Navigation

İşsizlik İstatistikleri: Rakamların Sahte Dili

Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE), 2005 yılından itibaren işsizlik ve istihdamla ilgili istatistikleri üçer aylık dönemler üzerinden bir ortalama alarak her ay açıklamaya başladı. Şu ana kadar, Ocak 2005 ve Şubat 2005 verileri açıklanmış durumda. Bu veriler, burjuva medyada ve burjuva iktisatçılar arasında hararetli bir tartışma başlattı. Ne oluyordu da, bir taraftan Türk ekonomisi rekor üstüne rekor kırarak büyürken, aynı zamanda işsizlik de yeni rekorlara imza atıyordu?

Öncelikle belirtmek gerekiyor ki, gerek DİE’nin gerekse de diğer resmi ya da gayri resmi kurumların yaptıkları araştırmalar sonucunda ortaya koydukları sözde bilimsel istatistiklerin, gerçek durumla örtüşmesi sözkonusu bile olamaz. Bizlere matematiğin ve sayıların kesin olduğu, yalan söylemeyecekleri öğretilmiş olsa da, kapitalist toplumda o günahsız gözüken rakamlar bile burjuvazinin elindeki yalan silahına dönüşmek kaderinden kurtulamazlar.

 

Ocak 2005

Şubat 2005

15 ve daha yukarı yaştaki nüfus (000)

49.906

50.364

50.452

İşgücü (000)

24.289

23.512

23.588

İstihdam (000)

21.791

20.815

20.838

İşsiz (000)

2.498

2.697

2.750

İşgücüne katılma oranı (%)

48,7

46,7

46,8

İstihdam oranı (%)

43,7

41,3

41,3

İşsizlik oranı (%)

10,3

11,5

11,7

Tarım dışı işsizlik oranı (%)

14,7

15,2

15,4

Genç nüfusta işsizlik oranı (%)

19,7

21,4

21,8

Eksik istihdam oranı (%)

4,1

3,0

3,6

Bu istatistikler, gerek oluşturulurken, gerekse de yorumlanırken burjuvazinin şu ya da bu ideologunun elinde evrilip çevrilir, ardından ustaca bir hokkabazlıkla istenilen sonuca ulaşılır. Örnek verelim: ilköğretimini almış her bireyden 10,3 sayısının 11,5 sayısından daha küçük olduğunu bilmesi beklenir. Ancak sıra bu sayıların hangi olguyu temsil ettiğine geldiğinde, işler değişir. Nitekim eğer hükümet, ekonominin iyiye gittiği, işsizliğin azaldığı yalanını diline pelesenk ettiyse, onun kapıkulu durumundaki DİE’nin başkanı da çıkıp, işsizliğin azaldığını söylemek zorundadır. Ne var ki mukaddes devletimizin bir o kadar saygıdeğer kurumlarından biri olan DİE’nin başkanı olmak bile, insana, 2004 yılındaki ortalama işsizlik oranı olan %10,3 sayısının, 2005 yılının Ocak ortalaması olan %11,5 sayısından daha küçük olduğunu reddedebilecek bir kudreti bahşetmiyor! Ama olaya burjuvazinin gözünden baktığınızda, geçen yılki sayının bu yılki ilk verilerden daha küçük olması, hiç de işsizliğin arttığını itiraf etmenizi gerektirmez. Ne de olsa, istatistik bilimi birçok veriyi içerir. DİE başkanı diyor ki, 2005 Ocak yüzdesini geçen yıl ile değil 2004 Ocağı ile karşılaştırın: 2004 Ocağında işsizlik oranı %12,4 idi. Demek ki, işsizlik oranı bir yılda %12,4’ten %11,5’e düşmüştür!

Kapitalist düzenin devamı için kafa patlatan burjuva iktisatçıların işi gerçekten de zor. Bunlardan biri olan Hurşit Güneş, son işsizlik istatistiklerini yorumluyor ve kelime oyunlarından medet umuyor: “İşsizliğin arttığını söylemek kolay değil. Gerçi azaldığını da iddia etmek o denli büyük hata olur. Galiba şimdilik en doğrusu; ‘İşsizlik azalmamakta’ demek.” İşte, istatistiklerin ve kelimelerin burjuvaziye nasıl hizmet ettiğinin güzel bir örneği. İşsizlik ne artıyor ne azılıyor, yalnızca azalmamakta!

Kavramlarla oynama ve onları bir ideolojik silaha dönüştürmekte pek mahir olan burjuva iktisatçılar borsada da her gün yeni kavramlar üretiyorlar. Meselâ borsa yerinde saymıyor “yatay seyir izliyor”, düşmüyor “gevşiyor”. Bizim iktisatçılarımız da Amerikalı meslektaşlarından geri kalmıyorlar artık!

İşsizlik istatistikleri hangi gerçekleri gizliyor?

İstatistiklerin nasıl yorumlandığı, kişinin sınıfsal meşrebine ve eğilimlerine dair son derece yanılmaz veriler sunuyor. Ancak dahası da var. Bu istatistikler oluşturulurken, yapılan anketlerde sorulan soruların seçimi ve alınan cevapların kategorize edilmesi de, onu yapan kurumun hangi sınıfın çıkarlarını temsil ettiğini gayet güzel ortaya koyar.

DİE’nin yaptığı istatistiklerde kullandığı yöntemler, Avrupa Birliği (AB) istatistik mevzuatına uyum çerçevesinde yeniden düzenlenmiş durumda. Sözkonusu tartışmalara konu olan istatistikler de bu kapsamda bu yıl ilk kez biraz daha farklı bir yöntemle yapılmaya başlandı. Böylelikle bu istatistiklerin geçerliliğini sorgulayıp da Avrupa’ya özenen, onun yöntemlerini örnek gösteren sözde solcuların da ellerindeki kozlardan biri uçup gitmiş oldu. Ama bu durum, hiç de sözkonusu işsizlik ve istihdam araştırmalarının nasıl büyük bir sahtekârlık olduğu gerçeğini ortadan kaldırmış değil.

DİE’nin Hanehalkı İşgücü Anketi’nin özet sonuçlarını yukarıdaki tablodan takip edelim. Bu ülkede şu anda, 15 yaş ve üstünde 50,5 milyon insan yaşıyor. Oysa bunların ancak yarısından daha azını ifade eden 23,5 milyon kişi çalışabilir statüsünde sayılıyor. Peki geri kalan 15 yaşın üstündeki 27 milyon insan neden çalışabilir değil? Bu insanların kim olduğuna bakalım: ev kadınları, iş bulmaktan umudunu kesenler ve son bir aydır iş aramayanlar, emekli ve sakatlar, mevsimlik çalışanlar, öğrenciler ve askerlik yapanlar!

14 milyona yakın kadın “ev kadını” gibi hiçbir anlam ifade etmeyen ve aşağılayıcı bir kavramla daha baştan üretici olarak görülmeyen bir kategoriye sokuluyor. Kapitalist anlamda bir değer yaratmayan kadının ev içi emeği bütünüyle yok sayılıyor, ikinci plana atılıyor. Evin dört duvarı arasına hapsolmuş ve emeğine hiç kimsenin bir önem atfetmediği kadın böylelikle çalışamaz durumda olan sakatlarla aynı kefeye, iktisaden özürlüler kefesine konuluyor. Kendi emeğinin farkında olan ama bir işsiz olduğunun bilincinde olmayan kadın, kendisine mesleği sorulduğunda kimi zaman gururla kimi zamansa utanç içinde “ev kadınıyım” cevabını vermekten başka bir seçenekle karşı karşıya bulunmuyor. İşsizlerin sayısını olduğundan çok daha düşük göstermek için yapılan bu sahtekârlık, kırsal kesimde çalışan kadınlar söz konusu olduğunda iyice sırıtıyor: Tarım kesiminde “ücretsiz aile çalışanı” tanımına dahil edilerek “işsiz olmaktan kurtarılan” yaklaşık 3 milyon kadın var. Ama bu aynı kadınlar, kente göç edip bir iş bulamadıklarında, bu kez de ev kadını statüsünde yine işsiz olmaktan kurtulmuş oluyorlar!

Benzer bir yok sayılma durumu da, kapitalist toplumun lanetine uğrayıp, uzun bir süre iş bulamayan, çalışma şansını hiç yakalayamamış ve artık iş bulmaktan umudunu kesmiş olan işsizler için geçerlidir. Burjuva iktisatçılara göre, onlar da tıpkı ev kadınları gibi bir işsiz bile değildirler.

Bu noktada belirtmek gerekir ki, işsizliğin hesaplanışındaki bu sahtekârlıklar Türkiye’ye has bir olgu değil. Diğer kapitalist ülkelerde de benzer yöntemler kullanılmakta, ve böylece tıpkı Türkiye’de olduğu gibi kapitalist dünyanın geri kalanında da işsizlik, olduğundan çok daha düşük gösterilmektedir.

İşsiz sayılmayan ancak sayısal olarak çok önemli bir yer tutan bir başka kategori de askerliğini yapan yarım milyon dolayındaki genç ile çalışabilir nüfusun dışında sayılan milyonlarca orta ve yüksek öğrenim gören öğrencidir. Genç işsizlerin 15 ay boyunca silah altında tutularak, toplumsal yaşamdan ve üretimden kopartılması ve böylelikle güya işsizler ordusunun dışına çekilmesi bir devlet politikasıdır. Benzer şekilde, “her ile bir üniversite” kampanyalarıyla lise binalarının üniversite “kampüsü” ilan edilerek buralara yaklaşık yarım milyon gencin tıkıştırılması ve böylelikle iş ve yaşam kaygılarından 4 yıllığına kopartılması da bir devlet politikasıdır.

Gençliğin dinamizmi ile dolu milyonlarca genci, askerlik, eğitim, üniversite vb. adı altında 1,5-2 yıldan 4-5 yıla kadar oyalamayı, onları ya kaskatı bir disiplinle sindirmeyi ya da tatlı hayallerle avutmayı hedefleyen bu politika, yaklaşık 1,5 milyon gencin kapitalist düzene karşı devrimci bir tehdit oluşturma potansiyelini sürece yayarak zayıflatmaya çabalıyor. 20’li yaşlarının ortalarına doğru kışlalardan terhisini alan ya da okullarından çoğunlukla anlamsız bir kâğıt parçası durumundaki diplomalarıyla mezun olan gençler, yorulmuş, sinmiş, uyutulmuş ve mantalitesi çarpılmış bir biçimde yaşam denizinin içinde çırpınmaya başlıyorlar. Ardından kapitalist sistemin bir başka kurumu olan evlilik ve beraberinde getirdiği sorunlar, gençlikle birlikte onun barındırdığı devrimci dinamizmin de geçmişe gömülerek milyonlarca insanı işli ya da işsiz bir ücretli köle olarak kapitalist toplumun kurbanı olma kaderiyle başbaşa bırakıyor.

Demek ki, ev kadını, kronik işsiz, asker, üniversite öğrencileri, mevsimlik ya da part-time çalışanlar ve diğer “eksik istihdam edilenler” vb.nin neredeyse tamamı gerçekte işsizler ordusunun bir bileşenidirler. Ve toplam sayıları 12 milyonu bulan emeklileri, çalışamaz derecede sakat veya yaşlı olanları ve lise öğrencilerini bir tarafa bırakacak olursak, DİE istatistiklerinde çalışabilir durumda olmayan işgücü olarak gözüken 27 milyon insanın yaklaşık 15 milyonu gerçekte kapitalist sistemin ve devlet politikalarının kurbanı durumundaki işsizlerdir. Bunlara resmi açık işsiz sayısı olan 2,75 milyon insanı da eklediğimizde 18 milyona yakın bir gerçek işsizler ordusuyla karşı karşıya kalırız. Sonuç olarak 15 yaş ve üstündeki 50,5 milyon insanın yarısından biraz azı, 18 milyon insan, şu an işsiz durumdadır. İşte kapitalizmin tarihsel zaferi!

Ekonomik büyüme işsizliğe çare mi?

SSCB’nin dağılmasından sonra, fırsatçı burjuva ideologlar sosyalizmin, Marksizmin ve hatta işçi sınıfının bile öldüğünü, kapitalizmin nihai zaferini ilan ettiğini açıklamakta birbirleriyle yarış ediyorlardı. Bugün aynı burjuva iktisatçılar, toplumsal devrimden duydukları korkuyla, öldü dedikleri işçi sınıfının en büyük parçalarından biri olan işsizlere nasıl istihdam yaratılabileceği üzerine boşa kafa patlatıyorlar.

 

2000

2001

2002

2003

2004

İşsizlik oranı (%)

6,6

8,5

10,3

10,5

10,3

Verimlilik endeksi

114,5

113,1

124,6

133,8

144,8

Reel ücret endeksi

110,2

94,6

87,8

82,3

83,4

İktisadi büyüme (%)

 

-9,4

7,9

5,9

9,9

Dar kafalı burjuva iktisatçılar, iktisadi büyümenin yeni yatırımlar, yeni yatırımların da yeni iş imkânları olduğunu tekrarlayıp durdular. Bugün ise, Türkiye ekonomisi, %10’lara varan büyüme hızına rağmen gittikçe artan işsizlik sorununu hafifletebilmiş bile değil.

Liberal ve sosyal-demokrat iktisatçı ve politikacıların yukarıdaki tablo karşısında kıvırıp, sorunu, kayıtdışı ekonomiye ya da özel sektör üzerindeki vergi yükünün son derece ağır oluşuna getirmeleri en hafif deyimle çaresizlik, gerçekte ise yüzsüzlükten başka bir şey değildir. Bir liberal şöyle yazıyor:

İşsizliğin azalmasını geciktiren ikinci neden, ekonominin yatırım hızını sınırlayan ve kayıtdışı çalışmayı özendiren vergi sistemimizdeki bozukluklardır. (...) Buna ek olarak, ücretliler üzerindeki vergi yükü, işçisini kayıtlı çalıştıran işletmenin ücret maliyeti toplamını, kayıtsız işçi çalıştırana göre, yüzde 70 oranında artırmakta, bu durumun yarattığı haksız rekabet ortamında işletmeler, kayıtsız işçi çalıştırmaya itilmektedir. Bu nedenle, 2004 yılında, resmi rakamların gösterdiğinden çok daha fazla artmış olacağı kuşkusuz olan çalışanlar sayısı, resmi istatistiklere yansımamakta ve işsiz sayısı, olduğundan yüksek gösterilmiş olmaktadır. (Mustafa Aysan, Radikal, 11/05/2005)

İşsiz sayısının bırakın yüksek gösterilmesini, ne denli düşük gösterildiği yeterince açıktır. İşsizlik oranının büyük oluşunun kaynağında vergi yükünü ve kayıtdışı ekonomiyi göstermek ise tam burjuvalara yaraşır bir çarpıtma örneğidir.

Verimlilik-büyüme-işsizlik sorununu inceleyen bir başka liberal de şunları söylüyor:

... işsizlik 2000’li yılların genel sorunu. Çünkü özel kesim, yaşanan ekonomik krizlerden sonra (...) verimliliği artırmanın en kolay yolunun işgücü tasarrufundan kaynaklandığını keşfetti. (Mahfi Eğilmez, Radikal, 26/04/2005)

Burjuvazinin bu gerçeği ne zaman keşfettiği konusunda bir yorum yapmamıza gerek yok, ancak şurası açık ki, Marx bu gerçeği 140 yıla yakın bir süre önce keşfetmişti! Burjuvazi işçi sayısından tasarruf ediyor! 3 kişinin yaptığı işi, 2 kişiye yaptırarak ve böylelikle işin temposunu ve yoğunluğunu arttırarak, hem işçi maliyetini düşürmüş hem de sömürü oranını arttırmış oluyor. Bu ise artan işsizlikle birlikte, verimliliğin de artmasıdır. Ama unutmayalım ki verimlilik artışı denilen şey, işçilerden elde edilen artı-değerin arttırılması, bir başka deyişle sömürünün yoğunlaşmasıdır.

İşçi sınıfının örgütsüz olduğu ve sınıf mücadelesinin dipte seyrettiği koşullarda bu durum bir girdaba dönüşür. Aynı iş daha az sayıdaki işçiyle yapılabildiği ve işçiler kolektif olarak buna karşı çıkamadığı sürece, kapı önüne konan işçilerle artan işsizler ordusu, çalışanların üzerinde muazzam bir basınç oluşturur. Kapı önüne konulmanın korkusuyla yatıp kalkan örgütsüz işçi, ücretlerdeki düşüşe ve daha kötü çalışma koşullarına razı gelmekten başka bir şansa sahip değildir. İşsizlikteki artışla beraber, ücretler düşmeye ve verimlilik artmaya devam eder. Bugün yaşanılan sorunun bir boyutu budur.

Yine aynı burjuva yazarlar, işsizliğin “azalmaması”nın bir başka nedeni daha olduğunu söylüyorlar:

2004 yılında işsizliğin azalmasını geciktirmiş olacak bir üçüncü neden daha vardır: Yeni yatırımlar, yüksek verim ve teknoloji alanlarında yapılmış oldukları için, beklenenden daha az iş yaratmış bulunabilirler. Yeni yatırımların ileri teknoloji alanında, tüm maliyetlerde, bu arada da işçilik maliyetlerinde ve çalıştırılan işçi sayılarında tasarruflar yaratması, işletmenin iyi yönetiminin gerektirdiği doğal bir sonuçtur. (Mustafa Aysan, Radikal, 11/05/2005)

Bir işletmenin makine parkurunu daha gelişmiş teknolojiyle yenilemesi kuşkusuz aynı işi çıkarmak için gerekli işçi sayısını azaltır. Marx’ın makineleşme terimiyle anlattığı bu durum kapitalist toplumdaki işsizliğin en temel nedenlerinden biridir. Daha yeni teknolojiyle donatılmış yeni bir fabrika yatırımı yapmak, hiç kuşku yok ki eski teknolojiyle yapılmış bir yatırıma kıyasla daha az bile olsa yine de bir istihdam yaratır. Peki ne pahasına? Aynı alanda daha önceden yatırım yapmış ve eski teknolojiyle üretim yapan daha büyük istihdam sağlamış fabrikaların bir süre sonra kapanıp, çalışanların işsiz kalması pahasına!

Kapitalist, rekabet kırbacının basıncı altında sürekli olarak maliyetleri düşürmeye, aynı ya da daha fazla işi daha az canlı emekle yapmaya, yani canlı emeğin (işçinin) yerine cansız emeği (makineleri) ya da makinelerin yerine daha yetkin makineleri geçirmeye eğilimlidir. Diğer tüm koşullar aynı kalmak kaydıyla, bu durum kapitalisti pazarda satış konusunda daha avantajlı kılabilir. Gelin görün ki, aynı durum kapitalistin başına kâr oranının düşme eğilimi gibi bir başka belâ da açmaktadır. Ama çelişkilerle yüklü kapitalist toplumda belâlar bununla da sınırlı kalmaz: Gereksiz hale gelen işçinin kapı önüne konulmasıyla işsizlik artar. Bu ise tek bir kapitalistin değil tüm kapitalist düzenin karşısına işsizlerden kaynaklanan “sosyal tehlike”yi çıkardığı gibi, yaşamak için çalışmaktan başka çaresi olmayan işçilerin üretimden çekilmesiyle birlikte tüketim gücünün azalması ve böylelikle pazarda da daralmanın yaşanması gibi bir iktisadi olguyu da doğurur.

Kapitalist toplum çelişkili bir toplumdur. Bu çelişkilerin dışavurumlarını kısa vadede birtakım önlemlerle bastırmak mümkün olsa bile, bastırılan her sorun orta ve uzun vadede katmerlenerek tekrar ortaya çıkar. Bugün Türkiye kapitalizminin yaşadığı sorun tastamam kapitalizmin en klasik sorunudur. Bu sorun arızi bir sorun olmayıp kapitalizmin doğasından kaynaklanır. Kâr güdüsüyle daha fazla üretip daha fazla sermaye birikimine ulaşmaya şartlanmış bir iktisadi düzenden başka türlüsü de beklenemez.

Burjuvazi açısından basit birer istatistiksel veri olan işsizlere dair sayılar, bizler açısından yitip giden yaşamlar, bir paçavra gibi bir tarafa atılmanın getirdiği hiçleşme, açlık ve sefalet anlamına gelir.

Kapitalist sistemin işsizlik sorununu çözmek için bulduğu uzun vadeli bir çözüm yoktur ve olamaz. Tüm diğer toplumsal sorunlar gibi işsizlik sorununun da çözümü, kapitalist sistemin ortadan kaldırılmasından geçer.

Kapitalist sistemi yıkma hedefine doğru ilerleyebilmemiz için bugünden yapmamız gereken çok şey var. Tüm diğer sorunlar gibi bu soruna karşı da işçi sınıfı ancak örgütlü gücüyle ve doğru bir sınıf bakış açısıyla anlamlı bir mücadele yürütebilir. Bu önemli hususu unutmaksızın, işsizliğe karşı mücadelenin temel kalkış noktalarından bazılarının altını çizelim:

  • İşsizlik yalnızca işsiz işçilerin değil, tüm çalışanların sorunudur. İşçi sınıfının işsiz kesiminin sorunlarını kendine dert etmeyen bir sınıf hareketi daha baştan kendi elini zayıflatmış olur.
  • İşçi sınıfının çıkarları proletaryanın işsiz kesimini gözardı ederek, işçi sınıfını yalnızca onun aktif olarak çalışan bölümünden ibaretmiş gibi ele alarak savunulamaz.
  • Sendikalar ve diğer işçi örgütleri işsizleri ve çalışanları dayanışma içinde birbirlerine kenetlemelidir. İşsizler ve aktif olarak çalışan işçiler aynı çatı altında örgütlenmelidir.
  • Kısıtlamasız tüm işsizleri kapsayan bir işsizlik sigortası uygulamasına geçilmeli ve bunun tüm mali yükü yalnızca devlet ve patronlar tarafından karşılanmalıdır.
  • İşçilerin aldıkları ücretler düşürülmeksizin işgünü kısaltılmalı ve mevcut tüm işler bütün işçiler arasında paylaştırılmalıdır.

    Ancak unutmayalım ki kapitalizm reformlarla düzeltilemez. İşçi sınıfı kendi kaderini belirlemek üzere siyasal iktidarı eline alıp burjuvaziyi mülksüzleştirmediği sürece kapitalizmin yarattığı belâlardan kurtuluşun yolu yoktur.

  • Kaynak: 
    Marksist Tutum dergisi, no.3, Haziran 2005