Navigation

Michael Moore’un Fahrenheit 9/11 filmi

Devrimcinin olmadığı yerde liberali muhaliften saymak
Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Michael Moore’un son filmi Fahrenheit 9/11, Amerikan medya ve sinema tekellerinin engelleme gayretlerine karşın uzun uğraşlardan sonra ABD’de gösterime girebildi. Ve yaratılan onca sansasyondan sonra bir günde yaklaşık 10 milyon izleyiciyle sinema tarihindeki rekorlardan birine imza attı.

şu sıralar Türkiye’de de gösterime girecek olan bu film, Amerikan medyasının önemli bir kesiminin tepkisini çekmekte de gecikmedi. Bu doğaldı, çünkü ABD’nin önde gelen medya kuruluşları, 11 Eylül saldırılarından sonra Amerikan hükümetinin izlediği politikayı desteklemekle kalmamış, onun Amerikan işçi sınıfını aptallaştırma, korkutma ve sindirme operasyonunda kendi kriterlerine göre birinci sınıf bir iş çıkarmayı da başarmışlardı.

Fahrenheit 9/11, ABD’nin Irak savaşına neden bu denli istekli olduğu sorusuna kendince bir yanıt veriyor. Yanıt, “bir kısım” kapitalisti, asıl olarak silah ve petrol tekellerini ve özel olarak da bunun bir parçasını oluşturan petrolcü Bush ve ailesini adres gösteriyor. Filmde ABD’nin toplumsal yaşamından birçok kesit aktarılıyor. ABD hakkında burjuvazinin yaydığı yanılsamalara kapılanlar açısından bunlar gerçekten de çarpıcı görüntüler. Siyahların nasıl ikinci sınıf vatandaş durumunda olduğu, işsizliğin ve sefaletin ne denli yaygın olduğu, insanların büyük bir kısmının bir gelecek hayalinden bile nasıl yoksun kılındığı, genç siyahlar, yoksullar ve işsizler arasından binbir vaatle orduya nasıl asker toplandığı, toplumun nasıl bir korku içinde yaşamak zorunda bırakıldığı ve insanların birbirine güvensizliğinin nasıl teşvik edilip bundan ne gibi yollarla para kazanılabildiği gibi hususlar, filmin bir anlamda arka planını oluşturuyor. Filmin, bu toplumsal gerçekliği ne denli başarılı bir şekilde sergilediğine daha fazla değinmemize gerek yok. İki nedenden ötürü: birincisi, bu realizm tek başına bir anlam ifade etmiyor ve ikincisi, filmin esas konusu bu değil. Film, Irak savaşının hiç de kaçınılmaz olmadığı ve bir Bush icadı olduğu temel fikrini esas alıyor. Bu nedenle de, işçi sınıfının bakış açısıyla bu fikri ve bu fikrin dillendirildiği filmi ele almak önem kazanıyor.

ABD’de film hakkında egemen sınıf içerisinde ve onun uzantısı olan medyada yürüyen tartışma, aslına bakılırsa, bir tarafında bu emperyalist savaşa karşı olanların diğer tarafında da savaştan ve Irak’ın işgalinden yana olanların saflaştığı bir tartışma değil. Gerçekte bu tartışmalar bugün ABD burjuvazisinin içindeki bir çatlağı yansıtıyor. Bu çatlağın her iki yanındaki kesimlerin de Amerikan mali-sermayesinin tarafları olduğunu bir an olsun aklımızdan çıkarmamalıyız. Yürüyen tartışma, başta Ortadoğu ve Orta Asya olmak üzere dünyanın çeşitli bölgelerine emperyalist niyetlerle müdahale edip etmemek, Irak ve Afganistan işgalini sürdürüp sürdürmemek vs. üzerine değildir. Gerçekte ABD mali-sermayesi tüm kesimleriyle bu savaşın arkasındadır. Mesele, bu savaşın hangi yol ve yöntemlerle sürdürüleceğinde, savaşta asıl payı hangi kesimlerin alacağında, diğer emperyalist ülkelerle nasıl bir diyalog tutturulacağında, hangi askeri taktik ve doktrinlerle hareket edilmesi gerektiğinde, savaşın ve işgalin süresinin ne kadar uzun olacağı ve savaşı ve işgali meşrulaştırmak için hangi ideolojik argümanların öne çıkarılacağında yatıyor.

Kuşkusuz, ABD siyaseti cephesinde Cumhuriyetçiler ile Demokratlar şeklinde bir saflaşmayla ifadesini bulan bu durum yeni değil. Ancak şurası da açık ki, her iki siyasal çizginin de özde bir farkları yoktur. Bunun böyle olduğu, geçmişte olduğu gibi bugün de görmek isteyen her göz için apaçıktır. Bugün Bush başta olmak üzere Cumhuriyetçi yönetimin bir süredir yaşamakta olduğu yıpranma (bununla beraber son günlerde bir toparlanma olduğunu da hatırlatalım), Irak savaşının yürütülüş biçimine karşı yükselen seslerin medyada da daha geniş yankı bulmasına yol açıyor. Ne de olsa seçimler yaklaşıyor ve Cumhuriyetçilerin bu seçimlerde kaybetme olasılığı var! Ancak işin yalnızca bir boyutu bu.

Diğer boyutuna gelince. Bir önceki Başkanlık seçimlerinde Demokrat aday Al Gore ile Cumhuriyetçi Bush arasında yaşanan komedi henüz hafızalardan silinmedi. 300 milyon civarında nüfusa sahip bir ülkede, en küçük kasabaların birkaç bin oyu için bile defalarca itirazlar yaşandığını, oy sayımının tekrarlandığını ve hatta ABD başkanının oy sandıklarından değil de mahkeme kararlarından çıktığını unutmak pek mümkün değil. Ama işin daha da tuhafı, tüm bu karmaşa içinde ne hikmetse Demokratlar Bush’un seçim sahtekârlığını sineye çekmekte hiç de zorlanmamışlardı! Ardından 11 Eylül saldırısı Bush’un imdadına yetişiverdi. Demokratlar bir kez daha Bush’a yurtseverlik adına destek vermekten çekinmediler. Afganistan’ın bombalanması ve Irak savaşında da pek sesleri çıkmadı. Ve şimdi, Irak’ta her gün ABD askerleri öldürülürken, yaklaşan seçimlere Demokratların adayı olarak katılacak olan Kerry, seçim propagandasını geçmişte ABD ordusuna nasıl büyük hizmetlerde bulunduğu hususuna dayandırmaktan çekinmiyor. Demokrat partiden başkan adayı olarak seçilmesinden hemen önce savaşa karşıymış gibi bir görüntü sergilemeye özen gösteren Kerry, başkan adaylığı kesinleştikten sonra Vietnam’da ABD’nin yürüttüğü emperyalist savaşta nasıl bir kahramanlık gösterdiğiyle övünmeye, “asker arkadaşlarının” bu “kahramanlığı” teyit eden açıklamalar yapmaları için türlü şovlar düzenlemeye adadı kendisini. Vermek istediği mesaj, Bush’un bu savaşı yürütmekten aciz bir ahmak olduğu, savaşın kendi önderliğinde daha iyi yürütülebileceğidir. Bir başka deyişle, savaş Demokratları da gün geçtikçe gerçek yüzlerini dışa vurarak militarist bir çizgi ve söylemi öne çıkartmaya zorluyor.

Böylelikle Amerikan egemen sınıfı içerisindeki farklılıklar, Irak işgali ve savaş hususundaki temel bir farktan değil, esas olarak Bush yönetiminin bu savaşı ne ölçüde “verimli” yürütebileceği, Amerikan halkının desteğini ne ölçüde arkasında tutmayı başarabileceği üzerinden şekilleniyor. Dünyanın tek süper gücü olma konumunu sürdürme ve pekiştirme, yeni nüfuz alanları ele geçirme ve kendisine karşı bir rakibin ortaya çıkmasını daha baştan engelleme üzerine kurulu strateji, Amerikan egemen sınıfı açısından herhangi bir soru işareti taşımıyor. Egemen sınıf açısından sorun bunun nasıl, hangi taktiklerle başarılabileceğindedir.

Film hakkında medyada yürüyen tartışmalar da esasen bu çizgide ilerliyor. Ne var ki, tarafların dile getirdikleri ne olursa olsun, şurası çok açık ki, Fahrenheit 9/11 adlı film ne anti-emperyalist bir filmdir, ne de burjuva anlamda bile olsa pasifist, savaş karşıtı bir film. Hayır, Michael Moore esas olarak Bush karşıtı bir film çekmiştir, hepsi bu.

Film, Bush yönetiminin ABD’nin Irak’a yönelik emperyalist saldırı ve işgal kampanyasının propagandif temelini yerle bir ediyor. Bu savaşın Irak’ı özgürleştirmek için yürütülen bir savaş olmadığını, Irak halkının esir edilişinden sahnelerle gayet açık olarak ortaya koyuyor. Irak’ta olduğu iddia edilen kimyasal-biyolojik ve nükleer silahların asla bulunamadığını ve bu durumun Bush ekibinin açıklamalarını ne denli zora soktuğunu da yine esprili bir biçimde seyirciye yansıtıyor. Ve bu savaşın yalnızca petrol için verildiğini ileri sürüyor. İşin önemli boyutlarından biri petrol olsa bile, bizler sorunun yalnızca bununla sınırlı olmadığını biliyoruz. Mesele, Irak’la sınırlı olmamak üzere, petrol de dahil tüm enerji ve hammadde kaynaklarının emperyalistler arasında yeniden paylaşılması, ABD’nin dünya hegemonyasının güçlendirilip pekiştirilmesi ve rakip emperyalist güçlerin zayıflatılması meselesidir.

Moore’un filminin en göze çarpan sahnelerinden biri, Iraklı bir annenin feryatlarıysa, diğeri de ABD’de savaşa giden evlatlarının ölüm haberiyle dünyaları yıkılan ve ABD’nin politikalarını sorgulamaya başlayan ana-babaların yaşadığı dramdır. Ne var ki, burada da Moore, sorunu daha genel bir perspektifle aktarmak yerine Bush yönetimiyle sınırlı tutuyor. Otel ve toplantı salonlarının lobilerinde içkilerini yudumlayan patronların, mali danışmanların ve genel müdürlerin iğrenç tebessümleri, savaşa verdikleri destek ve hatta içlerinden birinin “savaş oldukça kârlı bir iştir” şeklindeki açıklamaları, filmin belki de işin bam teline dokunan tek sahnesini teşkil ediyor. Bu sahnede, insan, Lenin’den bir pasajı hatırlamadan edemiyor. Savaşın korkunç bir şey olduğunu söyleyen pasifistlere, “evet haklısınız, savaş burjuvazi için korkunç kârlar demektir” demişti bir keresinde. Michael Moore, bunu seziyor ama ürküp kısa kestiği sahnelerle sorunu “bir kısım” patronlarla sınırlı tutuyor: Askeri sanayinin, petrol tekellerinin ve orduya hizmet veren dev şirketlerin yöneticileri Bush’un adamları olarak sunuluyor. Doğru! Ama eksik.

Irak’ta ABD ordusunda savaşan erlerin, geriye dönebilirlerse bir daha asla Bush’a oy vermeyeceklerini ve Demokratları destekleyeceklerini açıkladıkları sahneler, aslında Moore’un filminin temel mesajını da özetlemiş oluyor. Peki Cumhuriyetçi “kötü adamlar” değil de, Demokrat “iyi adamlar” gerçekte ne denli farklıdırlar? İlk körfez savaşı sırasında ABD başkanı olan baba Bush’un ardından başkanlık koltuğuna oturan Demokrat Bill Clinton döneminde neler yaşandı? Moore, bu konuya filminde bir kez olsun değinmiyor! Daha iktidarının ilk günlerinde Sırbistan kentlerine bomba yağdıran ve binlerce insanın hayatını yok eden Clinton değil midir? Somali’ye, Haiti’ye ve Kosova’ya asker gönderen de Clinton idi. Clinton’un başkanlığı döneminde, Irak’ta olağanüstü nedenlerle hayatını kaybeden insanların sayısı, bizzat ABD kökenli çeşitli kuruluşların açıkladıkları en iyimser rakamlara göre 1,2 milyon kişidir. Evet çoğunluğu çocuklar olmak üzere bir milyon iki yüz bin Irak vatandaşı, bu dönem boyunca ABD’nin başını çektiği ambargo nedeniyle, açlıktan ve ilaçsızlıktan dolayı yaşamını yitirdi! Aynı Bill Clinton döneminde binlerce Irak vatandaşı da bir kısmı İncirlik hava üssünden kalkan ABD savaş uçaklarının 30 bine yakın saldırısı sonucu hayatını kaybetti. Gerçekte, I. Körfez Savaşından sonra ABD’nin emperyalist savaşı bitmemişti. Bugünkü savaş ve işgalin faturası, her şeyi bir tarafa bırakalım sırf bu nedenle bile yalnızca Bush ve ekibine çıkartılamaz; bu süregiden savaşın gerçek sorumlusu Amerikan mali-sermayesidir!

Bu gerçeklerden Michael Moore haberdar değil midir? Hayır, bal gibi haberdardır. çünkü yukarıda aktardığımız sayılar, bizzat onun “Korkunç Gerçek” adlı televizyon şovlarının eski bölümlerinde bizzat kendisi tarafından açıklanmıştı. Ama ne olduysa, 11 Eylül saldırıları Michael Moore’un hafızasında bir soruna yol açmış görünüyor. Bu durum filmine, en hafif deyişle “bayağı” bir biçimde yansıyor.

Söylediğimiz gibi, Moore’un filmi savaş karşıtı bir film değildir, o sadece Bush karşıtı bir filmdir. örneğin, Moore, çok açık bir biçimde Amerikan emperyalizminin Afganistan’ı bombalamasını ve işgal etmesini savunmaktadır filminde. Dahası, Bush yönetimini yeterince hızlı, yeterince sert ve yeterli sayıda askerle bu işgale girişmemekle eleştirmektedir! Moore, Afganistan’a 11 Eylül saldırılarından iki ay sonra saldırılmasını büyük bir gaf olarak değerlendirir. Ona göre çok geç kalınmıştır! Bin Ladin’in kaçmasına fırsat verilmiştir! Afganistan’daki ABD askerlerinin sayısı ile büyük bir ABD kentindeki polis sayısını karşılaştırır ve polis sayısının daha fazla olmasından hareketle Bush’u Bin Ladin’e arka çıkmakla eleştirir. çünkü Moore’un gözünde, Bin Ladin hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde 11 Eylül saldırılarının sorumlusudur ve ailesiyle birlikte “insani değerleri bir tarafa bırakan” bir muameleyi hak etmektedir. Bu düşüncesini, dönemin FBI şeflerinden birinin ağzından da teyit eder Moore. Ardından da, 11 Eylül saldırılarından sonra, tüm uçuşlar yasaklanmış olmasına rağmen, Bin Ladin’in akrabalarının bir uçakla ABD’den çıkmalarına izin verilmesini eleştirir. FBI ajanının ağzından, bu insanların “rehine” olarak tutulmasının ve sorgulanmasının gerektiğini savunur! Dahası da var. Bush’un Bin Ladin’e arka çıkması bu şekilde “ispat” edildikten sonra, “neden” sorusu sorulur. Moore’un cevabı, Bush’un, kendisine yılda 140.000 dolar maaş veren Amerikan halkı ve vatanından çok, 11 Eylül saldırılarından önce ortak şirketler kurup yılda 1,4 milyar dolar civarında para kazandığı Bin Ladin ailesini ve Suudi Arapları sevmesidir.

Amerikan milliyetçiliğinin had safhaya ulaştığı bu bölüm kaçınılmaz olarak ırkçı öğelerle doludur. Aşağılamalar yalnızca Bin Ladin ve ailesiyle sınırlı kalmaz. Neredeyse tüm Suudi Araplar terörist ilan edilir, aşağılanır. Bu aşağılama kampanyasına Taliban üyeleri ve önderleri de dahil edilir. Ve Suudi Arabistan’la ya da işgal öncesindeki Taliban Afganistan’ıyla diplomatik ya da ticari ilişki içine girmek bile bir suç olarak yansıtılır. Moore’un iddiasına göre, Bush ve ekibi, mali bağlarla Suudi kraliyet ailesine bağlı olmakla kalmayıp, ABD bankalarındaki yüz milyarlarca dolarlık Suudi yatırımın da bekçisi durumundadır. ABD ekonomisinin %7’si civarında olduğu söylenen bu paranın bir anda çekilmesi sonucunda neler olabileceği bir iktisatçıya sorulur ve alınan yanıt “muazzam bir kriz”dir! Bu vulger yorum daha da ileri götürülerek, Bush yönetiminin aslında Suudi petro-dolarlarının bir kuklası olduğunu ve onlar üzerinden Suudilerin ABD dış politikasını bile belirleyebildiğini söyleme saçmalığına kadar varır.

Michael Moore, filminin sonunda cephedeki Amerikan askerleri adına seyirciye seslenir: “Bizler özgür olabilelim diye onlar hayatlarını kaybediyorlar. Bizlere verdikleri muazzam bir hediye bu. Ve istedikleri tek şey, mutlaka gerekli olmadıkça onları asla savaşa göndermememiz.” Ve ardından sanki daha önceki savaşlarda emekçilere hiç yalan söylenmemiş gibi şu soruyla bitiriyor filmi: “Bize bir kez daha güvenebilecekler mi?

Yani, bu savaş gerekli değildi, Bush yüzünden çıktı, o olmasaydı savaş da olmazdı ve Amerika gerçekten gerekli olmadıkça savaşa girmemelidir, bu yüzden de Bush’u defedin. Evet, film, sıradan Amerikan vatandaşının bilinç düzeyine ve düşünme tarzına fazlasıyla denk düşüyor.

Emperyalist ABD, gerekli olmadıkça savaşa girmemelidir! Mesela? Mesela, Sırbistan’ı ve Afganistan’ı bombalamak ve işgal etmek gerekliydi ama Irak için aynı şey geçerli değildir! Moore ve onun gibi liberallerin anlamazlıktan geldiği ve üstüne örtmeye çalıştığı şey, bu savaşın ABD emperyalizmi açısından gerekliliğidir. Bu savaş, filmin iddia ettiği gibi, Bush’un aptallığından, budalalığından, açgözlülüğünden, petrolcü olmasından vb. değil, ABD emperyalizminin dünya ekonomisi ve siyaseti içerisindeki konumunun gereklerinden doğmuştur. Bush’un aptallığı ya da açgözlülüğü onu diğer burjuva politikacılarının çok büyük bir çoğunluğundan farklı kılmıyor.

Bu soruların cevaplarını irdelemeksizin, sorunu kişilere indirgemek burjuva tarih anlayışının özelliğidir. Kapitalist toplumun sorunlarını, toplumdaki kötülükleri ve savaşları, bireylerle ve bireylerin izledikleri politikalarla ve en iyi durumda da “bir kısım” komplocu karanlık iş çevrelerinin bu politikacıları etkileri altına almasıyla açıklayan kapitalist propaganda böylelikle kapitalizmi aklamaya yarar. Bu yaklaşımın daha sol bir versiyonunda, askeri operasyonlara indirgenmiş bir emperyalizm kavramı hedef tahtasına oturtulur ve ardından bir kez daha kapitalist toplum aklanmaya girişilir. Dahası, tam da seçimle işbaşına gelmiş burjuva bireyler, her şey günah keçisi ilan edildikten ve bu arada emperyalist-kapitalizmin işleri yoluna sokulduktan sonra, kitlelere onları bir daha seçmemeleri, “yaklaşan” seçimlerde mutlaka sandığa gidip oy kullanmaları, vatandaşlık görevini yerine getirip yeni hükümetin sorumluluğunu paylaşmaları çağrısında bulunulur. Sorun bireylerdedir ve yeni dürüst bireyleri seçerek sorunlardan kurtulabiliriz! Böylece tüm ileri kapitalist ülkelerde, emekçi kitleler gözünde çürümüşlüğü açığa çıkmış burjuva demokrasisi bir kez daha kutsanmış olur. Seçimlere olan iman bir kez daha tazelenir.

Demokratların seçim kampanyasının şimdilik adı konmamış bir malzemesini oluşturan bu filmde iddia edildiği gibi, yaklaşan Kasım 2004 ABD başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi Bush’un kaybetmesi, tüm bu sorunların özü açısından hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Moore da dahil olmak üzere birçok Amerikalı, Bush gitsin de kim gelirse gelsin düşüncesiyle Demokratları destekliyor. Ehven-i şerden medet uman bu bakış açısı devrimci bir önderlikten yoksun dünya işçileri için ne kadar da ortak! Oysa yıllar önce Lenin, şunları demişti: “her birkaç yılda bir egemen sınıfın hangi üyesinin parlamento aracılığıyla halkı ezip baskı altına alacağına karar vermek �işte burjuva parlamentarizminin gerçek özü budur, üstelik sadece parlamenter-anayasal monarşilerde değil, en demokratik cumhuriyetlerde de durum budur.” Yani hangi burjuva aday kazanırsa kazansın, kaybedecek olan yine Amerikan işçi sınıfı ve dünya proletaryasıdır. İçinde olduğumuz dünya krizi koşullarında, hiçbir seçim, insanlığı bu emperyalist savaşlar batağından kurtaramaz. Savaşlara, toplumsal yıkım ve çürümeye, yalnız ve yalnızca, kapitalizmi yıkıp yok edecek olan toplumsal bir devrim son verebilir.

Bu filmi, eminiz ki, Türkiye’deki liberal yazar ve profesörler, ikiyüzlü barışsever aydın ve sanatçılar çok beğenecekler. Gülerek ve eğlenerek izleyecekler ve ardından övgüler birbirini izleyecek. Ellerinden gelse ABD’deki başkanlık seçimlerinde oy kullanmaktan onur duyacak burjuva ideologlarının bir kısmı Moore’un arkasından marşlar söylerken bir kısmı da ona sövgüler yağdıracak. Yeni Başkanın Türkiye kapitalizmine ne getirip ne götüreceğini tartışacaklar. Ve ardından her zaman olduğu gibi bu liberal gevezelikler, ince ince sol harekete ve işçi hareketine sızdırılacak. çoğu durumda yaşandığı üzere, sol-liberaller ve sendikaları arpalık ve birer kariyer basamağı olarak gören birçok uzman ve akademisyen tayfası, bu sızdırma harekâtında başı çekecek. Ardından “Gelme Bush”, “Kapıları kapatalım” vb. gibi soytarılıklar sol hareketin daha devrimci gözüken bazı kesimlerine de sızmaya başlayacak.

İşte, belki de en çok bu yüzden, bu türden liberal burjuva yaklaşımlara asla prim verilmemesi gerekiyor. İşte bu yüzden, koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman çelebi dememek, liberal gevelemeleri devrimci eleştiriyle bir tutmamak gerekiyor.