Navigation

İstanbul’daki Yıkımların Düşündürdükleri

29 Mart yerel seçimlerinde oy kaybıyla da olsa ipi önde göğüsleyen AKP, seçim sonrasında İstanbul’un çeşitli semtlerinde yürüttüğü yıkımlarla, işçi-emekçi düşmanı bir parti olduğunu bir kez daha gösterdi. Yerel seçimler sonrasının bilindik tablosu olan gecekondu yıkımları, 29 Marttan sonra da sahnedeki yerini aldı. Seçmenlerden oy toplayabilmek için seçim öncesinde yapılmasına izin verilen inşaatlar, seçim sonrasında yıkımlara kurban gitti. Ümraniye, Sultanbeyli, Ataşehir ve Küçük Çekmece’de pek çok bina polis zoruyla yıkıldı.

Burada bir ayrım yapmayı unutmamak gerekiyor. Yıkılan inşaatların ortak özelliği düzenin kanunlarına uygun olmayışı değildir. Ortak nokta, yıkılan inşaatların işçi ve emekçilere ait oluşudur. İmar ve iskân kanunlarına uygun olmayan nice yalı, villa, işyeri sapasağlam ayakta durabilmektedir. Yoksul halkın onlarca yıllık emeğinin ürünü olan gecekonduları yıkmak için polisiyle, jandarmasıyla hemen harekete geçen devlet, ne hikmetse burjuvaların inşaatları karşısında “aciz” kalmaktadır. Yıkım örnekleri bile devletin söylendiği gibi sınıflar üstü bir kurum olmadığını, tersine burjuvazinin hizmetkârı olduğunu açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Örneğin ormanlık alanda inşa edildiği için hakkında yıkım kararı çıkan Acarkent ve Acaristanbul villaları hâlâ yıkılamadı. Bu, kapitalist düzende “adalet”in hangi sınıfın “adalet”i olduğunu da açık bir şekilde gösteriyor.

Seçim sonrası yıkım görüntüleriyle bir kez daha gündeme gelse de, konut sorunu yeni bir sorun değildir. Kapitalizm geliştikçe köylerinden kopup bir iş bulabilme umuduyla şehirlere göç eden kitleler, üretim alanlarının etrafında gecekondu mahalleleri oluşturmuşlardır. Türkiye’de kapitalizmin gelişmeye başladığı 50’li yıllardan itibaren muazzam bir göç dalgası yaşanmıştır köylerden kentlere doğru. Yoksulluk ve işsizlik gibi sebeplerle barınma sorunuyla karşılaşan binlerce işçi-emekçi başlarını sokabilecekleri tek göz gecekondular dikmişlerdir boş buldukları yerlere. Önceleri işçi ücretlerinin yükselmesini engellemek için gecekondulaşmaya göz yummakta sakınca görmeyen burjuvazi, bugün ise buralardan rant elde etme peşindedir. Asıl derdinin ekonomik çıkar olduğunu gizleyebilmek için de, “çarpık kentleşmeye son vereceğiz”, “gecekondu mahallelerini iyileştireceğiz” gibi klasikleşmiş söylemlerle kitleleri kandırmaya çalışıyorlar. Bu yalanların sökmediği yerlerde ise binaların kaçak olduğunu dile getirerek yıkıma başlıyorlar.

Sermaye özellikle 90’lı yıllardan beri, emekçilerin yaşadığı alanlara gözünü dikmiştir. “Dünya başkentine yaraşır bir altyapı kurma” gibi cafcaflı sözlerle geniş çaplı yıkımlar için gerekli ortam uzun zamandır hazırlanıyor. Nitekim birçok emekçi mahallesi, sermayenin “dönüşüm” projelerinin kurbanı oldu. AKP döneminde “kentsel dönüşüm” adını alan bu talan projesi, tam gaz yoluna devam etmektedir. Emekçiler kentin dışına sürülürken, en güzel yerler patronlar sınıfının hizmetine sunulmaktadır. İnşaat şirketleri ise muazzam kârları kasalarına doldurmaktadır.

TOKİ’nin “ucuz” konutları

AKP’nin “kentsel dönüşüm” projesinin bir parçası olan TOKİ ise yağma ve talanı gerçekleştirmeye yardımcı olan en önemli araçlardan biridir. Başbakanlığa bağlı TOKİ’nin bu yağma ve talan projelerindeki amacı, “çöküntü alanlarını yaşanabilir hale getirmek”, “dar gelirli vatandaşlara konut sahibi olma imkânları yaratmak” ve “bu kişileri sağlıksız ve plansız gecekondu bölgelerinden çıkarmak” olarak lanse edilse de, gerçeklik hiç de böyle değildir. 2000’li yılların başında çıkarılan yeni yasalarla, TOKİ, rant alanlarının merkezî bir şekilde kontrolünü ve dağıtımını sağlayan bir kurum haline gelmiştir. TOKİ, kaynaklarının çok küçük bir kısmını emekçilere yönelik “ucuz” konutların yapımına ayırıyor. Sayıları son derece sınırlı olan ve güya dar gelirliler için inşa edilen bu konutların önemli bir kısmı yüksek gelirliler tarafından satın alınıp rant elde etmek için kullanılıyor. “Kira öder gibi ev sahibi olun” sloganıyla pazarlanan bu “ucuz” konutlara emekçilerin sahip olması mümkün değildir. 1000 TL teminat, birkaç bin TL peşinat ve 20 sene ödenecek taksitler, emekçileri ev sahibi yapmaya elverişli koşullar değildir. Onlarca yıllık emeğin sonucu olan birikimlerle peşinat bir araya getirilebilse bile, 20 sene boyunca kesintisiz olarak iş bulup çalışabilmek kapitalizmde ne kadar mümkündür? Uzun taksitlerin burjuvaziye önemli bir getirisi de, taksitlerin işçilerin boynunda ağır bir prangaya dönüşmesi ve bunun sonucunda mücadele etmek yerine mevcut çalışma koşullarına boyun eğilmesidir.

Dar gelirliler için inşa edildiği söylenen konutların kalitesiz olması da işin başka bir tarafı. Yüksek gelirliler geniş ve ferah evlerde otururlarken, emekçiler sağlıksız evlere mahkûm edilmektedir. Müteahhitler daha fazla kâr elde etmek amacıyla kullandıkları inşaat malzemelerinin niceliğini ve niteliğini düşürebildikleri kadar düşürüyorlar. Yeni evlerine taşınan birçok kişi çatının akması, banyonun su sızdırması, kalorifer borularının patlaması, tavan çökmesi gibi ciddi problemlerle karşılaşıyor. Kiradan kurtulan birçok işçi-emekçinin sevinci kursağında kalmış oluyor böylece. TOKİ konutları işçileri şehir merkezinden sürme operasyonunun da örtülmesine hizmet ediyor. Yağma ve talan projeleri allanıp pullanarak toplumsal bir muhalefetin önüne daha baştan set çekiliyor. Bunun için en etkili araç ise medya. Medyanın muazzam çarpıtma ve yönlendirme rolü, yıkım olaylarında bir kez daha tescillendi.

Sultanbeyli’deki yıkımlarda evini yıktırmak istemeyen bir baba, bebeğinin boynuna bıçak dayayarak yıkımı engellemek istemişti. Gecekondu yıkımları gazete manşetlerine “vicdansız baba” olarak yansımıştı. Çünkü çocuğunu kalkan yapmak zorunda kalan bir babanın çaresizliğinin nereden kaynaklandığını veya on binlerce kişiyi evsiz barksız bırakan vicdansız “devlet baba”yı kimsenin sorgulamasını istemiyorlar.

İsmiyle hiç de müsemma olmayan Altınşehir’de yapılmak istenilen yıkımlarda ise tam bir terör estirildi. Gecekondu mahallesine panzer eşliğinde çok sayıda çevik kuvvet ekibiyle gelen yıkım ekipleri büyük bir direnişle karşılaştı. Evlerinin yıkılmaması için yıkım ekiplerine karşı gelen mahalleliye, polis vahşice saldırdı. Polis, attığı gaz bombaları ve plastik mermilerle mahalleyi adeta savaş alanına çevirdi. Çok sayıda mahalleli yaralandı. Hatta polisin sıktığı plastik mermiyle sol çenesi kırılan bir Kürt kadınının hastanede tedavi görmesi dahi engellendi. Mahalle sakinlerine karşı tazyikli su ve biber gazı sıkan polisten nasibini bir okul da aldı. Onlarca öğrenci atılan gaz bombasından etkilendiği için hastaneye kaldırıldı. Emniyet ve valilikse gaz bombasının okula göstericiler tarafından atıldığını söyleyecek kadar yüzsüzleşti. Burjuva medya da onlara çanak tutarak yaşanan olayları “vatandaşlar belediye ekiplerine taş yağdırdı” şeklinde ekranlara ve sayfalara taşıdı.

Çözüm kapitalizmi yıkmakta

Konut sorunu aslında seçimlerden bağımsız olarak işçi ve emekçilerin en önemli sorunlarından birisidir. Üstelik sadece Türkiye’ye has bir durum değildir bu. Kapitalizmin doğası gereği tüm dünyada emekçiler bu sorundan mustariptir. Rüyalar ülkesi ABD’de bile evsizlerin sayısı 2007’deki resmi rakamlarına göre 700 bin civarındadır. Bu rakamın derinleşen krizle birlikte çok daha arttığı muhakkaktır. Son aylarda Türkiye’de yapılan yıkımlardan yansıyanlar, kapitalizmin miadının çoktan dolduğunu gösteriyor. İnsanın en doğal hakkı olması gereken barınma hakkından milyonlarca kişi yararlanamıyor. Başını bir gecekondu çatısı altına sokanlar ise kapitalizmin hışmına uğruyorlar. Kolluk güçleri barınma hakkı için mücadele eden işçi ve emekçilere çoluk çocuk, yaşlı kadın demeden saldırıyor, onları dövüyor, yaka paça gözaltına alıyor. Bunlar bunayan kapitalizm canavarının gözü dönmüş saldırılarıdır.

Zeynep Güneş’in, Konut Sorunu Nasıl Çözülür? adlı yazısında dediği gibi:

“Diğer pek çok sorunda olduğu gibi bu sorunun da çözüm yolu, kapitalizmi alaşağı edecek ve bütün üretim araçlarına bizzat işçi sınıfının el koyacağı bir toplumsal devrimden, proleter devrimden geçmektedir. Özel mülkiyetin ortadan kaldırılacağı, üretimin merkezi bir plana uygun olarak yapılacağı, insanların eğitim, sağlık, barınma, ulaşım, elektrik, su gibi en doğal ihtiyaçlarının ücretsiz ya da çok cüzi ücretlerle karşılanacağı, tüm iktidarın sovyetler aracılığıyla işçi sınıfının elinde olduğu bir işçi devleti. Tıpkı konut sorunu gibi, işçi ve emekçilerin kapitalizmin kangren haline getirdiği tüm sorunlarının çözümü, sınıfsız ve devletsiz topluma, yani sosyalizme ilerleyen böyle bir devletten geçiyor. Proleter devrimin ardından bizzat proletarya tarafından oluşturulacak bu devlette, büyük mülk sahibi sınıfların mülklerine el konulacak ve tüm boş mülklerle birlikte buralar da işçilerin kendi devletinin mülkiyetinde yerleşime açılacaktır. Doğayı tahrip etmeyen, onunla uyumlu, sağlıklı ve güvenli konutlar bizzat bu devlet tarafından yapılarak işçilerin buralarda sağlıklı bir şekilde yaşamaları sağlanacaktır.

“Enerji ihtiyacı doğaya zarar vermeyen yöntemlerle karşılanan, ulaşım sorununun güvenli bir şekilde toplu taşıma araçlarıyla çözüldüğü, kreşinden okuluna, sağlık merkezlerine, spor alanlarından kültür ve sanat merkezlerine, çamaşırhanesinden yemekhanesine her türlü temel ihtiyacın kolayca karşılandığı yaşam alanları: Üretici güçler, tüm bunların bugünden yaşama geçirilmesinin önünde hiçbir engelin bulunmadığı bir gelişmişlik düzeyine sahiptir. Tek engel kapitalizmdir. O da devrimci proletaryanın kendi elleriyle onu ortadan kaldırmasını bekliyor.” (MT, Mayıs 2005)

İnsanlığa başını sokacağı bir ev bile veremeyen bu düzeni tarihin çöp sepetine göndermek için mücadele saflarını sıklaştıralım!

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 51, Haziran 2009