Navigation

Hawar: Hasankeyf’in Çığlığı

İlk kez 1950’li yıllarda gündeme gelmişti Ilısu barajı. Aradan yıllar geçtikten sonra Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) kapsamında yatırım programına alındı. Yerel ve küresel çapta yapılan protestolar neticesinde 2002 yılında projenin yapımı durduruldu. Ancak 2005’te Ilısu baraj projesi tekrar gündeme geldi ve 5 Ağustos 2006 tarihinde dönemin Başbakanı Erdoğan tarafından temeli atıldı. Böylece 12 bin yıllık tarihi olan Hasankeyf’in ancak 50 yıl fayda sağlanabilecek bir projeye boğdurulmasının öyküsü başladı. Bu katliamı yapanlar meydanlarda “bu toprakların gerçek sahibi biziz” diye arz-ı endam edenlerdi. Anadolu’yu, tarihi, kültürü, medeniyeti dillerinden düşürmeyenler yine onlardı. Oysa onlar hakkındaki hükmünü yıllar öncesinden vermiştir Marx. Onlar, gölgesini satamadığı ağacı kesen sömürücülerdir. Hasankeyf bugüne dek nice sömürücüye, zalime direndi. Ahmed Arif’in Anadolu’ya seslenirken söylediği gibi, emekçi insanlığın tarihi, şiirlerle, türkülerle, marşlarla direnmeye devam edecek.

Beşikler vermişim Nuh’a

Salıncaklar, hamaklar,

Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır,

Anadoluyum ben,

Tanıyor musun?

Ezilenlerin yiğit ozanı Ahmed Arif ne güzel söylemiş! Onu dinlerken bir yanım Köroğlu’na, Pir Sultan’a ve Bedreddin’e; diğer yanım Dicle’nin kadim dostu Hasankeyf’e gidiveriyor. Şimdilerde hawar çığlıklarıyla insanlığın ağıdını yakan Hasankeyf’e. Ah Hasankeyf, kimlere beşiklik etmedin ki sen? İnsanlığın uygarlığa adım attığı yerlerden biriydin sen. İnsanın elleriyle yoğurup aklıyla şekil vermesine tanıklık ettin yüzyıllar boyu. Asur, Sümer, Urartu, Med, Roma, Bizans ve daha nice medeniyetlere beşiklik ettin. Gözlerin nice aşklar, ayrılıklar, savaşlar, isyanlar gördü. Kulakların nice türküler, ağıtlar, destanlar işitti. Sen ki uygarlıkların beşiği, Mezopotamya’nın gözbebeğisin. Hawar, sen şimdi haramilerin elindesin…

Binlerce yıl sağılmışım,

Korkunç atlılarıyla parçalamışlar

Nazlı, seher-sabah uykularımı

Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,

Haraç salmışlar üstüme.

Ne İskender takmışım,

Ne şah ne sultan

Göçüp gitmişler, gölgesiz!

Selam etmişim dostuma

Ve dayatmışım...

Görüyor musun?

Kimlere direnmedin ki sen Hasankeyf? Binlerce yıldır nice hükümdarlar eskittin surlarında. Ne Bizans Kralı Konstantin ne Artuklu Beyi Nasıruddin Mahmud durabildi önünde. Taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmayan Timur da göçüp gitti, gölgesiz. Görmediğin ne Haçlı seferleri kaldı, ne Moğol istilası. Hepsi de karışıp gitti toprağına. Bir sen kaldın geriye, direndin, dayattın. Ve selam ettin binlerce yıllık dostluğa, kardeşliğe, Dicle’ye. Ama şimdi seni dostuna, Dicle’ye boğdurtuyorlar acımasızca, kalleşçe. Tıpkı cihan harplerinde kardeşi kardeşe boğdurttukları gibi. Sur’da, Cizre’de, Kobane’de katlettikleri küçük kız çocukları gibi kanlı, kirli elleriyle bin bir parçaya bölüyorlar narin bedenini. Şehirleri, umutları yıkılan Mezopotamyalı anaların ağıtlarına karışıyor hawar çığlığın. Ve bağrında yatan ölüler dahi yerlerinden çıkartılıp başka yerlere göç ettiriliyor. Öyle bir zulüm ki ölüm bile çare değil. Hawar, sen şimdi cellâtların elindesin…

Öyle yıkma kendini,

Öyle mahzun, öyle garip...

Nerede olursan ol,

İçerde, dışarda, derste, sırada,

Yürü üstüne - üstüne,

Tükür yüzüne cellâdın,

Fırsatçının, fesatçının, hayının...

Vakit ağıt yakmanın, matem tutmanın vakti değildir. 12 bin yıllık tarihin ve deneyiminle bunu en iyi sen bilirsin yaşlı bilge. İnsanlık defalarca karanlığın içinden kitap ile, iş ile, tırnak ile, diş ile dayanarak; umut ile, sevda ile, düş ile direnerek çıkmayı başardı. Tarihin değişmez yasasıdır: Aydınlık daima karanlığa galebe çalar. İşte kavga meydanlarında umudun ve sevdanın türküsü yeniden söyleniyor. Sömürücülere, haramilere, cellâtlara karşı havaya kalkan yumruklar artıyor, artacak. Mis kokulu genç şafak doğdu, doğacak!

Kızlarım,

Oğullarım var gelecekte,

Her biri vazgeçilmez cihan parçası.

Kaç bin yıllık hasretimin koncası,

Gözlerinden,

Gözlerinden öperim,

Bir umudum sende,

Anlıyor musun?