Navigation

Tektipleştirmenin Zindanlara Uzanması: Tek Tip Elbise

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Aslında amacın mahkûmlara cezaevlerinin rahat bir yer olmadığını göstermek, onları disipline etmek, özgürlüklerini gasp etmek olduğunu çekinmeden söyleyen egemenler, kıyafeti cezanın bir parçası haline getirerek, kişiliksizleştirmeye çalıştıkları siyasi tutsakları bu sayede ruhen de esir almak istemektedirler. Zindanlara tıktıkları muhalifleri kendilerini inkâr ederek mutlak itaate zorlayan egemenler, tek tip kıyafeti de pasifikasyon aracı olarak kullanmaktadırlar. Aşağılamak, onursuzlaştırmak, ezip sindirmek ve boyun eğdirmek! Gerçek niyet budur.

Aylardır yandaş medyadaki çığırtkanlar aracılığıyla gündeme sokulmaya çalışılan “cezaevlerinde tek tip kıyafet” uygulaması, geçtiğimiz haftalarda, bir darbe sanığının mahkemeye üzerinde “Hero” (kahraman) yazan bir tişörtle çıkmasının ardından[1] bizzat Erdoğan tarafından dillendirildi. “Artık bunları mahkemeye çıkarırken Guantanamo’da olduğu gibi tek tip elbiseyle çıkaralım” diye buyuran Erdoğan’ın bu emrinin ardından Adalet Bakanlığı çalışmaları başlattı. Bunu da yine Erdoğan’dan duyduk: “Bu, tek tip elbise, renk olarak badem içinin koyusu bir renk olacak. İki tip olacak. Biri tulum olacak. Bir de ceket pantolon olacak. Darbeciler, tulum giyecek; diğerleri de yani teröristler ceket pantolon giyecek.”

Yapılan resmi açıklamalardan, mahpuslar için üretilen tek tip elbiselerin yine mahpuslara diktirildiği anlaşılıyor. Bandırma ve Bursa Açık Cezaevi işyurtlarındaki tekstil atölyelerinde kıyafet modellerinin deneme amacıyla dikimine başlandığı, tutuklu sanıklara tek tip kıyafet giydirilmesi yönünde karar alınırsa işyurtlarındaki mahkûmlarca üretilecek 50 bin kıyafetin cezaevlerine gönderileceği söyleniyor.

Hükümet sözcüsü Bekir Bozdağ ise uygulamanın kapsamıyla ilgili bir yasal düzenleme ihtiyacı olduğunu, bunun üzerinde çalışıldığını, muhtemelen önümüzdeki günlerde çıkacak KHK’lardan birine bu düzenlemenin koyulabileceğini söylüyor. Tüm bunlar hükümetin “tek tip” hazırlıklarını son aşamaya getirdiğine işaret ediyor.

Öyle görünüyor ki, Türkiye, İslamcı bir gruba yönelik olarak gördüğü en büyük tutuklama-tasfiye dalgasına AKP iktidarı altında tanık olurken, Müslümanlara işkenceyle özdeşleşen, hukuksuzluğun, zulmün ve ayrımcılığın sembolü haline gelen Guantanamo’yu[2] ad vererek tek tip kıyafete örnek alan da yine bizzat bu iktidar olmuştur!

Kendisine yönelik haklılık ve adalet algısı zayıflayan, inandırıcılığını, çoğunluğu peşinden sürükleme kapasitesini yitiren her iktidar gibi AKP iktidarı da egemenliğini zorbalığa dayandırarak sürdürmeye çalışmaktadır. Toplumu kendi ideolojisi temelinde değiştirip dönüştürmek üzere her alanda tektipleşmeyi dayatırken, zindanlarda bunu tek tip kıyafetle doruğuna vardırmak istemektedir.

İktidara geldiğinden bu yana, özünde güvenilmez de olsa, demokratik açılımlardan ve Kürt sorununda çözümden dem vuran AKP’nin bu çelişkili tutumu yaklaşık 2011 yılına kadar devam etmişti. Ancak bu yıldan sonra rejimin karakteri Bonapartizme doğru hızlı bir evrim geçirirken, nihayetinde “Türk-İslam tipi” bir faşizme demir atıldı. 15 Temmuz bu noktada kritik bir dönemeç noktası oluştururken, o bahaneyle ilan edilen OHAL’le birlikte yüz binlerce insanı doğrudan etkileyen bir saldırı dalgası başlatıldı. Cezaevleri, Kürtlerle, sosyalistlerle ve “FETÖ’cülük” suçlamasıyla karşı karşıya kalan on binlerce insanla dolup taşar hale getirildi.

15 Temmuz darbe girişiminin püskürtülmesini “demokrasi bayramı” olarak niteleyen ve bunu kurmak istediği yeni devletin miladı sayan totaliter rejim, muhalefeti en ağır baskılarla yüz yüze bırakırken zindanları da mutlak kontrolü altına almaya çalışmakta, siyasi mahpusları iradi olarak da teslim almak istemektedir. Tek tip kıyafet dayatması işte bunun sembolik bir ifadesi olarak gündeme getirilmiştir. Bu aynı zamanda içerisiyle, dışarısıyla tüm topluma korku salarak biat ettirmenin de bir aracı olarak görülmektedir.

Siyasi iktidar, tek tip kıyafetin gerekçesi olarak “darbeci-FETÖ’cü” diyerek içeri tıktığı kesimi gösterse de, hedefinde başta Kürtler ve devrimciler olmak üzere her türlü muhalefetin olduğu açıktır. Sonuçta rejim, elindeki her türlü araçla burun sürtüp boyun eğdirmeye çalışmaktadır.

Yandaş medya işbaşında

Rejim, tek tip kıyafete ve uygulamaya konduktan sonra doğacak tepkileri şiddetle bastırma çabasına meşruiyet sağlamak için medya ve trollerini de seferber etmiş durumdadır. Bunlar, bu insanlık dışı uygulamaya geniş bir halk desteği olduğu algısı yaratarak, cezaevlerinde tek tip kıyafetin zeminini güçlendirmek için işbaşındadırlar. Bunun koçbaşlarından biri de, iktidarın resmi yayın organı olarak kılıç kuşanan Yeni Şafak’tır.

Bu gazetenin internet sitesinde slaytlar şeklinde yayınlanan bir yazı, “İstanbul ve Ankara başta olmak üzere tutukluların mahkeme salonlarına getirildiği anlara ait görüntüler tepki çekiyor. Vatandaşların büyük çoğunluğu sivil giyimli tutuklu FETÖ'cülerin tek tip cezaevi kıyafeti giymesinden yana”diyen manipülatif bir girizgâhla başlamaktadır.[3] “Büyük çoğunluk böyle istiyor” yalanını gerçekmiş gibi yaymak bilindiği gibi rejim propagandistlerinin başvurduğu başlıca yöntemlerden biri haline gelmiştir. Ellerine döviz, idam ipi vb. tutuşturulmuş birkaç kişinin yaptığı şovlarsa “vatandaş böyle istiyor”un resmedilmiş kareleri olarak yer almaktadır medya organlarında. Yeni Şafak bu konuda da aynı şeyi yapıyor ve “başta ABD olmak üzere birçok ülkede tutuklular ve hatta yargılama için tutuklu bulundurulanlar için tek tip kıyafet kullanımı zorunlu tutuluyor” diyerek tek tipi meşrulaştırmaya soyunuyor. Bu uygulamanın gerekçeleri olarak ise şunlar sıralanıyor:

Bu uygulamanın iki farklı nedeni bulunuyor. İlki toplumsal zeminde karşılık bulması. İntikam duygularını bastıracak ağırlıkta alınan tedbirler arasında yer buluyor. Tek tip kıyafet uygulaması, cezaevinde istenen disiplin ve rehabilitasyon için de oldukça önemli. Suçluların sosyal hayatlarında sahip oldukları statünün izlerini silmesine fayda sağlıyor. Tek tip kıyafet ile 'suçlu' farkındalığı uygulanabiliyor. Psikolojik açıdan bu bakış açısının, suçluların hayata yeniden kazandırılmasında ve suçlarından arındırılmasında büyük bir faktör olduğu biliniyor.

Siyasi mahkûmların hücrelere tıkılıp izole edilmesini yetersiz bulan faşist kafalar “daha fazla disiplin, daha fazla rehabilitasyon” diye bağırmaktalar. Hak, hukuk değil intikam arayışında olan bu kafalar, henüz yargı kararıyla suçlu ilan edilmemiş tutukluları bile suçlu ilan ediyor, iradesini ezmek, onursuzlaştırmak için tek tip kıyafeti zorunlu görüyor. “Hayata yeniden kazandırma”, “suçtan arındırma” gibi kulağa daha hoş geleceği düşünülen sözlerle de bu sivrilik törpülenmeye çalışılıyor.

Bilimsel veri kılığına büründürülerek inandırıcılığı arttırılmaya çalışılan yalanlar eşliğindeki faşist propaganda, 12 Eylül cuntasının hazırladığı ve özü bugüne dek korunan Cezaevi Tüzüğü de dayanak yapılarak hükümlülere ve tutuklulara tek tip elbise giydirilmesi gerektiği savunusuyla devam ediyor. Nihayetinde de “bir avukatın görüşüne başvurularak” daha bir pekiştirilmek isteniyor. Bu noktada, darbe girişimine ilişkin davaları takip eden bir avukatın “değerli” görüşlerine başvuran Yeni Şafak, bu “hukuk ve adalet adamı”nın şu sözlerine yer veriyor:

Darbe girişiminde yargılanan bu kişilere yargılama sürecinde farklı bir uygulama yapmak lazım. Siyasi nitelikli bir suç ve çeşitli yollarla bu suçu işlemeye devam ediyorlar. Tişörtlü mesajlar, sataşmalar ve davranışlar sürüyor. Bu eylemleri sürdürmesine mani olacak bir çalışma yapılması gerekiyor. Tek tip kıyafet de bunun bir örneği ve gerekli. Ayrıca kalabalık duruşmalara güvenlik önemleri de ön planda tutularak el ve ayakları kelepçeli şekilde getirilmeliler. İnsanların zihnine de kazınacak görüntüler lazım. Kamu vicdanında tatmin de sağlanır.

Görüldüğü gibi, hukuk adına intikamdan söz edilip, kin, nefret kusulup yığınların en ilkel duyguları kaşınırken, hiç çekinmeden “insanların zihnine kazınacak görüntüler” gerektiğinden de söz edilebilmektedir. Bunun bir adım ötesini 12 Eylül’ün faşist şefinin “asmayalım da besleyelim mi” lafı oluşturuyor ki, onu da aslında idam çığırtkanlığı yaparak her fırsatta zikretmektedirler.

Bir başka “hukukçu” ise Yeni Akit sayfalarından saçıyor kinini:

Tek tip kıyafet cezaevi disiplini açısından da çok yararlı olur. Cezaevinde bulunanların, dışarda sahip oldukları statünün iz düşümünü sürdürmesinin de önüne geçer. Tek tip kıyafet ile sadece suçlu olduklarını anlamış olurlar. Kılık kıyafet ve ekonomik güç farkından kaynaklanan tabakalaşmaların da önüne geçilmiş olur. Hatta devlet, tutuklu ve hükümlülere sağladığı kıyafetin bedelini da mahkûm olan kişiden tahsil etmelidir. Tutuklu ve hükümlünün özgürlüğü kısıtlanması gerekiyor. Siyasi tarihimizin en önemli özgürlük mücadelesi kıyafet özgürlüğü mücadelesi oldu. Yani serbest kıyafet bir özgürlük göstergesidir. Cezaevinde tutuklu ve hükümlüler dışında herkes yani infaz koruma memurları ve jandarmalar tek tip kıyafet giyiyor. Sadece tutuklu ve hükümlüler kıyafet özgürlüğüne sahip. İlginç değil mi?[4]

Okullardan tek tip kıyafet zorunluluğunu kaldırırken, tek tip kıyafetin zenginle fakir arasındaki farkı ortadan kaldıran eşitleyici bir uygulama olduğu yolundaki Kemalist savunuya, özgürlükçü bir bakış açısıyla karşı duruyormuş görünenler, şimdi aynı “tek tip” argümanlarını mahpuslar için savunmaktadırlar. İnfaz koruma memurlarının ve jandarmaların tek tip kıyafet giyerken tutuklu ve hükümlülere kıyafet özgürlüğü tanınmasını “ilginç” bulan bu zihniyetin, polise ve askere üniforma zorunluluğu getiren devletin halka kıyafet serbestisi tanımasını da “rahatsız edici” bulması pek muhtemeldir. Faşist zihniyetin, yasaklarda, dayatmalarda, zorbalıkta ve tüm bunların özlü ifadesi olarak tektipleştirmede dur durak tanımadığının çarpıcı örnekleridir bunlar.

Tek tip kıyafetin insan onurunu hedef alan bir saldırı olması bir yana, meselenin evrensel hukuk ilkeleriyle çelişen çeşitli yönleri de bulunmaktadır. Öncelikle tek tip kıyafet, tıpkı tecrit gibi, verilen adli cezanın ötesine geçen bir intikam hırsının ürünüdür ve mahpusun toplumdan izole edilerek özgürlüklerini kısıtlamanın ötesine geçerek onu en temel insan haklarından da mahrum kılma ve aşağılama sonucunu doğurmaktadır. Öte yandan yapılan araştırmalar, tek tip hapishane giysisinin “suçlu” algısını pekiştirerek jüri ve mahkeme heyetlerinin mahkûmu suçlu bulma ihtimalini yükselttiğini ortaya koymaktadır ki, bu da adil yargılanma hakkının açık gaspı anlamına gelmektedir.

Bunların yanı sıra, tutuklu ve hükümlüler arasında hiçbir ayrım yapılmaksızın tüm mahpuslara dayatılan bir uygulama söz konusudur. Burjuva hukukun en temel ilkelerine göre “kesinleşen yargı kararıyla suçluluğu sabit oluncaya kadar herkes suçsuz” sayılmak zorundayken, tek tip elbise, hükmü kesinleşmediği halde tutuklu bulunan tüm mahpuslara da uygulanarak, “masumiyet karinesi” olarak anılan bu hukuk ilkesi ayaklar altına alınmaktadır.

Aslında amacın mahkûmlara cezaevlerinin rahat bir yer olmadığını göstermek, onları disipline etmek, özgürlüklerini gasp etmek olduğunu çekinmeden söyleyen egemenler, kıyafeti cezanın bir parçası haline getirerek, kişiliksizleştirmeye çalıştıkları siyasi tutsakları bu sayede ruhen de esir almak istemektedirler. Zindanlara tıktıkları muhalifleri kendilerini inkâr ederek mutlak itaate zorlayan egemenler, tek tip kıyafeti de pasifikasyon aracı olarak kullanmaktadırlar. Aşağılamak, onursuzlaştırmak, ezip sindirmek ve boyun eğdirmek! Gerçek niyet budur.

Ne var ki zulüm her daim direnişi de doğurmuştur. 12 Eylül rejiminin tek tip zulmüne karşı sergilenen onurlu direniş, bu toprakların hafızasına silinmemecesine kazınmıştır. Keza İrlandalı özgürlük savaşçılarının İngiliz sömürgeciliğinin tek tip dayatmasına karşı yükselttikleri direniş de mücadele tarihine büyük harflerle yazılmıştır.

12 Eylül rejiminin tek tip dayatması devrimci direnişle püskürtülmüştü

1983 yılında henüz faşist cunta iktidardayken, Cezaevleri Tüzüğünde hapishanelerdeki tüm mahpusların tek tip elbise giymelerini zorunlu hale getiren bir değişiklik yapmış ve Ağustos ayında bu uygulamayı hayata geçirmek üzere çeşitli cezaevlerinde mahpusların özel eşyalarını ve kıyafetlerini toplamaya başlamıştı. Aynı yılın Kasımında yapılan seçimlerle faşist cunta yerini ANAP iktidarına terk etmiş, ancak ANAP pek çok faşist uygulamayı cuntadan devralarak sürdürmeye koyulmuştu. 12 Eylül faşizminin devrimci ve Kürt tutsaklara askeri marşları, askeri ve Kemalist eğitimi dayatması, sivil cezaevlerinin askerin kontrolünde olması, yöneticilere komutanım diye seslenilme zorunluluğu gibi ağır faşist dayatmalar devam ederken tek tip dayatması da bunlara eşlik ediyordu.Bu faşist uygulama siyasi mahpuslara sadece zindanlarda değil mahkeme karşısına çıkarken de tek tip elbise giymeyi dayatıyordu.

1984 Ocak ayında Metris Cezaevinde siyasi mahpusların elbiselerini toplamak üzere bir operasyon başlatılmıştı. Ne var ki bu dayatma devrimci tutsaklar arasında büyük bir direnişle karşılaştı. Metris ve Mamak Cezaevlerinde eş zamanlı olarak başlayan direnişle, devrimci tutsaklar tek tip kıyafete ve tüm baskılara karşı ayağa kalktılar. Bütün hücreler “kahrolsun faşizm”, “insanlık onuru işkenceyi yenecek” sloganlarıyla inledi. Sağmalcılar Cezaevindeki devrimci tutsaklar da bu eyleme katılacak ve eylem binlerce tutsağı içine alarak yayılacaktı.

Cezaevi yönetimleri bu eyleme zorla soyma saldırısıyla, işkenceyle, hücre cezalarıyla yanıt vermiş, ancak direnişin kırılamadığı görülünce örneğin Mamak’ta yönetim tutsaklarla görüşüp geri adım atmak zorunda kalmıştı. Varılan anlaşmaya göre mahkûmlar diğer askeri yaptırımların kaldırılması karşılığında tek tip elbiseyi kabul etmişlerdi. Benzer bir durum Diyarbakır Cezaevinde de yaşanacaktı. Ne var ki yönetimin verdiği sözleri tutmaması üzerine, 1984 Nisanında açlık grevleri başladı. Açlık grevi Mamak’ta 42 gün sürdü. Açlık grevindeki tutsaklara her türlü işkence ve eziyet yapıldı, şeker verilmedi ve tutsaklar ölüm sınırına gelince yönetim geri adım atmak ve tüm askeri yaptırımları kaldırmak zorunda kaldı.

O sırada Mamak’ta tutsak olan ve bu direnişe ve açlık grevine bizzat katılan İHD yöneticilerinden sinemacı, yazar Fatin Kanat, “Tek tip elbise, tek kişilik hücre, tek devlet, tek millet, tek bayrağa ve diğerlerine kadar uzanır bence” diyerek şöyle devam ediyor sözlerine:

“Kişilikten çıkarmak, bağımsız kişilikler olarak karşında duran, her birinin ayrı inisiyatifi olan insanları bir örnekleştirmek, talimat grupları haline dönüştürmek amacıyla başlatıldı tek tip kıyafet uygulaması. Gerekçesini şöyle kurdular: azılı teröristler dünyanın pek çok yerinde tek tip elbise giyerler, Türkiye’de niye olmasın? Bu insanlar özel kıyafetler giyiyor diye bundan rahatsız olduklarını ifade eden demeçleri vardı. Metris ve Sağmalcılar öne çıktı, birçok yerde direniş oldu.”[5]

Metris’te de direniş Ocak ayında başlamış ve tarihe geçen o meşhur fotoğrafla eylem tüm kamuoyuna duyurulmuştu. “THKP/C 3. Yol davası”ndan yargılanan ve büyük bir çoğunluğu 12 Eylül faşizminin ordudan tasfiye ettiği ilerici-devrimci askerlerden oluşan bir grup tutsak, çıkarıldıkları mahkemede tek tip kıyafeti yırtarak bu uygulamayı protesto etmişlerdi. 12 Eylül’ün simge fotoğraflarından biri olan bu karede yer alan tutsaklardan biri de, ordudan atılıp zindana tıkılan Rahmi Yıldırım’dı. Yıldırım o fotoğrafın hikâyesini şöyle anlatıyor:

“Metris Cezaevi’nde ıslah etme politikasının simgesi olarak tek tip elbise dayatması başladı. İtiraz ettik. Tarihi bir tecelli olarak bunu kamuoyuna duyurma görevi de bize düştü. Bütün devrimci hareketlerin içinde ilk duruşma bizimki olduğu için biz bu misyonu üstlendik. Sabah üzerimizde pijama gibi bir kıyafet var. 10.00’a kadar ocak soğuğunda bekletildik. Orada planlama yaptık. Bekledik. Paravan açıldı, baktık, ailelerimiz, iki de gazeteci vardı. Mahkeme heyeti içeri girmeden biz kıyafetleri yırttık attık. O arada müdahale imkânı yoktu. Mahkeme heyetini o şekilde ayakta karşıladık. O arada Cumhuriyet gazetesinden Deniz Testel o fotoğrafları çekmeyi başardı. 17 Ocak 1984’tü.”

Metris yönetiminin zulmüne ve tek tip elbise baskısına karşı, bu cezaevinde de açlık grevleri başlamıştı. Devrimci Sol ve TİKB’li tutsakların Metris ve Sağmalcılar Cezaevinde 11 Nisanda başlattıkları ve ölüm orucuna dönüştürdükleri bu açlık grevleri sonucunda dört devrimci, Abdullah Meral, Haydar Başbağ, Hasan Telci ve Fatih Öktülmüş hayatını kaybetti. 75 gün süren bu eylem, aynı zamanda o zamana dek yapılan en uzun süreli açlık greviydi. Ne var ki TC’nin tek tip zulmü geri çektirilememişti. Devrimci tutsaklar tek tip saldırısının gelgitli olarak sürdüğü 3-4 yıl boyunca mahkemelere terlik, don-atletle çıkarak, cezaevlerinde çarşaflardan yaptıkları pijamaları giyerek tek tip direnişini sürdürdüler. Bu arada yüzlerce devrimci tutsak,tek tip giysiyi reddettikleri için duruşmalara çıkarılmadı ve savunma hakkından mahrum bırakıldı.

Devrimci tutsakların uzun süreli direnişi sayesinde cezaevi yönetimleri 1986 Şubatında mahkûmlara kendi elbiselerini geri verdiler. Ne var ki ANAP hükümetinin 1987’de cezaevi yönetmeliğini bir kez daha değiştirmesiyle birlikte tek tip saldırısı tekrar gündeme geldi. Bunun ardından o yılın Temmuz ayında Sağmalcılar Cezaevinde yeniden başlayan açlık grevleri Anadolu’daki cezaevlerine de yayıldı. İki aya yakın bir süre boyunca devam eden açlık grevleri, cezaevi yönetimlerinin devrimci tutsakların taleplerini kabul etmesiyle sona erdi ve tek tip işkencesi de hükümet tarafından uygulamadan kaldırıldı.

Tek tip saldırısı uzun bir aranın ardından 2003’te bir kez daha gündeme getirilecekti. AKP hükümeti iktidara geldikten kısa bir süre sonra,“tek tip elbise”,“zorunlu çalışma” ve “zorunlu eğitim” gibi faşizan uygulamaları gündeme getiren bir yasa tasarısı hazırlamıştı. O dönemde bu tasarıyı hazırlayan kurulun başkanı “işkence polisin dopingidir” diyen Prof. Sulhi Dönmezer iken, söz konusu düzenlemeyi savunan Adalet Bakanı da Cemil Çiçek’ti. Ancak yükselen tepkiler sonucunda bu düzenlemeler tasarıdan çıkarılmıştı. F-tipi hücrelere karşı yükseltilen ve onlarca insanın katledilmesiyle sonuçlanan zindan direnişlerinin toplumsal hafızadaki yeri henüz çok canlıyken ve bu katliam tüm dünyada büyük bir tepkiyle karşılanmışken, yeni bir direnişle karşılaşmak istemeyen hükümet geri adım atmak zorunda kalmıştı.

İrlandalı tutsakların tek tip direnişi

Sömürgeci İngiliz yönetimi de tek tip dayatmasını İrlandalı Cumhuriyetçi tutsaklar üzerinde bir işkence yöntemi olarak uygulamaya çalışmış ama ummadığı ölçüde büyük bir direnişle karşı karşıya kalmıştı.

Gerçekleştirdikleri direnişler ve açlık grevleri sayesinde 1972’de “siyasi mahkûm” statüsü kazanarak belli ayrıcalıklar elde eden IRA’lı tutsakların durumu ilerleyen yıllarda İngiliz sömürgecileri rahatsız etmeye başlamıştı. 1976 yılında bu statüyü iptal ederek pek çok haklarını gasp ettiği IRA’lı tutsaklara jüri heyeti yerine tek bir hâkimin kararıyla mahkûmiyeti dayatan ve onları H-tipi hücrelere tıkıp tek tip kıyafete zorlayan İngiliz hükümeti, hiç beklemediği bir direnişle karşılaştı. İrlandalı tutsakların tarihe “battaniye adamlar” diye geçen bu direnişleri beş yıl boyunca devam etti.

Bu beş yıl içinde tutsaklar iç çamaşırı dahil hiçbir şey giymediler ve battaniye dışında her şeyi reddettiler. Bu arada sömürge yönetimi tutsaklara her türlü fiziksel ve psikolojik işkenceyi tırmandırarak onlara geri adım attırmaya çalışıyordu. Gardiyanların tutsakların duşa girmelerine izin vermemesi, dolan dışkı kovalarının boşaltılmaması da bu işkencenin bir parçasını oluşturuyordu. Ne var ki gördükleri aşağılayıcı tutumlara büyük bir irade gücüyle karşı duran tutsaklar, direnişlerini bir süre sonra “pislik eylemi”yle bir üst düzeye çıkardılar. 1978 Martından 1981 Martına dek geçen sürede yıkanmayı reddettiler, dışkılarını ve idrarlarını tuvalete değil açığa yaparak, duvarlara sürerek, koridorlara akıtarak vb. sömürgeci yönetimi çileden çıkardılar.

Bu arada özel olarak onlar için inşa edilen H-tipi bloklarda mahkûm edildikleri hücrelere karşı bu büyük direnişi, ördükleri haberleşme ağıyla dışarıyla da irtibatlandırarak bu eylemi tüm dünyaya duyurdular. “H-Blokları Parçala” sloganıyla gerçekleştirilen bu eylemde, söz konusu sloganın yazılı olduğu afişler İrlanda ve İngiltere’nin tüm duvarlarına, köprülerine, otobanlarına vb. yapıştırılarak geniş bir kamuoyu oluşturuldu. Bu daha sonra Avustralya ve ABD’deki İrlandalılar aracılığıyla bu ülkelere de yayıldı.

IRA militanı Bobby Sands öncülüğündeki bir grup tutsak, 1980 yılı sonunda bu eylemi açlık grevine dönüştürerek etki gücünü arttırmaya karar verdi. Bobby Sands bu süreçte milletvekili de seçildi. 1981 yılının bahar-yaz sürecinde 27 yaşındaki Sands de dahil 10 İrlandalı tutsak açlık grevinde yaşamını yitirdi ve bu olay tüm dünyada ses getirdi. Onlar, ezilenlerin egemenlere karşı yükselttikleri mücadelelerin başlangıcından bu yana onurları için direnen ölümsüzleşmiş insanlar arasına katılarak tarihe geçtiler. Ezenlerin zulmü karşısında ezilenin tarihsel haklılığının çığlığına bir çığlık da onlar kattılar. Ve sonuçta sömürgeci İngiliz egemenler, IRA’lı tutsaklara “siyasi mahkûm” statüsünü yeniden tanımak zorunda kaldı.

Biz haklıyız!

Siyasi düşüncesinin ve eylemlerinin tarihsel haklılığına duyduğu güvenle zalimin her türlü zulmüne direnenler dünyanın dört bir tarafında o zulüm araçlarını parçalayarak, egemenlerin, onların gardiyanlarının ve işkencecilerinin karşısına onurlarıyla dikilmişlerdir. Bu bağlamda, sağcıların ezici çoğunluğu 12 Eylül’de ve şu anda olduğu gibi faşist rejimlerinin dayatmalarına kolayca boyun eğerken, solun direnmesi elbette tesadüf değildir. Bugün FETÖ’cülükten ve darbecilikten yargılananların takındıkları tutumlarla devrimci ve Kürt tutsakların tutumları arasında dağlar kadar fark olması da bu tarihsel haklılıktan ileri gelmektedir. Birinciler tek tip dayatması karşısında da sessiz kalırken, çeşitli gruplardan sosyalist ve PKK’li tutsakların yanı sıra Cumhuriyet gazetesinin tutuklu gazetecileri de tek tip elbise giymeyeceklerini ve bu dayatmaya sonuna kadar direneceklerini şimdiden duyurmuşlardır.

Sözlerimizi, Bobby Sands’in, haklılıktan alınan direnme gücünün büyüklüğünü dile getiren, “Zamanın Ritmi” şiirinden bir bölümle bitirelim. Sands, H-tipi hücrelerde yazdığı bu şiirle egemenlerin yüzüne bir kez de şiirle atmıştı tokadını:

Saklı bir şey vardır her insanın içinde,

Biliyor musun arkadaş, ne olduğunu onun?

Dayanandır o, bir milyon yıldır darbelere

Ve sonuna dek de dayanacak olan.

(…)

Oydu harlayan ateşleri, yokluğunda ateşin

Ve tutuşturdu aklını insanın,

Su vererek çeliğine kurşunlanmış yüreklerin, 

Başladığı andan beri zamanın

(…)

O her umut ışığında vardır,

Ne mesafe tanır, ne de sınır,

Doğmuştur kızılda ve karada ve beyazda,

Orada tüm ulusların içinde.

Yatar ölmüş kahramanların kalplerinde,

Haykırır tiranların gözlerinde,

Yetişmiştir yüksek doruklarına dağların,

Ve gelir oturmaya göklerin karşısında.

O aydınlatır, bu hapishane hücresini,

O çakar, şimşek gibi kudretini,

O, “yıldırılamaz düşünce”dir arkadaşım,

Ve o düşünce der ki: “Ben haklıyım!”



[1]      Bu tişört vakasına gösterilen tepki, rejimin çıldırmışlığının geldiği boyutu da çarpıcı bir şekilde göstermektedir. Zira tek tip dayatması gündeme getirilmekle kalınmamış, 20 kentte “Hero” tişörtlü 30’dan fazla insan FETÖ’cü suçlamasıyla gözaltına alınmış, 2 kişi bu nedenle tutuklanmış, bir kişi sınır dışı edilmiş, 5 cezaevi görevlisi ise açığa alınarak haklarında dava açılmıştır. “Hero” avı halen devam etmektedir.

[2]      Guantanomo’da mahkûmlara giydirilen turuncu tulumlar esaretin ve işkencenin simgesi haline gelmiş, bunu yapan ABD’ye karşı öfke büyümüştür. Bu öfke IŞİD’in ele geçirdiği Batılı esirleri turuncu tulum giydirerek katledip bunun görüntülerini yayınlayarak mesaj vermesine kadar varmıştır.