Navigation

Suriyeli Mülteciler ve AB ile TC’nin Tıyneti

AKP hükümetinin hesaplı bir göz yumma, hatta türlü yollarla teşvik etme politikasına yönelmesi ile birlikte, Suriyeli mülteciler, geçtiğimiz yıl boyunca giderek artan sayılarda, ama yüzlerce hayatın kaybedilmesi pahasına, Türkiye üzerinden Yunanistan’a geçtiler. Bu göç dalgası ağır kış koşullarına rağmen devam ediyor ve neredeyse her gün onlarca insan ölüyor. Yaşanan büyük acılar pek çok sembol olayla milyonlarca insanın hafızalarına kazınırken, trajedilerle dolu bu durum karşısında Avrupa Birliği devletlerinin ve AKP hükümetinin karşılıklı olarak sergiledikleri utanmazca yaklaşımlar da burjuva ikiyüzlülüğünün ibret vesikaları olarak tarihe geçiyor.

AKP hükümetinin hesaplı bir göz yumma, hatta türlü yollarla teşvik etme politikasına yönelmesi ile birlikte, Suriyeli mülteciler, geçtiğimiz yıl boyunca giderek artan sayılarda, ama yüzlerce hayatın kaybedilmesi pahasına, Türkiye üzerinden Yunanistan’a geçtiler. Bu göç dalgası ağır kış koşullarına rağmen devam ediyor ve neredeyse her gün onlarca insan ölüyor. Yaşanan büyük acılar pek çok sembol olayla milyonlarca insanın hafızalarına kazınırken, trajedilerle dolu bu durum karşısında Avrupa Birliği devletlerinin ve AKP hükümetinin karşılıklı olarak sergiledikleri utanmazca yaklaşımlar da burjuva ikiyüzlülüğünün ibret vesikaları olarak tarihe geçiyor.

AKP hükümeti, bizatihi bir parçası olduğu Suriye’de yürüyen emperyalist paylaşım savaşının yarattığı yıkımlar ve özellikle başlarda kendi yaptığı teşvikler yüzünden Türkiye’ye gelen mültecileri, çıkarları doğrultusunda bir pazarlık kartına dönüştürmekte beis görmemektedir. Avrupa Birliği de, mültecilerin kendi topraklarına yönelmesi/yönlendirilmesiyle birlikte, bunu engellemek için her türlü kirli pazarlığın içine girmekten geri durmayacağını açıkça göstermektedir. Erdoğan’ın “misafirlerimiz” sözlerinin nasıl bir riyakârlığı perdelediği de, Avrupa Birliği’nin kendine vehmettiği insan hakları, demokrasi gibi evrensel değerleri temsil etme iddiasının gerçeklerle ilgisinin olmadığı, aksine bu kavramların AB burjuvazisinin emperyalist politikalarının üstünü kapatmak için kullanılan cilâlardan ibaret olduğu da bu süreçte yaşananlarla birlikte bir kez daha net bir şekilde görülmüştür.

2015 yılının sonbahar aylarında taraflar, hayatları darmadağın olmuş, sefaletle, zulümle, acıyla, ölümle yüzyüze bırakılmış milyonlarca insanın kaderini ele almak üzere kirli bir pazarlık masası kurdular. Ardından da Kasım ayı sonunda yapılan anlaşmayla Avrupa Birliği’nin vereceği üç milyar euro karşılığında, Türkiye devleti, Suriyeli mültecilerin Avrupa’ya geçişini engellemeyi, her şeye rağmen geçebilenlerin içinden ayıklanıp gönderilecek olanları da geri almayı taahhüt etti.

Ne kadarlık bölümünün hayata geçeceği hâlâ bir muamma olan anlaşma, AKP hükümetine aldığı rüşvetle birlikte içerde kitlelere yeni hayaller pompalama imkânı da verdi. AB ile Türkiye arasında yürütülen tam üyelik müzakerelerinin yeniden canlandırılacağı, yeni fasılların açılacağı ilan edildi. AB üyeliği ile ilgili olarak emekçilerin zihninde oluşturulmaya çalışılan yanıltıcı umutlar bir yana, aslında müzakereler açısından da açılan 17. faslın pratikte hiçbir önemi yok ve bu faslın açılma kararı hiçbir biçimde müzakerelerin ilerlemesi anlamına gelmiyor. Bundan önce açılmış olan 14 fasıldan sadece biri kapatılabildi. AB ile ilişkilerde bir canlanma olacağına dair verilmek istenen bu görüntü, sadece AKP’nin elini iç politikada geçici de olsa rahatlatmak için verilen bir pozdan başka bir şey ifade etmiyor. Çünkü yargı, temel haklar ve özgürlükler gibi önemli konulardaki fasılların açılması da, kendi geleceği zaten son derece belirsiz olan AB’ye Türkiye’nin katılımı da ufukta görülmüyor.

Anlaşmayla ilgili olarak daha fazla öne çıkartılan husus, Türkiye vatandaşlarının bu anlaşmayla 2016 yılının Ekim ayından itibaren AB’de “serbest dolaşım hakkı” kazanacağı iddiası oldu. Bilhassa hükümetin yandaş medyası tarafından “vizesiz Avrupa” başarısı âlâyı vâlâyla kutlandı. Oysa anlaşma yansıtılmak istenenin aksine Türkiye vatandaşlarının tümüne vize muafiyeti getirmeyi içermiyor. Anlaşmadaki vize kararı “kısmi vize kolaylığı”ndan bahsediyor, “vize muafiyeti” ya da vizelerin tamamen kaldırılmasından değil. Bu noktalar özellikle belirsiz bırakılmış durumda. Vize serbestisi konusunda, Türkiye’nin Geri Kabul Anlaşması yükümlülüklerini yerine getirmesi karşılığında, Ekim 2016’dan başlayarak Schengen bölgesine vizesiz seyahat olanağı sağlanabileceği söyleniyor, sağlanacağı değil. Vize serbestliği sürecinin vizelerin kaldırılmasıyla sonuçlanması için Türkiye’nin yerine getirmesi gereken 72 kriter bulunuyor ki, bunlar yerine getirilse bile Türkiye vatandaşları için Avrupa’da vizesiz seyahatin sağlanabilmesi için AB üyelerinin her birinin onay vermesi pek de ihtimal dahilinde görünmüyor. Kaldı ki, Avrupa ülkeleri arasında serbest dolaşımı sağlayan Schengen anlaşmasının mevcut haliyle sürüp sürmeyeceği de belli değil. Birçok ülke Schengen anlaşmasını fiilen rafa kaldırmaya başladı bile.

Anlaşılıyor ki, vize muafiyeti meselesi, TC ile AB arasında yapılan kirli anlaşmanın Türkiye kamuoyuna hazmettirilebilmesi için kullanılan bir sostan ibaret. AB, zorunda kalırsa, zaten kolaylıkla vize alabilen işadamı, akademisyen, sanatçı, gazeteci gibi kimi kesimlere bu imkânı sağlayabilir ama herkes için bu muafiyetin sağlanması kimsenin aklından geçmiyor. Üstelik üç milyar euro karşılığında da olsa, üstüne Türkiye vatandaşlarına Avrupa’da vize muafiyeti de sağlansa, bütün bunlar, emperyalist savaşın yol açtığı yıkımla heder olmuş Suriyeli mültecilerin sefalet koşullarının sürmesi ve onlara Türk devletinin gardiyanlık yapması pahasına gerçekleşecek.

Egemenlerin bu tür konulara el oğuşturulacak bir fırsat olarak görmek yerine insani duyarlılıkla yaklaşmalarını beklemek zaten boşunadır, ama işçiler için Suriyeli göçmenlerin trajedileri üzerinden fırsatçı düşüncelere kendini kaptırmak asla kabul edilemez. Emperyalist savaşın gadrine uğrayan Suriyeli emekçilerin bugün tanık olduğumuz hikâyeleri aslında tüm işçilerin, elbette Türkiyeli işçilerin de hikâyesidir çünkü. Onların Türkiye burjuvazisi de dâhil tüm emperyalist güçler yüzünden yaşadıkları zulüm karşısında Türkiyeli işçilere düşen görev, birlikte mücadeleyi örgütlemek, bunun için de Suriyeli göçmen emekçilerle dayanışmayı yükseltmek olmalıdır.

Suriyeli göçmenleri mültecilik haklarını kullanamayacakları statülerde tutup, en ağır çalışma koşullarına maruz kalmalarına göz yuman, sefaletle yüzyüze bırakan AKP hükümetinin Suriyeli göçmenler konusundaki fırsatçı, çıkarcı tutumu, Türkiyeli egemenlerin tıynetini açık biçimde ortaya koyuyor. Kirli pazarlığa oturdukları Avrupalı muhataplarının da aynı biçimde, her tarafından riyakârlık akmaktadır. İnsan hakları konusunda güya çok hassas olan Avrupa burjuvazisi, Suriye yangınındaki büyük payına rağmen, bu yangının mağdurlarını kendi topraklarından uzak tutmak için her türlü taklayı atmaktadır. Göçmen işçilerin uzun yıllardır maruz kaldığı aşağılayıcı uygulamalar nedeniyle sicili epeyce kabarık olan Avrupa Birliği’nin özellikle başat ülkeleri “parası neyse verelim, bizden uzak olsunlar” tavrıyla gerçek yüzlerini ortaya koymaktadırlar.

Aynı zamanda “demokrasi şampiyonu” olma ünvanını da kimselere bırakmayan Avrupa Birliği devletleri, Türkiye devletinin göçmen akını şantajı karşısında, Türkiye’deki ihlaller konusunda lal oldular. Yargıdaki haksız uygulamalar, faşist tırmanış, Kürt halkına karşı yürütülen savaş, bu savaşta savaş hukukunun bile bir kenara bırakılmış olması, ifade özgürlüğünü ayaklar altına alan hoyrat saldırılar konularında ikiyüzlüce sessiz kalabiliyorlar artık.

Avrupa Birliği ve Türkiye arasında yapılan anlaşma neresinden bakılırsa bakılsın her yönüyle insanlık ayıbı ve suçudur. Milyonlarca insanın hayatı üzerinden yürütülmüş kirli bir pazarlığın ifadesidir. Ancak bu pazarlık sonucu ortaya çıkan tabloyu yönetmek de egemenler açısından kolay olmayacaktır. Avrupa’ya geçebilen ya da geçemeyip Türkiye’de kalan milyonlarca Suriyeli göçmen, kendi hayatları üzerinden yürütülen kirli politikaların farkındadır ve bundan dolayı büyük bir öfke biriktirmektedir. Suriye’de yaşanan yıkımda büyük payı olan AKP hükümetinin onlara mültecilik hakkı tanımayarak en temel yaşam haklarından yoksun bırakması, ucuz ve ağır işçi olarak en berbat sömürü koşullarına maruz kalmalarına yol açması, üzerlerinden kirli pazarlıklar yürütmesi, bir yaşam kurma olanağına sahip olmalarına imkân tanımayan hayat koşullarına mahkûm etmesi, bir de bunun üstüne onların gardiyanlığına soyunması bu öfkeyi beslemekte, büyütmektedir. Canları pahasına Avrupa’ya geçebilen mültecilerin oralarda karşılaştıkları muameleyi de kolayca unutamayacakları açıktır.

İlerleyen emperyalist savaş ve derinleşen ekonomik kriz koşullarında, Suriyeli mültecilerde biriken bu öfke emekçilerin diğer kesimlerinde biriken öfkeyle birleştiğinde büyük patlamalara kaynaklık etme potansiyeline sahiptir. Dünyanın her tarafındaki burjuvaların tıynetlerini ortaya koydukları Suriyeli mültecilerin maruz kaldığı türden uygulamalar emekçilerin öfkesini büyütmeye devam edecektir. Bu durumda emekçilere düşen görev enternasyonalist bir ruhla ortak mücadeleyi örmektir.