaptı. Böylelikle Erdoğan’ın günlerdir sürdürdüğü sözlü provokasyonlar bu sefer anlaşma içinde olduğu Genelkurmay tarafından silahlı provokasyonlara dönüştürüldü.

Katırların öldürülmesi vaka-ı adiyeden değildir. Diğer gelişmelerle birlikte değerlendirildiğinde aslında Roboski’de yaşananların büyük resmin bir parçası olduğu açık bir biçimde görülür. Aynı gün Mardin’de askeri operasyon başlatıldı. Operasyona dair TSK’dan şu açıklama geldi: “Güvenlik güçleri tarafından, Mardin/Mazıdağı kırsalında, Bölücü Terör Örgütü mensuplarına ait olduğu değerlendirilen sığınak, barınak/depoları tespit ve imha etmek maksadıyla, Valilik oluruna istinaden, beş tim kuvvetle operasyon icra edilmektedir.” Şırnak’ta da sınırın öte tarafından askeri üsse ateş açıldığı gerekçesiyle karşılık verildiği açıklandı. Hemen akabinde 25 Mart tarihinde de Dağlıca’da askerin sınırdan gelen havan atışlarına karşılık verdiği açıklandı. Suriye’ye operasyon yapmak için gerekçe bulmanın kolay olduğundan, sınırın öte tarafına adam gönderip füze atmaktan bahseden Hakan Fidan’ın sözlerini hatırlatıyor bu durum.

28 Şubatta hükümet ve HDP’nin yaptığı “ortak” basın toplantısında Kürt sorununun çözülebilmesi için Öcalan’ın sunduğu 10 madde açıklanmıştı. 21 Martta ise Öcalan’ın bu 10 maddede mutabakat sağlandığı koşullarda PKK’yi silahlı mücadeleyi bırakmak için kongre yapmaya davet eden açıklaması Diyarbakır’da toplanan bir milyondan fazla kişiye okunmuştu. Aynı mesaj İstanbul’da da Newroz mitingi için buluşan yüz binlerce insana okundu. Belli ki, Türkiye tarihinin en kritik seçimi olmaya aday 7 Haziran seçimleri öncesinde Kürt halkının kazandığı moral üstünlük, başta Erdoğan olmak üzere devleti fena halde rahatsız etmektedir. Başkanlık hayalleri kuran Erdoğan’ın önündeki en büyük engel şu anda HDP’dir. Kürt hareketi, konjonktürel olarak Ortadoğu’da siyasetin temel güçlerinden birisi haline gelmiş durumda. Diğer taraftan Erdoğan’ın “tek adam” rejimine karşı çıkan kimi ulusalcıların bile bu tehdit karşısında HDP’ye sıcak bakmaları, Erdoğan için tehlike çanları anlamına geliyor. İşte Erdoğan’ın “ortak açıklamayı doğru bulmuyorum”, “İzleme Heyetine karşıyım” sözleri tam da bu süreçte sarf edilmiştir. Hemen ardından Roboski’de katırların katledilmesi, Dağlıca, Mardin ve Şırnak’ta ordunun faaliyetleri de bu tabloyu tamamlayan diğer gelişmeler oldu.

Cumhurbaşkanlığının operasyonlara yönelik açıklamaları aslında TC’nin sorunu çözmek gibi bir niyetinin olmadığını bir kez daha ele veriyor: “Kamu düzeni ve güvenliğinin gerektirdiği operasyonlardır. Çözüm süreci devam ediyor diye kamu düzeninden asla taviz verilmeyecektir. Bunun acı sonuçlarını geçtiğimiz Ekim ayında gördük. Cumhurbaşkanı ve hükümetin bu konudaki kararlılığı nettir. Güvenlik ile demokrasi ve özgürlükler arasındaki dengeyi en azami şekilde muhafaza etme gayreti içerisindeyiz.” Devletin “kamu düzeni ve güvenliği” dediği andan itibaren barış ve demokrasiden uzaklaştığını çok iyi biliyoruz. Niyet kamunun güvenliğini sağlamak değildir. Eğer böyle olsaydı ve gerçekten barış istenseydi, alınan ateşkes kararı gereği mevzilerine çekilmiş durumda olan PKK’ye operasyon yapılmazdı. Açıkça söylemek gerekirse, “çözüm süreci” kapsamında hiçbir ciddi adım atmayan AKP, ordunun operasyonlarıyla aslında “anlaşmayı” ihlal etmiştir. Bunlar açık provokasyon girişimleridir. Kürt hareketi bunun farkında olduğundan bu tuzaklara düşmemek için yoğun çaba sarf ediyor. Demirtaş konuşmalarında partilileri provokasyonlara gelmemeleri konusunda sık sık uyarıyor.

Kamu güvenliği gerekçesiyle getirilen “İç Güvenlik Yasası” da AKP’nin çözüm istemediğinin bir başka kanıtı. Bu yasa başta Kürt halkı olmak üzere tüm toplumsal muhalefeti sindirme amacını taşıyor. Bu yüzden AKP haricindeki tüm partilerin muhalefet ettiği yasa, Mecliste büyük tartışmalara, hatta kavgalara sebep olmuştu. 130’dan fazla madde içeren paketin yarısına yakını onaylandıktan sonra, paket Komisyona geri çekilmişti. Onaylanan maddeler bütün muhalif kesimlerde tepki uyandıran polisin yetkilerini arttıran maddelerdi, geri kalan maddeler ise tâliydi. AKP, tek tek maddelerin oylanmasının uzun süreceğini anlayınca geri kalan maddeleri Komisyonda paketten çıkarttı ve daha önce Genel Kuruldan geçmiş olan maddeleri bir paket olarak yasalaştırdı. Dolmabahçe’de açıklanan 10 maddelik listeyle büyük tezat oluşturan “İç Güvenlik” paketinin bir alicengiz oyunuyla yasalaştırılması, AKP’nin her türlü oyunu sahneye koyma potansiyeline sahip olduğunu bir kez daha gösterdi.

Ortadoğu’nun bölgesel güçlerin ve emperyalist güçlerin nüfuz alanları savaşlarına sahne olduğu, AKP’nin iç ve dış siyasette tökezlediği, Kürt sorunun uluslararası bir boyut kazandığı, Kürt hareketinin giderek güç kazandığı, buna karşın Erdoğan’ın “Yeni Türkiye” için başkanlık istediği koşullarda yapılan seçimlerin olağan bir şekilde geçmeyeceği gayet net. Dışarıda giderek yalnızlaşan Erdoğan ve AKP’si, en azından içeride Kürt sorununu kendi istediği gibi “çözmeyi” düşünmüştü. Oysaki bugünkü gelişmeler, AKP’nin Kürtleri oyalama politikasından bile daha geri bir noktaya, Kürtleri barışı bozan taraf olmaları için provoke etme noktasına düştüğünü gösteriyor. Erdoğan’ın açıklamaları ve ordunun operasyonları gösteriyor ki, önümüzdeki günler daha sıcak gelişmelere gebedir. Çünkü, Erdoğan için hiçbir şey başkan olmak kadar önemli değildir. Kürt sorununun çözümünün başkanlığı tehlikeye sokacağına karar verdikleri anda, masanın devrilmesi işten değildir.