Navigation

Burjuvazinin 2015 Yılı Bütçesinden Yansıyanlar

İşçi sınıfı örgütsüz olduğu sürece, sorgusuz sualsiz ödediği vergilerle burjuva devletin finansörlüğünü yapmaya devam edecektir. İşçi ve emekçi sınıflara bütçeden düşen payın oranındaki artışı ya da azalmayı belirleyen temel etken son tahlilde sınıf mücadelesinin seyridir. Parasız eğitim, sağlık, konut ve sosyal hizmetlerin karşılandığı ve buna göre oluşturulmuş bir bütçe işçi sınıfının yakıcı mücadele konularından biridir. Bütçe kaynaklarının tümüyle emekçi sınıfların ihtiyaçlarını karşılamaya ayrılmasının tek yolu ise işçi sınıfının devrimci mücadelesiyle kapitalist sistemi yerle bir ederek iktidarı kendi ellerine almasından geçmektedir.

Hükümetin 2015 bütçe tasarısı Mecliste görüşülmeye başlandı. Bütçeler devletin sınıfsal meşrebini ortaya koymaları ve kaynakların burjuvazinin çıkarları doğrultusunda nasıl ve ne şekilde kullanıldığını göstermeleri bakımından önemlidir ve bu konu işçi sınıfını yakından ilgilendirmektedir. Geçen yıl bütçe görüşmeleri, burjuvazi içindeki kapışmanın alabildiğine şiddetlendiği ve buna bağlı olarak sermayenin ve emrindeki AKP hükümetinin pisliklerinin ortaya saçıldığı bir döneme denk gelmişti. Bu sene ise görüşmeler sınıfsal çelişkilerin alabildiğine derinleştiği ve geniş kitlelerin gözüne battığı bir ortamda gerçekleşiyor. Bir tarafta Ermenek’te yaşamını yitiren bir madencinin babasının giydiği yırtık lastik ayakkabı, diğer tarafta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 1 milyar 370 milyona mal olan “Ak Saray”ı, devlet kaynaklarının kime ve ne şekilde tahsis edildiğini çıplak bir şekilde anlatan bir tablo oluşturuyor.

Tıpkı geçmiş yıllarda olduğu gibi, 2015 yılı bütçesinin gelir kaleminin büyük bir bölümünün de yine işçi-emekçilerden toplanan vergilerden oluştuğunu görüyoruz. Ve yine her yıl olduğu gibi, işçilerden toplanan vergilerin büyük bir kısmı burjuvaziye aktarılmakta, işçi sınıfının payına ise kırıntılar düşmektedir. Hükümetin hazırladığı bütçe tasarısında bütçe gelirleri yaklaşık 452 milyar lira iken, bütçe giderleri 472,9 milyara çıkıyor. Bu, 21 milyarlık bir bütçe açığı demektir ve bu açığa yol açan en önemli kalemlerden biri de iç ve dış faiz ödemeleridir. Toplamda 54 milyar liraya ulaşan iç ve dış faiz ödemeleri, bütçe gelirlerinin %12’sine tekabül etmektedir.

Toplanacak 389,5 milyar liralık verginin 82,3 milyarını gelir vergisi kalemi oluşturmaktadır ve bu kalemin çoğunluğu da işçi-emekçilerden toplanan gelir vergileridir. 2012 yılında 30 milyar lira olarak toplanan gelir vergisi yaklaşık üç katına çıkmış durumdadır. Buna mukabil her yıl kârlarına kâr katan, milyarlarca lira ciro açıklayan ve işçi sınıfını ölesiye sömüren sermaye sınıfı ise yalnızca 36 milyarlık kurumlar vergisi ödeyecektir. 2012’de 27 milyar lira olan kurumlar vergisinde 3 yıllık sürede yalnızca 9 milyarlık bir artış söz konusudur.

Yapılan milyarlarca dolarlık yatırımlar, yükselen gökdelenler, AVM’ler, lüks siteler ve tüm bunların karşılığında sermaye sınıfının cebinden çıkan kurumlar vergisi 36 milyar liradır. İşte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın anlatmaya çalıştığı “yeni Türkiye” budur. Üstelik işçi-emekçilerin ödediği vergi yalnızca gelir vergisinden ibaret değildir. Yine bütçe gelirlerinin önemli bir kalemini teşkil eden ve büyük bölümü emekçilerden toplanan dolaylı vergilerin (KDV ve ÖTV) toplamı 213 milyar liradır. Bu vergilerdeki artış da katlamalıdır. İğneden ipliğe her şeye zam gelmekte ve bu da otomatik olarak dolaylı vergilere yansımaktadır. Burjuvazi “vergi kutsaldır”, “vergimi veriyorum, vatanımı seviyorum” söylemi ile emekçi kitleleri soyup soğana çevirmektedir. İşçinin üç kuruşluk maaşından kesilen “kutsal” vergi, sermaye sınıfına gelince kutsiyetini yitirmektedir. Aksi halde, sayıları kısa bir süre içinde 54’e yükselen dolar milyarderlerinin ödediği verginin, kazançları karşısında “devede kulak” kalmasını nasıl açıklayabiliriz? Patronlara gelince her türlü indirimi ve muafiyeti sağlayan AKP hükümeti, asgari ücretten kesilen gelir vergisini bile kaldırmamaktadır.

Bütçe gelirleri nerelere harcanıyor?

Bütçe gelirlerinin büyük bir bölümü işçi-emekçilerden toplanan vergilerden oluşmasına rağmen, eğitime, sağlığa ve sosyal harcamalara yeterli pay ayrılmamakta, kaynaklar sermaye sınıfına aktarılmaktadır. AKP hükümeti bu gerçekliği yıllardır diline doladığı “eğitime ve sağlığa ayrılan payı şu kadar katına çıkardık” yalanı ile örtmeye çalışıyor. AKP her şeyi 2002 yılı ile karşılaştırarak açıklama ve olumlu tablolar çizmeyi klasik bir manipülasyon yöntemi haline getirmiştir. Bu durum bu yılki bütçe görüşmelerinde de kendini göstermektedir: “Eğitime ayrılan payı iktidarımız döneminde her yıl kademeli bir şekilde arttırdık. Bu yıl da eğitime ayırdığımız kaynağı 2014 yılı bütçesine göre yüzde 11,5 oranında arttırarak 87,5 milyar liraya çıkaracağız. Böylece eğitime ayırdığımız kaynağın tüm bütçe giderlerine oranı 2002’ye göre iki katına çıkarak yüzde 18,5’a ulaşacaktır.” Ne var ki Maliye Bakanının her yıl gerek eğitim gerekse sağlık bütçelerini açıkladığında sürekli 2002 rakamlarını baz alarak verdiği rakamlar yanıltıcıdır. Sanki öğrenci sayısı artmıyor ve öğretmen, derslik, laboratuvar vb. ihtiyaçlar sabit kalıyormuş da buna rağmen pay arttırılıyormuş gibi bir tablo çizilmektedir. Oysa öğretmen, derslik, laboratuvar vb. ihtiyaçlar arttığından, ayrılan payın bunu karşılamayacağı ortadadır. Eğer bakanın dediği gibi eğitime gerektiği ölçüde pay ayrılıyorsa, başta okul ve derslikler olmak üzere, nitelikli bir eğitimin verilmesi için gereken yatırımların artması gerekirdi. Fakat tam tersine devlet tarafından bu yatırımlar yapılmazken, özel okulların sayısı eğitimin her kademesinde hızla artmaktadır. Zaten verilen eğitim niteliksiz olduğu için milyonlarca öğrenci daha ilkokul sıralarından başlayarak dershanelere gitmektedir. AKP hükümeti ve Gülen cemaati arasında yürüyen kapışma sonucu AKP dershanelerin kapatılmasını, öğrencilerin ise özel okullara gönderilmesini salık vermiştir. Yani devlet okullarına gitmek adeta bir formaliteden ibaret hale gelmiş durumdadır. Gerçek anlamda nitelikli ve parasız bir eğitim verilmek istenseydi bugün atanmayı bekleyen 300 bin öğretmen atanır, eğitimin kalitesi yükseltilir, dershaneler kapatılır ve özel okullar alternatif olarak gösterilmezdi.

Hükümetin dile doladığı diğer bir husus da sağlık harcamalarıdır. Eğitimde olduğu gibi sağlık alanında da halkın ihtiyaçlarını gerçek anlamda karşılayacak bir sağlık bütçesinden söz etmek mümkün değildir. AKP hükümeti iktidara geldiği günden beri, kendisinden önce başlatılan sağlıkta dönüşüm projesine hız vermiş ve sağlığı kademe kademe paralı hale getirmiştir. AKP son olarak “tamamlayıcı sağlık sigortası” ile birçok tedavi ve muayeneyi Genel Sağlık Sigortasının kapsamı dışında bırakarak, sağlığı daha da büyük oranda paralı hale getirecek bir projeyi hayata geçirmek istemektedir. Sermaye hükümeti sağlıkta dönüşüm projesiyle bir taraftan devlete yük olarak gördüğü sağlık harcamalarından kurtulurken, bir taraftan da özel hastane ve sigorta şirketlerini ihya etmektedir. Sağlık harcamalarını arttırdık dedikleri şey ise, özel hastaneye giden vatandaşa en eften püften durumlar karşısında bile olmadık tahliller ve tetkikler yapılarak çıkarılan faturanın devlete ödettiriliyor olmasından başka bir şey değildir.

Sürekli olarak Türkiye ekonomisinin büyümesinden dem vuran AKP hükümeti, bu büyümeden halkın payına ne düştüğünü ortaya koyan insani gelişmişlik endeksinden bahsetmemektedir. İnsani gelişmişlik endeksi, yaşam uzunluğu, okur-yazar oranı, insanların eğitim ve sağlık gibi temel hizmetlerden ne oranda yararlandıkları vb. baz alınarak hazırlanmaktadır. BM’nin hazırladığı 2014 Yılı İnsani Gelişmişlik Raporuna göre Türkiye 187 ülke arasında 69. sırada yer alıyor. İnsani gelişmişlik endeksinin sıralamasına dikkat ettiğimizde, işçi sınıfının mücadele geleneğinin güçlü olduğu ya da sınıfın daha örgütlü olduğu ülkelerin sıralamada üstte yer aldığını, işçi sınıfının örgütsüz olduğu ülkelerin ise ekonomisi ne kadar büyük olursa olsun alt sıralarda yer aldığını görüyoruz. Örneğin dünyanın ikinci büyük ekonomisi olan Çin’in bu endeksin 101. sırasında yer alırken, dünyanın 24. büyük ekonomisi olan Norveç’in 1. sırada yer alması bunun çarpıcı bir örneğidir.

Bütçede en dikkat çeken gider kalemlerinden biri de AKP hükümetinin otoriterleşme eğitimlerinin ve emperyalist politikalarının bir yansıması olan Milli Savunma, Emniyet ve MİT bütçelerinin istikrarlı bir şekilde artmasıdır. Gözünü dünyanın ilk on ekonomisi arasına girmeye dikmiş olan Türkiye egemen sınıfı henüz bu amacına ulaşamasa da, savaş harcamalarında dünyanın ilk on ülkesi arasına girmiş durumdadır. 2015 yılı bütçesinde “savunma ve güvenlik” adı altında gizlenen iç ve dış savaş harcamaları yaklaşık 52,5 milyarı bulurken, bunun genel bütçe içindeki payı yüzde 11’in üzerindedir. Üstelik bu buzdağının görünen kısmıdır. Kayıtlara girmeyen ve örtülü ödenek adı altında yapılan harcamaları buna eklediğimizde gerçek rakam kat be kat yükselmektedir. Bütçe dışı ve denetimden muaf Savunma Sanayii Destekleme Fonu ve örtülü ödenek üzerinden yapılan savaş harcamalarının miktarı Meclisten bile gizli tutulmaktadır.

TC’nin Ortadoğu’da yürüyen emperyalist paylaşımdan pay kapmasını ve nüfuz alanını genişletmesini isteyen AKP hükümeti, bütçe gelirlerinin önemli bir kısmını savunma ve güvenlik kisvesi adı altında buraya harcamaktadır. Bu amaç doğrultusunda, IŞİD ve benzeri örgütlere yapılan silah yardımları da AKP’nin savaş bütçesinin bir parçasıdır. AKP’nin kendi iktidarını korumak üzere kale haline getirdiği MİT ve Emniyet bütçesinde de önemli miktarda artış söz konusudur. Örneğin 2012 yılında 12 milyar lira olan Emniyet bütçesi, geçen iki yıllık dönemde 17 milyar liraya yükseltilmiştir. Bu rakam birçok bakanlığın bütçesinden daha fazladır. Peki, militarist harcamaların bu kadar yükseltilmesinin sebebi nedir? AKP hükümeti işçi-emekçi kitleleri baskı altında tutmak ve her türlü muhalefeti bastırmak için her geçen gün otoriter yasaları devreye sokmakta ve en ufak bir demokratik hak arayışına bile vahşice saldırmaktadır. Militarist harcamaların büyük bir bölümüyle TOMA’lar, silahlar, gaz bombaları ve toplumu dinlemek ve fişlemek için teknik donanımlar alınmaktadır. “Türk tipi başkanlık” sistemini getirerek bütün yetkileri kendi elinde toplamak isteyen Erdoğan buna uygun mekanizmaları geliştirmekte, bu bağlamda MİT’e tanınan yetkilerle kendine direkt bağlı özel bir güç oluşturmak istemektedir. MİT’e ayrılan bütçe payındaki artışın sebeplerinden biri de budur. Hiç kuşkusuz diğer önemli bir neden de, Türkiye’nin emperyalist politikaları ve buna bağlı olarak güçlü bir istihbarata duyduğu ihtiyaçtır.

2015 yılı bütçesinde oransal olarak en büyük artış Cumhurbaşkanlığı bütçesinde gerçekleşmiştir. Erdoğan henüz başkan olmasa da tıpkı bir başkan gibi davranmakta, oturduğu mekânı da buna göre düzenlemektedir. Yeni yılda Cumhurbaşkanlığı bütçesi yüzde 97 oranında arttırılarak, 201,5 milyon liradan 397 milyona yükseltildi. Hatırlayacak olursak Erdoğan başbakanken, “bizim tek petrol kuyumuz var, o da vergi” demişti. Nasıl Arap şeyhleri petrol kuyularından elde ettikleri gelirlerle kendilerine her tarafı altın döşemeli saraylar yaptırıyorlarsa, Erdoğan da milyonlarca emekçinin ödediği vergilerle kendine devasa bir saray inşa ettirmiş ve bir sultan edasıyla harcamalar yapmaya koyulmuştur.

Bütün bunlar yapılırken, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının bütçesi, gerekli işyeri denetimlerinin yapılması için daha da artırılması gerekirken tam tersine 32,7 milyar liradan 30,6 milyara düşürülmüştür. Ayda ortalama 150 işçinin iş cinayetlerine kurban gittiği Türkiye’de, işçi sağlığı ve güvenliğinden sorumlu iş müfettişi sayısı yalnızca 324’dür. Acaba yüz binlerce işyerini 324 müfettiş denetleyebilir mi? Ancak AKP hükümeti için işçilerin katledilmesinin bir önemi yoktur. En fazlası, Mecidiyeköy’de yaşanan iş cinayetinde olduğu gibi işçi yakınlarına kan parası verilerek işin üstü örtülüverilir. Önemli olan Türkiye’nin “itibarına itibar katan” Erdoğan’ın bin odalı sarayıdır. Maazallah bu saray da olmasa Türkiye’nin itibarı nice olur?

Soyguna ve talana dur demek için örgütlü mücadeleyi yükselt!

Soma’da, Ermenek’te, Isparta’da ve daha yüzlerce işyerinde yaşanan işçi katliamları ve işçi ailelerinin içler acısı hali, büyüyen Türkiye ekonomisinden emekçilerin payına nelerin düştüğünü trajik bir şekilde ortaya koyuyor. Nasıl bir soygun ve talanın olduğu ortada. Bir tarafta iş cinayetlerine kurban giden, sigortasız, sendikasız, güvencesiz, kölelik koşullarında çalışan milyonlar, diğer tarafta bu sömürü üzerinden ihtişamlı yaşamlar kuran egemenler! İşçi sınıfının örgütsüzlüğü, onun bu derin çelişkiyi, bu soygunu, bu talanı görmesinin önündeki en büyük engeldir. Burjuvazi özellikle savaş ve kriz koşullarında milliyetçiliği, şovenizmi kışkırtarak da bu derin çelişkilerin üstünü örtebilmektedir. AKP hükümeti toplumu kutuplaştırarak, sürekli yapay gerilimler yaratarak kendi politikalarını hayata geçirmektedir. Dünyadaki bütün burjuva hükümetler benzer yöntemleri izlemektedir. Kemer sıkma programları daha da ağırlaştırılırken, milliyetçiliği ve yabancı düşmanlığını körükleyerek yaptıkları yağma ve talanı gizlemek istemektedirler.

İşçi sınıfı örgütsüz olduğu sürece, sorgusuz sualsiz ödediği vergilerle burjuva devletin finansörlüğünü yapmaya devam edecektir. İşçi ve emekçi sınıflara bütçeden düşen payın oranındaki artışı ya da azalmayı belirleyen temel etken son tahlilde sınıf mücadelesinin seyridir. Parasız eğitim, sağlık, konut ve sosyal hizmetlerin karşılandığı ve buna göre oluşturulmuş bir bütçe işçi sınıfının yakıcı mücadele konularından biridir. Bütçe kaynaklarının tümüyle emekçi sınıfların ihtiyaçlarını karşılamaya ayrılmasının tek yolu ise işçi sınıfının devrimci mücadelesiyle kapitalist sistemi yerle bir ederek iktidarı kendi ellerine almasından geçmektedir.