Ekim Devrimi, Demokrasi, Diktatörlük


Kapitalizm tarihsel bir kriz içinde çırpınırken, varlığını sürdürmek için attığı her adım bu krizi daha da derinleştiriyor ve insanlığı yok oluş girdabına çekiyor. Burjuvazi siyasi açıdan alabildiğine gericileşmişken, çürüyen burjuva demokrasisi yerini otoriter, totaliter rejimlere bırakmaktadır. Ve yüz yıl sonra temel sorun insanlığın karşısına aynı şekilde çıkmaktadır: “Ya yok olmak ya da daha yüksek bir üretim biçimine elden geldiğince hızlı ve köktenci bir biçimde geçmek için, yazgısını en devrimci sınıfın eline vermek. Yok olmak ya da son hızla ileriye doğru atılmak!”


Yirminci yüzyıl, insanlığın binlerce yıllık eşitlik ve özgürlük özlemlerinin boş bir hayal olmadığını, kapitalizmin üretici güçlerde yarattığı sıçramalı gelişme sayesinde ve evrensel bir sınıf haline getirdiği proletarya önderliğinde bu özlemlerin hayata geçirilmesinin mümkün olduğunu kanıtlayan büyük bir devrime tanıklık etti: Ekim Devrimi. İşçi sınıfı, 1871’de gerçekleşen, ömrü ne yazık ki 72 günle sınırlı kalan Paris Komünü deneyimini, bu devrimle kurduğu işçi devletiyle fersah fersah aşmıştı. Rusya işçi sınıfının 1917 Ekiminde iktidarı ele geçirmesi ve sosyalizm hedefi doğrultusunda devrimci dönüşümler dönemini başlatmaya girişmesiyle karakterize olan bu devrim, tüm dünya işçi ve emekçileri için esin kaynağı olmuştu.

Alman komünist hareketinin devrimci önderlerinden Rosa Luxemburg, Şubat ayında patlak veren Rus Devrimini büyük bir coşkuyla selamlayarak şunları söylüyordu: “Rus Devriminin patlak vermesi, dünya savaşının devam etmesi ve eş zamanlı olarak proleter sınıf mücadelesinin başarısızlığının yarattığı tarihsel açmaz durumunu kırdı. Üç yıldır Avrupa, havasızlıktan neredeyse boğulacağı küflü bir odada gibiydi. Şimdi aniden bir pencerenin açılmasıyla taze, diriltici bir rüzgâr esiyor ve odadaki herkes onu derinlemesine ve özgürce içine çekiyor.”[1]

Devrim zafere ulaştığında Rosa Alman emperyalizminin zindanlarındaydı ve 1918’de o zindanlardan şöyle sesleniyordu: “Rus Devrimi, Dünya Savaşı’nın en büyük olgusudur. Başlaması, benzersiz radikalliği, sürekli etkileri, resmi Alman Sosyal Demokrasisi’nin, savaşın başında, Alman emperyalizminin fetih seferini ideolojik olarak örtmek için kullandığı yalan söylemini, Alman süngülerinin Rus Çarlığı’nı yıkacağı ve ezilen halklarını özgürleştireceği söylemini en iyi biçimde açığa çıkarmıştır. (…) Lenin, Troçki ve yoldaşları, tarihsel bir dönemeçte bir partinin gösterebileceği tüm cesaret, devrimci öngörü ve tutarlılığı gösterebilmişlerdir. Batıdaki Sosyal Demokrasi’de olmayan bütün devrimci onur ve yetenek Bolşeviklerde temsil edilmekteydi. Onların Ekim başkaldırısı, sadece Rus Devrimi’nin gerçek kurtuluşu olmakla kalmadı, aynı zamanda uluslararası sosyalizmin onurunun da kurtuluşu oldu.”[2]

Ekim Devrimi bugüne dek gerçekleşen ilk ve tek muzaffer işçi devrimi olma özelliğini halen koruyor. 1917 Ekiminde kurulan işçi devletinin ömrü, gerçekleşen Stalinist karşı-devrim nedeniyle[3] yaklaşık on yıl sürse de, bu büyük deneyim, sosyalizm yolculuğunda devrimci proletaryaya paha biçilmez dersler sunarak yol göstermeye devam ediyor.

“Yok olmak ya da son hızla ileriye atılmak!”

Rusya’da 1905’te kıvılcımı çakılan proleter devrim, kısa sayılabilecek bir geri çekilme döneminin ardından, birinci emperyalist paylaşım savaşının yarattığı yıkımla ve alabildiğine keskinleşen çelişkilerle birlikte 1917 Şubatında yeniden harlandı. Rusya işçi sınıfı Çarlığı devirmek için ayağa kalktı; ancak bunu başardıktan sonra orada durmadı ve zorlu bir savaşımın ardından Ekimde iktidarı ele geçirerek devrimi sonuna kadar götürdü.

Bu devrim, işçi sınıfı açısından olduğu kadar, müttefiki olan yoksul köylülük ve ezilen uluslar açısından da, yeni yüzyılın muhteşem bir açılış şenliği olmuştu. Rusya bir yandan yoksul köylülüğün toprak sorununun yakıcı bir hal aldığı, öte yandan toplumun %57’sini oluşturan Rus olmayan halkların koyu bir esaret altında tutulduğu bir otokrasiydi. Üstelik despotik Çarlığın bir aktör olarak yer aldığı emperyalist paylaşım savaşı, emekçi yığınlar için acil bir barış sorununu da beraberinde getirmişti. Bu nedenle devrimci proletarya, tüm bu sorunlarda izleyeceği doğru bir politikayla kendine çekebileceği iki güçlü müttefike sahipti. Bu süreçte SR’ler (Sosyalist-Devrimciler) ve Menşevikler, ekonomik olarak geri ve tarıma dayalı bir ülke olan Rusya’nın koşullarının proletarya iktidarı için yeterince olgunlaşmadığını savunarak, proletaryayı ve köylülüğü burjuvazinin arkasına takmaya ve iktidarı bu sömürücü sınıfın eline vermeye çalışıyorlardı. Onlara göre, işçi sınıfı burjuva devrim aşamasının ötesine geçmemeli, Çarlığı devirdikten sonra iktidarı burjuvaziye teslim etmeli ve oluşacak demokratik cumhuriyette sol muhalefet görevini üstlenmekle ve güçlenmeye çalışmakla yetinmeliydi. Bolşevikler ise burjuvazinin demokratik görevlerin hiçbirini yerine getiremeyeceğini, köylülülüğün gerçek çıkar ortağının proletarya olduğunu ve proletaryanın yanına çektiği yoksul köylülükle birlikte iktidarı ele geçirmesinin ezilenler açısından tek kurtuluş yolu olduğunu savunuyorlardı. Şubatta başlayan devrim süreci, işte sosyalist hareket içindeki bu farklı anlayışların test sahası olacaktı aynı zamanda.

Tıpkı 1905 devriminde olduğu gibi Şubat devriminde de ortaya çıkan işçi, köylü ve asker sovyetleri, Rusya’da fiili bir ikili iktidar durumu yaratmışlardı. Bir yanda Menşevikler ve SR’lerle ittifak halinde kurulan burjuva hükümet, diğer yanda işçi sınıfının iktidar organları olarak sovyetler! Devrimin kaderi, işte bu ikisi arasındaki iktidar mücadelesinin nasıl sonuçlanacağına bağlıydı. Bu süreçte emekçi kitlelerin hangi sınıfın ve siyasetin peşinden gideceklerini belirleyecek olansa söz konusu siyasi güçlerin pratikteki tutumları olacaktı. Liberal burjuvazi, iyice yakıcı hale gelen demokratik cumhuriyet talebini gerçekleştirmenin yanı sıra, yoksul köylülüğün toprak sorunu ve ulusal sorun gibi iki büyük demokratik sorunu ve barış sorununu çözme yeteneğinden yoksun olduğunu pratikte kanıtladıkça, “orta yol yok, tüm iktidar sovyetlere, tüm toprak köylülere” diyen Bolşeviklerin devrimci iktidar hedefinin tüm ezilenler için tek kurtuluş seçeneği olduğu gerçeği de emekçi kitlelerin gözünde daha bir somutlanmaya başlayacaktı. Bu arada Menşeviklerin, SR’lerin ve kuyruğuna takıldıkları burjuvazinin siyaseti de yedi ayda tümüyle iflas edecekti.

Lenin Eylül ayında, yani devrimden bir buçuk ay önce, savaşın yarattığı korkunç yıkım tehdidinin insanlığı iki seçenekle karşı karşıya bıraktığını söyleyerek şöyle diyordu: “Ya yok olmak ya da daha yüksek bir üretim biçimine elden geldiğince hızlı ve köktenci bir biçimde geçmek için, yazgısını en devrimci sınıfın eline vermek. (…) Yok olmak ya da son hızla ileriye doğru atılmak. Tarih, sorunu işte böyle koyuyor.”[4]

Rus emekçiler “tarihin çağrısı”na kulak vererek, yok olmamak için hızla ileriye atılma cesareti ve cüreti gösterecekler ve yazgılarını en devrimci sınıfın, proletaryanın eline vereceklerdi! Lenin’in dediği gibi, devrim deneyi yığınları çabuk eğitmiş, Bolşevizmse devrim testinden başarıyla geçen yegâne proleter çizgi olarak kendini ispat etmişti. Bu büyük deneyim, tüm dünya emekçilerinin önünü aydınlatan bir fener olacaktı.

Tam da bu nedenledir ki, gerek Bolşevizm gerekse Ekim Devrimiyle kurulan işçi iktidarı, uluslararası burjuvazinin yalanlarla, çarpıtmalarla dolu karalama kampanyaları eşliğindeki ideolojik saldırılarının yanı sıra fiziksel imha çabalarının da en büyük hedefi oldu. Burjuvazi bu konuda en büyük desteği ise, bütünüyle işbirlikçisi haline gelmiş olan ve II. Enternasyonal çizgisinde temsiliyet bulan reformist-oportünist akımdan aldı. Emperyalist paylaşım savaşında işçi sınıfına kendi hükümetlerini desteklemeyi salık veren ve milyonlarca emekçinin savaş cephelerinde katledilmesinde önemli bir rol oynayan bu ihanet çizgisi, Avrupa’da patlak veren devrimlerin sınıf uzlaşmacı politikalarla boğulmasının ve böylece Rus devriminin yalnız kalarak adım adım tasfiyeye sürüklenmesinin de birinci dereceden sorumlusu olacaktı.

Burjuva demokrasisi, proletarya diktatörlüğü

Gerek burjuvazinin gerekse reformizmin Rus devrimine ve Bolşeviklere yönelik karşı-devrimci saldırıları, esas olarak demokrasi-diktatörlük meselesine odaklanıyordu. Emekçi kitlelerin aktif siyasete katılmaması için önlerine binbir engel diken, demokrasiyi periyodik olarak sandığa gidilip önüne getirilen parti ya da kişilere oy vermeye indirgeyen, tanır gibi göründüğü tüm demokratik özgürlükleri kapitalist sömürünün koyduğu dar sınırlarla kuşatan ve iktidarını tehdit altında gördüğünde bu kadarına bile izin vermeyen burjuvazi, Bolşevikleri darbecilikle, demokrasiyi ayaklar altına almakla, parti diktatörlüğü kurmakla vb. suçluyordu. İktidar mücadelesinde, bırakalım proletaryayı, kendi sınıfından rakiplerine bile acımasızca davranan, her türlü şiddeti meşru gören burjuvazi, toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan emekçi sınıfların küçük bir azınlığın diktatörlüğüne karşı verdikleri savaşımda uyguladıkları devrimci şiddeti ve ele geçirdikleri iktidarı korumak için başvurdukları çoğunluk diktatörlüğünü, demokrasi düşmanlığı ve canilik olarak nitelendiriyordu.

Bu arada II. Enternasyonal’in işbirlikçi reformistleri de, burjuvazinin ideolojik silahlarını “sosyalizm” yağıyla yağlayarak etki gücünü bir kat daha arttırmaya çalışmakla meşguldüler. Kautsky, Rus devriminin başladığı andan itibaren Bolşeviklere saldırmaktan geri durmayan bu ihanet çizgisinin önde gelen teorisyenlerinden biriydi. 1918’de yayınlanan Proletarya Diktatörlüğü adlı broşüründe, diktatörlüğü devletin özü değil tıpkı demokrasi gibi biçimlerinden biri olarak ele alan Kautsky, burjuva demokrasisini kutsarken Bolşevikleri parti diktatörlüğü kurmakla suçluyordu. Buna teorik kılıf uydurmaya çalışırken de, Marx’ın proletarya diktatörlüğü konusundaki yaklaşımını iğdiş edip, onu Lenin’in deyimiyle “kötü bir liberale” çeviriyordu.

En demokratik burjuva devlette bile demokrasinin ancak zenginler için yani bir azınlık için söz konusu olduğu, yoksullar içinse her zaman kısıtlamalar içerdiği ve onları siyasete etkin katılımın ve demokrasinin dışına ittiği gerçeğinin üzerini örten Kautsky, işçi sınıfının toplumun çoğunluğunu oluşturup parlamentoda da çoğunluğu elde ettiği takdirde iktidarı kolaylıkla ele geçirebileceğini ve burjuvazinin buna karşı durmaya gücünün yetmeyeceğini savunmaktaydı. İşçi sınıfı parlamentoda sayısal ve siyasal çoğunluğa sahip değilse, bunu sağlayana kadar beklemeliydi! “Sosyal demokrasi”nin yüz yıllık tarihi, proletaryanın devrimci enerjisini parlamentarist hayallerle pörsüterek onun devrim-iktidar mücadelesinden alıkonulmasının, böylelikle burjuvazinin iktidarının sürekli kılınmasının tarihidir. Proletaryayı bu dar ufuktan kurtarıp burjuva demokrasisinden kıyaslanamaz ölçüde daha geniş bir demokrasiyi yaratma hedefine yöneltense Bolşevizm olmuştur.

Emekçi kitleler Çarlığın zulmü altında inlerken ve her türlü özgürlükleri gasp edilmişken, Bolşevikler demokrasi mücadelesine her zaman büyük bir önem verdiler. Ancak hiçbir zaman reformistler gibi demokrasi mücadelesini burjuva demokrasisiyle sınırlamadılar; burjuvazinin pratikte çözme yeteneğinden yoksun olduğu demokratik taleplerin ancak sosyalizm mücadelesine tâbi kılınması ve onunla birleştirilmesi halinde kazanılabileceğini savundular. Üstelik bunu en başından itibaren bir devrim sorunu olarak gördüler ve iktidar hedefiyle birleştirerek işçi sınıfını bu doğrultuda eğitip mücadeleye sevk ettiler. Şubatta Çarlığı devirmek üzere ayağa kalkan proletaryanın Ekimde iktidarı ele geçirebilmesi, işte bu anlayış temelinde hedefe ilerlemesiyle mümkün olabildi.

Kautsky gibi dönekler Rus devrimine parlamenter budalalıkla yaklaşıp Bolşeviklere saldırırken, Alman Sosyal Demokrat Partisinden yolunu devrimci temellerde ayıran Rosa Luxemburg, Bolşeviklerin önlerine hedef olarak burjuva demokrasisini korumayı değil proletarya diktatörlüğünü kurmayı koymakla tarihî bir fark yarattıklarını söylüyor ve “parlamento köstebekleri”ni mahkûm ediyordu:

“Bolşevikler böylece yıllarca Alman Sosyal Demokrasisinin üzerine bir karabasan gibi çöken «halkın çoğunluğunu kazanma» sorununu da halletmiş oldular. Alman Sosyal Demokratları parlamenter bozukluğun kalıtımsal bir taşıyıcısı olarak, devrimlere parlamenter anaokulunun mantığını uygulamaya çalıştılar: Bir şeyi parlamentodan geçirmek için öncelikle çoğunluğa sahip olmalısınız. Aynı yaklaşımın devrim için de geçerli olduğunu öne sürdüler: önce «çoğunluk» haline gelelim. Ancak devrimlerin gerçek diyalektiği parlamento köstebeklerinin mantığını ayakları üstüne oturtuyor; önce çoğunluk olarak değil, çoğunluğa götüren devrimci taktikle ilerleme sağlanır. Bu yol böyle açılır.”

“Bolşevikler tamamlanmış, uzun erimli bir devrimci programı hayata geçirmeyi iktidarı almalarının temel amacı olarak belirlediler. Bu programla, önlerine bir hedef olarak burjuva demokrasisinin koruyucusu olmayı değil, sosyalizmi gerçekleştirecek bir proletarya diktatörlüğünü kurmayı koyduklarını da ilan ettiler. Böylece ilk defa sosyalizm hedefini pratik siyasetin doğrudan programı ilan ederek silinmez bir tarihi fark yarattılar.”[5]

Ekim Devrimiyle kurulan işçi iktidarı, proletaryanın gerçek demokrasiye nasıl kavuşabileceğini gösterirken, aynı zamanda bunun sömürücü sınıflar açısından amansız bir diktatörlük olacağı gerçeğinin üstünü de hiçbir şekilde örtmemişti. Bolşevikler işçi sınıfını gerçek Marksizm okulunda eğitmişlerdi. Marksizm, hiçbir devletin sınıflar üstü olmadığını, devlet denen şeyin egemen sınıfın diğer sınıfları baskı altına alma aygıtı olduğunu, onun özünün her zaman diktatörlük olduğunu, parlamenter demokrasi olarak burjuva devletin demokratik biçiminin de bir diktatörlük olduğunu ortaya koyuyordu. Marksizm, demokrasinin ve diktatörlüğün “genel”, “sınıflar üstü”, “mutlak” bir nitelik taşıyamayacağını da ortaya seriyordu. Proletaryanın devrimci diktatörlüğü de, iktidarı ele geçiren proletaryanın burjuvaziyi mülksüzleştirmek ve direnme gücünü kırmak, bu sınıf iktidarına gerek içeriden gerekse dışarıdan gelecek her türlü tehdidi bertaraf etmek ve sosyalizm yolundaki tüm engelleri aşmak için ihtiyaç duyduğu işçi devletinin özüydü. Şöyle diyordu Lenin:

“Burjuva devletleri biçim olarak çok değişiktir, ama özde aynıdırlar: biçimleri ne olursa olsun bütün bu devletler son tahlilde kaçınılmaz olarak burjuva diktatörlüğüdürler. Kapitalizmden komünizme geçiş, kuşkusuz son derece bol ve çeşitli siyasal biçimler gösterir, ama özü kaçınılmaz olarak aynı olacaktır: proletarya diktatörlüğü.[6]

Proletarya diktatörlüğü meselesinin aslında proleter sınıf mücadelesinin kilit sorunu olduğunu vurgulayan Lenin, tam da bu yüzdendir ki, sınıf mücadelesinin kabulünün proletarya diktatörlüğünün kabulüne dek genişletilmesinin, Marksistlerle küçük (ve büyük) burjuva solcular arasındaki en derin ayrım çizgisini oluşturduğunu belirtir.

Proletarya diktatörlüğü, işçi sınıfının kapitalizmden sosyalizme geçiş döneminde “devlet”e (giderek sönümlenecek bir yarı-devlet) duyacağı zorunlu ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır. Zira bu dönemde sınıflar hâlâ varlığını koruduğu gibi, sınıf mücadelesi de en keskin biçimde sürecektir. Şöyle demektedir Lenin: “Proletarya diktatörlüğü, yenilmiş ama direnmeyi bırakmak şöyle dursun, direncini daha da yoğunlaştırmış, yok olmamış, ortadan kalkmamış burjuvaziye karşı siyasal iktidarı eline geçirmiş bulunan proletaryanın sınıf savaşımıdır. Proletarya diktatörlüğü, emekçilerin öncüsü proletarya ile, proleter olmayan birçok emekçi katmanlar (küçük-burjuvazi, küçük patronlar, köylüler, aydınlar, vb.), ya da bu katmanların çoğunluğu arasındaki, sermayeye karşı yöneltilmiş, sermayenin tamamen devrilmesini, burjuvazinin direncinin ve restorasyon girişimlerinin tamamen ezilmesini, sosyalizmin kuruluşunu ve kesin olarak pekişmesini amaçlayan özel bir sınıf ittifakı biçimidir.”[7]

Sonuçta sömürücü sınıfların baskı altına alındığı proletarya diktatörlüğü, emekçi kitleler için yaşamın her alanında o güne dek görmedikleri ölçüde geniş bir demokrasi anlamına gelmektedir. Gerek Kautsky ve ortakları gerekse burjuvazi tarafından diktatörlükle suçlanan Lenin, bütün bu iftiraların tersine, işçi sınıfı ve emekçiler için en geniş ve en özgürlükçü demokrasiyi savunmuş ve bunu hayata geçirmeye çalışmıştı. Proletaryanın demokrasi savaşımı içinde sosyalist devrime hazırlanmadıkça devrimi gerçekleştiremeyeceğini, iktidarı ele geçirdikten sonra emekçiler için en geniş demokrasiyi uygulamaksızın zaferini pekiştiremeyeceğini ve insanlığa devletin çözülüp dağılmasını getiremeyeceğini belirten Lenin, döne döne, işçi demokrasisinin yegâne garantisi ve aracı olarak sovyetlerin rolüne vurgu yapıyordu. Burjuva demokrasisinde, kapitalistler, türlü oyunlarla halkı, yönetimin, basın özgürlüğünün, toplanma özgürlüğünün vb. dışında tutarken ve genel oy hakkı kandırmacasıyla tüm bunların üzerini örterken, sovyet iktidarı, sömürülen halkı yönetim işine katan ilk devletti. Proleter demokrasinin, halkın büyük çoğunluğu için, çalışan ve sömürülen insanlar için, demokrasinin dünyada eşi görülmedik biçimde gelişmesini ve yayılmasını sağladığına, bunun dış politikadan devlet iktidarının örgütlenişine kadar her alanda kendini gösterdiğine dikkat çeken Lenin, şöyle diyordu:

“Sovyetler, çalışan ve sömürülen insanların kendi örgütüdür, bu örgüt onlara kendi devletlerini kurmaları ve yönetmeleri için her bakımdan yardım eder. (…) Bununla seçmek ve seçilenler üzerinde kontrol kurmak her şeyden daha kolaydır. (…) Basın özgürlüğü ikiyüzlülüğe son verir, çünkü basımevleri ve kâğıt stokları burjuvazinin elinden alınır. Aynı şey, en iyi binalar, saraylar, villâlar ve malikaneler için de söz konusudur. Sovyet devleti binlerce güzel binayı bir anda sömürücülerin elinden aldı; böylece demokrasi için kaçınılmaz olan toplanma hakkını, halk için binlerce ve milyonlarca defa daha demokratik hale getirdi. (…) Proletarya demokrasisi, herhangi bir burjuva demokrasisisinden milyon defa daha demokratiktir. Sovyet devleti, en demokratik burjuva demokrasisinden milyon defa daha demokratiktir.”[8]

Elif Çağlı’nın dikkat çektiği gibi, “Paris Komünü ve Ekim Devrimi deneyimlerine rağmen, demokrasi denilince akla yalnızca burjuva demokrasisinin gelmesi burjuva ideologların yıllar içinde zihinlere kazıdığı büyük bir çarpıtmadır. Kapitalizmde egemen azınlığın iktidarına dayandığı için sınırlı bir kapsama sahip olan demokrasi, en kapsamlı ifadesine ancak işçi iktidarı altında ulaşabilir.”[9]

Elif Çağlı, “Demokrasi ve Plütokrasi” adlı yazısında, işçi demokrasisi döneminin insanlığın tarihi içinde yaşanacak en geniş, en kitlesel ve en gerçek demokrasi dönemi olacağını, böylece geçmişten bugüne farklı aşamalardan geçen ve farklı kapsam ve formlara bürünen demokrasinin de bu dönemde en yüksek ve nihai aşamasına ulaşacağını vurgulayarak onu şöyle somutlamaktadır:

“İşçi demokrasisi kitlelerin toplumsal yaşamda kendi kaderlerini bizzat kendilerinin tayin edeceği gerçek demokrasidir, komünler halinde örgütlenmiş yığınların aktif ve doğrudan demokrasisidir. Burjuva parlamenter iktidarlardan tamamen farklı olarak, işçi iktidarı döneminde şu ya da bu genel veya yerel organa kim seçilirse seçilsin iktidar komünlerde olacaktır. Burjuva demokrasisinde seçimler son tahlilde kitlelerin burjuva egemenlerce empoze edilen adaylardan birilerini seçmesine dayanıyorken, işçi demokrasisinde seçim, görevlendirme ve seçileni değiştirme hakkı tamamen komünlerde olacaktır. Paris Komünü deneyiminden beri işçi demokrasisinin en önemli unsurlarından biri, seçilenlerin maaşının ortalama işçi ücretini aşmaması ve işçilerin seçtiklerini gerektiğinde görevden geri çağırma, uygun olanla değiştirme haklarının olmasıdır.

“Anlaşılacağı üzere işçi demokrasisi tüm bu özellikleriyle burjuva demokrasisinden kat be kat demokratiktir. Onun bu niteliği, işçi sınıfının toplumsal karakterinden ve tarihte işçi sınıfının rolünün burjuvazinin rolünden tamamen farklı oluşundan kaynaklanır. Kısaca belirtmek gerekirse, burjuvazinin özsel çıkarı insanlığın geleceğini tehdit eden kapitalist sömürü düzeninin devamı iken, işçi sınıfınınki kapitalizmin tasfiyesi ve sınıfsız topluma geçiştir. Toplumun sömüren ayrıcalıklı azınlığını oluşturan burjuvazi, kendi öz çıkarlarını (kapitalist sömürünün devamı) burjuva devlet örgütlenmesi ile topluma “ortak çıkar” olarak dayatmıştır ve bu durum kelimenin gerçek anlamında bir dayatmadır. O nedenle tüm burjuva iktidarlar, en demokratik görünen burjuva demokratik yönetim biçimi altında bile, işçi sınıfının, emekçilerin ezilmesinin, baskı altında tutulmasının aracıdır. Bu bakımdan burjuva düzen her biçimiyle özünde burjuvazinin diktatörlüğüdür. Sömürücü ve ayrıcalıklı azınlığın, ezilen ve sömürülen çoğunluk üzerindeki egemenliğidir. Oysa işçi demokrasisi, işte bu çoğunluğun her türlü toplumsal ezilmişlikten, baskıdan ve sömürüden kurtuluşunu sağlayacak ve demokrasi gerçek ve kitlesel boyuta ulaşacaktır.”

Bir kez daha: “Yok olmak ya da son hızla ileriye atılmak!”

20. yüzyılın kapanış sürecinde, SSCB’nin ve Doğu Bloku’nun çöküşünü, Marksizmin ve genel olarak sosyalizm fikrinin üzerinde tepinmenin vesilesi yapan burjuvazi, korkunç bir ideolojik saldırı bombardımanı altında, mutlak ve nihai zaferini ilan etmişti. Ona göre artık devrimler sona ermiş, ilanihaye sürecek bir kapitalizm altında, barış, demokrasi ve özgürlükler çağı başlamıştı. Çöküşün sosyalist hareket ve işçi hareketi üzerindeki yıkıcı psikolojik etkilerini ideolojik saldırı hamleleriyle derinleştiren egemenler, “köpeksiz köyde değneksiz gezme” rahatlığına kavuşmanın da arttırdığı bir özgüvenle hareket ediyorlardı. Ancak ekonomik-siyasi-sosyal gelişmeler, efendilerin pervasızca savurdukları bu palavraların gerçek hayatta hiçbir karşılığı olmadığını kısa zamanda gösterdi. İşçi sınıfına yönelik ekonomik-sosyal saldırı politikaları dizginsizce hayata geçirilmeye başlanırken, emperyalist paylaşım savaşları Balkanlar’dan Ortadoğu’ya, Kafkaslar’dan Afrika’ya dünyanın dört bir yanını ateşler içinde bıraktı. Sonuçta 20. yüzyılın açılışına eşlik eden keskin çelişkiler ve kanlı emperyalist paylaşım savaşı, 21. yüzyılın açılışına da damgasını vurdu.

Gelinen noktada kapitalizm tarihsel bir kriz içinde çırpınırken, varlığını sürdürmek için attığı her adım bu krizi daha da derinleştiriyor ve insanlığı yok oluş girdabına çekiyor. Burjuvazi siyasi açıdan alabildiğine gericileşmişken, çürüyen burjuva demokrasisi yerini otoriter, totaliter rejimlere bırakmaktadır. Ve yüz yıl sonra temel sorun insanlığın karşısına aynı şekilde çıkmaktadır: “Ya yok olmak ya da daha yüksek bir üretim biçimine elden geldiğince hızlı ve köktenci bir biçimde geçmek için, yazgısını en devrimci sınıfın eline vermek. Yok olmak ya da son hızla ileriye doğru atılmak!”

Elif Çağlı’nın dediği gibi, “… bugünün dünyasında insanlığın kurtuluşunu ve gerçek demokrasiyi isteyen, kapitalizmi yıkacak bir devrimi istemeli, bunun için mücadele yürütmelidir. İşçileri, emekçileri müreffeh ve mutlu bir geleceğe ancak devrimci işçi sınıfının iktidarı, onun demokrasisi taşıyabilir!”[10]



[1] Rosa Luxemburg, Siyasal Yazılar, “Yaşlı Köstebek”, Mayıs 1917

[2] Rosa Luxemburg, Seçme Yazılar, “Rus Devrimi”, Dipnot Yay., s.418-430

[3] Elif Çağlı’nın devrimci Marksizmin temellerini ortaya koyduğu ve Rus Devrimini bu perspektifle tahlil ettiği Marksizmin Işığında adlı özgün eseri, bu süreci de ayrıntılı olarak ele almaktadır. Kitap, Tarih Bilinci Yayınları tarafından basılmıştır.

[4] Lenin, Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü içinde, Sol Yay., 1992, s.67-68

[5] Rosa Luxemburg, Rus Devrimi, Yazılama Yay., s.29

[6] Lenin, Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü içinde, s.80

[7] Lenin, Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü içinde, s.157

[8] Lenin, Proletarya İhtilali ve Dönek Kautsky, Bilim ve Sosyalizm Yay., 1969, s.117-118

[9] Elif Çağlı, Demokrasi ve Plütokrasi, 28 Haziran 2014, marksist.com

[10] Elif Çağlı, agm