Navigation

Türkiye’de İnsan Hakları İhlalleri

İnsan Hakları Derneği (İHD) 2010 insan hakları raporunu açıkladı. Raporun 137 sayfa olması bile Türkiye’de hak ihlalleri tablosunun ne kadar karanlık olduğunu göstermeye yetiyor. AB üyeliği doğrultusunda yapılan değişiklikler vesilesiyle “demokratikleşen” Türkiye’nin insan hakları karnesi, hem Türkiye açısından alınması gereken çok yolun olduğunu hem de burjuva demokrasisinin sınırlarının ne kadar dar olduğunu gösteriyor. Çok açık ki, burjuva demokrasisinin sınırları ancak işçi sınıfının mücadelesiyle genişleyebilir. Aksi takdirde insan hakları sadece kâğıt üstünde kalan yasa maddelerinden başka bir anlam taşımaz.

Rapor, 2010 yılında Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerini, yaşam hakkı, kişi güvenliği ve özgürlüğü, ifade özgürlüğü, toplantı ve gösteri özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü başlıkları altında topluyor. Daha baştan söylemek gerekiyor ki, raporda yer alan rakamlar edinilebilen bilgilerden oluşmaktadır. Kayıt dışı kalan ihlallerin sayısının oldukça fazla olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu bağlamda raporun eksiği vardır fazlası yoktur. Örneğin gözaltında kötü muamele ve işkence görenlerin sayısı 41 olarak veriliyor. Bu rakam sadece şikâyetçi olanların sayısıdır. Gerçek sayının bunun katbekat üstünde olduğu açıktır.

Yaşam hakkı ihlalleri

Rapora göre, 2010 yılında gerçekleşen yaşam hakkı ihlalleri, 469 kişinin ölümü, 20 kişinin yaralanmasıyla sonuçlandı. Bunun içerisinde “dur ihtarına uymadıkları” gerekçesiyle güvenlik güçleri tarafından öldürülen ve yaralananlar, cezaevlerinde ölenler, gözaltında ölenler, “faili meçhule” kurban gidenler, “kuşkulu” ölümler vb. bulunuyor. Çoğunluğu, 413 kişiyle cezaevlerinde gerçekleşen ölümler oluşturuyor. İHD’nin raporunda son on yılda cezaevlerinde gerçekleşen ölümlerin ayrıntıları da mevcut. Buna göre her sene ölümlerin sadece yarısını normal ölümler oluşturuyor. Diğer yarısını ise hasta tutukluların ölümü ve “intiharlar” oluşturuyor.

Kolluk kuvvetlerinin, öldürdükleri kişilerin intihar ettiklerini iddia etmeleri, işin içinden çıkmak için kullandıkları en klasik yöntemlerden biri. Katlin “intihar” olduğunu göstermek için sahte deliller ayarlanır, gerçeği gösteren kanıtlar ise imha edilip intihar senaryoları yazılır. Bu tip olaylardan sonra ölümün gerçekleştiği yerlerde güvenlik kameraları nedense hep arızalıdır. Verilen örneklerden birisi şöyle:

“11 Nisan günü, İzmir Buca Kırıklar F Tipi Cezaevi’nde kalan Mehmet Kılınç isimli siyasi hükümlü, «beyin kanaması» iddiasıyla getirildiği hastanede öldü. Cezaevi idaresi ailesini arayarak Kılınç’ın intihar girişiminde bulunduğunu söyledi. Ancak Kılınç’ı hastaneye getiren jandarmaların çelişkili bilgiler vermesinden kuşkulanan aile, 28 yaşındaki oğullarının vücudunda darp izleri gördü. Otopsi sonucunda kafasının arka kısmında kafatası kırığı, beyinzarının altında ve beyinde ciddi zedelenme, beyincikte kanama, vücudun çeşitli yerlerinde morluklar ve kesiklerin olduğu açıklandı.”

Hasta tutukluların ölümleri de önemli bir paya sahip. Her alanda olduğu gibi burada da Kürtlere ve devrimcilere “özel muamele” yapılıyor. Bu durum devletin burjuvazinin zor aygıtı olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Güler Zere örneği akıllarda tazedir hâlâ. Sağlık sorunları sebebiyle tahliye edilmesi gereken Zere, hastalık oldukça ilerledikten sonra serbest bırakıldı. Artık kanser hastalığı geri dönülemez noktaya gelmiş olan Zere birkaç ay sonra yaşama veda etti. Üstelik bu münferit bir vaka değil. İHD’ye göre şu anda da cezaevlerinde 112’si ağır olmak üzere 266 hasta tutuklu bulunuyor. Bu hasta tutuklular ne doğru düzgün tedavi ediliyor, ne de tahliye edilmesi gerekecek kadar ağır hasta olanlar serbest bırakılıyor. Oysa mevzubahis Ergenekon davasından yargılananlar olunca “GATAkulli” ile hastaneye kaldırılıp aylarca tedavi görebiliyorlar.

Yaşam hakkı ihlalleri sadece cezaevlerinde değil, dışarıda da vuku buluyor. Özellikle 2007’de Polis Vazife ve Selahiyet Kanununda yapılan değişiklikten beri polisin yargısız infazlarında ciddi bir artış söz konusu. Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) raporuna göre 2007’de 24 olan yargısız infaz sayısı, 2008’de 37’ye, 2009’da ise 48’e çıkmış. 2010 yılında da tablonun aynı olduğunu görüyoruz. İHD 10 Aralık 2010’da İnsan Hakları Haftası vesilesiyle düzenlediği basın açıklamasında, kolluk kuvvetlerinin açtığı ateş sonucunda 28 kişinin yaşamını kaybettiğini, 9 “faili meçhul” cinayetin gerçekleştiğini, kara mayınları yüzünden de 6 kişinin öldüğünü açıkladı. 2010 Mayısında Şerzan Kurt adlı Kürt genci faşistlerin saldırısında çıkan olayda polis kurşunuyla ölmüştü. Olayla ilgi süren davada tutuklu olarak yargılanan polisin avukatı “devletin şerefli memuru” olduğu gerekçesiyle müvekkilinin tahliyesini talep etti. Devletin “şerefli memurları” ya da “iyi çocukları” bu tip davalarda bir müddet göstermelik olarak yargılansalar da daha sonra serbest bırakılıyorlar.

En temel haklar engelleniyor

Anayasanın 34. maddesine göre “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.” Ancak aynı madde içerisinde yer alan “millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlâkın korunması” amacıyla sınırlama yapılabileceği cümlesi toplantı ve gösteri özgürlüğünü yargı ve güvenlik güçlerinin insafına bırakıyor. “Milli güvenlik”, “kamu düzeni” gibi kavramlar burjuvazinin her yöne çekiştirebileceği muğlâk kavramlardır. Böylece işçi sınıfının eylemlerinin engellenmesinin veya kısıtlanmasının, hatta göstericilerin kolluk kuvvetlerinin fiziksel şiddetine maruz kalmalarının yolu açılmaktadır. Rapora göre 2010 yılında yapılan toplantı ve gösterilere polisin müdahalesi sonucunda 2 kişi öldü, 67 kişi hastanelik oldu. Yüzlerce insan gözaltına alındı. Örneğin Ataması Yapılmayan Öğretmenler Platformu’na üye öğretmenler, 17 Ağustosta Abdi İpekçi Parkı’nda “Öğretmenler işsiz, okullar öğretmensiz”, “Koşulsuz atama istiyoruz” yazan dövizler taşıyarak KPSS rezaletini protesto etmek istemişlerdi. Bu eyleme polis müdahale etmiş ve 51 kişiyi gözaltına almıştı. Son derece meşru talepler dahi düzenin öfkesinden nasibini almaktan kurtulamıyor.

Hakeza aynı tahammülsüzlük öğrencilerin protestolarında da söz konusuydu. 2010 sonunda Dolmabahçe’de Erdoğan ve rektörlerin görüşmesini protesto etmek isteyen öğrencilere polisin müdahalesi sert olmuştu. Bu saldırı AKP’nin kendine demokratlığını ortaya koymuştu: “İş kendisine yönelik darbeci girişimlere ve devlet aygıtının burjuva demokrasisi çerçevesinde kısmi bir yeniden düzenlenmesine geldiğinde, ya da kendi oy deposu olarak gördüğü bazı toplum kesimlerinin (başörtülü öğrenciler gibi) demokratik taleplerine sahip çıkıyormuş görünmeye çalıştığında demokrat kesilen AKP, işçiler, öğrenciler, Kürtler gibi ezilenler kendi taleplerini sokaklara dökülerek ortaya koyduğunda, özellikle Türkiye’deki tüm burjuva düzen partilerine özgü tipik zorba yüzünü göstermekten geri durmuyor.”(Deniz Moralı, Öğrenci Eylemleri ve Düzen Güçleri, MT, Ocak 2011)

Örgütlenme özgürlüğüne dair ihlaller de konunun önemli bir boyutu. Polis parti ve dernek temsilciliklerini, kültür merkezlerini basmakta, insanlar gözaltına alınmaktadır. Bu kurumların düzene muhalif olduklarını söylemeye gerek yok! Sendikal yasak ve baskılar da devam ediyor. Sendikalı olmak isteyen işçiler hemen hemen her fabrikada işten atıldılar. Limter-İş üyesi 75 kişi hakkında tersanelerdeki iş cinayetlerine karşı grev yaptıkları gerekçesiyle soruşturma açıldı. KESK üyeleri hakkında açılan davalar ise devam ediyor.

Emniyet Genel Müdürlüğünün 2010 Faaliyet Raporunda hiç utanmadan “Teşkilatımız, terörle mücadelesini hukuk devleti ilkelerine ve insan haklarına saygı, «işkenceye sıfır tolerans» politikası çerçevesinde, gerek toplumun tüm katmanlarıyla gerekse terörle mücadele eden birimlerle koordinasyon ve işbirliği içinde sürdürmektedir” ifadesi yer almaktadır. “Terörle mücadele” adı altında kaç operasyon yaptıklarını, ne kadar mühimmat ele geçirdiklerini yazmışlar ama kaç kişinin öldüğünü belirtmemişler. “Toplumsal olaylara müdahale” başlığında ise 793 toplumsal olayda 2862 kişinin “şüpheli” olarak yakalandığı, bu olaylarda 254 polisin ve 128 kişinin yaralandığı belirtilmiş. Yaralanan çelik yelekli, kasklı, silahlı polis sayısının, yaralanan silahsız, savunmasız vatandaş sayısından fazla verilmesi dikkate değer!

“Hukuk devleti ilkelerine ve insan haklarına saygı”, “işkenceye sıfır tolerans” iddiaları palavradan başka bir şey değildir. “Terörle mücadele” adı altında işçi ve emekçilerin haklı mücadeleleri engellenmekte, sendikal ve siyasal örgütlenmeleri baskı altında tutulmakta, eylemlerine müdahale edilmektedir. 11 Eylül’den sonra “terör” burjuvazinin tüm dünyada ezilenleri korkutmak ve sindirmek için kullandığı baş umacı olmuştur. Keyfi tutuklamalar, uzayan gözaltı süreleri, işkenceler, yargısız infazlar “terörle mücadele” kavramı ile meşrulaştırılmaktadır.

İHD’nin 2010 raporuna göre cezaevlerinde 230 tutuklu, gözaltında 41 kişi, gözaltı yerleri dışında ise 95 kişi işkence ve kötü muameleye maruz kalmış bulunuyor. Başta da söylediğimiz gibi bu sayılar yalnızca şikâyetçi olanların sayısını verdiğinden gerçek sayının altındadır. “Mektup engeli, dayak, ailelerle yapılan telefon görüşmelerinin keyfi olarak kesilmesi, küfür, işkence, tecrit, baskı, zorla sayım alma, kültürel aktivitelere katılımın engellenmesi, gazete, kitap, dergilere yönelik ayrımcılık, yayınların engellenmesi, kadın mahpusların muayene olacağı sırada erkek görevlilerin muayene odasından dışarı çıkmaması, ajanlık dayatmaları” cezaevi yönetimlerinin uyguladığı baskı yöntemlerinden bazıları. İşte “insan hakları”, işte “işkenceye sıfır tolerans”!

Düşünce ve ifade özgürlüğü

BDP’nin İstanbul’da düzenlediği bir dayanışma yemeği polisler tarafından basıldı ve engellendi. 20 Ocakta Tekel işçilerine destek amacıyla Marmara Üniversitesi öğrencilerinin hazırladığı fotoğraf sergisine “siyasi” olduğu gerekçesiyle izin verilmedi. 25 Mayısta ise “İsyan” adlı tiyatro oyunu polisler tarafından bomba ihbarı gerekçesiyle oynatılmadı.

İfade özgürlüğü ihlalleri etkinliklerle sınırlı kalmadı. Bazı sosyalist ve Kürtçe yayınlar ya toplatıldı ya yayınları durduruldu ya da matbaaları basılarak darp edildi. Toplamda beş gazetenin yayını 120 gün süreyle durduruldu. Örneğin Kürtçe yayın yapan Azadiya Welat gazetesinin yayını “yasadışı örgüt propagandası” yapıldığı gerekçesiyle iki kere birer ay süreyle durduruldu. Hakeza BDP’nin referandum sürecinde kullandığı Kürtçe afişler “Türkçe dışında başka bir dil” kullanıldığı gerekçesiyle toplatıldı. KCK davalarında da sanıkların savunmalarını Kürtçe yapmalarına benzer gerekçeyle izin verilmiyor. Belli ki Kürtçe yasağı TRT için kalkmış olsa da Kürtler için devam ediyor hâlâ!

İfade özgürlüğüne yönelik olarak açılan davalar da azımsanacak sayıda değil. Sadece İstanbul’da 57 kişi hakkında 42 dava açıldığını yazıyor rapor. Devam eden ve sonuçlanan davalarla birlikte bu sayı 165 kişi ve 108 davaya çıkıyor. 2010 yılında sonuçlanan davalarda 22 kişi toplam 14 yıl 6 ay hapis ve 102 bin lira para cezasına çarptırıldı. Açılan davaların önemli bir kısmında “yasadışı örgüt propagandası” yapıldığı iddia ediliyor. Bir şarkı söylemek, bir kitap basmak ya da ANF’den bir haber yayınlamak, yargı tarafından “örgüt propagandası”yla suçlanıp cezalandırılmak için yeterli. Hatta bazı davalar ve alınan kararlar absürt tiyatroya konu olacak cinsten. Örneğin Batman’da bir kültür merkezinin tiyatro oyuncuları ve müzisyenleri eylemlerde kitleleri coşturdukları için beş yıl boyunca sanatsal ve sosyal etkinliklere katılmama cezası aldılar.

Yargının “bağımsızlığı” düşünce ve ifade özgürlüğüne karşı açtığı davalarda da açıkça görülüyor! Kürtlere ve sosyalistlere yönelik haberler düzen gazetelerinde yayınlandığında sorun çıkmıyor, aynı haber sosyalist basında yayınlandığında “suçu ve suçluyu övme”nin kanıtı olarak kabul ediliyor. Dahası burjuva gazetelerdeki haberler ihbar ve delil olarak kabul edilip habere konu olan kişi ve kurumlara dava açılabiliyor.

Raporda insan hakları ihlalleri detaylı olarak verilmiş. 2010 yılının “insan hakları” manzarası hükümetin iddialarının aksine hiç de iç açıcı değildir. Bazı yasalarda yapılan değişikliklerle birlikte geçmişe oranla yasal anlamda bir ilerleme söz konusudur. Ancak bunlar bile çoğunlukla kâğıt üstünde kalmakta, uygulamada işkenceler, baskılar, yasaklar, yargısız infazlar devam etmektedir. Sorun Türkiye ile de sınırlı değildir. Sorun kapitalizmin doğasından kaynaklanmaktadır. Çünkü sınıflı ve sömürülü bir toplumda yasaların insan haklarını garanti altına alamayacağı açıktır. Burjuvaların “insan hakları” bildirgelerinin amacı tam da bu gerçekliği örtmektir. Ancak buradan demokrasi ve insan hakları için mücadelenin anlamsız olduğu sonucu çıkmaz. Tersine bu anlamda insan haklarının güvence altına alınması, demokrasinin gelişmesi ancak işçi sınıfının mücadelesiyle gerçekleşebilir. Gerçek anlamda insan hakları, ancak toplumsal eşitsizliğin ortadan kalktığı sınıfsız toplumda hayata geçecektir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 73, Nisan 2011