Navigation

Sosyal-Şovenistlerin Irak Petrolü Tasası

Kürt sorunu yakıcılığından hiçbir şey kaybetmeden orta yerde duruyor. Ateşkes süreci açısından Mart ayının kritik olduğu daha önce Kürt hareketi tarafından açıklanmıştı. Diğer taraftan yaklaşan seçimler, tüm burjuva partilerinin, en başta da AKP ve CHP’nin Kürt yoksullarının desteğini nasıl alırız sorusuna cevap arayışlarını hızlandırıyor. Bunun anlamı yeni yalanlar, yeni içi boş paketler, yeni sahtekârlık ve ikiyüzlülük gösterileriyle karşılaşacağımızdır.

Böylesi bir ortamda, sosyalist hareket, Kürt halkının haklı ve meşru demokratik taleplerini her zamankinden daha yüksek sesle savunmak zorundadır. Burjuva güçlerin geliştireceği şoven kampanyalara karşı emekçileri aydınlatmalı ve onların yalanlarını ayrıntılarıyla deşifre etmelidir. Faşist güruh ve statükocu burjuvazi tarafından saçılan şovenist zehre karşı kararlı bir mücadele verirken, sahte sosyalistlerin, kızıl şallara bürünen sol-Kemalistlerin ulusalcılığına da prim verilmemesi gerektiği açıktır. Bu ulusalcılık özünde sosyal-şovenizmden başka bir şey değildir. Bu kesimler, milliyetçilikten farklı olduğunu iddia ettikleri bir yurtseverlik söylemiyle, ABD karşıtlığına indirgenmiş bir anti-emperyalist retorikle Kürt halkının haklı taleplerinin küçümsenmesine, hor görülmesine, gerici ilan edilmesine hizmet ediyorlar. Bu tutumu haklı çıkarmak isteyen sosyal-şovenistler, özellikle güney Kürtlerini (Irak Kürdistanı) her fırsatta küçümsemeyi ihmal etmiyorlar. Onlara vurdukları her “darbe”nin, Türkiye’deki Kürtlerin haklı mücadelesine de darbe vurmak olduğunu bal gibi biliyorlar.

SİP-TKP’nin haber sitesinde (sol.org) çıkan bir haber, gerek içeriği gerekse de üslubuyla, bu tespiti bir kez daha doğruluyor. 8 Şubat tarihli haberin başlığı şöyle: “Irak halkının petrolünü Barzani’ye teslim ettiler”. Başlıktaki küçümseyici tonu görmezden gelmek mümkün mü? Bu yaklaşımla, TC’nin kibirli, elitist ve statükocu burjuvazisinin omzu kabarık generallerinin ya da monşer diplomatlarının, Barzani ya da Talabani’yi “aşiret liderleriyle muhatap olmayız” açıklamalarıyla küçümsemeleri arasında kategorik bir fark var mıdır?

Durum ne?

Bilindiği gibi, bugün federe bir devlet olan Irak’ın kuzeyinde, kendi idari aygıtı, parlamentosu, bakanlıkları, ordusu, polisi vb. olan bir Kürdistan mevcut. TC egemen sınıfı ve sosyal-şovenistler Kürdistan dememek için halen “Kuzey Irak” gibi boş bir kavramı tercih etseler de bu bölgenin Irak hukukundaki karşılığı Federe Kürdistan’dır. Bölge, Kürdistan Yurtseverler Birliği ve Kürdistan Demokratik Partisi tarafından oluşturulan bir koalisyon hükümeti tarafından yönetiliyor.

Irak Kürdistanı, Irak’ın güneyindeki Basra bölgesiyle birlikte Irak’ın en zengin petrol ve doğal gaz yataklarına sahip olan bölgedir. Bu yatakların bulunduğu Musul ve Kerkük şehirleri, asırlardır Kürtlerin yaşadıkları ve çoğunlukta oldukları kentler olmuşlardır. Buna rağmen, Saddam rejimi yıkılıncaya kadar bölgeden elde edilen petrol gelirinin tamamı, eski rejimin merkezi durumundaki Bağdat’a akıyor ve Kürt bölgesi büyük bir sefaletin pençesinde kıvranıyordu. Bugünkü Kürdistan yönetimi, birkaç yıldır, bölgedeki petrol ve doğal gazın çıkartılması doğrultusunda çeşitli ülkelerle ikili anlaşmalar yapmasına rağmen, bu anlaşmalar, Bağdat’taki Saddam sonrası hükümet tarafından resmi anlaşma olarak kabul görmüyordu.

Nihayet geçtiğimiz ay, Irak Başbakanı Maliki, Kürdistan yönetiminin yaptığı petrol anlaşmalarını bundan sonra geçerli saydıklarını açıkladı. Bu durum hiç kuşkusuz, Iraklı Kürtler açısından büyük önem taşıyor. Böylelikle Irak Kürdistanı, bir önceki döneme göre daha bağımsız bir iktisadi zemine sahip olacaktır. Bu durumun orta ve uzun vadede Kürdistan bölgesinin tümüyle bağımsız bir devlete doğru evrilme sonucunu yaratıp yaratmayacağını söylemek şimdilik mümkün değil. Ne var ki, Iraklı Kürtlerin çoğunluğunun iradesi bu yönde bir gidişattan yana ise, biz komünistlere, bu karar karşısında nötr kalmaktan başka bir şey düşmez.

Ama sosyal-şovenistler hiç de öyle düşünmüyorlar. Onlar misak-ı milliciliklerini sol söylemlerle meşrulaştırmaya çalışıyorlar: “Ülkenin herhangi bir yerinde bulunan doğal kaynaktan, mantıken tüm ülke halkının faydalanması gerekir. … kuzeydeki Kürt yönetimi buradaki petrolün gelirini kendine ayırmayı teklif ediyor.” Sosyal-şovenistler, “Irak halkının petrolü” diye tutturuyorlar. Bu doğru bir kavramlaştırma mıdır? Bizce burada bir değil iki yanlış mevcut. Ama öncelikle hatırlatmakta yarar var; halk kavramı bilimsel (Marksist) bir kavram değildir. Buna rağmen, bu kavramın Marksist literatürde, egemen mülk sahibi sınıflar dışındaki tüm toplumsal sınıf ve katmanları ifade edecek şekilde kullanıldığını biliyoruz. Ayrıca ulusal sorunların yaşandığı coğrafyalarda, “ezilen halklar” türü ifadelerde de görüldüğü gibi, milliyet anlamında da kullanılmaktadır. Dolayısıyla yukarıdaki ifadeye dönecek olursak, sosyal-şovenistler, birincisi, bu ifade ile burjuva bir devlette yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin mülkiyetinin burjuvazi tarafından gasp edildiği gerçeğinin üstünü örtmektedirler. İkincisi, ezilen Kürt halkının varlığını “Irak halkı” kavramlaştırılması içinde gargaraya getirmektedirler.

Kimin petrolü ya da “bu memleket bizim” mi?

Irak’ta bulunan yeraltı zenginlikleri “Irak halkı”nın mıdır? Bu zenginliklerin mülkiyeti “Irak halkına” mı aittir, ya da en azından bunun nimetlerinden “Irak halkı” mı yararlanmaktadır? Irak kapitalist bir ülke olduğuna göre, ne bu zenginliklerin mülkiyeti halka aittir ne de bu zenginlikler halkın çıkarları doğrultusunda kullanılmaktadır.

Burada karşımıza çıkan, küçük-burjuva sosyalizminin devletçi bakış açısıdır. Kapitalist toplumda devlete ait işletmeleri ya da doğal kaynakları “halkın malı” olarak gören bu zihniyet, devleti, “halkın devleti”, onun ortak çıkarlarının bir ifadesi ya da en azından sınıflar üstü ve onlar arasında hakem rolü gören bir aygıt olarak kurgular. Oysa kapitalist toplumda devlet, burjuvazinin sınıfsal egemenliğini koruma, bu sınıfın çıkarlarını güvence altına alma ve pekiştirme aygıtından başka bir şey değildir. Kapitalist devlet, burjuvazinin malı olduğu içindir ki, bu devlete ait olan her şey de halkın değil, burjuvazinin kolektif malı durumundadır.

Kapitalist sistem sürdüğü sürece, işçi sınıfının sömürüsüyle yaratılan tüm zenginliğin yanı sıra doğal kaynaklar da ne hukuken ne de fiilen işçi sınıfının “mülkü” olabilir. Her şeyi üreten işçiler, buna rağmen kendileri için ücretten başka bir şey elde edemezler. Bu yüzden onlar için “zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur” denilmiştir. Bu yüzden, sosyal-şovenistlerin “bu memleket bizim” masallarının karşısına devrimci işçi sınıfı yüz altmış yıldır “işçilerin vatanı yoktur” şiarıyla çıkmaktadır.

Oysa sosyal-şovenistler bilinçli bir şekilde yanlış görüşleri savunuyorlar. İşin aslı, onlar petrol zenginliğinin Iraklı Kürtlere bırakılmasına (üstelik Irak anayasası gereğince petrol gelirinin tümünün petrolün çıktığı bölgeye ait olması mümkün olmadığı gibi, hiçbir ulusal grubun bu doğrultuda bir talebi de yoktur) karşı çıkıyorlar. Çünkü onlar da biliyorlar ki, böylesi bir ekonomik zenginlik bağımsız bir Kürdistan’ı daha da mümkün kılacaktır. TC burjuvazisi gibi sosyal-şovenistlerin de kabullenmek istemedikleri budur.

Bunu da gizlemiyorlar. “Böylece ülkenin bölünmesi sürecinde önemli adımlardan biri daha atılmış oluyor. … Aslında bu mesele, ilkesel olarak Irak’ın bölünmesi meselesiyle doğrudan ilintili” diye feryat ediyor sahte komünistler. Bu sahte komünistlerin gerçek korkusu Kürdistan’ın bağımsızlığa ulaşması durumunda, bu gelişmenin Türkiye’deki Kürtleri de aynı yönde etkilemesidir. Bir başka deyişle, TC egemenleriyle aynı korkuyu paylaşıyorlar.

Bu şovenist tutumlarına sözümona sosyalist bir kılıf geçirmek için, Marksistlerin “büyük ve merkezi devletten” yana oldukları tezine sarılıyorlar. Gerçekten de Marksistler, diğer tüm koşullar aynı kalmak şartıyla ve ayrılma hakkı her an saklı kalmak kaydıyla eşitlik, özgürlük ve gönüllü birlik temelinde kurulmuş büyük ve merkeziyetçi devletlerden yanadırlar (kuşkusuz bu, ademi merkeziyetçiliği ve hatta özerkliği dışlayan bir merkeziyetçilik değildir). Çünkü küçük devletler, üretici güçlerin gelişimi açısından daha elverişsiz bir ortam sunmanın yanı sıra işçi sınıfı mücadelesini ulusal temelde daha da bölmüş olurlar. Ama burada dikkatli olmak zorunludur. Bu Marksist ilke, ezilen ulusun ayrılma hakkının tanınmasını asla dışlamaz. Lenin’in defalarca vurguladığı gibi, bazen birliğe giden yol ayrılıktan ve daha küçük devletlere bölünmekten geçebilir. Daha az sorunlu durumlarda, demokratik ve merkeziyetçi bir birliğe giden yolda federasyon anlamlı bir adım olabilir.

Ezen ulus işçi sınıfı, ezilen ulusun ayrılıp bağımsız bir devlet kurması ya da kendi iradesiyle bir başka ulus-devletin sınırları içinde yeni bir birlik oluşturma istemi karşısında tarafsız kalabilmelidir. Çünkü ezilen ulus hangi devletin sınırları içerisinde kalırsa kalsın, proletarya zaten bu sınırların ötesinde bütün işçilerin savaş birliğini oluşturacak şekilde örgütlenmeyi amaçlar. Ezilen ulusun her ne olursa olsun «kendi» (ezen) ulus-devletinin sınırları içinde kalmasını savunan işçiler, ezen ulus şovenizmine bulaşmışlar demektir.” (Ulusal Sorun Üzerine, II. Bölüm, 11.md, www.marksist.com)

Yeni dinamikler, eskimeyen görevler

Bugün Ortadoğu kaynıyor. Arap emekçileri ayakta. Şii emekçiler, İranlı emekçiler seslerini yükseltmeye başladılar. Şimdi de Irak Kürdistanı’nda yoksullar taleplerini yüksek sesle sokaklarda dile getirmeye giriştiler. Şubat ayının ortalarında bunun örneklerini Süleymaniye kentinde gördük. Daha düne kadar ezilen bir ulusun parçası olma nesnelliğiyle kurtuluşlarını çeşitli burjuva Kürt önderliklerinde gören Kürt emekçilerin bu protestoları, en azından gelecek açısından büyük bir anlam taşıyor. Ulusal kurtuluşları doğrultusunda adım atan ezilen ulusun emekçi kitleleri, sınıf mücadelesinin tunç yasası tarafından toplumsal kurtuluş davasının içine çekiliyorlar.

Bu protestolar henüz nüve halindedir. Ama gelecek bu nüvelerden doğacaktır. Bu gelişmeler, ulusal sorun hakkındaki Marksist yaklaşımı bir kez daha doğrulamaktadır: “… ulusal sorunun çözümü, asıl sorunun kapitalizm olduğunu ve emperyalist-kapitalist dünya sistemi yıkılmadıkça, her türlü ekonomik eşitsizliğin yeniden ve yeniden üretileceğini gözler önüne serer. … Ancak, bu sınırlı kapsamına rağmen ulusal kurtuluş mücadeleleri, yine de iki nedenle proletaryanın çıkarınadır. Birincisi, asıl olanın proletaryanın kapitalist düzeni yıkmayı hedefleyen mücadele birliği olduğu gerçeğini gölgeleyen «ulusal mücadele» sorununun aşılması. İkincisi, sömürgeciliğe karşı ulusal bağımsızlık istemiyle ayaklanan yığınları, proletarya hegemonyası altında gerçek kurtuluş ve özgürlük savaşımına, yani toplumsal devrime yöneltebilme olanağını yaratması.” (Ulusal Sorun Üzerine, II. Bölüm, 4.md)

Kuşkusuz Irak Kürdistanı’ndaki emekçiler protestolara devam ederlerse bu gelişmeler Türkiye’deki Kürt emekçiler üzerinde de harekete geçirici bir etkide bulunacaktır. Kürt hareketi içinde yoksul emekçi kitleler bir adım daha öne çıkacaklardır.

Bir başka deyişle Ortadoğu’da yaşanan süreç çeşitli siyasi, etnik, dini, sınıfsal sorunları da kendi içine katarak büyümeye ve tüm bölge ülkelerini etkilemeye adaydır. Enternasyonalist komünistlere düşen görev, hazırlıklarını bu doğrultuda hızlandırmaktır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 72, Mart 2011