Navigation

Kapitalizmin Kıyamet Alâmetleri

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Marx servetin gitgide daha az sayıda elde toplanacağını söylüyordu. Bırakalım genel tarihsel eğilimi, bakın sadece bu son beş yılda ne olmuş: Toplam servetleri dünya nüfusunun yarısının toplam zenginliğine eşit olan en zengin kişilerin sayısı her yıl istikrarlı biçimde azalarak 388’den 62’ye inmiş! 2010’da 388 kişi, 2011’de 177 kişi, 2012’de 159 kişi, 2013’te 92 kişi, 2014’te 80 kişi ve nihayet 2015’te 62 kişi! Yani özetle, Oxfam direktörünün benzetmesiyle, altı üstü bir otobüs dolusu insan dünyanın yarısı kadar servete sahip hale gelmiş. Sayıların ortaya koyduğu çarpıcı tezat burada bitmiyor. Bu süreç sonucunda şu anda dünyanın en zengin yüzde 1’i, dünyanın geri kalanından, yani yüzde 99’dan daha fazla servete ulaşmış durumda. Son yıllarda özellikle gelişmiş Batılı kapitalist ülkelerdeki kapitalizm karşıtı eylem ve gösterilerde “biz yüzde 99’uz” sloganının kullanılması tam da bu çarpıcı gerçekliği dile getirmektedir.

Sosyalistlerin, kapitalizmin insanlığa bir cehennem yaşatmakta olduğunu ve dahası insanlığı bir felâkete sürüklemekte olduğunu söylemelerine pek aldırış etmemek hayli uzun zaman geçer akçeydi. Kapitalizmin eleştiricileri gerçekçi bulunmayarak küçümsenir olmuşlardı. Bir avuç inatçı ve takıntılı insan gözleri kapalı sayıklayan marjinallerden başka bir şey değillerdi! Kapitalizm güçlü, sağlam ve kendinden emin yoluna devam ettiğini kanıtlıyordu! “Sosyalizm” ve onunla birlikte Marksizm iflas etmişti!

Ama şu işe bakın ki, birkaç yıldır, kapitalizmin “marjinal” olmayan, pek itibarlı şahsiyet ve kurumlarından, hatta kimi örneklerde onun sembolü niteliğindeki kişi ve kurumlardan da kapitalizme dair “işler yolunda gitmiyor” değerlendirmeleri geliyor.

Bu tür açıklama ve değerlendirmeler serisine son eklenen halkalardan birisi, Oxfam adlı tanınmış uluslararası yardım kuruluşunun geçtiğimiz haftalarda açıkladığı küresel eşitsizlik raporu oldu. Yüzde 1 İçin Bir Ekonomi başlığını taşıyan bu rapor, eşitsizliğin küresel çapta hızla korkunç boyutlara ilerlemekte olduğunu gözler önüne seriyordu. Rapora göre, son beş yılda dünya nüfusunun daha yoksul olan yarısının toplam zenginliği yüzde 38 oranında düşerek 1 trilyon dolar azalmış bulunuyor. Üstelik bu azalma, söz konusu beş yıl zarfında dünya nüfusu 400 milyon kişi artmasına rağmen gerçekleşmiştir. Peki, sadece yoksullar değil de herkes mi zenginliğinden yitirmiştir bu süre zarfında? Hepimizin aynı gemide olduğunu söyleyen kapitalist demagojiye göre öyle olması gerekir sanki. Ama rapor öyle söylemiyor: Yeryüzünün en zengin 62 kişisinin serveti aynı sürede yarım trilyon dolar artmış. Bu değişimle birlikte bu 62 kişinin servetlerinin toplamı, dünya nüfusunun yarısının toplam servetine eşit hale gelmiş durumda. Buradan, 62’nin 3 milyar 500 milyona eşit olduğu şeklinde bir sonuç çıkmakta. Marx’ın Manifesto’da kapitalizmin zenginlik ve yoksulluğu iki ayrı kutupta büyüttüğünü söylediği o ünlü satırları olmadık kınama ve eleştirilere maruz kalmış, bu tespitin yanlış çıktığından dem vurulmuştu. Oysa Oxfam’ın tespitlerine itiraz eden kimse çıkmadığına ve Oxfam’a “paralel” Marksistlerin sızdığını da duymadığımıza göre, Marx’ın zamanın sınamasından bir kez daha başarıyla geçen bilgeliğini selamlamaktan geri durmak mümkün müdür?

2007-2008 krizinden sözde çıkmış haliyle kapitalizmin sergilediği tablo budur. Marx servetin gitgide daha az sayıda elde toplanacağını söylüyordu. Bırakalım genel tarihsel eğilimi, bakın sadece bu son beş yılda ne olmuş: Toplam servetleri dünya nüfusunun yarısının toplam zenginliğine eşit olan en zengin kişilerin sayısı her yıl istikrarlı biçimde azalarak 388’den 62’ye inmiş! 2010’da 388 kişi, 2011’de 177 kişi, 2012’de 159 kişi, 2013’te 92 kişi, 2014’te 80 kişi ve nihayet 2015’te 62 kişi! Yani özetle, Oxfam direktörünün benzetmesiyle, altı üstü bir otobüs dolusu insan dünyanın yarısı kadar servete sahip hale gelmiş. Sayıların ortaya koyduğu çarpıcı tezat burada bitmiyor. Bu süreç sonucunda şu anda dünyanın en zengin yüzde 1’i, dünyanın geri kalanından, yani yüzde 99’dan daha fazla servete ulaşmış durumda. Son yıllarda özellikle gelişmiş Batılı kapitalist ülkelerdeki kapitalizm karşıtı eylem ve gösterilerde “biz yüzde 99’uz” sloganının kullanılması tam da bu çarpıcı gerçekliği dile getirmektedir.

Verilerin ifşa ettiği bir diğer neoliberal kapitalist yalan da “yukarıdan aşağı damlama” tezidir. Kapitalizmin özürcü ideologları, özellikle 80’lerden beri bu yalanı şişirdiler. “Zenginler kazanırsa fakirlere de damlar” anlamına gelen bu sözde teori, aslında farklı ifadelerle işçilerin çok aşina oldukları ve toplumda da yaygın zemin bulan bir kanaattir. “Hepimiz aynı gemideyiz” zırvasından tutun, “şirket kazanırsa hepimiz kazanırız”a kadar uzanan bir yalan demetidir bu. Oxfam raporu, bir kez daha, küresel ölçekte bunun tam tersinin doğru olduğunu ortaya koymakta. Zenginlerin kazançlarıyla fakirlerin kazançları arasındaki fark, artık uçurum kelimesinin bile yetersiz kaldığı ölçüde büyüyor. Oxfam, bu trend aynı şekilde devam ederse, çok değil 2020’de sadece en zengin 11 kişinin dünya nüfusunun yarısının servetine eşit servete ulaşacağını öngörüyor. Yani 4-5 yıl sonra, bir otobüs dolusu kişiden bir elin parmaklarına doğru bir gidiş! Bu gemi hepimizin gemisi değil, kesinlikle onların gemisi.

Tüm gelişmiş ve “gelişmekte olan” ülkelerin verileri de gösteriyor ki, servet bir yana, milli gelirin sınıfsal bölüşümü bakımından da eşitsizlik gitgide artıyor. İşçi sınıfının milli gelirden aldığı pay azalıyor. Bu süreç içinde, faiz getirisi, kâr hissesi gibi çeşitli biçimler altındaki sermaye gelirlerinin oranı ise istikrarlı biçimde genel ekonomik büyüme oranından yüksek seyrediyor.

Oxfam raporu, dikkat çektiği korkunç eşitsizliğin aynı zamanda bir erkek egemen eşitsizlik olduğuna da işaret ediyor. Raporda sözü edilen 62 kişinin 53’ünün erkek olduğunu öğrenmek hiç kuşkusuz kimseyi şaşırtmıyor. Ama işçi sınıfını daha yakından ilgilendiren husus ise küresel ölçekte düşük ücretlilerin çoğunluğunu kadınların oluşturması. Bu ve benzeri diğer olgular da eşitsizliğin basitçe bir gelir eşitsizliği sorunu olmadığının, aksine, çeşitli düzey ve biçimlerde eşitsizlikleri içeren girift bir sorun olduğunun kanıtlarını oluşturmaktadır. Eşitsizlik sorununun genişliği ve derinliğini tümüyle idrak edip etmediğini bilemediğimiz Oxfam direktörünün mevcut durumu bir “eşitsizlik krizi” olarak nitelemesi de sorunun basit olmadığının bir dile gelişi aslında.

Kapitalistlerin cepleri doluyor, kapitalist gemi nereye gidiyor?

Peki, kapitalist para babalarının abat olduğu bu tatlı hayat, işçi-emekçiler açısından olmasa da, kapitalistler açısından sistemin gidişatına dair iyi bir işaret mi? Zenginliklerine zenginlik kattıkları bu gidişten kapitalistlerin memnun olması beklenir. Ancak geçtiğimiz son aylar zarfında Türkiye’nin en büyük sermaye grubunun başındakilerden biri olan Ali Koç’un açıklamaları pek öyle olmadığına işaret ediyordu.[1] Koç’un açıklamaları biraz şaşkınlık yaratarak gündem olmuştu. Geçtiğimiz hafta ise uluslararası kapitalizmin zirvelerinden bir ses, işlerin iyiye gitmediğine dair açıklamalar yaptı. OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı) İstişare Komitesi Başkanı olan ve daha önce de uluslararası finans kuruluşlarında görev yapmış olan William White’ın sözleri dünya medyasında yankılandı.

Açıklamaları çeşitli boyutlar içermekle beraber, White özetle 2007-2008’den çok daha ağır bir krizin gelmekte olduğunu belirtti. 2005-2008 arasında uluslararası finans kuruluşlarında çalışırken de 2008’de patlayan krize dair uyarılar yapmış olduğu bilinen White, kriz sonrasında yapılanların, özellikle de kredi mekanizmaları aracılığıyla yapılanların, şimdi daha derin bir krizi hazırlamış olduğunu söylüyor. Aslında bu tespit, Marksistlerin öteden beri söyleyegeldikleri temel bir düsturun dile getirilmesinden öteye gitmiyor. Elif Çağlı, Kapitalizmin Krizleri ve Devrimci Durum başlıklı broşüründe bu temel olguyu özellikle vurgulamıştı: “Kapitalizm kendi iç çelişkilerinin sonucunda kendiliğinden çökmez ama kapitalist üretim tarzı dünya ölçeğinde gelişip yaygınlaştıkça ve bir dünya sistemi olarak olgunlaşıp yaşlandıkça, krizlerini atlatabilmesini mümkün kılan manivelalar zamanla aşınır ve etkinliklerini yitirir.” Keza bir başka yazısında Çağlı özel olarak kredi mekanizmasının yıkıcı rolü hakkında şunları söylemişti: “Bu çıkmazın en çarpıcı örneklerinden birini, bir zamanlar kapitalizme yeniden ve yeniden can vermiş olan kredi mekanizmasının artık krize çare olamayan aşınmış durumu oluşturuyor. Kapitalizm uzun yıllar boyunca işçi sınıfının sömürüsüne dayanan cafcaflı bir tüketim dünyasını kredi mekanizmasını pompalayarak yaşattı. Ne var ki, eşsiz bir kurtarıcı addedilen kredi mekanizması giderek yeni krizleri mayalayan bir canavara dönüştü.”[2]

Özetle, krizi atlattık, geçti gitti yaygarası ile ıslık çalınırken, gerçekte, emekçilerden alınan vergilerden oluşan devlet kaynakları, devasa kapitalist tekelleri kurtarmak üzere bu sermaye gruplarına aktarıldı. Ne var ki, emekçilerin daha da yoksullaşması pahasına talan edilen bu kaynaklar da şimdi azalmış durumda. O nedenle White, devlet kaynaklarının yetmeyebileceğini, “mevduat sahiplerinin” de bu batakları “finanse etmek zorunda bırakılabileceğini” belirtiyor. Yani nazik bir ifadeyle, bankada parası olanların bu paralarının da bir biçimde gasp edilebileceğini söylemiş oluyor.

Başta ABD’nin izlediği sıfır faiz ve “parasal genişleme” politikalarıyla birkaç yıl içinde büyük bir kredi balonu oluştuğu açıktır. “Gelişmekte olan” diye tabir edilen ülkeler bu kredileri özellikle bol keseden aldılar. Böylece küresel finans sistemi ciddi miktarlarda parayı bu ülkelere satmış oldu. Ancak şimdi bu ülkeler de büyük bir borç yükü altına girmiş oldular. Örneğin, Türkiye’nin de dâhil olduğu bu kategorideki ülkelerin borçluluk oranının milli gelirin yüzde 185’ine ulaşarak rekor kırdığını vurgulayan White, “Artık gelişen ülkeler de sorunun bir parçası” tespitini yapıyor. OECD ülkelerinin milli gelire oranla ortalama borçluluğu ise yüzde 265’e ulaşmış durumda. Bu iki değer de, 2007 sonundan bu yana geçekleşen 35 puanlık yükselmeyi ifade ediyor. İşte bunun gibi çeşitli tespitler temelinde White, “Şu anki durum 2007’den daha kötü. Ekonomik durgunlukla savaşacak cephanemiz kalmadı” diyor. Bununla White, bir sonraki rauntta borçlandırılacak dişe dokunur muhatabın pek kalmadığını ima etmiş oluyor.

Nitekim, Çin dahil olmak üzere, gelişen ülkelerin büyüme oranlarının da belirgin biçimde düşmeye başlaması, petrol fiyatlarının adeta yerlerde sürünür hale gelmesi gibi belirtilerin de işaret ettiği gibi, 2008’den daha güçlü bir kriz dalgası adım adım gelmekte. White’ın da belirttiği gibi, henüz büyük bir patlama gelmeden, Avrupa bankaları 2008’den bu yana, çeşitli nedenlerle, 1 trilyon dolarlık borcu silmek zorunda kalmıştır. Bu borç silmeye rağmen şu anda büyük bir kredi balonu mevcut olduğuna göre, bu borçları kim nasıl ödeyecektir? Borçları tahsil edemeyen Avrupa bankaları ne olacaktır? İşte bir kez daha devletlerin ve büyük ihtimalle mevduat sahiplerinin de zorla devreye sokulacağı nokta burası olacaktır. Üstelik bu borçların önemli ölçüde dolar cinsinden olması ve şimdilerde doların değerinin de yükselişte olması tabloyu daha da ağır hale getirmektedir. Büyük bir iflas dalgası olasılığı kendini açıkça göstermekte.

Tek yol: kapitalizmi tarihe gömmek

Bir yandan eşitsizliğin inanılmaz ölçüde keskinleşmesi, diğer yandan yeni ve çok daha yıkıcı bir krizin ayak sesleri… Yüz milyonlarca insanın açlık çektiği, milyonların savaş ve göçlerde yaşamını kaybettiği ya da yaşam savaşı verdiği, milyarların yoksulluk içinde kıvrandığı, emperyalist savaşın yaygınlaştığı, çürümenin her alanda korkunç boyutlara ulaştığı, otoriterleşmenin, militaristleşmenin tırmandığı bir dünya. Kapitalizmin zafer naraları attığı SSCB’nin çöküşünden sadece çeyrek yüzyıl sonra dünyanın geldiği nokta budur. Oysa kitlelere kötülük imparatorluğu olarak sunulmuş olan SSCB ortadan kalkınca sözde kapitalizmin vaat ettiği cenneti yaşayacaktı insanoğlu. Bu tablo tarihin sanık sandalyesindeki kapitalizm için idamlık bir suç dosyası ve onun iddianamesidir.

Bu tablo tartışmasız biçimde kapitalizmin insanlığın önünde tahammül edilemez bir engel haline geldiğini ve ortadan kaldırılması gerektiğini gösteriyor. Nasıl daha önceki toplumsal sistemler tarih içinde doğup, gelişip, çökmüş ve tarihe karışmışlarsa, kapitalizm için de bu söz konusudur. Kapitalizmin tek farkı kendisiyle beraber tüm insanlığı da yanında götürme olasılığını tarihte ilk kez ortaya koymuş olmasıdır. Ne var ki bu durum kapitalizme karşı mücadeleyi daha acil ve önemli kılmaktan başka sonuç getirmemektedir.

Oysa gerek artan eşitsizlik konusunda gerekse de yaklaşan kriz konusunda uyarı yapan yukarıda değinilen kişi ve kurumlar çözüm olarak başka mecraları işaret ediyorlar. Örneğin Oxfam, süper zenginlerin kazançlarının ciddi bir bölümünü vergi cennetlerine kaçırmaları olgusuna karşı acil tedbir çağrısı yapıyor. Oxfam’ın tespitlerine göre bu zenginler vergi cennetleri aracılığıyla 7,6 trilyon dolarlık serveti vergiden kaçırmaktalar. Oxfam’ın hesaplamasına göre bunun anlamı, devletlerin 190 milyar dolarlık vergi gelirinden mahrum kalmasıdır. Davos zirvesinde de yer alan Oxfam direktörü, bu kayıp nedeniyle refah harcamaları için kullanılabilecek ciddi bir kaynağın elden kaçırıldığını savunuyor. Oysa vergi cennetleri olgusu da bizzat çürüyen kapitalizmin çarpıcı bir kanıtından başka bir şey değildir. Bu konuda özellikle Davos zirvelerinde son yıllarda birçok çağrı yapılmasına ve devlet ve sermaye liderleri tarafından sözler verilmesine rağmen, aynen iklim konusunda olduğu gibi, hiçbir ciddi adım atılmamaktadır. Üstelik kapitalist ülkelerin tamamında neoliberal amentü gereği sermaye üzerindeki vergiler çok ciddi oranlarda düşürüldüğü halde bu vergi kaçakları yaşanmaktadır. Dahası sermaye sözcüleri vergi indirimleri yapılırsa, bunun yatırım ve işçi sınıfı için daha çok istihdam ve zenginlik anlamına geleceğini savunuyorlardı hep. Ama vergiler ne kadar düşürülürse düşürülsün, sermaye bunu yetersiz bulmakta ve kapitalist devletle danışıklı olarak dev boyutlarda gelir ve servetler bu vergi cennetlerine kaçırılmaktadır.

Esasen Ali Koç’un ve William White’ın kimi değerlendirmelerinin de işaret ettiği nokta Oxfam’ın temel yaklaşım felsefesindekinden farklı değil. Son tahlilde kapitalizmin fazlaca vahşileştiğini ve artık biraz ehlileştirilmesi gerektiğini savunuyorlar. Ali Koç açıkça, White ise olasılık olarak Keynesçi politikalardan dem vuruyor. Bunların hepsi 2. Dünya Savaşı sonrasında 70’lere kadar süren ve Altın Çağ olarak da adlandırılan sözde refah devleti politikalarına işaret ediyor. Kapitalizmin zirvelerinde en azından zihin egzersizi olarak bunun konuşulup tartışıldığı açıkça anlaşılıyor. Ancak böylesi politikalara kapitalistlerin gönüllüce ve kendiliğinden geçmesinin pek mümkün olmadığını da hatırlatmak gerekiyor. Geçmişte de bu politikalar, açık devrim tehlikesi ve büyük yıkımlar anlamına gelen savaşlardan sonra devreye sokulmuştu. Emekçi kitleler kapitalizmi ciddi ölçüde tehdit edecek bir mücadele yükseltmedikçe, kapitalistler onları yatıştırma ve yolundan saptırma ihtiyacını da yakıcı biçimde duymayacak ve tatlı kârlarından vazgeçmeyeceklerdir. O mücadele yükseldiğinde de işçi sınıfının dikkatini vermesi gereken şey tam da bu tür tavizlerle yoldan çıkmamak ve mücadeleyi kapitalizmin ortadan kaldırılması noktasına kadar ilerletmek olmalıdır. Aksi takdirde tarih tekerrür etmiş olur!



[1] bkz. Oktay Baran, Vicdanlı Bir Kapitalizm Mümkün mü?, Aralık 2015, marksist.com

[2] Elif Çağlı, Kapitalizm Çıkmazda, Ocak 2012, marksist.com