Navigation

Emekçi Kadınlar ve Emperyalist Savaşlar

Yetmiş milyon insanın ölümüne ve çok daha fazlasının yaralanıp sakat kalmasına yol açan iki büyük emperyalist savaşın ardından, gezegenimiz, sermayenin doymak bilmez kâr hırsı yüzünden bir üçüncüsüyle karşı karşıya. Şimdiden Afganistan’ı, Pakistan’ı, Ortadoğu’yu ve Afrika’nın bir bölümünü kavuran emperyalist savaşın alevleri, etki alanını hızla genişletiyor. 2001 yılının 11 Eylülünde İkiz Kulelere düzenlenen saldırıyı bahane olarak kullanan ABD emperyalizmi, saldırıdan bir ay sonra emperyalist savaşın ilk bombalarını Afgan halkının üzerine yağdırmaya başlamıştı. NATO şemsiyesi altında Afganistan’a yerleşen ABD, ardından 2003 Martında Irak’ı işgal etmeye girişerek emperyalist savaşı Ortadoğu’ya yayacak ilk adımı atmış oluyordu. Başlatılan savaşın dar bir bölgeyle sınırlı kalmayacağının çıplak göstergesi olan Irak işgali, bugün geride 1 milyonu aşkın Iraklının cansız bedenleriyle dolu bir enkaz yığını bırakarak beşinci yılını doldurmuş bulunuyor. Ve emperyalist savaşın yarattığı cehennemde, on milyonlarca emekçi, ölümün soğuk nefesini her an enselerinde hissederek, açlık, hastalık ve işsizlikle boğuşuyor.

Savaş kuşkusuz kadın-erkek ayrımı yapmaksızın tüm emekçiler için yıkım demektir. Ne var ki, kapitalist toplumda savaşlar kadınların sırtına pek çok yönden çok daha ağır bir yük bindirmektedir. Kapitalizmin kârlı savaş kapısı açıldığında, işçi sınıfının erkekleri savaş canavarının midesini doldurmak üzere oluk oluk cephelere gönderilir. Bu aynı zamanda, o güne dek evinin dışında hiç çalışmamış, ev işi ve çocuk bakımı dışında hiçbir ustalığı olmayan, evin geçimini erkeğin kazandığı parayla sağlamaya çalışan milyonlarca kadının, kendini bir anda amansız bir cangılın ortasında bulması anlamına da gelir. Kapitalistlerin kâr edebilmeleri için çarkların durmaması, makinelerin harıl harıl işlemesi gerekir. Bu yüzden erkekler savaş cephesine sürülürken, kadınlar da aynı esnada üretim cephesine sürülürler. Üstelik yaşamın omuzlarına yüklediği ağır yükü kaldırabilmek için, en kötü çalışma koşullarında, en düşük ücretlerle çalışmak zorunda kalarak.

İki büyük emperyalist savaşta kadın işçiler

1914’te patlak veren ve dört yıl süren birinci emperyalist savaşta, on milyonlarca emekçi kadın, açlığın, çaresizliğin ve sömürünün en korkunç biçimlerine tanık olmuşlardı. Kapitalizmin olağan dönemlerinde de proleter kadınlar, en kötü işlerde, ağır çalışma koşulları altında ve erkeklerden çok daha düşük ücretlerle iliğine dek sömürülüyorlardı. Ancak savaş, çok daha geniş kesimden emekçi kadınları evlerinden çekip çıkardı ve fabrikalara, tarlalara fırlattı. O zamana dek aşağılanan ve erkeklere özgü olarak görülen işlere bulaştırılmayan kadınlar, birden “başarabilirsiniz” denerek yüreklendirilmeye ve yoğun bir milliyetçi propaganda eşliğinde savaş sanayii de dahil olmak üzere tüm üretim alanlarına sürülmeye başladılar. Birinci emperyalist savaşta, İngiltere’de, sadece savaş sanayiinde, 1 milyona yakın kadın işçi çalışıyordu. Ve burjuva propagandanın aksine, bunların ezici çoğunluğu, “yurtseverlikten” değil açlıktan çalışmak zorunda kalan kadın işçilerdi. Daha önce cephane üretiminde çalışan kadınların sayısı 200 binken, savaşla birlikte bu sayı beş katına fırlamıştı. En tehlikeli patlayıcılarla, asitlerle, kimyasal maddelerle iç içe çalışan bu kadınlar, günün 10-12 saatini işyerlerinde geçiriyorlardı. Bu süreçte Almanya’da da 700 binden fazla kadın, savaş sanayiinde, ölümle burun buruna çalışmaktaydı.

Buna rağmen, Avrupa ve ABD’de, büyük fabrikalarda çalışan kadın işçilerin bile ezici çoğunluğu sendikal örgütlülükten yoksundular. Pek çok ülkede kadın olmak sendikalara alınmamak için başlı başına yeterli bir nedendi. Sendikaların büyük bir bölümü, kadın işçilere ucuz işgüçleriyle erkeklerin işlerini elinden alan düşmanlar gözüyle bakıyorlardı. Ancak savaşın ilerleyen dönemlerinde, üretimi gerçekleştirebilecek erkek nüfus neredeyse kalmayınca, hayatın gerçekleri, bu erkek egemen anlayışı da sarsmaya ve yıkmaya başladı. Milyonlarca kadın, ağır sanayi de dahil olmak üzere tüm üretim ve hizmet alanlarında çalışmaya başlamıştı.

Savaş dönemleri milliyetçiliğin şaha kalktığı dönemlerdir ve örgütsüz ve bilinçsiz yığınlar bu burjuva zehre bağışık değillerdir. Elbette kadınlar da burjuvazinin milliyetçi propagandasının esiri olmuşlardır. “Siz de Savaşmak İstiyorsanız Orduya Katılın!” Savaşın ilerlediği dönemde, Avrupa ve ABD’de kadınlara yönelik bu tür posterler, propaganda filmleri, broşürler, radyo yayınları her yanı kaplıyordu. Özellikle küçük-burjuvazinin kadınları emperyalist orduların saflarına akmışlardı. Emperyalist ordularda, santral görevlisinden hemşiresine, ajan olarak kullanılanından askerine, pilotundan şoförüne on binlerce kadın yer almaktaydı. Milyonlarca emekçiyi diri diri yutan savaş makinesinin vidası olmak, onlar için, kendilerini erkeklere kanıtlamanın ve “yurtseverliklerinin onlardan hiç de aşağı kalmadığını” göstermenin bir aracıydı.

1918’de, birinci emperyalist savaş, geride 15 milyona yakın ölü, milyonlarca yaralı ve sakat bırakarak sona erdi. Sağ kalan erkekler cephelerden döndüler. Burjuvazi, kadınlara yaptıkları fedakârlık için teşekkür etti ve evlerinin yolunu gösterdi. Onlar artık erkeklere “işlerini” geri verebilir ve asıl yerleri olan evlerinde çocuklarına ve kocalarına bakmaya devam edebilirlerdi. Ve öyle de oldu. Ta ki, cehennemin kapısı ikinci kez açılana kadar!

Dünyayı tam olarak paylaşamadan (Ekim Devrimi bunu sekteye uğratmış ve emperyalistleri domuz topu gibi birleştirmişti) savaşı sona erdirmek zorunda kalan emperyalistler, yirmi yıl sonra gezegeni yeniden ateşe verdiler. Savaş makineleri artık daha yetkindi, savaş cephesiyse bir o kadar genişlemişti. 1939’da patlayan savaş 1945’e dek sürecek ve bu kez birincisinden çok daha korkunç bir yıkıma yol açacaktı. Birincisinden farklı olarak bu kez ABD ve Japonya da savaşın doğrudan içindeydi. En önemlisi de, Avrupa, tarihin gördüğü en korkunç burjuva diktatörlük biçimine, faşizme esir düşmüştü. Avrupa’nın büyük bir bölümünü esir alan Alman faşizmi, hem içerde hem de dışarıda, insanlığa tarifsiz acılar yaşatıyordu. Keza İtalya ve İspanya da faşizmin pençeleri altındaydı.

İşte bu atmosferde, kadınlar yeniden emperyalistlerin hizmetine koşuldular. Kentler yıkılıp yakılmışken, üretici güçler barbarca tahrip edilmişken ve erkek işgücü savaşta birbirini boğazlamaya gönderilmişken, kapitalistlerin işgücü ihtiyacını karşılayacak en önemli unsur yine kadınlardı. Açlık evde kalanları vurmuştu ve kadınlar buldukları her işte çalışmak zorundaydılar: kimisi fabrikalarda, kimisi tarlalarda, kimisiyse seks kölesi olarak...

Kapitalizmin tarihi boyunca yaşanan aynı eşitsizlikler, bu kez de geçerliydi elbet. Erkek işçilerin aldığına oranla son derece düşük ücretler, bitmek bilmez uzunluktaki çalışma saatleri, açlıktan ve hastalıktan kırılan çocuklar ve tüm bunların üstesinden gelmek zorunda kalan milyonlarca kadın emekçi. Burjuvazi, bilinçsizliklerinden ve yüz binlercesinin o zamana dek çalışma yaşamına katılmamış olmasından faydalanarak, kadın emeğini en azgın biçimde sömürüyordu. Vasıflı kadın işçilerin ezici bir çoğunluğu, vasıfsız erkek işçilerin aldığı ücretin bile altında ücret alıyordu. Kadınlar, ücret eşitsizliğine ve kötü çalışma koşullarına karşı seslerini yükseltecek olduklarında ise, egemen sınıfın savaşı kullanarak yarattığı şoven atmosfer nedeniyle, “vatan haini” damgası yiyorlardı.

Tüm bu şoven baskıya rağmen, içinde bulundukları duruma ve eşitsizliğe isyan eden kadın işçiler de oldu şüphesiz. Örneğin, savaş olanca yakıcılığıyla devam ederken, 1943 yılında, İngiltere’nin Glasgow kentindeki Rolls Royce fabrikasında çalışan 16 bin kadın işçi, eşit işe eşit ücret talebiyle ayağa kalktı. Savaş döneminde, hem de kadın işçiler, greve çıkmışlardı! Dolayısıyla, burjuvazinin yıldırımları yağmakta hiç gecikmedi. Kan emici egemenlere göre, hadlerini bilmez bu kadınlar, yurtseverlikten nasibini almamış paragözlerdi! Derhal grevci kadınlara yönelik bir saldırı kampanyası başlatıldı. Psikolojik savaş harekâtına ek olarak, Glasgow sokaklarında gösteri yapan grevci kadınların üzerine çürük domatesler, yumurtalar fırlatıldı. Bu oyunda, burjuvazinin kiralık adamlarının yanı sıra kuşkusuz onların kışkırtmalarına gelen diğer işçiler de kullanılıyordu. Ancak kadın işçilerin ne kadar düşük ücret aldıklarını öğrenen bu işçiler kısa sürede oyuna getirildiklerini farkına vardılar ve kadın işçilere yönelik protestoları sona erdirdiler. Bir hafta devam eden grevin sonunda kadın işçiler, ücretlerinde belirgin bir artış sağlayarak burjuvaziden önemli bir taviz koparmayı başardılar.

Faşizmin çizmeleri altında inleyen Almanya’da ise, “kadının yeri evidir” diyen Hitler, Alman kadınları birer çocuk yapma makinesi olarak eve hapsederken, Yahudi kadınları ve erkekleri çalışma kamplarına kapatmıştı. Etrafı duvarlarla çevrili bu kamplarda, tutsak on binlerce Yahudi, 12-19 saate varan ağır çalışma koşulları altında, bir parça ekmek ve bir tas çorba karşılığında ücretsiz olarak, yani köle olarak çalıştırılıyordu. Bundan en çok etkilenense kuşkusuz kadınlar oluyordu. Bazen aralıksız 30 saat çalıştırılan aç kadınlar, takatsiz kalıp makine başlarında bayılıyor ve bu koşullara uzun süre dayanamayıp ölüyorlardı.

Bu arada tüm emperyalist ülkelerde savaş makinesi harıl harıl çalışıyordu. Altı yıllık savaş döneminde, savaş sanayiinde çalışan kadınların sayısı İngiltere’de 6,5 milyona, ABD’de ise 6 milyona çıkmıştı. İngiliz ordusuna katılan kadınların sayısı 460 bine yükselirken diğer emperyalist orduların da bundan aşağı kalır yanları yoktu. Sadece bunlar bile, birinci emperyalist savaşla kıyaslandığında silahlanmanın hangi boyutlara varmış olduğunun ve savaş makinesinin nasıl bir canavara dönüştüğünün önemli bir göstergesidir.

Bu korkunç savaş, geride on milyonlarca yaralı, 55 milyonu aşkın ölü ve sefalete sürüklenmiş bir emekçiler ordusu bırakarak 1945 yılında sona erdi. Uygarlığıyla övünen Avrupa’da kentler harabeye dönerken, savaştan tek galip çıkanlar, bu katliamdan muazzam kârlar elde eden emperyalist tekellerdi. Tahrip olmuş kentler, fabrikalar, kadın işçilerin ve cephelerden dönen erkek işçilerin hummalı çalışmasıyla tekrar inşa edilirken, kapitalizm yeniden bir ekonomik yükseliş dönemine girdi. Ve çok geçmeden o bildik manzara aynen tekrarlandı. Artık kadınlara ihtiyaç kalmamıştı. İşlerini erkeklere terk etmeli, genç kızlar bir an önce evlenip burjuvaziye genç işçiler doğurmalı, erkeklerine ve çocuklarına iyi bir anne, iyi bir ev kadını olarak hizmet vermeli ve bununla yetinmeliydiler. Savaş döneminde hemen her sektörden sanayi fabrikalarında ustaca çalışan ve bu doğrultuda yönlendirilip yüreklendirilen kadınlar, şimdi ancak hizmet sektöründe ya da vasıfsız işlerde ve çok daha düşük ücretlerle iş bulabiliyorlardı. Üstelik çalışan kadınlara hiç de hoş gözle bakılmaz olmuştu.

Artık propaganda filmlerini ve reklâmları, asker üniforması ya da işçi tulumu içindeki kadınlar değil, kadınlığı ön plana çıkarılan, pembe panjurlu evinin bahçesinde sevimli çocuklarıyla erkeğinin yolunu gözleyen, teknolojik ürünlerle donatılmış mutfaklarında bu ürünlerle poz veren kadınlar süslüyordu. Amerika’da bu propaganda Hollywood filmleri aracılığıyla doruğa vardırıldı ve tüm dünyaya ihraç edildi. Eğitimli orta sınıf kızları için amaç, lise biter bitmez bir koca bulup hemen çocuk doğurmak, onları “iyi yetiştirmek”, kocasına destek vermek ve ne olursa olsun onun yanında olmaktı. Artık önemli olan kadının kendini evinde kanıtlamasıydı! Çünkü burjuvazinin yeni propagandası bunu buyuruyordu.

Bu propaganda şüphesiz ağırlıklı olarak tuzu kuru orta sınıf kadınlardan rağbet gördü. İşçi sınıfının kadınlarıysa karınlarını nasıl doyuracaklarının derdindeydiler. Dolayısıyla onlar, erkeklerine değil, kazanacakları üç beş kuruş için, her türlü pis işte ve ağır çalışma koşullarında burjuvaziye hizmet etmek zorundaydılar!

Emperyalist savaşa ve faşizme karşı mücadelede kadınlar

Emperyalistler iki dünya savaşında halklara tarifsiz acılar yaşatırken, kuşkusuz kapitalizme ve faşizme savaş bayrağı açan kadın işçiler-emekçiler de vardı. Onlar 1848 Fransa’sında burjuvaziye karşı nasıl barikat barikat savaştılarsa, 1871 Paris Komününde nasıl en ön saflarda vuruştularsa, iki büyük emperyalist savaşta da burjuvaziye ve faşist işgale karşı öyle direndiler.

18 Mart 1871’de ilan edilen ve proletarya iktidarının ilk örneği olarak 72 gün boyunca kahramanca direnen Paris Komününde, kadınlar etkin bir rol oynamışlardı. Fransız burjuvazisi Alman işgali esnasında canını kurtarmak için düşmanla işbirliğine giderken ve ülkeyi düşmana teslim ederken, silahlarını hem Alman hem de Fransız burjuvazisine doğrultarak savaşanlar Parisli işçiler olmuştu. Bu savaşta işçi kadınlar, cesaretleri, öfkeleri ve acımasızlıklarıyla burjuvaziyi müthiş irkiltmişlerdi. Sonrasında, Komün kadınları, burjuva yazarların satırlarına şu tip ifadelerle yansıyacaktı:

“Zayıf cins bu acınası günlerde utanç verici biçimde davrandı. … Her yerdeydiler; cıyak cıyak sesleriyle bağırdılar, çağırdılar, kışkırttılar… centilmenin terzisi, centilmenin gömlekçisi, çocuklarının öğretmeni… her türden hizmetçiler. … Komünün son günlerinde bu şirret cadalozlar barikatlarda erkeklerden daha uzun süre direndiler.”

Bir başka burjuva yazarsa, “barikatlardaki cesaretleri, savaştaki acımasızlıkları, duvara dayanmış ölüm mangasının karşısındaki soğukkanlılıkları” ile dikkatleri üzerinde toplayan kadın Komünarlardan şöyle söz ediyordu:

“Kadınlar erkekler gibiydiler; ateşli, öfkeli, acımasız. Ölüme meydan okudular ve tehlikelerden yılmadılar; hiçbir zaman bu kadar çok kadın sokağa dökülmemişti. Şarapnellerin, saçmaların ve mermilerin açtığı korkunç yaraları sardılar, görülmemiş işkencelerden sonra acı ve öfke içinde inleyen, hıçkıran ve bağıran insanların yardımına koştular; sonunda gözleri kana alıştı, kulakları paramparça olmuş bedenlerden kopan yürek parçalayıcı çığlıklarla doldu, kararlı bir tavırla tüfekleri kaptılar, aynı yaralara ve aynı ıstıraplara doğru atıldılar.”

Komünün yenilgisinden sonra, burjuvazinin ve özellikle burjuva kadınların taşkınlıkta sınır tanımaz saldırganlığına maruz kalan 1051 kadın komünar, Savaş Konseyinin karşısına çıkarıldı. Komün savaşçılarından Louise Michel, mahkemede şunları haykıracaktı sınıf düşmanlarının yüzüne: “Bana Komünün suç ortağı olup olmadığım sorulmuştu. Kesinlikle evet, çünkü Komün her şeyden önce Sosyal Devrim istiyordu ve Sosyal Devrim benim en büyük özlemimdi. Dahası, Komünün kurucularından biri olmakla onurlandırıldım… Özgürlük için çarpan bir kalbi küçük bir kurşunun sert darbesinden başka hiçbir şey durduramaz… Ben de hakkıma düşeni istiyorum. Eğer beni sağ bırakırsanız intikam çığlığım asla kesilmeyecek.”

Kadın komünarların intikam çığlıkları, o günden bugüne devrimci kadın savaşçılar tarafından susturulmadan devam ettirildi, ettiriliyor. Bu savaşçılardan ikisi, 1914’te emperyalist savaş patlak verdiğinde, bu çığlığı var güçleriyle Almanya’dan yükselttiler. Savaş başladığında burjuva feministler emperyalist hükümetlerin en azılı destekçileri kesilirken, iki büyük komünist kadın, Rosa Luxemburg ve Clara Zetkin, işçi sınıfının kadınını ve erkeğini bu savaşa karşı durmaya ve silahlarını burjuvaziye çevirmeye çağırıyorlardı.

Kadının kurtuluşu davasını işçi sınıfının kurtuluşu davasının ayrılmaz bir parçası olarak gören ve bu doğrultuda amansız bir savaşım veren Clara Zetkin, aynı zamanda 8 Mart’ın Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü olarak kabul edilmesini sağlayan kişiydi. II. Enternasyonal’in 1910 yılında toplanan İkinci Uluslararası Sosyalist Kadınlar Kongresinde, 8 Mart, Clara Zetkin’in önerisiyle Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü olarak kabul edilmişti. Savaşın başlamasının ardından işçi sınıfına savaşın gerçek yüzünü teşhir etmek için çabalayan ve onları bu savaşı durmak üzere devrim yolunda hazırlanmaya çağıran Zetkin ve Rosa, 1915’te, Bern’de, savaşa karşı bir uluslararası sosyalist kadınlar konferansı topladılar ve bu yüzden tutuklandılar. Zetkin, daha sonra da savaş karşıtı etkinliklerinden ötürü defalarca tutuklandı. Ama emperyalist savaşa ve sosyal şovenizme karşı mücadelesini kararlılıkla sürdürmekten asla vazgeçmedi. O, sosyalizm davasının yılmaz bir savaşçısı olarak, 1933’te, 76 yaşında hayata gözlerini yumdu.

Alman Sosyal Demokrat Partisi ve II. Enternasyonal’in diğer sosyal-şovenleri emperyalist savaşta “yurtseverlik” adı altında kendi burjuvalarının yanında saf tutup dünya işçi sınıfına ihanet ederlerken, Rosa ve Clara enternasyonalizmin bayrağına sahip çıkarak, bu şovenizme ve oportünizme karşı mücadele ettiler. Savaş henüz patlak vermeden önce işçileri savaş tehlikesine karşı uyaran ve “askerleri emre itaatsizliğe ve düşmana ateş etmemeye teşvik ettiği” gerekçesiyle bir yıl hapisle cezalandırılan Rosa, 1916’da kaleme aldığı bir broşürde şöyle diyordu: “İşçilerin dünya çapındaki kardeşliği, bence, yeryüzünün en yüce ve en kutsal şeyi; benim yol gösterici yıldızım, idealim, vatanım; bu ideale ihanet etmektense, hayatımı vermeyi seve seve kabul ederim!” Dünya işçi sınıfının bu kızıl kartalı, 1919’da komünist idealleri uğruna hayatını verirken, onun ve yoldaşı Karl Liebknecht’in katili, yıllarca içinde mücadele ettikleri ve ihanetine katlanamayarak yollarını ayırdıkları Alman Sosyal Demokrat Partisi önderliğindeki hükümet olacaktı.

Bu iki enternasyonalist komünist kadın emperyalist savaşa karşı yılmaz mücadelelerini sürdürürken, 1917 Rusya’sında, kadın işçiler 8 Mart gösterilerini savaşa, açlığa ve Çarlığa karşı gösterilere dönüştürüyorlardı. Bu gösterilerle patlak veren devrim, yüzlerce yıllık Çarlık despotizmini tarihe gömecek parlak bir kıvılcım hizmeti gördü. Böylece, 1917 Ekiminde gerçekleşecek ve dünya tarihine yepyeni bir yön verecek olan proleter devrimin de kıvılcımı çakılmış oluyordu. Bu devrim aynı zamanda, emperyalist düşmanların devrimci proletarya karşısında domuz topu gibi birleşmek zorunda kalmalarına ve emperyalist savaşın sona ermesine de yol açacaktı.

Emperyalist dünya savaşının birincisi böylece sona ermiş, ne var ki ikincisinin gelişi engellenememişti. Savaş yaklaşırken, İspanya, Franco önderliğindeki faşistlerle çeşitli akımlardan komünistler öncülüğündeki işçi sınıfı arasında cereyan eden kanlı bir iç savaşa sahne oluyordu. 1936’da başlayan İspanyol İç Savaşında, ülkeyi faşizmin esaretinden korumak için girişilen kahraman mücadelede, kadınlar direnişin belkemiğini oluşturuyorlardı. Daha önce sokakta yalnız yürümekten bile çekinen kadınları şimdi “kafelerde otururken, tartışırken, dizlerinin arasında bir tüfekle görüyordun”. Kadınlar, “komiteler oluşturuyor, sahra hastaneleri kuruyor, evlerin ve sokakların savunmasını, yalnızca yiyecek maddelerinin değil, cephane ve bilgi dağıtımını da örgütlüyorlardı, üniformaları dikiyor ve sargı malzemesi, ilaç ve gerekli olan her şeyi üretiyorlardı. Ancak her savaşta kadınlardan beklenen ve onlara verilen bu görevlerle yetinmiyorlardı: Onlar da silaha sarılıyor ve cepheye gönüllü yazılıyorlardı. Ve ilk gün ve haftalarda onları kimse durduramadı. … erkek arkadaşları gibi savaşılan bölgelere ve kent kesimlerine giden kamyonlara atlıyorlardı. Faşistler 1936 Kasımında Madrid’e saldırdıklarında onları geri püskürtenler arasında pek çok da kadın milis vardı.”[1]

Bu manzaralar sadece İspanya ile sınırlı değildi kuşkusuz. Savaş başlayıp, Naziler Avrupa’yı işgale başladıklarında, faşizme karşı savaşan partizanlar ve direnişçiler arasında da aynı şekilde sayısız kahraman kadın bulunmaktaydı. Yugoslavya’da, Tito önderliğindeki Ulusal Kurtuluş Ordusunun 100 binden fazla kadın üyesi bulunuyordu. Bunlardan yaklaşık 25 bini savaşta hayatını kaybedecek, 40 bini yaralanacak, 3000 kadarı sakat kalacaktı. 2000 kadın ise subay rütbesiyle savaşacaktı.[2]

Yunanistan’da ve işgal altındaki diğer ülkelerde savaşan direnişçiler arasında da kadınlar korkusuzca yerlerini almışlardı. Bu noktada, Fransa’da, Bulgaristan’da, Polonya’da, Hollanda’da faşist Alman işgaline karşı gelişen direniş hareketlerine katılan Yahudi kadın savaşçıları da özel olarak anmak gerekir. Soykırıma tâbi tutulan Yahudilerin, Nazi işgali altındaki topraklarda gördükleri zulüm ortadaydı. Ne var ki, bu zulüm, Yahudi savaşçıları korkutmak yerine, onları direnişçilerin ve komünistlerin saflarında yer almaya ve mücadele etmeye itmişti.

* * *

Bugün de, Asya’dan Amerika’ya, Avrupa’dan Afrika’ya, dünyanın dört bir yanında kapitalist-emperyalist sisteme ve onun yarattığı kanlı savaşlara karşı mücadele eden devrimciler arasında on binlerce kadın bulunuyor. Onlar işçi sınıfının kadınıyla erkeğiyle en geniş kesimlerinin bu kanlı sömürü sitemine son vermek üzere mücadeleye atılmasını sağlamak için savaşım veriyorlar. Yine günümüzde sömürgeciliğe karşı yükseltilen ulusal kurtuluş mücadelelerinde yer alan Filistinli, İrlandalı, Kürt kadınlar da erkeklerle omuz omuza savaşıyorlar.

Kapitalizmin yarattığı kriz ve emperyalist savaşın en ağır yükünü kadın işçi ve emekçiler sırtlanmak zorunda kalırken, bu durum onlara emperyalist savaşı durdurmak ve bu kanlı sömürü sistemini ve savaşlarını tarihe gömmek üzere özel bir sorumluluk da yüklüyor. Sözü Lenin’e bırakalım:

“İşçi kadınlar, emperyalist savaşların birlikte getirdiği acılar çağını kısaltmak istiyorlarsa, barış çabaları sosyalizm uğruna ayaklanmaya ve savaşıma dönüşmelidir. Bu savaşta işçi kadın, ancak yığınların devrimci hareketiyle, sosyalist savaşımın kuvvetlendirilmesi ve keskinleştirilmesiyle amacına ulaşacaktır. Bundan ötürü, savaş kredilerine karşı, burjuva hükümetlerin çıkarlarına karşı, savaşımla, muharebe meydanlarında askerlerin kardeşleşmesini desteklemek ve herkese duyurmakla, hükümetin anayasal özgürlükleri kaldırdığı her yerde yasa-dışı örgütler kurmakla, ve son olarak yığınları gösterilere ve devrimci harekete katılmak için kazanmakla, sendikal ve sosyalist örgütleri desteklemek ve kutsal ittifakı kırmak, onun en önemli ödevidir.”[3]

 



[1] Ingrid Strobl, Faşizme ve Alman İşgaline Karşı Silahlı Direnişte Kadınlar, Belge Y., 1992, s.38.

[2] age, s.66

[3] Lenin, Kadın ve Aile derlemesi içinde, Sol Y., 1989, s.146

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:36, Mart 2008