Zindan İçinde Zindan!


Atalarımız “keser döner sap döner, gün gelir hesap döner” demişler. Cezaevi operasyonunda Veli Saçılık’ın kolunu koparan askerler, Roboski katliamının, Kürtlere karşı kanlı operasyonların emrini veren generaller, biri 80 yaşında ve ölmek üzere olan 400 hasta tutsağa “cezaevinde kalabilir” raporu veren Adli Tıp doktorları, KCK operasyonları adı altında Kürtlerin siyasi temsilcilerini hapse tıkan savcı ve hâkimler, Hrant Dink’in öldürülmesinde bir örgüt izine rastlayamayan hukukçular, işkenceci polisler, İstanbul’daki eylem alanlarını gaza boğduran valiler, emniyet müdürleri, tetikçi gazeteciler, sendika ve düzenli ücret istedi diye işçiyi ekmeğinden eden patronlar ve daha niceleri bugün “FETÖ soruşturmasından” tutuklu bulunuyorlar. Onların dünkü zalimliklerini ne kadar hatırladıkları bilinmez. Ama darbe bahanesiyle gözaltı süresini 30 güne çıkaran, işkenceci polisleri, cezaevi müdürlerini ve infaz koruma memurlarını tutuklu ve hükümlülerin üzerine salan, intikam duygusuyla hukuku ve uluslararası anlaşmaları hiçe sayan, iktidarlarını ve nimetlerini korumak için akıl almaz bir zulüm düzeni kuran bugünün egemenleri de gün gelip hesap vermekten kaçamayacaklar. Yine atalarımızın dediği gibi: Zulüm ile abat olanın akıbeti berbat olur!


Poyraz Ali. 4,5 yaşında, otizm hastası. Bakırköy Cezaevinde büyüyordu. Siyasi mahkûm olan annesi ile birlikteydi. Darbe girişiminden sonra mahkûmların farklı cezaevlerine sürülmesinden o da nasibini aldı. Poyraz Ali’yi annesinden ayırdılar. Gönüllülerin onun için oluşturduğu eğitim ortamını sürgünden sonra kaybeden Poyraz Ali’nin babası, Silivri Cezaevine sürgün edilen eşini gördüğünde dehşete kapılmış: “Kolları mosmor, üstü başı perişan, saçları koparılmıştı.”

S.A., bulunduğu cezaevinde havalandırmanın büyük kısmının üstünün güvenlik gerekçesiyle tel kafesle örüldüğünü anlatıyor. “Öyle ki gökyüzü bile net görülemiyor. Zindan içinde zindan yani” diyor.

Yılmaz Kahraman. Mahkemeye sevk sırasında ring aracında ve elleri kelepçeli halde iken aynı araçtaki bir adli tutuklu, kelepçeli kollarını boğazına geçiriyor ve boğmaya çalışıyor. Onları taşıyan görevliler olanları gördükleri halde Kahraman’ın durumu iyice ağırlaşıncaya kadar olaya müdahale etmiyor.

Z.Ç. 24 yaşında. 6 günlük gözaltı süresi boyunca taciz edilmiş, polislerin hakaretlerine, tehditlerine maruz kalmış. OHAL nedeniyle bu işkenceye bir ay katlanmak zorunda kalacağı söylenmiş.

Sincan Cezaevinde bir mahkûm. Sevk sırasında çıplak arama dayatmasına karşı çıktığı için komaya sokulana kadar dövülmüş ve revire bile götürülmemiş. Koğuşa arkadaşları tarafından taşınarak götürülmüş.

Bunlar, darbe girişiminin ardından haberlerden yansıyan, Tutuklu Aileleri Derneği (TUAD), Özgürlükçü Hukukçular Derneği (ÖHD) ve Özgürlükçü Demokrat Avukatlar Grubu (ÖDAV) üyesi avukatların oluşturduğu Cezaevi İzleme Komisyonu’nun Marmara bölgesinde bulunan cezaevleri üzerine raporunda yer alan binlerce olaydan sadece birkaçı. Cezaevlerindeki hak ihlallerini tespit etmek ve insanlık dışı muameleyi belgelemek üzere tutuklu ve hükümlülerle irtibat kurmaya çalışan komisyon üyeleri zorluklara ve kısıtlamalara rağmen görevlerini yapmaya çalışırken kendileri de tartaklandılar, tehdit edildiler, baskı gördüler. Ama kâh raporlarla kâh tanıklıklarla, taş duvarların ardından, köhneyip çürüyen kapitalist toplumun bir aynası olan cezaevlerinden insanlık dışı görüntüler yansımaya devam ediyor.

Cezaevleri, on binlerce adli mahpusun yanı sıra, kapitalizme karşı mücadele eden sosyalistlerle ve demokratik haklarını ve özgürlüklerini talep eden Kürtlerle dolup taşıyor. 15 Temmuz darbe girişiminin ve OHAL ilanının ardından ise buna binlerce insan daha eklendi ve darbeden önce 176 binin üzerinde olan tutuklu ve hükümlü sayısı daha da arttı. Bu durum cezaevlerinde çok daha ciddi bir “kapasite” sorunu yarattı. Ne var ki, Türkiye egemenlerinin artan adli ve politik tutuklu sayısı karşısındaki “çözümü”, yeni cezaevleri inşa etmekten ve yer boşaltabilmek için zaman zaman şartlı tahliyelere başvurmaktan ibaret.

Kendi iktidarına yönelen darbeyi savuşturan Erdoğan-AKP yönetiminin “kapasite” sorunu karşısında yeni cezaevleri inşaatlarını bekleyecek durumda olmadığı açıktı. Bu nedenle hızla sürgünler başladı, 3 kişilik F tipi hücrelere 6-7 kişi yerleştirildi, kanun hükmünde kararnameler hazırlandı. Yayınlanan bir KHK ile, 1 Temmuz 2016 tarihine kadar işlenen suçlar nedeniyle mahkûm olanlardan koşullu salıverilmesine iki yıl veya daha az süre kalan iyi halli hükümlülerin cezalarının son bir yılının denetimli serbestlik uygulanarak infaz edilmesi kararlaştırıldı. Bu kapsamda tahliye edilmesi beklenen 38 bin kişinin 28 bini hızla salıverildi, “vatan haini FETÖ’cülere” yer açıldı.

Güya Kanun Hükmünde Kararname ile salıverme kararı, kasten adam öldürenleri, yakınlarını yaralayanları, cinsel dokunulmazlığa, özel hayata karşı suç işleyenleri, uyuşturucu ticareti yapanları kapsamayacaktı. Ama kimler yoktu ki salıverilenlerin arasında… Rahip Santoro’nun katili, Van depreminde pek çok insanın öldüğü Bayram Otel’in sahibi, mafyatik unsurlar… Tahmin edilebileceği gibi elbette salıverilenlerin arasında sosyalistler, Kürtler, muhalifler yok. Çünkü onlar “devletin güvenliğine, anayasal düzene, milli savunmaya, devlet sırlarına karşı suçlar ve terör kapsamında suçlar” işledikleri için KHK’nın kapsamı dışındalar! Onlar darbe ve OHAL bahanesiyle hayata geçirilen cezalandırma politikasından en fazla nasibini alanlardır. İktidar kavgalarında geçmişin ve bugünün kazananı olan egemenlerin zalimliğinin, ikiyüzlü burjuva siyasetinin ve bu siyasetin çalkantılarının hedefinde her zaman onlar vardır.

Türkiye’de ceberut devletin ve egemenlerin, cezaevlerini sadece “suçluların” özgürlüklerinin ellerinden alındığı, cezaların infaz edildiği mekânlar olarak tasarlamadığı, görmek isteyen gözler için açıktır. Özellikle politik hükümlü ve tutukluların her daim cezaevlerinde insanlık dışı koşullara, kapasitenin çok ötesinde kalabalığa, işkencelere, saldırılara, tecride, temel haklara yönelik sistematik kısıtlamalara, yani ikinci bir cezalandırmaya maruz kaldığı biliniyor. Kürtler ve devrimciler 15 Temmuzdan önce de temel haklarının kısıtlanması ve işkence ile karşı karşıya kalıyorlardı. Sözde toplum güvenliğini ve kamu düzenini korumak adına KHK’lerle getirilen cezaevlerine yönelik OHAL düzenlemelerinin büyük bir kısmı darbe girişiminden önce de siyasi tutuklulara uygulanıyordu. Görüş yasakları, avukat görüşmelerinin engellenmesi ya da zaman kısıtlamasına gidilmesi, kamera kayıtları veya görevli gözetimi altında yapılması, böylelikle savunma hakkının ihlal edilmesi, havalandırmaların tel örgülerle kapatılması, gazete, dergi, kitap, televizyon yasakları, hasta tutuklu ve hükümlülerin tedavisinin her türlü bahaneyle engellenmesi, sohbet hakkının ihlali, sürgünler, işkenceler… Tüm bunlar adeta rutin uygulamalardı. Şimdi, darbeyi ve OHAL’i bahane eden devlet “rutin”in dışına çıkarak şartları iyice ağırlaştırıyor.

Silivri 9 Nolu Cezaevindeki mahkûmların Cezaevi İzleme Komisyonu’na yazılı olarak ulaştırdığı ihlaller listesi cezaevlerindeki duruma ışık tutuyor:

1.       Normalde haftada en az 10 saat olması gereken sosyal-sportif etkinlikler 1,5 saat saha sporu, 1 saat de kapalı saha sporu olmak üzere yalnızca 2,5 saat ve sadece sportif etkinliklerle sınırlanmış durumda. Bu hali bile çoğu zaman siyasi tutsaklara kanuna aykırı gerekçelerle verilen disiplin cezaları ile engellenmektedir.

2.       Sohbet hakkı ortadan kaldırılmış, hobi, kütüphane gibi etkinliklerden de tamamıyla mahrum bırakılmışlardır.

3.       Tredman uygulamaları kapsamı dışında olan ve disiplin cezalarından etkilenmeyen sohbet hakkımız tümden ortadan kaldırılmış durumdadır.

4.       Havalandırmalarımıza takılan kamera ile yatakhane, lavabo ve banyomuz dâhil tüm mahremiyet alanlarımız 24 saat gözetim altına alınmıştır. İdare her ne kadar sadece havalandırma gözetim altında dese de bağımsız kuruluşlar tarafından inceleme talepleri yerine getirilmemiştir.

5.       Haftada sadece 2,5 saat olarak çıktığımız tek etkinlik olan sportif faaliyetlerin gruplarını cezaevi keyfine göre düzenlemekte ve yine keyfi bir biçimde istediği zaman değiştirmekte ya da aylarca aynı gruplar değişmeden çıkmak zorunda bırakılmıştır.

6.       Doğal günlük temizlik malzemesi olan çekpas sopalarının sayısı ikiye indirilmiş, boyu 7,5 cm olarak sınırlandırılmıştır. Mevcut boyu ile doğalında bel fıtığına davetiye çıkartıyor. Raporlu bel ve boyun fıtığı olan arkadaşlarımıza da aynı boydan çekpas verilmesi ise temizliği de işkenceye çevirmek istemelerindendir.

7.       Özellikle ailelerimize binlerce kilometre uzaklıklarda cezaevlerine kimi zaman keyfi gerekçelerle sürgün edilerek sadece biz değil ailelerimiz de gerek maddi gerekse manevi olarak cezalandırılmaktadır.

8.       Çeşitli yetenekleri olan tutsakların bunu geliştirme talepleri yerine getirilmemiştir. Yaklaşık bir yıldır yağlı boya, resim yapma talepleri hiç dikkate alınmamıştır.

9.       Mektuplaşma hakkımız elimizden alınmıştır. Bir yıldır dışarıya göndermek istediğimiz mektuplar faili meçhule kurban gidiyor. Hem gelen mektuplar bize verilmiyor hem elimizden çıkan mektuplar yerine ulaşmıyor.

10.   15 Temmuzdan önce de hükümlüler olarak avukatlarımızla görüşme hakkı haftada sadece 3 saat olarak sınırlandırılmıştır. Her avukatın birden fazla müvekkili olduğunda her kişiye bazen sadece 5 dakika gibi sınırlı bir zaman kalabiliyor.

11.   Güvenlik tedbiri adı altında amacını aşan, rencide eden aramalar var. Her oda giriş-çıkışında hem elle hem de detektörle olmak üzere iki ayrı aramaya maruz kalıyoruz. Yine koridorda bulunan telefon ile konuşmaya gittiğimizde bile koğuştan hem giriş hem de çıkışta ayakkabı çıkartılarak aranıyoruz. Oysa oda çıkışında kimse ile temasımızın olmadığı durumlarda ayakkabı çıkartılarak detaylı arama yapma, güvenlik tedbiri adı altında psikolojik bir baskı yapıldığını hissettiriyor. Yaklaşımlardan tutun, mimik ve davranış, üslup bir biçimde intikamcı ve düşmanca yaklaşımlarını hissettiriyor.

12.   Açık ve kapalı görüşlere gelen aileler arama adı altında sözlü-fiziksel tacizlere maruz kalarak rencide edilmeye çalışılıyor. Uzun süre dışarıda bekletilerek görüşme hakkımızdan kısıtlama yaşanıyor.

13.   Cezaevi hak ihlallerini rapor ettiğimiz kurumlara mektuplarımız ulaştırılmıyor. İdare bu mektuplara el koyuyor.

14.   Cumhuriyet savcılığına yaptığımız suç duyurularına da uzun süredir cevap almış değiliz.

15.   Birçoğumuz uzun yıllardır cezaevinde olmasından kaynaklı çeşitli bel ve sırt ağrıları olmuştur. Bunun için tedavi amaçlı uygun yastık ve döşek almak istediğimizde cezaevi kantini çok pahalı ve kalitesiz ürünler satmaktadır. Dışarıdan getirilmesini ya da daha uygun fiyata ve daha sağlıklı ürünlerin kendi imkânlarımızla getirilmesini istediğimizde bunu da kabul etmemişlerdir.

16.   Yeni tutuklanan ve sevk edilen tutsaklara arama adı altında işkence ve zorla dövülerek, ağzı kapatılarak insanlık onuruna aykırı çıplak aramalar yapılmaktadır.

17.   Yeni tutuklanan ve sevk edilenler aylarca tek kişilik koğuşlarda “gözlem süreci” adı altında tecrit edilmektedir.

18.   Toplama kararı olmayan kitap, gazete ve dergiler yasaklanmıştır.

19.   Kitap sınırlaması getirilmiştir. Kişi başına 10 kitap uygulaması ile yeterli ve etkin okuma ve araştırma imkânı ortadan kaldırılmıştır.

20.   Havalandırma kapıları gün aşırı açık iken burada sabah 8, akşam en erken saatte havalandırma kapıları kapanıyor.

21.   15 Temmuzdan sonra getirilen tutuklular, asker ve bürokratlar cezaevi koridorlarında ağır işkenceye maruz bırakıldılar. Özellikle görebileceğimiz, duyabileceğimiz bir şekilde işkence edilerek adeta diğer tutsaklara gözdağı verilmek istenmiştir. Bundan sonra bu cezaevinde neler yaşayabileceğimiz korku ve kaygısı yaşıyoruz.

22.   Tüm bu uygulamalara maruz kalanlar olarak çeşitli dönemlerde demokratik sınır içerisinde dile getirdiğimiz tepkiler disiplin cezaları ile karşılık buluyor. Bu şekilde sindirilip her uygulamayı olduğu gibi kabul etmemiz, buna biat etmemiz dayatılıyor.

Mahkûmların anlatımlarından da anlaşıldığı gibi cezalar ve bu cezaların infazı konusunda son derece acımasız yöntemler kullanılıyor. Küçücük bir yaşam sevincinin bile ezilmek istendiği, engellendiği, insanlara yüksek beton duvarlar arasından sızan bir parça gökyüzünün bile fazla görüldüğü cezaevleri, deli gömleği giydirilmiş toplumun bir aynası gibi. Dönüşümünün bir evresinde yaşamı yaratan dünyamız güzelliklerle dolu. Canlılığın evriminin içinde ortaya çıkan insansa dünyanın ve yaşamın tüm güzelliklerini hakkıyla algılayabilecek, bu güzelliklere yeni güzellikler katabilecek, bir gelecek tahayyülü yaratabilecek ve o geleceği gerçekleştirmek için emek verebilecek bir varlık. Oysa milyarlarca insan bu hakkından yoksun bırakılıyor. Bu insanlar, dünya içinde küçücük bir dünyaya, yaşamın sonsuz renkleri içinden en soluk renklere, karanlığa mahkûm ediliyorlar. İnsanın insanı sömürdüğü sınıflı toplumların en yetkini olan kapitalizm, insanların hayallerini, umutlarını, dünyalarını ellerinden alıyor. Kapitalizm insanlığa ne güzellik, ne umutlu hayaller, ne de parıldayan bir gelecek vaat ediyor. Bu umutları beslemeye, bu umutlar için mücadele etmeye cüret edenler, kapitalist sistemin ve yetkin bir baskı aygıtı olan devletin zulmüne karşı duranlar, sosyalistler, muhalifler cezaevlerine kapatılarak en ağır şekilde cezalandırılıyor. Nitekim dün iktidarın ortaklarından biri olan Gülencilerin hedefinde de, AKP-Erdoğan’ın hedefinde de, Erdoğan’ın yeni müttefikleri Ergenekoncuların hedefinde de hep onlar vardı.

Atalarımız “keser döner sap döner, gün gelir hesap döner” demişler. Cezaevi operasyonunda Veli Saçılık’ın kolunu koparan askerler, Roboski katliamının, Kürtlere karşı kanlı operasyonların emrini veren generaller, biri 80 yaşında ve ölmek üzere olan 400 hasta tutsağa “cezaevinde kalabilir” raporu veren Adli Tıp doktorları, KCK operasyonları adı altında Kürtlerin siyasi temsilcilerini hapse tıkan savcı ve hâkimler, Hrant Dink’in öldürülmesinde bir örgüt izine rastlayamayan hukukçular, işkenceci polisler, İstanbul’daki eylem alanlarını gaza boğduran valiler, emniyet müdürleri, tetikçi gazeteciler, sendika ve düzenli ücret istedi diye işçiyi ekmeğinden eden patronlar ve daha niceleri bugün “FETÖ soruşturmasından” tutuklu bulunuyorlar. Onların dünkü zalimliklerini ne kadar hatırladıkları bilinmez. Ama darbe bahanesiyle gözaltı süresini 30 güne çıkaran, işkenceci polisleri, cezaevi müdürlerini ve infaz koruma memurlarını tutuklu ve hükümlülerin üzerine salan, intikam duygusuyla hukuku ve uluslararası anlaşmaları hiçe sayan, iktidarlarını ve nimetlerini korumak için akıl almaz bir zulüm düzeni kuran bugünün egemenleri de gün gelip hesap vermekten kaçamayacaklar. Yine atalarımızın dediği gibi: Zulüm ile abat olanın akıbeti berbat olur!