Navigation

Bağıra Bağıra Gelen Kriz

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Türkiye son üç ayda doların dizginlenemeyen yükselişi karşısında yıkıcı bir devalüasyon ve enflasyon sarmalına girmiş durumda. Seçimlerden sonra çok ağır bir zam sağanağına yol açması beklenen bu durum emekçi kitleleri derin bir endişeye sevk ederken, zihinleri “neler oluyor” sorusu işgal ediyor. Bu soruya hükümet ve burjuva muhalefet cephelerinden farklı yanıtlar geliyor.

Gerçekte bunun yaklaşan depremin ayak sesi olduğunun farkında olan ve tam da bu yüzden “erken seçim” kararı alan hükümetin söylemine bakacak olursak tüm bunlar “Erdoğan-AKP’yi iktidardan alaşağı etmek ve Türkiye’yi zayıf düşürmek isteyen dış düşmanların tezgâhı”dır. Ortada ciddi bir sorunun olduğunu itiraf etmekten kaçınan siyasi iktidar, Türkiye ekonomisinin gücünden, bu oyunların üstesinden gelineceğinden vs. söz ederek durumu gizlemeye, kendi sorumluluğunun üstünü örtmeye uğraşıyor. Erdoğan “Türkiye ortaya koyduğu ekonomi modeli ile dünya çapında bir efsanedir” yaveleriyle günü kurtarmaya çalışıyor.

Burjuva muhalefet partileriyse durumu tümüyle AKP hükümetinin istikrarsızlığı körükleyecek politikalar izleyerek yabancı sermayeyi kaçırmasına, üretime değil ithalata dayalı bir ekonomik politika izlemesine bağlıyorlar. Onlar iktidara gelirse ertesi gün işlerin düzelmeye başlayacağını söylüyorlar. Oysa ne hükümetin yalanları, çarpıtmaları ve sorumluluğu üzerinden atan beyanları doğruları ifade etmektedir ne de muhalefetin sorunun bir sistem sorunu olduğunu dışlayan açıklamaları gerçeğin bütününü yansıtmaktadır. Hükümetin izlediği politikaların durumu daha kötü hale getirdiğine hiç şüphe yoktur. Ne var ki yaşananlar küresel ekonomik konjonktürle doğrudan bağlantılıdır. Tıpkı daha önce yaşanan yükseliş döneminin de esas olarak dünya konjonktürüne bağlı olması gibi.

Yine ve yeniden kriz günleri

Kapitalizmin olağan periyodik krizlerini aşan tarihsel bir sistem krizi içinde olduğunu uzun zamandır vurguluyoruz. 2008’de patlak veren küresel ekonomik çöküş, bu tarihsel sistem krizinin en şiddetli ifadesi olmuştu. Emperyalist ve kapitalist devletler, piyasaya trilyonlarca dolar sürerek ve devasa şirketleri kurtararak krizin mutlak anlamda bir çöküşle sonuçlanmasına izin vermemişlerdi. Böylece aslında krizi erteleyerek daha büyük bir krizin yolunu döşemişlerdi. Daha sonraki yıllarda dünya ekonomisi göreli bir büyüme yaşadı ancak kapitalizmin tarihsel sistem krizi zemininde gerçekleşen bu büyüme dünya burjuvazisinin sorununu çözemedi. Nitekim kapitalist ekonomi 2008 krizinden sonra bir kez daha büyük bir krize doğru yuvarlanıyor. Uluslararası sermaye kuruluşları ve aklı başında burjuva iktisatçılar, pek çok belirtecin 2008 öncesinden daha kötü bir duruma işaret ettiğine dikkat çekerek küresel kriz için alarm zillerine asılmış durumdalar. Bilindiği gibi 2008 krizi Amerika ve Avrupa merkezliydi ve gelişmiş ekonomileri çok daha büyük bir şok dalgasıyla vurmuştu. Ancak veriler bu kez en riskli grupta olanların “yükselen ekonomiler” denen orta gelişmişlik düzeyindeki kapitalist ülkeler olduğunu gösteriyor. Bu kuşakta yer alan Arjantin, Türkiye, Brezilya, Hindistan, Endonezya, Güney Afrika, Meksika gibi ülkeler 2008 sürecinde yabancı sermaye akışı sayesinde krizi “fırsata” çevirmişlerdi. Ne var ki şimdi sermaye hareketlerinin terse dönmesiyle birlikte şiddetli bir şekilde sarsılıyorlar. Bunlar içinde Arjantin ve Türkiye depremden en fazla etkilenecek ülkelerin başında yer alıyor.

AKP iktidarı ve ona güzellemeler düzen burjuva ekonomistler, yıllardır yüksek büyüme rakamları ve yabancı sermaye akışının yarattığı yanıltıcı tabloyla övündüler ve bunu hükümetin marifetiymiş gibi sundular. Oysa Elif Çağlı, Türkiye’nin kaçınılmaz olarak karşı karşıya kalacağı sorunlara daha 2009 yılında dikkat çekmekteydi:

“Türkiye 1980 dönemecinden bu yana, burjuvazinin dışa açılma doğrultusunda gerçekleştirdiği yapısal değişim neticesinde sıçramalı biçimde yol aldı, ekonomisi büyüdü ve alt-emperyalist bir ülke oldu. Fakat Türkiye, sermaye ihracı ve sermaye hareketlerinin küresel ölçekte yönlendirilmesi bakımından henüz üst emperyalist ülkeler düzeyinde bir büyük güç konumuna ulaşmış değildir. Ne var ki, Türkiye’nin kendisi sıcak parayı ve çeşitli sermaye hareketlerini çekmek açısından çok önemli bir pazardır. Ülke içine bu denli muazzam para akışı, Türkiye kapitalizmine bir anlamda olduğundan da daha zengin bir görünüm kazandırıyor.

“Ancak, kapitalizmin dünya ölçeğinde büyük bir sistem krizi yaşadığı bir dönemde bu durum Türkiye ekonomisini istenmeyen biçimde ısıtmakta, dünya borsalarındaki ani hareketler karşısında aşırı hassas ve kırılgan yapmaktadır. Günümüzde burjuva çevrelerin ve AKP hükümetinin Türkiye ekonomisine dair çizdikleri pembe tablolara karşın hakikatler bu yöndedir.”[*]

Elif Çağlı’nın altını çizdiği gibi, kapitalizmin içine girdiği tarihsel kriz koşullarında, sermaye her zamankinden daha fazla spekülatif alanlara yöneliyor. Nitekim bu dönemde daha da güçlenen paradan para kazanma eğilimi sermayeyi “yükselen ekonomiler” olarak nitelendirilen Türkiye gibi ülkelere çekmişti. 2008 krizinin ardından, iç piyasada canlanmayı artırmak amacıyla ABD’nin faiz oranlarını sıfıra yakın bir düzeye çekmesi, kârlı alanlar arayan sermayenin yüksek faizli bölgelere akışına uygun bir ortam yaratmıştı. 2013’ten itibaren faiz artışına gitmeye başlayarak bu para politikasını değiştirmeye koyulan ABD, bugün daha radikal faiz artışlarına gitmektedir. Amaç, yaklaşan krizde 2008 benzeri bir likidite sorunu yaşamamak için parayı içeri çekmek ve ekonomiyi canlandırmaktır. Avrupa’nın da benzer bir para politikası izlemeye başladığı görülüyor. Krizin varlığının yeniden güçlü bir şekilde duyulmaya başlaması, büyük riskler almak istemeyen sermayeyi de güvenli limanlara yöneltiyor. İşte sıcak para cennetleri olan Türkiye gibi ülkeleri vuran da budur. Kısa süre içinde yaşanan büyük meblağlardaki sermaye çıkışları kurlarda ani yükselişlere ve ekonomik sarsıntılara yol açmaktadır. Şimdiye dek görece istikrarlı yapıları sayesinde ucuz kredilerle borçlanma şansına sahip olan bu ülkeler, yabancı sermayenin çekilmesiyle birlikte, çoktandır dağ gibi büyümüş olan cari açık ve borç sorunlarını da daha şiddetli yaşamaya başlamaktadırlar. Yani emperyalist güçler kendi krizlerinin yıkım gücünü azaltmak için Türkiye, Arjantin, Brezilya, Endonezya, Güney Afrika gibi ülkeleri ateşe atmaktadırlar.

Hatırlanacak olursa, milenyum dönemecinde yaşanan ve yine bu kategorideki ülkeleri vuran ekonomik kriz aynı zamanda siyasi depremlere de yol açmıştı. Şu anda krizin etkilerini en belirgin şekilde gösterdiği Arjantin’de 2001 krizi sonucunda işçi sınıfı ayağa kalkmış, mevcut iktidar devrilmiş, aylar süren devrimci durumu takiben 2003 yılında Kirchner iktidara gelmiş ve bu sol Peronist hükümet 2015’e dek iktidarda kalmıştı. Brezilya’daki siyasi deprem sonucunda ise Lula başkanlık seçimlerinden zaferle çıkarak 2016’ya dek kesintisiz sürecek olan PT (İşçi Partisi) iktidarını başlatmıştı. 2001 krizi Türkiye’de de benzer bir etki yaratarak geleneksel siyasi kompozisyonu bütünüyle değiştirip AKP’nin iktidara gelmesinin yolunu döşemişti. 2001 krizinin faturasını işçi ve emekçilerin sırtına yüklemek üzere IMF’nin ağır saldırı reçetelerini uygulamaya sokan DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümeti, bunun bedelini 2002 seçimlerinde hezimete uğrayarak ödemişti. Bu partilerin tümü baraj altında kalırken, DSP ve ANAP siyaset sahnesinden kalıcı olarak silinmişti. Söz konusu seçimlerin yükselen yıldızı ise, sermayenin yüksek mahfillerinde projelendirilerek hayata gözlerini açan AKP idi.

Kriz dalgasının üzerinde yükselerek iktidara gelen bu sermaye partisi, temsilcisi olduğu sınıfın taleplerini ikiletmeden yerine getirecek ve IMF’nin emekçiler açısından yıkım anlamına gelen saldırı programını eksiksiz bir şekilde uygulamaya koyarak kapitalist ekonomiyi ayağa kaldıracaktı. IMF’nin verdiği krediler karşılığında dayattığı acı reçetenin sonuçları, kamu hizmetlerindeki büyük kesintiler, işçi sınıfının korkunç sömürüsü, özelleştirmeler sonucu kitlesel işten atmalar, genel olarak emekçi yığınların çalışma ve yaşam şartlarının alabildiğine ağırlaştırılması, tarımın tam bir yıkıma uğraması ve emekçi kitlelerin özellikle dolaylı vergiler aracılığıyla büyük bir soyguna maruz bırakılması idi. İşin ironik yanı, bu IMF programını imzalayan Kemal Derviş emekçilerin hafızasına cehennem zebanisi olarak kazınırken, kapitalist ekonominin bu programın hayata geçirilmesiyle ayağa kaldırılmasının siyasi rantını yemek Erdoğan’a nasip olmuştu.

Sermaye için son derece elverişli bir ortam sunan bu koşullar, Türkiye’ye yabancı sermaye akışını da sıçramalı bir şekilde yükseltmişti. 2002 yılına kadar maksimum 1 milyar dolara ulaşan yıllık doğrudan yabancı sermaye yatırımı, AKP hükümetinin yerli ve yabancı sermayeye güven veren ve bol kâr sağlayan politikaları sayesinde 2004 yılında 2,8 milyar dolara çıkmış ve o yıldan itibaren çarpıcı sıçramalarla artmıştı. Öyle ki, 2005 yılında üç buçuk kat artışla 10 milyar dolara, bir yıl sonra ise 20 milyar dolara fırlamıştı. 2008 krizinden sonra ise iniş-çıkışlarla 13 milyar dolar civarına oturacaktı. Aynı dönemde Türkiye, “sıcak para” olarak tabir edilen dolaylı sermaye akışı açısından da zirve yaptı. Gelişmiş ekonomilere göre hayli yüksek olan faiz oranları, kur oranlarındaki oynaklığın sağladığı avantajlar vb. Türkiye gibi ülkelere olan akışı hızlandırdı. Tam da bu yüzdendir ki, söz konusu ülkeler, uygun koşullarda kredi bulmakta sıkıntı çekmedikleri için krizden çok daha az etkilendiler ve dünya ortalamasının çok üzerindeki büyüme oranlarına imza attılar.

Bu ülkelerin bir kısmı sivrilerek alt-emperyalist ülkelere dönüşmüştüler. Brezilya ve Arjantin gibi Türkiye de bunlar arasındaydı. 70’li ve 80’li yıllarda faşist diktatörlüklerle yönetilen ve neoliberal saldırı programlarının deneme tahtasına dönüştürülen bu ülkelerde, işçi sınıfının yoğun sömürüsü temelinde sıçramalı bir kapitalist gelişme yaşanmıştı. Bu nesnel zemin, söz konusu ülkelerin alt-emperyalist bir aşamaya gelmesinin de altyapısını oluşturuyordu aynı zamanda. Bunu destekleyerek güçlendiren bir diğer faktör ise uluslararası siyasal konjonktürdü. Bu konjonktürden faydalanarak bölgesel etki güçlerini arttıran Arjantin ve Brezilya gibi, Türkiye de bölgesinde önü açılan bir güç haline geldi.

AKP tam da ABD’nin Irak işgalinin düğmesine basarak savaşı tüm Ortadoğu’ya yaymanın ilk adımını attığı dönemde iktidara gelmişti. Bu savaşta ABD’nin en büyük müttefiklerinden birisi de Türkiye idi. Bu süreçte Türkiye, ABD’nin emperyalist savaşla doğrudan bağlantılı olarak piyasaya sürdüğü bir emperyalist projenin, “ılımlı İslam” projesinin merkezi haline getirildi ve bunu yürütme görevi de Erdoğan’a verildi. İlerleyen yıllar içinde başta Arap isyanları dalgası olmak üzere yaşanan çeşitli gelişmeler nedeniyle ABD’nin emperyalist planları revizyonlara uğradı ve AKP iktidarının izlediği politikalarla ABD’ninkilerin arasındaki açı giderek açıldı. Suriye savaşının farklı bir evreye sıçradığı 2014’ten itibarense çelişkiler alabildiğine kızıştı. O tarihten bu yana Türkiye eğik düzleme girmiştir. İçeride ve dışarıda sıkışan, ekonomik basıncı her geçen gün daha ağır bir şekilde hissetmeye başlayan Erdoğan hükümeti, buna ancak saldırganlığı ve baskıları alabildiğine arttırarak direnebilmektedir. İktidar bugün her zamankinden daha şiddetli bir beka sorunu yaşamaktadır ve bunun karşısında sergilediği tutumlar siyasi istikrarsızlıkla birlikte ekonomik kırılganlığı da arttırmaktadır.

Sonuç olarak bugün AKP’yi de iktidara taşıyan ve yükselişini sağlayan ekonomik ve siyasal konjonktür tümüyle değişmiş bulunuyor. 2000’li yıllar boyunca geçtikleri yollar genel hatları itibariyle birbirine benzer olan Arjantin, Türkiye ve Brezilya, bugün “çöküş” tabelâlarının eşlik ettiği bir yolda freni patlatmış bir vaziyette ilerlemektedirler. Elif Çağlı, “Alt-emperyalizm” makalesinde, kapitalist ülkelerin, hiyerarşi piramidinde farklı gelişme basamaklarında (üst, orta, alt) yer aldıklarını, ancak bu konumlanışın durağan olmadığını belirtirken, hareketin her zaman yukarı doğru olmadığına, aşağıya doğru da olabileceğine dikkat çekiyordu. Nitekim bir zamanlar Erdoğan’ın “dünya gücü” olduğunu iddia ederek övündüğü Türkiye bugün tepe üstü çakılmamak için kredi dilenir hale gelmiş, Brezilya benzer şekilde borç krizine girmiş, Arjantin ise yeniden IMF’nin kucağına düşmüştür. Türkiye’nin de aynı yolun yolcusu olma ihtimali son derece güçlüdür. Erdoğan, Türkiye’nin IMF’ye olan borcunu 2013 yılında kapatmakla övünüp, IMF’den borç alan değil borç veren bir ülke haline gelindiğinden dem vururken, Maliye Bakanı Erdoğan’ın arkasını temizlemek ve borç dilenmek için Londra’da finans kuruluşlarını turlamakta, yabancı sermayeye güvence vermek için kendini paralamaktadır.

AKP hükümeti, iktidara geldiğinden bu yana iyi yöndeki her türlü ekonomik ve siyasi gelişmeyi kendine yontmuş, kötüleşmeyi ise dünya konjonktürüne yormuştur. Örneğin 2009’da, kriz döneminde yaptığı konuşmalarda hükümeti şöyle savunuyordu Erdoğan: “2001 krizi Türkiye’nin kötü yönetilmesinin bir sonucuydu, 2009’da yaşadığımız mali kriz ise dünyanın kötü yönetilmesinin bir sonucudur. 2001 krizinde ithal projelerle ülke kurtarılmaya çalışıldı. Biz ise kendimiz yönetiyoruz ve yine söylüyorum teğet geçiyor, teğet...” Aynı konuşmasında, muhalefeti eleştirirken, “2001’de IMF’nin politikalarıyla Türkiye’yi krizden çıkarmaya çalıştınız. Kendi milli politikanızı uygulamadınız. Çünkü, yoktu” diyen Erdoğan, o güne kadar izlediği politikanın halis IMF politikaları olduğu gerçeğinin üstünü örterek milli politikadan söz ediyordu. O “yerli ve milli politika”nın Türkiye’yi bugün getirdiği nokta artık hormonlu büyüme rakamlarıyla da örtülemez hale gelmiştir. Erdoğan’ın “Türkiye’nin kötü yönetilmesinin bir sonucuydu” dediği 2001 krizi öncesindeki ekonomik göstergelerle bugünü karşılaştırdığımızda karşımıza çok daha vahim bir tablo çıkmaktadır.

2001 krizinde Türkiye’nin dış borç toplamı (büyük bir bölümü kamuya ait olmak üzere) 139 milyar dolarken bugün bu borç miktarı 453 milyar doları aşmıştır. Milli gelire oranlandığında %53’e denk gelen bu oran, 2002’den bu yana görülen en yüksek borç oranıdır. Hükümet, kamu borçlarının toplam dış borç içinde üçte bir gibi düşük bir oran oluşturduğunu söyleyerek kendini savunmaya çalışıyor. Ne var ki, büyük bir kriz esnasında çöküşün etki alanını ve şiddetini daraltmak için devlet, başta bankalar olmak üzere özel sektör borçlarının da bir bölümünü üstlenmek zorunda kalacağından, bu oranın 2001’e kıyasla düşük olması yanıltıcı bir göstergedir. Erdoğan daha şimdiden kamu bankalarına batan yandaş şirketleri kurtarma emirleri vermeye başlamıştır. Bunun yanı sıra Türkiye’nin şu anda 12 ay içinde vadesi gelecek 182 milyar dolar dış borcu bulunmaktadır ve bunun nasıl ödeneceği belli değildir. Keza 55 milyar dolara ulaşan cari açığın nasıl finanse edileceği de öyle.

Bugüne dek, dışarıdan sermaye akışına, dünya piyasalarından uygun koşullarda borçlanma olanağına ve kredi mekanizmasına dayanarak yüksek büyüme oranlarına ulaşan AKP hükümeti için artık deniz bitmiştir. Borç geri ödemeleri için gereken para ister IMF’den talep edilsin isterse başka finans kurumlarından, sonuç değişmeyecektir. Yeni alınanlar da dâhil biriken borçların geri ödenebilmesi için her halükârda daha ağır kemer sıkma programları uygulanmak zorundadır. Fakat kemerleri daha da sıkmaya zorlanacak olan emekçiler de çok büyük bir borç sarmalı içindedirler. AKP hükümetinin işbaşına geldiği 2002 yılında 6,3 milyar dolar olan “hanehalkı” borçları 2017 itibariyle 77 kattan fazla artarak 488,4 milyar dolara çıkmıştır. Yani burjuvasından esnafına, köylüsünden işçisine on milyonlarca insan borç içindedir ve krizin realize olmasıyla birlikte yaşanacak çöküşün enkazı altında bu kez çok daha büyük bir kesim kalacaktır. OHAL şartlarında askıya alınan iflas açıklamalarının seçimlerden sonra patır patır gerçekleşeceği dikkate alındığında, krizin yıkıcı etkilerinin önümüzdeki aylarda hızla yayılacağına şüphe yoktur.

Krizin yükünü sırtlanmak mı, kavgaya atılmak mı?

Tüm sermaye hükümetleri benzer politikalar izleyerek, borcu borçla kapamaya çalışmakta ve bu arada büyük patronları kurtarmak için devlet olanaklarını seferber ederken emekçilerin ümüğüne sarılmaktadırlar. AKP öncesindeki sermaye hükümetlerinin yaptığı buydu; o dönemde diğer ülkelerde yapılan buydu; sonrasında Yunanistan’da üstelik de Syriza eliyle yapılan bu oldu; şimdi Arjantin’de bir kez daha bu yaşanıyor.

Tıpkı Türkiye’de olduğu Arjantin’de de yerli para birimi (peso) son birkaç ayda %30 değer kaybına uğradı. Bunu durdurmak üzere çeşitli önlemlere ek olarak faiz artışına gidildi, ancak faiz oranlarının %40’a çıkarılmasına rağmen pesodaki değer kaybının önüne geçilemedi. Enflasyon %25’e çıktı. Nihayetinde Macri hükümeti IMF’ye başvurarak Haziran ayı başlarında 50 milyar dolarlık bir kredi anlaşması imzaladı. Arjantin’de zaten geçen yıl “reform” adı altında ağır bir saldırı programı uygulamaya koyulmuştu. Bu program doğrultusunda emekli maaşları düşürüldü, emeklilik yaşı kadın ve erkekler için 70’e çıkarıldı (daha önce kadınlar için 60, erkekler için 65 idi), çok sayıda kamu çalışanı işten atıldı. Akaryakıt üzerindeki sübvansiyonların düşürülmesi benzin fiyatlarının %300, elektrik fiyatlarının %500 artmasına yol açtı. Bu program emekçilere ağır saldırılar içerirken, sermaye her zaman olduğu gibi kayrıldı, örneğin kurumlar vergisi %35’ten %25’e indirildi. Ama sermayeye ve onun temsilcisi IMF’ye tüm bunlar yetmiyor ve hükümete daha “radikal” önlemler alması (kamu harcamalarının daha da kısılması, özelleştirmelere hız verilmesi, kamu çalışanlarının sayısının daha da azaltılması, ücretlerin dondurulması gibi klasik neoliberal saldırıların hızlandırılması) doğrultusunda basınç bindiriliyor.

Doğrusu şu ki, IMF’nin klasik reçetesi haline gelen saldırı programları, onyıllardır tüm sermaye hükümetleri tarafından zaten rutin olarak uygulanmaktadır. İşçi ücretlerinin ve emekli maaşlarının düşürülmesi, emekli yaşının yükseltilmesi, kamu hizmetlerinin sınırlandırılması, kamu çalışanlarının sayısının azaltılması, mevcut olanların kadroludan sözleşmeliye ya da taşerona dönüştürülmesi, kesilen sosyal yardımlar ve tarım sübvansiyonları, arttırılan dolaylı vergiler bugün tüm ülkelerde yürürlükte olan burjuva ekonomi politikalarının ABC’sini oluşturmaktadır. Kapitalizmin içine girilen tarihsel süreçte neredeyse kesintisiz kriz vaziyetinde oluşu bu saldırıların da kesintisiz olarak uygulanmasını beraberinde getirmektedir. Ancak buna rağmen kapitalist ekonomi kısa dönemli soluklanma aralarının ötesinde parlak canlanmalar gösteremediği gibi, her bir krizi de bir öncekinden daha şiddetli yaşamaktadır. Bu politikaların doğrudan sonucu olarak alım gücünün alabildiğine düşmesi de krizi süreğenleştiren unsurlardan biridir. Burjuvazinin bunu kredi mekanizmasını körükleyerek aşmaya çalışması da kalıcı sonuç vermemekte, bu mekanizma da aşınarak tıkanma noktasına gelmektedir.

Ekonomik göstergeleri Türkiye ile büyük benzerlikler gösteren Arjantin’de yaşananlar Türkiye’nin önümüzdeki günlerine de projeksiyon tutmaktadır. Üstelik Türkiye’nin bu sürece siyasi bir krizle girecek olması, tabloyu çok daha ağırlaştıracak bir etken işlevi görecektir. Tam da bu yüzdendir ki IMF, Türkiye’nin yakın dönemde hızlı sermaye çıkışlarıyla karşılaşması ihtimalinin yüksek olduğu ve borç talebinde bulunabileceği tahmininde bulunarak, bir acil durum ekibi oluşturmuştur. IMF, Nisan ayında yayınladığı Türkiye raporunda da ekonomik gidişatın son derece kötü olduğunu çeşitli verilerle ortaya koymuş ve ekonomi kurmayını öneriler eşliğinde uyarmıştı. Raporda dile getirilen, kamu harcamalarının kısılması, maaşların enflasyona endekslenmesine son verilmesi, özel emeklilik sisteminin zorunlu hale getirilmesi, geçici istihdamın yaygınlaştırılması ve kıdem tazminatının tasfiyesi gibi öneriler, önümüzdeki dönemde devreye sokulacak yeni saldırı paketleri hakkında ipucu veriyordu. Nitekim AKP hükümeti de, seçimden sonra “yapısal reformlara” hız verileceği yönündeki açıklamalarıyla, işçi sınıfının prangalarını daha da sıkacak, çiftçiyi, esnafı iflasa sürükleyecek yeni saldırı planlarını üstü örtük biçimde de olsa ilan etmektedir.

AKP iktidarı 16 yıldır güvencesizliği, sendikasızlaştırmayı, düşük ücretleri, uzun iş saatlerini, taşeronlaşmayı norm haline getirmiş, nüfusun önemli bir bölümü yoksulluk sınırının altına itilmiş, işsiz sayısı tarihi rekorlar kırarak 6 milyona fırlamıştır. Buna mukabil, izlenen ekonomi politikaları sayesinde sermaye kârına kâr katmıştır. Bugün de, tıpkı geçmişte olduğu gibi, krizin yükü tümüyle emekçilerin sırtına yüklenirken, sermaye üzerindeki vergilerin arttırılmasındansa kimse söz etmemekte, aksine burjuvazi, onca teşvik, af ve indirime rağmen vergilerin ağırlığından şikâyet etmektedir.

Sermaye düzeninden kurtulmak için ayağa kalkmadıkça, işçisiyle, çiftçisiyle, esnafıyla emekçileri bekleyen şeyin çok daha büyük bir yıkım olacağı açıktır. Ne var ki krizler aynı zamanda sınıf mücadelesini yükseltecek dinamikleri de içinde barındırırlar. Bu dinamiklerin 2001 sürecinde de, sonrasında 2008 sürecinde de milyonları ayağa kaldırdığına hep birlikte tanık olduk. O milyonlar iktidarlar yıktılar, Latin Amerika’da çok daha ileri giden deneyimlere imza attılar. Küreselleşme ve savaş karşıtı hareketler o günlerin meyveleri olarak boy gösterdiler. 2008’de ABD’yi sarsan “Wall Street’i işgal et” eylemleri dalga dalga tüm dünyaya yayıldı. O dinamik, onyıllar sonra ABD’de ilk kez sola itilim verdi ve sosyalizan bir gençlik kesiminin doğumuna ebelik etti. Şimdi Arjantin işçi sınıfı yeniden ayağa kalkıyor. Ermenistan’da, Gürcistan’da emekçi kitleler hükümetler deviriyor. IMF’yle yeni anlaşmalar yapan Ürdün’de halk gecikmiş “Arap baharı”yla sokaklara dökülüp hükümeti alaşağı ediyor. Yani kriz bir kez daha sınıf mücadelesinin kızışmasına yol açarak yeni devrimci durumlara zemin hazırlıyor.

Önümüzdeki dönemde Türkiye’de de benzer bir yükselişin yaşanması kuvvetle muhtemeldir. Bu sürecin AKP iktidarının emekçi kitlelere hiçbir iyileşme vaat edemediği çürümüşlük günlerine denk gelmesi bu yükseliş açısından bir avantajdır. Aynı şekilde tüm toplumun büyük bir umutsuzluk ve karamsarlık döneminin ardından seçim atmosferi sayesinde politize olması ve tek adam rejimine karşı güçlü bir muhalefet oluşması da bir avantajdır. Mesele işçi sınıfının mücadeleye örgütlü ve kararlı bir şekilde girmesinin ve öfkesinin kapitalist düzene yönelmesinin sağlanıp sağlanamayacağında düğümlenmektedir ki, bu noktada da sınıf devrimcilerine büyük bir görev düşmektedir.



[*] Elif Çağlı, Alt-Emperyalizm: Bölgesel Güç Türkiye /2, Ağustos 2009, marksist.com