Navigation

Kapitalizmin Çıkmazında Körüklenen Faşizm

Faşizmle, onu küçümseyerek, “bir daha yaşanmaz” diyerek mücadele edilemeyeceği, bu zihniyetle ancak işçi sınıfının ezilmesine zemin hazırlanacağı açıktır. Faşist hareketler tüm dünyada güç kazanırken, işçi sınıfının tüm örgütleri bu canlı tehdit karşısında sınıfı bilinçlendirme ve “faşizme karşı sınıf cephesi” perspektifiyle mücadeleye hazırlama göreviyle yüz yüzedir.

Yeni Zelanda’da bir faşistin Christchurch kentindeki iki camide 50 kişiyi katletmesi, faşizmin hızla yayılmasının yarattığı büyük tehlikeyi bir kez daha gözler önüne serdi. Burjuva ideologların bilinçli bir çabayla olduğundan zayıf gösterdikleri ve “sağ popülist” gibi yumuşak kavramlarla normalleştirilmesine hizmet ettikleri faşist hareketler, bu örneğin de gösterdiği üzere zehirlerini tüm dünyaya saçıyorlar. Bu türden kitlesel katliamlarla gündeme gelen faşist saldırılarda, burjuva hükümetler ve medya genelde bunları psikopat kişilerin gerçekleştirdiği cani eylemler olarak nitelendirmekle yetinerek gerçekliği karartmaya çalışıyor. Göze batan faşist ritüel, söylem ve eylemlerle sivrilen irili ufaklı faşist örgütler de, benzer şekilde, “psikopatlar kulübü” olarak gösterilmek isteniyor. Oysa faşizm uzun süredir pek çok ülkede, dar bir militan tabanla sınırlı kalan neo-Nazi örgütlerin çok ötesine geçen, gerçek ve büyük bir tehdit olarak olgunlaşmış bulunuyor. Bugün kimi ülkelerde bizzat kurumsallaşmasıyla, kimilerinde faşist partilerin iktidarda oluşuyla, kimilerinde ise bu partilerin hızla güç kazanmasıyla hakiki bir olgu olarak karşımızda duruyor. Bu olguyu besleyen nesnel zemini ise, kapitalizmi çıkmaza sürükleyen tarihsel sistem krizi ve onun yarattığı emperyalist paylaşım savaşı oluşturuyor. Olağanüstü kriz koşulları, burjuvaziyi olağan burjuva demokratik işleyişten uzaklaştırıyor.[1]

Burjuvazinin bir dönem dilinden düşürmediği “barış, demokrasi, küreselleşme” soslu ideolojik söylem sahneyi terk ederken, militarizm, milliyetçilik, göçmen düşmanlığı yükseliyor, faşist söylem ve uygulamalar yaygınlaşıyor. Bilindiği gibi 90’ların başlarında emperyalist burjuvazi, sözde sosyalist bloku ve onun nüfuz alanında olan ülkeleri kapitalizme entegre etmek için hummalı bir çaba içerisindeydi. O dönemde burjuvazi, anti-komünizmini, liberal, globalist söylemle bütünleştiren bir siyasi yaklaşıma sahipti. Örneğin dünyanın en zengin adamlarından ve bu yaklaşımın sembol isimlerinden biri olan Soros, kurduğu Açık Toplum Enstitüsü aracılığıyla bu siyasi faaliyete büyük fonlar akıtıyordu. Ne var ki bu ülkelerin kapitalizme entegrasyonlarının tamamlanması ve bunun da ötesinde Rusya ve Çin’in emperyalist güçler haline gelmesi, 90’lardan bu yana altından çok sular akan köprüleri de artık yıkıp bir kenara atmış bulunuyor. Şimdi dönem Trumpların, Orbanların, Erdoğanların dönemi. Öyle ki, Soros bile faşist Orban’ın baskıları yüzünden kendi ülkesi olan Macaristan’ı terk etmek ve vakfının merkezini Berlin’e taşımak zorunda kaldı. Soros’un “Açık Toplum” ağının karşısına şimdilerde Steve Bannon’ın Avrupa’yı dolaşarak örgütlemeye giriştiği faşist “The Movement”ın dikilmesi de, içinden geçtiğimiz dönemin karakteriyle uyumlu bir siyasi değişime işaret ediyor.[2]

Emekçi kitleler geçmişten gerekli dersleri çıkararak bilinçli ve örgütlü bir şekilde müdahale etmedikleri sürece tarih ne yazık ki egemen sınıfın yönlendiriciliğinde akıyor ve insanlık sıklıkla aynı tuzaklara çekiliyor. Avrupa’da 1920’lerde yükselişe geçen faşizm, kapitalizmin ve onun eseri olan birinci emperyalist paylaşım savaşının yarattığı korkunç yıkımın cürufu içinden doğmuştu. Bu felâketi bizzat kapitalizmi yıkarak engelleyemeyen devrimci proletarya, liderliklerinin ölümcül hatalarının ve ihanetlerinin diyetini faşizm denen kanlı karşı-devrimle ödemek zorunda kalmıştı.[3] Bu süreçte önce İtalya’yı, ardından Almanya’yı ve İspanya’yı, nihayetinde de Naziler aracılığıyla neredeyse tüm Avrupa’yı esir alan faşizm, aynı zamanda yeni bir emperyalist savaşın “makinisti ve örgütleyicisi” olmuştu. Troçki, tüm dünyanın bir kez daha büyük bir emperyalist savaşa sürüklendiği 1930’ların ortasında, yaklaşan tehlikeye dikkat çekerken, savaşla faşizm arasındaki ilişkinin bu boyutuna şöyle dikkat çekiyordu: “Savaş «iç barış» ister. Bu koşullar altında burjuvazi buna ancak faşizm aracılığıyla ulaşabilir. Bu yüzden faşizm savaşın baş politik faktörü haline gelmiştir.[4] İçinden geçtiğimiz dönemde de, Üçüncü Dünya Savaşı olarak adlandırdığımız bir emperyalist hegemonya ve paylaşım savaşı yaşanıyor. Öte yandan, onyıllardır kesintisiz devam eden neoliberal saldırılarla, yıkıcı ekonomik krizlerle, işsizlikle ve yoksullukla boğuşan işçiler ve emekçiler, biriken öfkelerini dünyanın dört bir yanında ortaya çıkan kendiliğinden patlamalarla açığa vuruyorlar. İşte bu koşullarda egemenlerin “iç barışı” faşizm sopasıyla temin etme yönelimleri artıyor. Nitekim 2008 krizinin ardından emekçilerin ABD’den Avrupa’ya, Asya’dan Afrika’ya dört bir yanda yükselttikleri kitlesel hareketler bu dönemin çalkantılı niteliğini yansıtan bir yönken, diğer yönü de, gerçekte burjuvazinin bu tehdit karşısında önünü açarak güçlenmesini sağladığı faşist yükseliş oluşturmaktadır.

Tarihsel faşizm örneklerinin de gösterdiği üzere, işçi sınıfının devrimci yükselişi çeşitli nedenlerle başarısızlığa uğrayıp hedefine ulaşamadığında, kitlelerde büyük bir moral bozukluğunu ve umutsuzluğu da beraberinde getirmektedir. Bu durumlarda, kapitalizmin yıkıma uğrattığı küçük-burjuvaziyle birlikte işçi sınıfının geri katmanları da faşist demagojinin çekim alanına kapılarak tam ters uca savrulabilmektedir. İşte günümüzde de bu, uzunca bir süredir güçlenen bir dinamiktir. Üstelik geçmiş dönemlerden farklı olarak işçi sınıfı güçlü önderliklerden ve örgütlülükten yoksun durumdadır. Kendine sosyalist diyen sosyal demokrat partiler ise çoktandır düzenin has aygıtlarına dönüşmüşlerdir. Böylesi bir devrimci önderlik ve örgütlülük boşluğunda sınıfın çok daha geniş kesimleri burjuva propagandanın gerici etkisi altında kalmakta ve kolaylıkla istenilen kanallara yönlendirilebilmektedir. Bu noktada milliyetçilik egemenlerin elindeki en güçlü silahtır. Burjuvazi, kapitalizmin ezip suyunu çıkardığı, güvencesizleştirdiği, işsizlik ve yoksullukla baş başa bıraktığı ve gelecek beklentisini yok ettiği işçi ve emekçi kitlelerin tepkilerinin ve öfkelerinin yönlendirildiği bir “öteki” olarak, göçmenleri, Müslümanları, beyaz olmayanları hedef haline getirmiştir. Bu anlamda, Batı’da, bir zamanların Yahudilerinin yerini bugün Müslümanlar ve göçmenler almıştır. Tıpkı Türkiye’de işsizlikle ve düşük ücretlerle boğuşan işçi sınıfı ve yıkıma uğrayan küçük-burjuvazi için Kürtler ve Suriyeliler hedef haline getirildiği gibi. Öte yandan izlenen burjuva politikaların sorumluluğu da Avrupa Birliği’nin, IMF’nin, “küreselleşme”nin vb. sırtına yıkılarak düşman dışsallaştırılmaktadır. Değişik dozlarda da olsa hem sağ hem de sol burjuva partiler tarafından izlenen bu siyaset, giderek çok daha fazla ırkçı tonlara bürünüp faşizmin zeminini güçlendirmiştir.

Örneğin Yeni Zelanda saldırganı faşist Brenton Tarrant, göçmenleri “istilacılar” olarak görüp beyaz üstünlüğünü savunan, çok kültürlülüğe düşman olduğunu belirten, Müslüman düşmanı bir ırkçıdır. Nitekim yazdığı faşist manifestoda da “hiçbir şey beni esmer tenlilerden ve başörtüsünden daha fazla hasta etmiyor ve öfkelendirmiyor” diyerek bunu açıkça belirtmiştir. Saldırı için Yeni Zelanda’yı seçme nedenini ise, bu ülkeye Müslüman göçünün çok artması ve “transseksüel” diye nitelendirdiği kadın başbakan[5] Jacinda Ardern’in her şeyiyle ona çok itici gelmesi olarak göstermektedir. Irkçı ve faşist olduğunu açıkça kabul eden Tarrant’ın, Trump’tan “beyaz kimliğini ve ortak amacı yeniden canlandırmanın sembolü” olarak söz etmesi de boşuna değildir. Emperyalist hiyerarşinin başındaki ABD’de Trump gibi bir liderin işbaşına gelmesi, sadece bu ülkede değil Latin Amerika’dan Avrupa’ya çok geniş bir coğrafyada faşist hareketlere güçlü bir itki vermiştir.

Trump, göçmenlere, Müslümanlara, kadınlara, homoseksüellere karşı kullandığı dille ve izlediği politikalarla, dünyanın dört bir yanındaki faşistler için bir ilham kaynağına dönüşmüş durumdadır. Koltuğa oturur oturmaz, pek çok Ortadoğu ve Afrika ülkesinden gelen göçmenlerin vizelerinin askıya alınmasını ve kayıtdışı göçmenlerin sınırdışı edilmesini öngören bir kararname imzalayan, Beyaz Saray’ın internet sitesinden İspanyolca bölümünü kaldırtan, Meksika sınırına duvar örmeye girişen, sınırda bekleyen göçmenleri “işgalciler” olarak niteleyen Trump, beyaz ırkçılığının sembolü haline gelmiştir. Öyle ki, Yeni Zelanda’daki katliamın ardından bile, beyaz milliyetçiliğinin Amerika’da da dünyanın başka yerinde de ciddi bir sorun olmadığını söyleyebilmiştir. Onun dilinden düşürmediği “Amerika’yı yeniden büyük yap”, “Amerikan malı al, Amarikalı çalıştır” gibi milliyetçi söylemler de, dünyanın farklı bölgelerindeki faşistler tarafından kendi ülkelerine uyarlanarak birer motto haline getirilmiş durumdadır.

Batılı medyanın, benzer saldırıları düzenleyen İslamcıları “terörist”, “cani” gibi sıfatlarla anarken, onlarca insanı katleden Hıristiyan beyazları “psikopat”, “sorunlu” sıfatlarıyla nitelendirdiğini biliyoruz. Bu seçmeci yaklaşım göçmen düşmanlığının ve İslamofobinin Batı’nın damarlarına sistemin en tepesinden zerk edildiğinin basit örneğidir. Yeni Zelanda katliamının ardından Avustralya’da bir Senato üyesinin sarf ettiği şu sözlere de yansıyan bu ırkçı yaklaşım, en kanlı faşist saldırıların bile haklı gösterilmesine hizmet etmektedir: “Bunun aydınlattığı şey, hem Avustralya’da hem de Yeni Zelanda’da, artan Müslüman varlığının toplumumuz içinde büyüttüğü korkudur. Bugün Yeni Zelanda sokaklarında akan kanın gerçek nedeni, Müslüman fanatiklerin öncelikle Yeni Zelanda’ya göç etmelerine izin veren göçmen programıdır.” Fraser Anning adlı bu faşist senatörün geçtiğimiz yıl “Avustralya halkının üçüncü dünyadan gelen göçmenlerin İngilizce dışında bir dil konuşmalarının yasaklanmasını ve Müslümanların ülkede bulunmasını isteyip istemediğine karar vereceği” bir referandum önermesi de, faşizmin nesnel zemininin açıktan nasıl beslendiğinin çarpıcı bir örneğini oluşturmaktadır.

Faşist örgütlerin gövde gösterisi için yaptıkları yürüyüşler, mitingler, burjuva iktidarların pek çoğu tarafından olumlayıcı ifadelerle karşılanmakta, bunlardan “iyi çocuklar” olarak söz edilmektedir. Göçmenleri, sosyal yardımlarla vb. vatandaşları sömüren asalaklar, her türlü musibetin kaynağı olan suçlular, teröristler olarak resmedip düşmanlaştıran ve ülkelerine geri gönderilmeleri gerektiğini vaaz eden faşist söylem ABD’den Avrupa’ya, Avustralya’dan Türkiye’ye tüm göç alan ülkelerde giderek yaygın bir taban bulmaktadır. Yarattığı sahte düşmanlarla işçi sınıfını körleştirip felç eden, onu bölerek güçsüz düşüren burjuvazi, böylelikle karşı karşıya kalınan tüm kötülüklerin kaynağı olan kapitalist sömürü düzeninin hedef tahtasına oturtulmasının da önüne geçmeye çalışmaktadır.

Tarrant gibi faşist katiller için “yalnız kurt” benzeri ifadeler kullanılması da burjuvazinin bilinçli çarpıtmalarının bir diğer örneğini oluşturuyor. Böylece bu faşistler “tek başına bireyler”, gerçekleştirdikleri katliamlar ise “münferit vakalar” olarak yansıtılıyor. Oysa Tarrant da dâhil olmak üzere tüm ırkçı saldırganların faşist örgütlerle ve ağlarla yakın ilişki içinde olduğu biliniyor. Bu noktada, söz konusu yapıların ve ağların doğrudan burjuva devletlerin istihbarat örgütleri tarafından desteklenip yönlendirildiği gerçeğinin de gözden kaçırılmaması gerekiyor. Örneğin Müslümanlara yönelik pek çok saldırı ve tacizin gerçekleştirildiği Christchurch kentinin neo-Nazi aktivitenin yoğunluğuyla öne çıkmasına ve söz konusu camiler faşist saldırıların açık hedefi olmasına rağmen hiçbir önlem alınmamasının basit bir ihmalle açıklanması mümkün değildir. Attıkları her adımla polisin gözü önünde olan (sosyal medyadaki aktiviteleri, yazıp çizdikleri, satın aldıkları silahlar, gidip geldikleri ırkçı örgütler, silah kulüpleri, poligonlar vb.) Tarrant gibi faşistlerin elini kolunu sallayarak böyle bir katliamı gerçekleştirebilmesi, bu tip saldırıların en iyimser ihtimalle bilinçli bir şekilde engellenmediğinin, pek çok durumda ise burjuva devletlerin derinlerinde planlandığının ya da önünün açıldığının göstergelerinden biridir.

Zaten Tarrant da yayınladığı manifestoda, devlet güçleriyle faşist örgütler arasındaki bağ konusuna gururla yer vermiştir. Binlerce faşist örgütte her kesimden milyonlarca insanın bulunduğunu söyleyen Tarrant, bununla birlikte bu örgütler içinde asker ve polislerin “orantısız bir şekilde” fazla olduğunu ve sayılarının yüz binler olduğunu tahmin ettiğini belirtmektedir. Nitekim yakın zamanlarda Alman ordusu içinde yüzlerce kişiden oluşan bir neo-Nazi grup deşifre olmuştur. Ordu İstihbarat ve Özel Kuvvetler birimlerinde görev alan bu faşist askerlerin, pek çok siyasetçinin yanı sıra Yahudi ve Müslüman örgütlerine yönelik saldırı planları da açığa çıkarılmıştır. Ancak bunun buzdağının çok küçük bir parçası olduğu açıktır. Burjuva devletlerin ya da kliklerin hem asker ve polis gücü içinde hem de sivilde organize ettiği, yönlendirdiği faşist oluşumlar, pek çok provokatif eylemde kullanılmaktadır. Günümüzde bu tip oluşumlar internet sayesinde çok daha geniş bir avlanma alanına kavuşurken, kendilerini gizleme ve sivil oluşumlar olarak gösterme olanakları da artmıştır. Bu amaçla yüzlerce web sitesi ve bilgisayar oyunu, faşist lağım çukuruna yeni kurbanlar çekmek için kullanılmaktadır. Tarrant’ın kendisi için itiraf ettiği gibi, pek çok genç, çocukluktan itibaren bu ağlara düşerek faşistleşmektedir.

Devlet güçleriyle doğrudan bağlantı içindeki faşistlerin çeşitli eylemlerde nasıl kullanıldıklarını ve “vatanperver, milliyetçi çocuklar” denerek korunduklarını Türkiye’den de çok iyi biliyoruz. 12 Eylül faşizmine adım adım gidildiği ve MHP’li faşistlerin solculara yönelik katliamlarla sokakları kan gölüne çevirdiği günlerde, Demirel “bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz” diyerek bu faşistleri açıktan savunuyordu. “Devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir” zihniyetindeki sağ siyasetçilerin dün olduğu gibi bugün de Türkiye siyasetinden hiç eksik olmadıkları ortadadır.

Faşist yükselişin parlamenter düzleme yansıması

Faşizmin çoktandır etki alanı küçük birtakım neo-Nazi grupların eylemleriyle sınırlı bir olgu olmaktan çıktığını belirtmiştik. Nitekim bir zamanlar marjinal olarak nitelendirilen pek çok faşist parti bugün Avrupa parlamentolarında %20’ye varan oy oranlarıyla temsil edilir hale gelmiş, hatta bazı ülkelerde iktidar ortağı olmuşlardır ve bu durum sadece Avrupa’yla da sınırlı değildir. Özellikle 2008 krizinden sonra faşist partilerin sıçramalı bir yükseliş kaydetmelerinde, emekçi kitlelerin yaşadıkları yıkımın ciddi bir hayal kırıklığıyla ve umutsuzlukla birleşmesinin payı büyüktür. Bu süreçte, onyıllardır benzer politik programları sağ partilerle dönüşümlü olarak hayata geçiren sosyal demokrat partilere yönelik tepkiler artmıştır. Burjuva siyasi yelpazenin geleneksel sağ ve sol partileri neoliberal politikalarda, milliyetçilikte, savaş politikalarında ortaklaşan bir “merkez” oluşturmuşken, hoşnutsuzluğu ve tepkisi büyüyen işçi ve emekçilerin giderek artan kesimleri daha uçlara doğru bir politik arayış içine girmişlerdir. Bu noktada bir ucu, daha radikal gibi görünen sol/sosyalist fikirlere yönelim oluştururken, karşıt uçta da tehlikeli bir şekilde güç kazanan faşist hareketler bulunmaktadır. İtalya, Avusturya, Macaristan ve Polonya’da faşist partiler tek başlarına ya da koalisyon ortağı olarak iktidardayken; Fransa, Almanya, Belçika, Hollanda, İspanya gibi pek çok Avrupa ülkesinde ise gerek yerellerde gerek merkezi parlamentolarda faşist partiler oy oranlarını katlayarak arttırmış durumdadırlar. Fransa’da faşist Le Pen’in 2017 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde en yüksek oy alan ikinci aday olarak ikinci tura kalması ve oylarını %34’e çıkarması yeterince çarpıcıdır. Keza Almanya’da 2017 federal seçimlerinde bir faşist partinin (AfD, %12 oy alarak) Nazi rejiminin yıkılmasından bu yana ilk kez parlamentoya girmesi de öyle.

Faşist partiler bir yandan harekete geçirdikleri sokak güçleriyle sosyalistlere, göçmenlere, homoseksüellere saldırıp terör estirirken, öte yandan parlamenter yüzleriyle “saygın”lık ve güç kazanmaya çalışmaktadırlar. Göçmen düşmanlığının ve AB karşıtlığının ortak paydalarını oluşturduğu bu partiler, söylemleriyle ve eylemleriyle faşist milliyetçiliğin tipik temsilcileri durumundalar. “Avrupa Avrupalılarındır” sloganı bunların ortak sloganı haline gelmiştir. Dikkat çekici bir gelişmeyse, Trump’ın eski baş danışmanı Steve Bannon’ın, önümüzdeki Mayıs ayında yapılacak olan AB parlamento seçimlerinde bu partilerin güçlü bir grup oluşturacak çoğunluğa sahip olmaları için aylardır Avrupa’da yoğun bir siyasi çalışma yürütmesidir. Avrupa’da göçmen ve AB düşmanlığı temelinde bir faşist ittifak yaratmaya çalışan Bannon, bunun için Brüksel’de bir siyasi organizasyon da kurmuştur. Avrupa ülkelerinin tümündeki faşist partilerle toplantılar örgütleyen, onlara maddi yardımda bulunan ve dahası kamuoyu oluşturma şirketleri aracılığıyla bunlara destekte bulunan Bannon, söz konusu partileri “The Movement” adını verdiği bu organizasyona dâhil etmeye çalışmaktadır.

Bu noktada bir hatırlatma olarak, Bannon’ın eski başkan yardımcısı olduğu Cambridge Analytica şirketinin İngiltere’deki faşist parti UKIP’le işbirliği içinde Brexit’in fonlayıcıları ve kampanya organizatörleri arasında da yer aldığını belirtelim. Çeşitli kanallardan topladığı verileri analiz ederek siyasi partilerin seçim kampanyalarını örgütleyip yönlendiren bu şirketin Facebook’tan sağladığı bilgilerle Trump’ın seçim kampanyasını da belirlediği ve bunun seçim sonuçlarını önemli bir biçimde etkilediği biliniyor.[6] Cambridge Analytica geçtiğimiz yıl patlak veren skandalın ardından kapanmıştı, ne var ki onun tepesindeki isimler aynı işi yapan farklı şirketlerle yollarına devam etmektedirler. Bannon şimdi aynı hizmeti Avrupa’nın faşist partilerine sunarak onları faşist bir ağ içinde örgütlenmeye çağırıyor. The Movement’ın hedefinde sadece Avrupa değil Latin Amerika da bulunuyor. Nitekim Brezilya’nın faşist başkanı Bolsonaro’nun oğlu da geçtiğimiz günlerde bu örgüte katıldığını açıkladı.

Göçmenlere, Müslümanlara, sosyalistlere karşı bir araya gelerek ortak bir tutum sergilemek, ulus-devletlerin kimi alanlarda elini kolunu bağlayan AB gibi oluşumların basıncından kurtulmak, işçi düşmanı ve militarist politikaları daha rahat hayata geçirmek gibi amaçlar, faşist partileri işbirliğine zorlamaktadır. Öte yandan, Bannon’ın Avrupa’ya dönük bu çabasının temel saiklerinden birinin, ABD’nin Avrupa Birliği’ni zayıflatarak kendi hegemonyasını pekiştirme isteği olduğu da açıktır. İran ve İsrail politikaları başta olmak üzere çeşitli politikalarına karşı çıkan, Rusya ve Çin karşısında onun istediği tutumları takınmayan bir Avrupa Birliği, ABD’nin hiç mi hiç işine gelmemektedir. Oysa bu politikaların önemli bir bölümünde Avrupa’nın faşist partileriyle ortaklık sağlayabilmektedir ve bu yüzden de AB Parlamentosunda güçlü bir faşist grubun yer alması için hummalı bir çaba sarf etmektedir. Ayrıca başta Müslümanlar olmak üzere yabancıları düşmanlaştıran ırkçı dilin güç kazanması, yürüyen emperyalist savaşın ve göçmen karşıtı politikaların meşrulaştırılmasına da doğrudan hizmet etmektedir.

Faşizmle, onu küçümseyerek, “bir daha yaşanmaz” diyerek mücadele edilemeyeceği, bu zihniyetle ancak işçi sınıfının ezilmesine zemin hazırlanacağı açıktır. Faşist hareketler tüm dünyada güç kazanırken, işçi sınıfının tüm örgütleri bu canlı tehdit karşısında sınıfı bilinçlendirme ve “faşizme karşı sınıf cephesi” perspektifiyle mücadeleye hazırlama göreviyle yüz yüzedir.


[1]      bkz. Oktay Baran, Bonapartizmden Faşizme Kitabının Güncelliği, marksist.com

[2]      Trump’ın baş stratejisti olan Steve Bannon, Charlottesville’deki faşist azgınlık sonrasında Beyaz Saray’dan ayrılmak zorunda kaldı. Fakat kendisinin de ifade ettiği gibi, yönettiği faşist haber sitesi Breitbart da dahil olmak üzere çeşitli kanallar üzerinden “Trump’ın ajandası için mücadele etmeye” devam ediyor. Bu faaliyetin önemli bir parçasını da, “The Movement” (“Hareket”) adını verip aylardır yaygınlaştırmaya çalıştığı faşist yapılanma oluşturuyor.

[3]      bkz. Elif Çağlı, Bonapartizmden Faşizme, Tarih Bilinci Yay.

[4]      Troçki, Savaş ve Dördüncü Enternasyonal (Haziran 1934), marksist.com

[5]      Yeni Zelanda’da İşçi Partisi, Önce Yeni Zelanda Partisi ve Yeşiller Partisinden oluşan bir koalisyon hükümeti iktidardadır. İşçi Partisi ve Yeşiller, malûm, sol partilerdir; hükümet ortağı olarak Savunma ve Dışişleri bakanlıklarını elinde bulunduran Önce Yeni Zelanda Partisi ise, Müslümanlar ve Asyalılar başta olmak üzere göçmen karşıtı söylemleriyle öne çıkan milliyetçi bir sağ partidir.

[6]      Suphi Koray, Facebook Skandalının Gösterdikleri, marksist.com