Navigation

SEKA Direnişinin Ardından

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

51 günlük sürecin ardından SEKA direnişi, pek de sürpriz olmayan bir biçimde sona erdi. Hükümet, SEKA’da başlayan direnişin yayılmasından, toplum nezdinde gittikçe artan bir tepki oluşmasından ve direnişin siyasallaşmasından korkuya kapılmıştı. Sonunda olayı kapatabilmek amacıyla, işçilerin Belediyede sözleşmeli olarak çalışmaları karşılığında fabrikayı terk etmeleri konusunda anlaştı. Hükümetin fabrikayı ve dolayısıyla üzerindeki bütün yükü Belediyeye devretme önerisi üzerine kendi aralarında bir oylama yapan işçilerin büyük çoğunluğu (581 “evet”, 63 “hayır” ve 13 “boş” oyla) bu öneriyi desteklemiş ve böylece sendikaya görüşmeleri başlatma yetkisini vermiştir.

Ardından imzalanan protokole göre SEKA İzmit işletmesinin, arazisi, binaları, makineleri ve işçileriyle birlikte Kocaeli Büyükşehir Belediyesine devredilmesi kararlaştırılmıştır. Buna göre Belediye isterse fabrikayı çalıştıracak isterse kapatıp işçileri Belediyenin başka birimlerine dağıtacak ve işçiler de bir yıl sözleşmeli olarak işe başlayacaklar. Belediyede çalışmak istemeyenler ise 8 ay daha maaş alıp işsiz kalacaklar.

Kuşkusuz elde edilen sonuç bir kazanım olmaktan son derece uzaktır. Özelleştirme adı altında işçi sınıfının örgütlülüğüne yöneltilen saldırıların önü alınamamış, sadece burjuvazi adımlarını daha usturuplu atma ihtiyacı duymuştur. Fabrikanın Belediyeye devrinin ve işçilere iş garantisi adı altında Belediye bünyesinde sözleşmeli olarak çalışma hakkı tanınmasının başka bir anlamı yoktur.

Burjuva hükümet son günlerde siyasal alanda da köşeye sıkışmış olduğundan, sınıf hareketinin olası bir yükselişiyle karşı karşıya kalmak korkusuyla böylesi bir manevrayı daha akıllıca bulmuştur. Ancak aynı uyanıklığı sol hareketin gösterdiğini söylemek zordur.

Sınıf hareketinde uzunca bir süredir devam eden gerileme ve durgunluk ortamında, adeta bir can simidi etkisi yaratan SEKA direnişi, sol hareket içinde ciddi bir “heyecan”a yol açtı. Sermaye cephesinin kararlılıkla sürdürdüğü özelleştirme saldırısına karşı, emek cephesinde anlamlı bir direnişin kıvılcımı olarak görüldüğünden sol hareketin gündemini de önemli ölçüde işgal etti. Süreç boyunca eksiklikleri ve zaafları göz ardı edilerek, önemi haddinden fazla abartılarak, olmadık anlamlar yüklenerek göklere çıkartılan direniş, ardından da yenilgi olarak nitelenerek “sınıf hareketinde ciddi bir fırsatın kaçtığı” şeklinde yorumlandı.

SEKA direnişi sınıf mücadeleleri tarihine özgün bir örnek olarak geçmese de, sol hareketin halihazırdaki eksikliklerini ve yanlışlarını ortaya koyması ve sınıf mücadelesinin böylesi tekil örneklerini abartarak kendi zaaflarını örtmeye çalışmanın ne kadar boş olduğunu göstermesi bakımından önemli bir işleve sahiptir.

SEKA direnişinden bu bağlamda çıkartılacak dersler, her şeye rağmen önümüzdeki süreçte sınıf hareketinde gerçek anlamda bir “canlanma” başladığında yapılması gerekenleri kestirebilmek açısından önem taşıyor. Daha da önemlisi, sınıf hareketine yanlış yaklaşımlar konusunda iyi bir örnek teşkil ediyor. Tekil örnekleri ve kısmi mücadeleleri abartmak aslında tam bir ekonomizme yol açarak bizi uvriyerizme (işçiciliğe) götüreceği için, bu direnişin dersleri iyi kavranmalıdır.

Direnişin ve solun eksiklikleri ve zaafları

Öncelikle belirtmek gerekir ki, komünistler bu tür direnişleri ve grevleri desteklemek ve ileri taşımak için çaba gösterirler. Komünistlerin görevi, işçilerin ekonomik temelde başlayan sınıf mücadelesini daha da ileri götürmek, devrimci tarzda siyasallaştırmak ve devrim mücadelesinin genel çizgisiyle bütünleştirebilmektir. Ancak bunu yaparken, bir grev ya da direnişi, taşıdığı önem ve anlamın ötesinde değerlendirerek abartmazlar. Onun zaaflarının üstünü örterek ona sahip olduğundan daha fazla önem atfetmezler, onu pohpohlayıp hakkında hayaller yaratmazlar. SEKA direnişinin gerçek anlamını kavramak için geçmişteki gerçek direnişlere; Kavel işçilerinin mücadelesine, Alpagut işçilerinin işyeri işgaline, Tariş ve Profilo gibi direnişlerine bakmak gerekir. Bu direniş veya grevlerin hemen hepsinin ortak özelliği, işçilerin mücadele azminin ve motivasyonunun çok daha yüksek olması, devrimcilerden uzak durmamaları, daha doğru ve mücadeleci yöntemler kullanarak ve çevre halkının tam desteğini alarak onları da direnişin içine çekmeleridir. Ayrıca sendikal konfederasyonları göstermelik değil gerçek anlamda ve kademeli olarak artırılan (1 günlük iş bırakmadan, 3–4 günlük grevlere kadar) destek grevlerine zorlamışlar, fabrika işgalini medyatik bir eylem olarak değil direnişlerinin kalesi olarak gördükleri için ölümüne sürdürmüşler, kısacası işçilerin örgütlü oluşunu yansıtmışlardır.

Geçmişte pekâlâ gerçekleştirilen bu mücadele tarzı, SEKA direnişinde sembolik düzeyde kalmıştır. Direniş boyunca son derece coşkulu, kararlı ve inançlı gibi gözüken SEKA işçilerinin, direnişi “direnmeden” sona erdirmeleri ve hemen ardından demoralize olmaları; fabrikanın Belediyeye devredilmesi gündeme gelir gelmez, “zaten direniş bizi iyice bıktırmaya başlamıştı” yollu itiraflara başlamaları, aslında göründüğü kadar kararlı olmadıklarının göstergesidir. Kuşkusuz işçilerin tamamı böyle düşünmemektedir, ancak çoğunluğun düşüncesinin bu yönde olduğu da bir gerçektir.

İşçilerin direnişe sınıf mücadelesinin penceresinden bakamadıkları ortadadır. Kendi kendilerini yalıtmakla, mücadelelerini fabrika duvarları arasına hapsetmekle ilk yanlışlarını yapmışlardır. İşçilerin devrimcilerle bağ kurmasını istemeyen sendika bürokrasisi, dışarıdan gelenlerle işçilerin temasını minimuma indirerek (güya provokasyonları önlemek maksadıyla) direnişi tam anlamıyla fabrika sınırlarına hapsetmeyi başarmıştır. Amaç kuşkusuz, işçilerin sendika bürokrasisinin denetiminden çıkmasını önlemektir.

SEKA direnişinin fabrika işgali olarak tanımlanıp tanımlanamayacağı özenle yaklaşılması gereken bir tartışma konusudur. Sınıf mücadelesi açısından, işçilerin fabrikayı işgal etmeleri ve fabrikaya sahip çıkarak kendilerinin yönetmeye başlamaları son derece ileri bir eylemlilik olurdu. Oysa SEKA direnişinde yaşananların özü, işçilerin mücadelesinin fabrikaya hapsedilmiş oluşudur. SEKA’nın İzmit işletmesi zaten uzun süredir bugünlere hazırlandığından, makinelerin ve stokların aylar öncesinden fabrika dışına çıkarıldığı bilinmektedir. Üretim yapılamaz hale getirilen fabrikanın, işçiler tarafından bu koşullarda “işgal” edildiği açıktır.

İşçiler sorunu sadece işlerini kaybetmek olarak gördüklerinden, yaşananların sermaye cephesinin uzun erimli siyasetinin, saldırısının bir parçası olduğunu kavrayamadıklarından, eylemlerini siyasallaştırmak ve yaymak yerine kendilerini fabrika içinde tecrit etmeyi tercih ettiler. Kendilerini ziyarete gelen devrimci, sol siyasetlerden köşe bucak kaçmalarının (her ne kadar ziyarete gelen herkesi coşkulu bir biçimde karşılasalar da bu karşılama bir yasak savmanın ötesine geçmemiştir) ve kendilerini burjuva siyasetinin kollarına atmalarının sonucu ortadadır. İşçi sınıfı, devrimcilerden kaçmak yerine devrimci siyaseti sahiplenmeyi öğrenmelidir.

İşçiler sanki doğal bir işbölümüne uyarcasına, kendi görevlerinin fabrika içinde beklemekle sınırlı olduğunu, işin geri kalan kısmını sendikacıların halledeceğini düşündüler. Mücadelelerini diğer fabrikalara ve sendikalara yaymak yerine “medyatik” eylemlerle kendilerini avuttular. Burjuva siyasetçilerden medet umduklarından, bir kez daha yenilgiyi tatmak zorunda kaldılar. Kuşkusuz bu durumun sebebi tek başlarına işçiler değildir, ama Nazım’ın dediği gibi “kabahatin çoğu” da onlarındır.

SEKA direnişi, sendikal siyasetin sınırlarına ve sınıfın içinde bulunduğu ideolojik çarpıklığa da güzel bir örnek oluşturmuştur. Atılan sloganların içeriğinden tutun da, yapılan eylemlerin biçimine kadar (futbol tezahüratı biçiminde atılan sloganlar ve mehter marşına uyarlanmış SEKA marşı) pek çok konuda aynı kafa karışıklığına rastlamak mümkündür.

İdeolojik anlamdaki kafa karışıklığı en birincil sorun ve mücadelenin önündeki en büyük engeldir, dolayısıyla vurulması gereken birinci nokta da burasıdır. Ve maalesef bu kafa karışıklığının başlıca suçlusu bizzat sol harekettir. Burjuva ideolojisini işçi sınıfına taşıyan aktarma kayışı konumundaki sendika bürokratlarının milliyetçi bir ideolojiyi işçilere pompalaması doğaldır. Ancak Marksist veya komünist olduğunu söyleyenlerin bu ideolojik saldırıya yine milliyetçi bir yaklaşımla karşılık vermeye çalışmaları tastamam sınıfa ihanettir.

Özelleştirme sorununda en başından sergilenen milliyetçi ve reformist tutum, SEKA direnişinde de sürdürülmüştür. “SEKA vatandır, satılamaz!” naralarıyla sendika bürokrasisinin kuyruğuna takılan, burjuva devlet işletmelerinin kapitalist niteliğini gözlerden gizleyerek onu özel mülkiyete alternatif olarak gören, burjuvazinin egemenliği altındaki devlet mülkiyeti ile gerçek anlamda kamu mülkiyetini (yani toplumsal mülkiyeti) birbirine karıştıran, “bu memleket bizim!”li sloganlarla sözümona anti-emperyalist geçinerek “milli” burjuvazinin, üstelik onun da gerici-ulusalcı kanadının politikalarının dümen suyuna giren anlayışlar yüzünden, bugün işçi sınıfının kafası fena halde karıştırılmıştır. İşçi sınıfına önderlik etme iddiasında olanların görevi, onun kafasına küçük-burjuva milliyetçiliğini ve devletçiliğini sokarak burjuvazinin ve sendika bürokratlarının değirmenine su taşımak olamaz.

Sınıf hareketinin dipte seyrettiği bir atmosferde, SEKA direnişi veya benzeri eylemlerin işçi sınıfı içinde bir heyecan yaratması normaldir, fakat komünistlerin kendilerini bu heyecana kaptırmamaları, soğukkanlı ve daha derinlemesine düşünebilmeleri gerekir. Acaba SEKA direnişi abartıldığı gibi sınıf hareketinde bir dönemeç noktasına mı işaret etmektedir? Ya da “sermaye ile emek arasındaki mücadelenin yoğunlaştığı bir ön cephe savaşı” mıdır?

Devrimci sınıf siyasetinin değil burjuva milliyetçiliğinin peşinden koşan ve sendikal bilince bile yeterince sahip olmayan işçilerin eylemlerinden, “sınıf mücadelesini ileriye götürecek muazzam bir direniş” veya “sınıf mücadelesinin en militan örneklerinden biri” şeklinde abartılı ifadelerle bahsetmek ne derece gerçekçidir? Direnişi yürüten işçiler siyasallaşmadığı sürece, direnişin gelişmesi ve sınıfın diğer kesimlerini harekete geçirmesi beklenebilir mi? Amacımız SEKA direnişini küçümsemek değildir, ama bu abartmaların arka planını ve yaratacağı zararları teşhir etmek görevimizdir.

SEKA direnişini veya sınıf mücadelesinin benzeri bir başka tekil örneğini olduğundan daha önemliymiş gibi göstermenin (ve görmenin) altında yatan ana sebep, genelde sol grup ve örgütlerin işçilerin kendiliğinden gelişen sendikal hareketinin yine kendiliğinden siyasal bilince ulaşabileceğini öngörmekten başka bir şey değildir. Örneğin SEKA işçilerinin bile dudak büktüğü Türk-İş’in bir gecelik işyerini terk etmeme kararını “genel grev”e giden bir yol olarak görmek ve arkasından genel grev çağrılarıyla ortalığı velveleye vermek tam da bizim Türk solunun onulmaz çocukluk hastalığının bir emaresidir.

Genelde sol siyasetlerin faaliyetleri “dayanışma”nın ötesine geçemediğinden ve bu anlamda işçilerle devrimciler arasında kalıcı bağlar kurulamadığından, üstelik her ikisi de ideolojik anlamda aynı kafa karışıklığına sahip olduğundan; işçilerin futbol maçındaymışçasına davranmalarında ve mehter marşı eşliğinde SEKA marşını söylemelerinde garipsenecek bir durum yoktur. Ancak komünist olmanın farkı da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Evet, işçilerin geri durumu bizleri şaşırtmamalıdır, ama pozisyonumuz bu durumu kabullenmek de olmamalıdır. Eksiklikler ve zaaflar eğilip bükülmeden söylenebilmelidir. Komünistlerin bu eleştirisi hariçten gazel okumak veya işçilerin eylemlerini küçümsemek anlamına gelmiyor, aksine bu onu ciddiye aldığımızın ve sınıf bilincini ilerletmeye çalıştığımızın bir göstergesidir. Asıl bunu yapmıyorsak komünistliğimizden şüphe etmemiz gerekir!

İşçilerin eksikliklerini ve zaaflarını düzeltmeye çalışarak onları sabırla devrim mücadelesine çekmeye çalışmaktan kaçanlar, “SEKAnın işçi yönetimine” devredilmesi gibi sloganları duyduklarında da bizleri hayalcilikle suçluyorlar. Kapitalist düzende bunun mümkün olamayacağını, bu sloganın pratikte bir karşılığı olmadığını ileri sürüyorlar. Tarihteki yaşanmış örnekler bir tarafa, kuşkusuz burjuvazinin kendi düzeni hüküm sürdükçe böyle bir şeye uzun süre tahammül edemeyeceği açıktır. İşte “geçiş talepleri” dediğimiz taleplerin önemi de burada yatmaktadır. Bu düzen yıkılmadıkça üretenlerin yönetmesinin mümkün olamayacağının işçi sınıfı tarafından anlaşılabilmesi için, bu taleplerin işçiler tarafından benimsenmesi ve uğrunda mücadeleye girişilmesi gerekir.

Önümüzdeki süreçte sınıf hareketinde bir canlanma, kıpırdanma yaşanması olasıdır. İşçi sınıfının gittikçe biriken öfkesinden, sendikaların tabanını oluşturan işçilerin artan tepkisinden ve yukarıya yansıttıkları basıncın artmakta olduğundan bahsetmek de mümkündür. Bu çerçevede SEKA direnişi de dâhil olmak üzere diğer özelleştirme mağduru fabrika işçilerinin mücadelelerini genel olarak özelleştirme saldırısına karşı bir taarruza dönüştürmek, mücadeleyi yaygınlaştırmak ve genelleştirmek ciddi bir hedef olarak varlığını korumaktadır. Nereden bakarsak bakalım, özelleştirme kapsamındaki işyerleri, işçi sınıfının sendikal olarak örgütlü kesiminin büyük kısmını oluşturmaktadır. Fakat unutmayalım ki, yıllardır özelleştirme saldırısının hedefi konumunda olmalarına rağmen, sıra kendilerine gelmedikçe kıllarını kıpırdatmayan da yine aynı kamu işçileridir.

SEKA direnişi bir kez daha göstermiştir ki, sınıf hareketi düzenle bütünleşmiş sendikal bürokrasinin sultası altındadır ve bu durum değişmedikçe mucizeler beklemenin anlamı yoktur. Burjuva ideolojisinin ve sendikal bürokrasinin sınıf hareketi üzerindeki hâkimiyetini kırabilmek için devrimciler ve komünistler sendikalarda militan bir sendikacılık anlayışını egemen kılmanın çabası içinde olmalıdırlar. Bu da işin kolayına kaçıp hariçten gazel okumakla veya sendika bürokrasisine oynamakla başarılamaz. Unutmayalım, komünistlerin görevi, sınıfın geri bilincine prim vermek değil, ona karşı mücadele yürütmek ve onu ilerletmeye çalışmaktır. Yapılması gereken fazla heyecana kapılmadan, sabırsızlık etmeden görevlerimizi yerine getirmek üzere mütevazı bir biçimde çalışmaya devam etmektir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no.1, Nisan 2005