Navigation

Kutuplaştırma Siyaseti ve Yalan Bombardımanı


Burjuva partilerin iktidara giden yolda dolgu malzemesi haline getirdikleri emekçi kitleler, 7 Haziran seçimlerinde de yoğun bir kutuplaştırıcı dile ve yalan bombardımanına maruz kaldılar. Bu kutuplaştırıcı dil, işçi sınıfı ve emekçiler üzerinde bozucu ve dağıtıcı bir etki yaratırken, burjuva kesimlerin ve partilerin canhıraş süren iktidar mücadelesinde birbirlerine karşı kullandıkları bir araca dönüştü. Adeta bir “deve güreşi” sahneye konuldu. Bunun için önce, kendi gerçek sınıf blokunu yaratamayan, sınıfsal talepleri etrafında ve sınıf örgütlerinde örgütlenememiş, kolundan tutulup çekildiğinde istenilen burjuva kampa dahil edilebilen kitlelerin yaratılması gerekiyordu. Burjuva partiler, sınıfsal taleplerinden uzaklaştırıp saflarını dağıttıkları işçi-emekçi kitleleri, din, milliyet ve inanç gibi hassasiyetlerini bir tutkal gibi kullanarak kutuplaştırdılar. Siyasal arenada sahnelenen bu oyun, burjuva partilerin rakip partiyi aşağıya çekip, kendi sermaye kesimlerinin çıkarları temelinde bir hükümet kurması üzerine kurgulandı, kurgulanıyor.

Emekçi kitlelere onlarla aynı safta olduklarını ve aynı kaderi paylaştıkları yalanını söyleyen bu burjuva partilerin, hükümet olduklarında onlara reva gördükleri şey ise işsizlik, yoksulluk, sendikasızlaştırma, düşük ücretler, iş cinayetleri ve kuralsız çalışma olmuştur. İşçiler bu son seçimlere de yoğun bir hak saldırısı altında girdiler. Fiili çalışma süreleri 12-14 saate yükseldi. Altı milyona yakın işçi asgari ya da bunun biraz üstünde bir ücretle çalışıyor. Kayıt dışı çalıştırma da hesaba katılınca bu sayının çok daha yüksek olduğunu anlamak hiç de zor değil. Son on iki yılda, asgari ücretle çalışan işçi sayısı %80 artmış durumda. Sendikalaşmak isteyen işçilere yönelik patron baskıları ve işten atmalar vaka-i adiyeden sayılır oldu. Son iki yılda cam ve metal işçilerinin grevleri “milli güvenliği ve sağlığı bozucu” olduğu gerekçesiyle fiilen yasaklandı. Taşeron çalışma asıl çalışma haline geldi. İş cinayetleri hız kesmeden devam etti, ediyor. Kıdem tazminatı hakkı ortadan kaldırılmaya çalışılıyor.

Yukarıda belirtilen ve yıllardır işçi-emekçi sınıfları inim inim inleten bu sorunların hiçbirisi düzen partileri tarafından çözülemez. Çünkü onların işi işçilerin daha fazla sömürülmesinin yolunu açarak, sözcüsü oldukları sermaye kesimlerinin kârlarını daha da arttırmalarını sağlamaktır. İşte işçi sınıfı ve emekçilerin içinde bulunduğu ahval ve şerait budur. Burjuva partiler kitlelerin sorunlarını, çözmek için değil, kendi iktidarlarına giden yolda kullanışlı bir dolgu malzemesi olarak kullanabildikleri ölçüde gündeme getirmişlerdir.

Örneğin CHP ve MHP 2015 seçimlerinde asgari ücretin 1500 liraya çıkarılmasını ve emeklilere iki maaş ikramiye verilmesini propaganda malzemesi olarak kullanmıştır. Fakat seçimlerden sonra, bu konuları neredeyse hiç ağızlarına almadılar. Bugünlerde koalisyon kurma telâşına düşen bu partilerin asıl pazarlık konuları bambaşka alanlarda. MHP, çözüm sürecinin rafa kaldırılması yönündeki milliyetçi hezeyanları ve Kürt düşmanı politikaları öne çıkarıyor. CHP ise koalisyon görüşmelerinin olumlu sonuçlanması için pek çok yakıcı konuda sessiz kalıyor. Burjuva muhalefet partilerinin yolsuzluk meseleleri konusundaki sözde ısrarcı tutumları, bir yandan bu tip pazarlıklarda elini güçlendirmeye yarayan bir argüman olarak iş görürken, diğer yandan meydanlarda “yolsuzlukların hesabını soracağız” yollu içi boş efelenmeler ise kitle manipülasyonu aracı olarak hizmet görmektedir. Bu düzen partilerinin, seçim sürecinde bolca öne çıkardıkları konulardan olan cumhurbaşkanının konumunun yasal sınırlarına çekilmesi, yolsuzluklar ya da yasaların çiğnenmesi meselelerinde birbirlerinin yakalarına sarılmayacakları, hem burjuva düzenin selameti hem de burjuva partilerin ve parlamentonun işlerliğinin devamı açısından “devr-i sabık” yaratmayacakları gün gibi açıktır. Şimdiye kadar ister koalisyon hükümetlerinde olsun isterse tek başına hükümetlerde, yolsuzluğa bulaşmamış, kendi yaptığı yasaları çiğnememiş, kitlelere karşı suç işleyip elini kana bulamamış bir burjuva partisi olmamıştır. Ayrıca bu burjuva partilerin hesaplaşma nedenleri, işçi-emekçilere karşı işlemiş oldukları suçlarla değil, iktidar olmanın yaratacağı olanaklarla, yani çıkar çatışmalarıyla ilgilidir.

AKP 2015 seçimleri boyunca kutuplaştırıcı dilin baş aktörü olmuştur. “Yeşil sermaye” denen, Özal’la birlikte sermaye birikim sürecini hızlandıran bu sermaye kesimleri, AKP’nin 12 yıllık kesintisiz hükümetleri boyunca daha da palazlanmıştır. Dini bir ilişki sermayesi olarak kullanan bu yeni “İslamcı burjuvalar”ın sermayelerinin hızla büyümesini sağlayan temel olgu da, düşük ücretler ve ağır çalışma koşulları altında işçi çalıştırmalarıdır. Çalıştırdıkları işçilerle din, mezhep, tarikat birliğini öne çıkaran bir söylemle kurdukları ilişkiler de onları daha fazla sömürmenin aracı oluyor. Çalışma hayatında kural tanımayan bu burjuvaların ve onların partisi AKP’nin yönünü sömürünün had safhada olduğu Doğu’ya (Çin gibi ülkelere) ve oralardaki endüstri ilişkilerine dönmeleri, AB’nin çalışma hayatına yönelik normlarından yüz geri etmeleri, daha hızlı zenginleşmenin yolunu açıyor onlara. Aynı zamanda AKP onları devlet ihaleleriyle ve yurtdışında kurulan yeni ticari ilişkilerle palazlandırdıkça, onlar da AKP’yi hükümette tutabilmek için hem parasal olarak, hem de sahip oldukları devasa medya gücüyle desteklemişlerdir.

Bu düzenin sahipleri ve onların politik temsilcisi olan partiler, dinin ve ulusal kimliğin ne zaman ne şekilde kullanılacağına, ne zaman nasıl bir işlev göreceğine, burjuvazinin uluslararası pazardaki durumuna ve kendi aralarındaki çatışmaların niteliğine bakarak karar veriyorlar. Örneğin ekonomik krizin faturasını işçi-emekçi sınıflara kesmek gerektiğinde, AKP-Gülen örneğinde olduğu gibi, hep bir ağızdan “aynı gemi içinde” olduğumuz, gemi batarsa herkesin batacağı, “birlik ve beraberlik” içinde bunun da atlatılacağı yalanı söylenirken, sermaye kesimleri arasındaki çıkar çatışmalarının kızıştığı, sömürüden kimin ne kadar pay alacağını iktidar olma durumunun ve aralarındaki güç ilişkilerinin belirleyeceği durumlarda ortada ne “din kardeşliği” kalıyor ne de “ulusal birlik”. Bu kez kitleler tam da bu temellerde bölünüp, sermaye partilerinin payandası haline getiriliyor.

AKP, gerilimin ve kutuplaşmanın en aza indiği olağan koşullarda, tek başına hükümet olmaya yetecek bir oy oranına ulaşmasının son derece zor olduğunu biliyor. Yeri gelmişken belirtmekte fayda var; CHP’nin koalisyon ortaklığına gösterdiği heves, TÜSİAD’ın demokratikleşme ve AB vurgusu yanında bir AKP-CHP koalisyonu için yaptığı açıklamalar ve gösterdiği çaba, burjuva siyasetin tansiyonunu düşürüp bu gerilim siyasetinden AKP’nin nemalanmasının önünü kesme ve oyunu makul sınırlara çekme amacını da gütmektedir. İktidarının ilk yıllarında mağduriyet söylemini kullanan AKP’nin, ele geçirdiği devlet olanaklarından ve eriştiği güçten dolayı bu dilin pek inandırıcılığı kalmamıştır. Şimdilerde ise daha fazla prim yapan, oy almaya yarayan kutuplaştırıcı siyaset onun temel aracı haline gelmiştir. HDP’nin parti olarak seçime girmesi ve barajı aşması tek başına hükümet olmasına engel olacağı için bütün bu kirli dilini HDP’yi yıpratma üzerine kurmuş, ne “zerdüştlüğünü” bırakmıştır söylemedik ne “bölücülüğünü” ne de “din düşmanlığını”. Din ve milliyetçilik sömürüsü üzerinden geliştirilen bu dil, yüzlerce HDP bürosunun tahrip edilmesine, büroların ve miting alanlarının bombalanmasına ve insanların ölmesine neden olmuştur. Siyaseti akıllara durgunluk verecek derecede kutuplaştıran AKP’nin, iktidarda kalmak için yapamayacağı akıldışılığın olmadığını son süreçte yaşadıklarımız çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır. Kitlelere bir taraftan “aza kanaat etmeyi” salık veren bu “din” ve “milliyetçilik” tüccarlarının kendi zenginliklerini büyütmek için kullanamayacakları hiçbir değer, çıkaramayacakları hiçbir çatışma ve savaş, yönelmeyecekleri hiçbir kırım ve katliam yoktur. Yeri geldiğinde, en barbar, en vahşi ve acımasız, kendine benzemeyen Müslümanlar da dahil olmak üzere tüm insanlığa düşman IŞİD gibi katil sürülerini yaratıp meydana sürebiliyorlar. Kaynatılan Ortadoğu kazanında insan eti pişiriyor, yoksul Müslüman işçi-emekçileri ateşe atıyor bu insanlıktan nasiplenmemiş sermaye grupları ve onların eli kanlı barbar sürüleri.

Burjuva siyasetin kutuplaştırıcı dilini kullanarak işçi ve emekçileri birbirlerine düşürmesine, onları kanlarının son damlasına kadar sömürmesine ve Ortadoğu’da halkların birbirlerine kırdırılmasına engel olacak yegâne güç işçi sınıfının örgütlü ve mücadeleci gücüdür. Gerek yerel ve gerekse de uluslararası burjuvazinin sömürü ve savaş düzenini bozacak olan da gene işçi sınıfının uluslararası birliği ve mücadelesi olacaktır.