Navigation

Türkiye’nin “Gönlü Zengin” Kapitalistleri

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Kendini nasıl tanıtırsa tanıtsın, ne kadar hayırsever görünürse görünsün sınıfsal konumu gereği kapitalist kapitalisttir. Emekçileri en ağır ve kötü koşullarda çalışmaya mahkûm ederek, en temel insani ihtiyaçlarını dahi karşılayamayacak duruma getirip sonra da bu ihtiyaçların karşılanması için bağış yapıyor görünmek, bunu da bir reklâm ve kâr aracına dönüştürmek kapitalistlerin tıynetinde var. Gölgesini satamadığı ağacı bile kesen kapitalistlerin karşılıksız, çıkar gözetmeksizin bağış ve yardım kampanyaları düzenlemesini beklemek, onlardan hayırseverlik ummak saflıktır.

Kapitalist düzende dünyanın her yerinde en yoksul ile en zengin arasındaki uçurum giderek derinleşiyor. Dünya nüfusunun %1’lik kesiminin servetinin geri kalan %99’unun sahip olduklarının toplamına eşitlenmiş olduğu gerçeği bu uçurumun derinliğini yeterince gösteriyor. Türkiye’de de dünyadaki duruma paralel olarak en zengin ile en yoksul arasındaki makasın her geçen gün açıldığını biliyoruz. Sadece resmi verilere bakmak bile bu gerçeği görmek için yeterli. Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre Türkiye’de 2015 yılında en zengin %20’lik kesimin toplam gelirden aldığı pay %46,5 iken en yoksul %20’lik kesimin payı sadece %6,1 olmuş. Bugün bu farkın daha da açıldığını tahmin etmek zor değil. Dolar milyarderi sayısı son 15 yılda 3’ten 31’e çıkmışken milyonlarca emekçi açlık sınırının altında bir gelirle yaşamaya çalışıyor. İşsizlik büyüyor, iş cinayetleri artıyor, grevler yasaklanıyor, reel ücretler düşüyor, çalışma koşulları ağırlaşıyor. Ve bu dizginsiz sömürünün müsebbibi kendileri değilmiş gibi önde gelen kapitalistler gelir adaletsizliğinden, kapitalizmin eşitsizliğinden yakınıyorlar, yaptıkları bağışlarla övünüyor, “vahşi kapitalizm”in aksine ne kadar “hayırsever” olduklarını gösteriyorlar!

Minnet ve övgü dolu sözler eşliğinde bolca reklâmın yapıldığı bağış haberleri burjuva basında sıklıkla yer alıyor. Örneğin dünyanın en zenginleri listesinde yer alan Bill Gates ve Mark Zuckerberg yaptıkları bağışlarla gündeme geliyor, ne büyük bir gönül zenginliğine sahip olduklarını burjuva basın anlata anlata bitiremiyor. Dünyadaki örneklerinden esinlenen Capital dergisi de 5 yıldır “Türkiye’nin gönlü zengin iş insanları” araştırmasını yayınlıyor. Kapitalistlerin kurumsal ya da bireysel olarak yaptığı bağışların yıllık miktarına göre hazırlanan listenin birinci sırasında 5 yıldır Koç ailesi yer alıyor. Dergi geçtiğimiz Temmuz ayında 2016 yılının “hayırsever” listesini yayınladı ve 5 yıldır devam eden gelenek bozulmayarak Koç ailesi yine birinci sırada yer aldı. Listenin diğer basamaklarında da Türkiye’nin en büyük şirketleri yer alıyor.

“Gönlü zenginler” listesinde yer alan kapitalistlerin yaptıkları bağışlar ile sadece kişisel servetleri karşılaştırıldığında dahi ne büyük bir ikiyüzlülük olduğunu görmek mümkün. Örneğin 400 milyon liralık bağışla birincilik sırasını henüz kimseye kaptırmamış olan pek hayırsever Koç ailesi Türkiye’nin en zenginleri listesinde de üst sıralarda yer alıyor. Vehbi Koç Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Semahat Arsel 2 milyar 400 milyon liralık kişisel servetiyle Türkiye’nin en zengin üçüncü kişisi durumunda. Rahmi Koç’un kişisel serveti ise 2 milyar 200 milyon lira. Koç Holding’in 2016 yılında yaptığı ciro 71 milyar lira. Yine 3 milyar liralık servetiyle Türkiye’nin en zenginleri listesinde ikinci sırada yer alan Hüsnü Özyeğin’in yaptığı bağış miktarı ise 50 milyon lira. Biz bu kadarını vermekle yetinelim ama pek hayırsever kapitalistlerin bağışlarıyla servetleri arasındaki uçurumu görmek için internette bolca veri bulunduğunu da belirtelim.

Ancak kapitalistlerin ikiyüzlülüğünü ortaya koyan tek şey bu değil. Capital dergisinin araştırmasını yayınladığı ilk yıl dergiye konuşan Semahat Arsel “Hayırseverlik geleneği, diğer toplumlarda olduğu gibi ülkemizde de öteden beri ‘sağ elin verdiğini sol el bilmeyecek’ ilkesiyle şekillenmiştir” demiş. Oysa Arsel’in söylediğinin aksine yedi düvele duyurularak yapılan bağışlarla ilgili asıl gerçek, kapitalistlerin sağ elle verdiklerini sol elle geri aldıklarını gizleyerek “hayırsever” pozları takınmalarıdır. Bu pek hayırsever burjuvalar yaptıkları bağışların büyük bir bölümünü vergiden düşüyorlar. Bağışları şirketlerinin reklâmını yapmak için kullanıyorlar. Eğitime destek adı altında kendilerine nitelikli ve ucuz işgücü yetiştiriyorlar. Hükümet destekli vakıflara bağış yaparak ihaleleri kapmayı garantiliyorlar.

Türkiye’deki vergi kanununa göre, yapılan bağışların önemli bir kısmının ya da tamamının vergiden düşülmesi mümkün. Bakanlar Kurulunca vergi muafiyeti tanınan vakıflara, kamu menfaatlerine yararlı sayılan derneklere ve bilimsel araştırma ve geliştirme faaliyetlerinde bulunan kurum ve kuruluşların yanı sıra belediyelere, köylere, genel ve özel bütçeli kamu idarelerine, il özel idarelerine okul, sağlık tesisi, çocuk yuvası, yetiştirme yurdu, bakım ve rehabilitasyon merkezi, bakımevi inşası için yapılan nakdi veya ayni bağış ve yardımların tamamı vergiden düşülebiliyor. Ayrıca AKP döneminde yapılan düzenlemeyle, ibadethaneler ve Diyanet İşleri Başkanlığı denetiminde yaygın din eğitimi verilen tesislerin inşası için yapılan harcamalar da vergiden düşülüyor. Sponsorluk harcamaları, kültür hizmetlerine yapılan yardımlar da vergiden düşülebilen bağışlar arasında yer alıyor. Hemen her büyük şirketin kurduğu vergiden muaf en az bir vakıf ya da üniversite var ve genellikle bağışlarını kendi vakıflarına yapıyorlar. Dolayısıyla altı çizilmesi gereken mesele kapitalistlerin bağışlarını hayrına değil kaz gelecek yerden tavuğu esirgememe mantığıyla yapıyor olmalarıdır.

Araştırmayı ilk yayınladığı 2013 yılında proje hakkında detaylı bilgiler veren Capital dergisi, bu projeyi Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının desteğiyle yürüttüğünü belirtmiş. Dönemin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin şöyle açıklamış projeye desteğini: “Köklü bir medeniyetin, ‘komşusu açken tok yatan bizden değildir’ inancının varisleri olarak gönlü zenginler projesinin toplumda önemli karşılığının olacağına inanıyorum.” Oysa “aç komşular” terk edilip “toklar mahallesinde” yaşamaya başlayalı çok oldu! Toklar mahallesinde kurulan vakıf ve derneklere yapılan bağışlar tam bir “al gülüm ver gülüm” ilişkisine dönüşmüş durumda. Özellikle AKP iktidarı döneminde palazlanan sermaye gruplarının tercih ettiği bağış yöntemi iktidara yakın olan vakıflara bağış yaparak ihaleleri garantilemek. Böylece bir taşla üç kuş vurulmuş oluyor. Hem hayırsever pozları kesilebiliyor, hem yapılan bağışlar büyük oranda vergiden düşülüyor, hem de milyarlarca liralık ihaleler kapılıyor. Örneğin 3. Havalimanı gibi pek çok büyük projenin ihalesini alan ve AKP döneminde sıçramalı bir büyüme kaydeden inşaat firmaları ve müteahhitler TÜRGEV’in daimi bağışçıları arasında yer alıyor.

Peki, bu “gönlü zengin hayırseverlerin” işçileri ne durumda?  Bu “hayırsever” kapitalistlerin, servetlerini borçlu oldukları işçilerine reva gördükleri çalışma koşullarına ve verdikleri ücretlere baktığımızda asıl o zaman hayırseverlik takkesi düşüyor ve kel görünüyor! “En hayırsever” olan Koç ailesinden başlayalım. 2015 yılında “metal fırtına” sürecinde Tofaş, Ford Otosan, Türk Traktör, Arçelik LG gibi Koç Holding’e ait pek çok fabrikada işçiler sendika seçme özgürlüklerini kullanmak istemişler ve Türk Metal’den istifa etmişlerdi. Ne yapmıştı hayırsever Koç ailesi? Bırakalım hayırseverliği, anayasal bir hakkın kullanılmasına dahi tahammül edememişti. İşçileri işten atmış, devletin sopasına, Türk Metal’in gangsterliğine başvurmaktan geri durmamış, dahası işçilerin evlerine kadar gitmiş, işçi eşlerini yalanlarla korkutarak direnişi içeriden kırmaya çalışmıştı. Türkiye’nin “en hayırsever” yedinci firması olan Rönesans Holding, inşaat sektöründeki dizginsiz sömürünün en çarpıcı örneklerinden. AKP iktidarının nimetlerinden de nemalanan firmanın inşaatlarında iş kazaları, ücretlerin ödenmemesi, ağır ve kötü çalışma koşulları çok yaygın. Geçtiğimiz sene Rönesans Küçükyalı’da çalışan Kürt inşaat işçilerinden biri ırkçı bir saldırıya uğramış, bunun üzerine firma saldırıyı yapanları ortaya çıkarmak yerine çalışan bütün Kürt işçileri işten atmıştı. Türkiye’nin en büyük şirketlerinden biri olan Zorlu Holding de “gönlü zenginler” listesinin 24. sırasında yer alıyor. Milyarlarca liralık enerji anlaşmalarına imza atan, İsrail’de bulunan doğalgaz şirketleriyle ortaklıkları bulunan Zorlu Holding’in fabrikalarında çalışan işçilerin durumu da çok kötü. Tekstil sektöründe de faaliyet gösteren şirket, işçilerine asgari ücret veriyor, günde 12 saate varan sürelerde çalıştırıyor, işçilerin tuvalete gitmesi bile sorun oluyor. Zorlu Holding markası olan Vestel’de de işçiler asgari ücretle uzun saatler boyunca çalıştırılıyorlar. Vestel 2015 yılında üretim azalmasını gerekçe göstererek 2000 işçiyi işten attığında “hayırsever” Ahmet Zorlu işten atılan işçilerin ailelerinin geçimini nasıl sağlayacaklarını, ne yiyip ne içeceklerini düşünmüş müdür?

Kendini nasıl tanıtırsa tanıtsın, ne kadar hayırsever görünürse görünsün sınıfsal konumu gereği kapitalist kapitalisttir. Emekçileri en ağır ve kötü koşullarda çalışmaya mahkûm ederek, en temel insani ihtiyaçlarını dahi karşılayamayacak duruma getirip sonra da bu ihtiyaçların karşılanması için bağış yapıyor görünmek, bunu da bir reklâm ve kâr aracına dönüştürmek kapitalistlerin tıynetinde var. Gölgesini satamadığı ağacı bile kesen kapitalistlerin karşılıksız, çıkar gözetmeksizin bağış ve yardım kampanyaları düzenlemesini beklemek, onlardan hayırseverlik ummak saflıktır. İşçi sınıfının asıl ihtiyacı olan kırıntı değil, dünyanın bütün zenginliklerinin herkese paylaştırılacağı sınıfsız, sömürüsüz bir dünyadır.