Navigation

Berlin Duvarı ve Çıkartılmayan Dersler

Berlin Duvarı’nın yıkılışının üzerinden geçen 30 yılda dünyanın nereden nereye geldiğini görmek burjuvaziyi derin kederlere boğarken, insanlığın kurtuluşunun mümkün olduğunda ve bunun da ancak sosyalizm sayesinde olabileceğinde ısrar edenleri umutla dolduruyor. 30 yıl önce dünya burjuvazisi yıkılan duvarın enkazı üzerinde tepinip kapitalizmin nihai zaferini ilan ediyordu. Yıkılan duvarın parçaları ambalajlanıp satışa çıkarılıyor, kimi blokları ise kapitalizmin zaferinin simgesi olarak dünyanın önde gelen şehirlerinin meydanlarını ve parklarını süsleyen anıtlara dönüştürülüyordu. İleri sürdüğü tezlerle bu zafere sözümona teorik bir çerçeve sağlama çabasındaki Fukuyama gibiler, 20. yüzyılı üç büyük ideolojinin (liberalizm, komünizm ve faşizm) kapışması olarak sunuyor, faşizmin aldığı yenilgiyle tarihe gömüldüğünü ve bir daha dirilemeyeceğini, komünizmin de artık nihai yenilgisini aldığını ve liberal düşüncenin ve onu temel alan kapitalizmin artık kesin zafere ulaştığını iddia ediyordu. Onlara kalırsa, artık “sınıflar mücadelesi dönemi kapanmış”, tarihin sonu gelmiş ve kapitalizm sonsuz bir barış, demokrasi ve refah dönemine girmişti. Burjuvazi dünyanın dört bir yanında şenlik ateşleriyle bu zaferi kutluyor, ekonomi yeni teknolojik devrimin itkisiyle atılıma geçiyor ve bu algının pekişmesine katkıda bulunuyordu. O dönemin girişinde Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlar’da patlak veren savaşlar, geçmişten sarkan sorunların çözülmesi olarak yorumlanıp önemsiz hadiseler gibi sunuluyordu. Aynı dönemde Avrupa ülkelerinin AB adı altında ekonomik bir birlik oluşturmaları, ulus-devletin artık aşıldığı tezlerine güç sağlıyor, liberal hayallerin nihayet gerçeğe dönüşmekte olduğu şeklinde yorumlanıyordu. Gelişen dünya ekonomisi, artan dünya ticareti ve bu alanlardaki sınırlamaların kaldırılması, sermaye hareketleri önündeki tüm engellerin yıkılması, küresel ekonominin kelimenin gerçek anlamıyla olgunlaşması gibi gelişmelerle tamamlanıyor ve tüm bunlar kapitalizmin yıkılmazlık görüntüsünü pekiştiriyordu. Bu dönem boyunca dünya burjuvazisi artan özgüvenle emeğe dönük neoliberal saldırı programını her yerde mümkün mertebe ilerletmeye girişiyor; sosyalizmin çöktüğü düşüncesinin yarattığı çok boyutlu tasfiyeci dalgadan dolayı işçi hareketi bu saldırı programına anlamlı bir direniş sergileyemiyordu. Eskimiş komünistler sosyal-demokratlaşırken, düzen solunu oluşturan sosyal-demokrat partilerle düzen sağındaki partiler arasındaki farklar büyük ölçüde silikleşiyordu.

Ama 90’lı yılların sonunda kapitalizmin hararetli büyüme dönemi bir kez daha büyük krizlerin eşliğinde kapanmıştı bile. Bir kez daha büyüme balonları patlıyor, ekonomiler sarsılıyor, uluslararası kapitalist rekabet şiddetleniyor, emekçiler dünyanın çeşitli bölgelerinde isyan etmeye girişiyorlardı. Milenyum dönemecinde New York’ta İkiz Kulelere dönük saldırı 90’ların zafer şenlikleri döneminin kapanışının sembolik bir ifadesi oldu ve insanlık bir kez daha kapitalizmin çirkin yüzüyle çıplak bir şekilde yüzleşmeye başladı: yeni emperyalist güçlerin yükselişiyle artan uluslararası rekabetin körüklediği hegemonya krizi, tırmanışa geçen militarizm ve kendine özgü biçimlerde patlak veren Üçüncü Dünya Savaşı, demokratik hak ve özgürlüklerin güvenlik gerekçesiyle artan ölçüde tasfiyesine girişilmesi ve faşizmin körüklenmesi. Bunlara eşlik eden derin ve içinden çıkılmaz gözüken dünya çapındaki bir ekonomik kriz ve kalıcılaşan durgunluk eğilimi, doğanın tahribatının inanılmaz boyutlara ulaşmasıyla olgunlaşan ekolojik kriz, on milyonlarca insanın göç yollarına düşmesi, gündelik yaşamın içinde alabildiğine artan şiddet olgusu, suç oranlarındaki patlama, kültürel çöküş ve lümpenleşme… Zaferini ilan eden kapitalizm, topu topu on yıl sonra gerçekte tarihsel bir sistem kriziyle sarsılmaya başlamıştı. Ve tüm dünyada emekçilerin doldurduğu meydanlarda Marx’ın posterleri, altındaki şu spotla tekrar boy gösteriyordu: “Ben demiştim!” Tablo öylesine apaçık ortadadır ki, kapitalizmin yılmaz savunucusu Fukuyama dahi bu yılın başında bir Alman dergisine verdiği röportajda bu kez “demokrasinin sonunun geldiğini” itiraf etmek zorunda kalmıştır.

Duvarın yıkılışının ardından her yıl Berlin’de kutlamalar düzenleniyor olsa bile artık burjuva liderlerde o özgüvenin ve zafer havasının pek izi bulunmuyor. Nasıl olsun ki? Hepsi de yukarıda özetlediğimiz bütünsel tablonun farkındadırlar. Dahası da var: Birleşmenin ardından AB’nin en büyük gücü haline gelen Almanya bugün tıkanıp kalmıştır. Zafer ilan eden kapitalizm sınırsız ve sonsuz büyüme vaat ederken, dünyanın en sağlam ekonomilerinden sayılan Almanya, 2019 yılının üçüncü çeyreğinde yüzde 0,1’lik bir büyümeyi tutturabildiği için haline şükreder durumdadır. Pamuk ipliğine bağlı olmak bu olsa gerek!

Almanya’da birçok burjuva yorumcu ve siyasetçi, son yıllarda kötü giden ne varsa hepsinin sorumlusu olarak eski Doğu Almanya’ya ve oradan devralınan sorunlara işaret ederek Alman kapitalizmini aklamaya çalışıyor. Oysa Duvarın yıkılışından 11 ay sonra, 3 Ekim 1990’da iki Almanya’nın birleşmesi, Avrupa’da Almanya’nın en büyük güç haline gelmesine yol açmıştı. Dahası aslında eski Doğu Almanya’nın yine eski Doğu Bloku ülkeleriyle olan ilişkileri sayesinde birleşik Almanya tüm Doğu Avrupa’yı kolaylıkla kendi arka bahçesi haline getirebilmişti. Doğu Alman halkına vaad edilen refahsa, aradan 30 yıl geçmesine rağmen ortalarda gözükmüyor. Özgürlük ve refah vaad edilen kitleler, kapitalizmde özgürlüğün ancak kâğıt üzerinde kaldığını, refahın ise ham hayal olduğunu acı deneylerle de yaşayarak öğrendiler. Bugün Almanya’nın doğu bölgelerinde işsizlik ve memnuniyetsizlik had safhada. Zira özelleştirilen 14 binden fazla işletmeyle eski Doğu Almanyalı emekçilerin yüzde 71’i işlerinden oldu, çok düşük ücretli işlere mahkûm ve sosyal yardımlara da muhtaç hale geldi. Bundan kaynaklı olarak doğu bölgelerindeki insanların yüzde 57’si ayrımcılığa uğradıklarını ve ikinci sınıf vatandaş olarak görüldüklerini düşünüyor. 30 yıl önce büyük sevinç ve ümitle karşılanan birleşme bugün halkın ancak yüzde 38’i tarafından “büyük başarı” olarak görülüyor. Bu toplumsal hoşnutsuzluk bölge insanlarının siyasal tercihlerinin de batı bölgelerine göre farklılaşmasını beraberinde getiriyor. Doğu bölgelerinde faşist partinin aldığı oylar batıya nazaran çok daha fazla. Kutuplaşmanın diğer ucundaki Sol Partinin de doğu bölgelerinde çok daha fazla destek bulduğunu belirtelim.

Olmayan devrimleri savunma gayretkeşliği

Gerek aradan bunca yıl geçmesine rağmen burjuvazinin halen eski Demokratik Alman Cumhuriyeti (DAC) aleyhinde propagandaya devam etmesi, gerekse de bugün Doğu Almanların yaşadığı sıkıntılar, sosyalist hareket içerisinde bilhassa da “resmi komünizm” geleneğinden gelenler arasında DAC’ı ve Berlin Duvarını hâlâ ateşli şekilde savunmanın bahanesi olarak kullanılabiliyor. Stalinizmde ısrar edenler, onca yaşananlara rağmen halen ders çıkartmamakta kararlı gözüküyorlar. “Egemen bir ülkenin sınırlarını denetleme yetkisi vardır” şeklindeki bir argümanla, yalnızca devlet denen aygıtı ve ulusal sınırları kutsal addetmekle kalmıyor, Berlin Duvarı’nın inşa edilmesini gayet normal bir önlem olarak savunmaya devam ediyor ve onu yıkan süreci de karşı-devrim olarak değerlendiriyorlar. Doğu Alman emekçilerinin DAC’ın ve Berlin Duvarı’nın sonunu getiren eylemliliğine diş biliyor, çöküşten sonra içine düştükleri sefalete adeta “oh olsun size” edasıyla yaklaşıyorlar. Sanki ortada emekçi halkın devrimiyle kurulmuş bir işçi iktidarı varmış gibi, “tarih, devrimine sahip çıkmayan halkları cezalandırdı” diyebiliyorlar. Devrimine sahip çıkmayan bir halk! Yani birileri halkın aktif katılımı olmadan bir devrim “yapmıştır”, ama “nankör halk” bu “devrime” sahip çıkmamıştır. Olabilir mi? Eğer vaktiyle SİP-TKP’nin yapımcılığını üstlendiği Devrimden Sonra adlı sinema filminde de tasvir edildiği gibi, halk kitleleri devrimin “yapıldığından” radyo dinleyerek haberdar oluyorsa, olur!

Uyduruk devrim masallarını bırakıp, gerçekte ne olduğunu kısaca hatırlatalım. Gerçek şu ki, DAC’ın da diğerlerinin de bir işçi devletiyle alâkası yoktu. “Devrimine sahip çıkmamış bir halk” da sözkonusu değildir; çünkü ortada, emekçilerin gerçekleştirdiği bir toplumsal devrimin ürünü olarak ortaya çıkan işçi iktidarları yoktur. Olan şey, savaşın sonucunda Kızıl Ordu’nun denetimine giren geniş toprakların, Sovyet bürokrasisinin çıkar ve tercihleri doğrultusunda şekillendirilmesidir. İkinci Dünya Savaşında yenilen Almanya, ilk önce dört müttefik devlet tarafından egemenlik alanlarına ayrılmış, ardından 1949’da ABD, İngiltere ve Fransa’nın denetimindeki bölgeler Federal Almanya (Batı Almanya) olarak birleşirken, SSCB’nin denetimindeki bölgede Demokratik Alman Cumhuriyeti (Doğu Almanya) kurulmuştu. Doğu Almanya’nın sınırları içerisinde kalan tarihsel başkent Berlin de böylece doğu ve batı olarak ikiye ayrılmıştı. Vaktiyle Hitler’in zulmünden kaçmayı başarıp sığındıkları SSCB’de de Stalin’in gadrinden kurtulmuş olanlar (ki bunların önde gelenleri rüştlerini ispatlayıp hayatta kalabilmek için muhalif olabileceğini düşündükleri eski yoldaşlarını Stalin’in gizli polisine ihbar etmişlerdi!) Sovyet süngüsü ve tanklarıyla Doğu Almanya’da kurulan rejimin başına geçirilmişti. Aslında savaşın bitiminde Stalin, Doğu Almanya da dâhil tüm Doğu Avrupa ülkelerinin, “halk demokrasileri” adı altında SSCB ile kapitalist dünya arasında bir tampon bölge olarak şekillenmesini amaçlıyordu. Bu ülkelerde diğer partiler kapatılmasa bile yönetim Sovyet dostu partilerde olacak, kimi büyük işletmeler ve bankalar devletleştirilecek ama küçük ve orta işletmelerde ve toprakta özel mülkiyete dokunulmayacaktı, yani bir çeşit devlet kapitalizmi yürürlükte olacaktı. Buna üçüncü yol deniliyordu. Ancak emperyalist blokun bastırması ve saldırganlığının artması üzerine hızla bundan vazgeçilerek bu ülkelerde de hem siyasal hem ekonomik hem de toplumsal olarak SSCB benzeri bir yapılanmaya gidildi; “halk demokrasileri”nin “sosyalist devletler”e dönüşümü böyle sağlandı.

Berlin Duvarı’nın yükselişi de emperyalist dünya ile bürokratik diktatörlükler arasındaki Soğuk Savaş zemininde gerçekleşti. DAC’da 1953 yılında patlak veren işçi ayaklanmasının Sovyet askerleri ve tankları tarafından yüzlerce insanın katledilmesiyle bastırılması, emekçiler arasında bir hapishane haline gelen ülkenin dönüştürülmesi umutlarının suya düşmesi anlamına da geliyordu. Ümidini kaybedenler daha iyi bir yaşam hayaliyle gözlerini Batı Almanya’ya dikmekteydi. Kaçma eğilimi özellikle eğitimli ve vasıflı gençler arasında güçlendikçe, ülkenin “beşeri sermayesinin erozyonu” anlamına gelen bu durum DAC’ın yetkilileri için hem ekonomik bir tehdit hem de itibar kaybı demekti. Nitekim çeşitli kaynaklar 1961 yılına kadar 3 milyon insanın kaçtığını söylüyor. Diğer taraftan Berlin kenti kızışan Soğuk Savaşın ön cephesi haline gelmişti. Bu dönem boyunca, Batı Almanya, adeta ABD’nin askeri işgali altındaydı. Ülkedeki ABD askeri varlığı, onu Batı Avrupa’nın en büyük NATO üssü haline getirmişti. Gerek ABD gerekse de diğer NATO ülkelerindeki istihbarat kurumlarının raporlarına da yansıdığı üzere, Batı Berlin emperyalist gizli servislerin, DAC’ta yürüttükleri istihbarat ve sabotaj çalışmalarının da karargâhı durumundaydı. İşte bu tür tehditleri engellemenin yolunu DAC bürokratları Sovyet efendilerinin de rızasını alarak Duvar’ı dikmekte buldular. 1961’de bir gecede dikilen ve Berlin’in batı kısmını çepeçevre saran Duvar, o günden sonra, çevrelediği Batı Berlin’deki insanları değil de gerçekte onun dışında kalanları birer tutsak haline getirmiş, kapitalist dünyanın ideologları tarafından Utanç Duvarı olarak adlandırılarak Soğuk Savaşın en önemli simgelerinden biri haline gelmişti.

Ne var ki, ilerleyen süreç, Doğu Almanya’nın bürokratik rejiminin kaygı duyduğu tehditlerin ortadan kalkmasına yol açmadı. Tersine, her ne kadar Doğu Almanya, geçmişten devraldığı gerek eğitimli insan gücü gerekse de gelişkin sınaî temeli nedeniyle diğer bürokratik rejimlere kıyasla hayli gelişkin bir ekonomiye sahip olsa bile kapitalist Batı Almanya’yla arasındaki uçurum zamanla daha da arttı. Kişi başı milli gelir çöküşün hemen öncesinde DAC’ta 8000 dolar, Batı Almanya’da 14.800 dolar civarındaydı. Verimsizlik, bürokratik yönetim, planlamanın bürokratik yapısından kaynaklı olarak kimi tüketim mallarında zaman zaman doğan kıtlıklar, son derece kalitesiz tüketim malları gibi sorunlar, siyasal, sendikal ve kültürel özgürlüklerin bulunmayışıyla birleşerek huzursuzluğu arttıran faktörlerdi. Benzer sorunlar diğer bürokratik rejimleri de sarsmaktaydı. Sonunda SSCB’de Gorbaçov dönemiyle başlayan değişim rüzgârları tüm Doğu Bloku’nda büyük bir fırtınaya dönüşmüş, 1989 yılının Kasım ayında Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve hemen ardından Romanya’da halkın isyanı sonucunda Çavuşesku’nun iktidardan devrilmesi çok önemli bir dönemeç noktası olarak artık bürokratik rejimlerin sonunun geldiğini tescil etmişti. Fırtına, sonunda başladığı noktaya, Moskova’ya dönmüş ve SSCB de resmen ortadan kalkıp dağılmıştı. Siyasal iktidardan tümüyle dışlanan, bahşedilen sözümona sosyal hak ve güvencelerle siyasal ve sendikal özgürlüklerden vazgeçmeye rıza göstermesi beklenen, propaganda edilen eşitliğin yoksullukta eşitlik olmaktan öte bir anlamı olmadığını yaşayarak gören kitleleri ilânihaye uyutmanın mümkün olmadığı, kitleler bu durumdayken ve iletişim olanakları bu denli gelişmişken kapitalizmin ideolojik bombardımanına karşı duvarlar ve yasakların işe yaramayacağı böylelikle bir kez daha ortaya çıkmıştı.

Bürokratik diktatörlükler nasıl ki sözümona bir eşitlik adına kitlelerin özgürlüklerinden vazgeçmesini talep ettiyse, burjuvazi de sözümona özgürlük adına kitlelerin eşitlik beklentisinden vazgeçmesini istiyor. Stalinistler, eski Doğu Bloku ülkelerindeki emekçilerin “özgürlük ve demokrasi” söylemine kanarak sahip oldukları hakları kaybettiklerini ileri sürüyorlar. Bu “hakların” gerçek bir işçi devletinde sahip olacağı kapsamla, “reel sosyalist” ülkelerdeki çarpıtılmış biçimleri arasındaki farkı görmezden gelmenin başlı başına ciddi bir sorun oluşunu şimdilik bir tarafa bıraksak bile bu anlayışta hâlâ ciddi bir sorun mevcuttur. Zira onlara kalırsa, “demokrasi ve insan hakları” kavramları, “Soğuk Savaş repertuarının günümüze devrettiği en etkili kavram çifti” imiş. Bunların burjuva düzende nasıl yetersiz, göstermelik, kâğıt üzerinde ve aldatıcı olduğunu söylemek başka bir şeydir, kitlelerin bu kavramlardan anladıkları şeyler için mücadeleye girişmesini küçümseyip bunların boş şeyler olduğunu ima etmek bambaşka bir şey. “İnsan hakları retoriği, egemen devletleri çökertme argümanı olarak işlev gördü” saptamasını yapanların, bu retoriğin nasıl olup da sosyalist olduğunu iddia ettikleri ülkelerde bu denli etkili olabildiğini açıklamaları gerekmez mi?[1] Aslında bu söylem sanki insanlık “özgürlük mü eşitlik mi” ikilemine mahkûmmuş gibi bir anlayışı yansıtmaktadır. Oysa Marksizm, egemenlerin emekçilere dayattıkları bu ikilemin reddedilmesini, gerçek toplumsal eşitlik ve gerçek bireysel ve kolektif özgürlüğün birbirini dışlamadığını, tersine bunların birbirini şart koştuğunu savunur.

Kırıntı değil, dünyayı istiyoruz

Dünyanın bugünkü haline bakarak, başta SSCB ve DAC gibi Doğu Bloku ülkelerinin yıkılışına ahlanıp vahlanmak resmi komünist gelenekten gelenlerin tipik yaklaşımlarındandır. Bu zihniyete bakılacak olursa, bugün yaşanan sorunların tümünün de kaynağında “reel sosyalizmin çözülüşü” yatmaktadır.

Kuşkusuz “reel sosyalizm” denen garabet çökmeseydi, bugün bambaşka bir dünyada yaşıyor olacaktık. Peki geçmişte kalan o dünya çok mu matahtı? Bir yanda dünya burjuvazisi diğer yanda despotik bürokrasi yıllar boyunca “barış içinde bir arada yaşayıp” dünya emekçilerini kandırıp uyuttular. O eski dünyanın bugüne kıyasla tercih edilir olduğunu savunmak, son tahlilde, hem kapitalizmin reformlarla katlanılabilir hale getirilebileceğini, hem de gerçek sosyalizm hayallerinden kurtulup “olduğu kadarıyla sosyalizme” razı olmak gerektiğini savunmaktır: “geçmişe bu tarz bir yaklaşım, bir yanda emperyalist burjuvazinin diğer yanda da despotik bürokrasinin dünya işçi ve emekçilerinin tepesinde kendi sömürü düzenlerini yan yana sürdürdükleri bir statükonun savunulması anlamına gelir. Unutmayalım ki, tüm dünya işçi sınıfı SSCB’de «komünizmin varlığı» iddiasıyla hem burjuvazi hem de Stalinist bürokrasi tarafından yarım asırdan uzun bir süre kandırılmış, bu durum yapay kutuplaştırmaların ve soğuk savaşın gerekçesi olarak kullanılmış ve sonuçta dünya proleter devriminin önündeki ciddi bir engel haline gelmişti. Evet onun yıkılışı yeni dünya savaşının önündeki engeli kaldırmıştır, ama kapitalizmin gerçek yüzünün görülebilmesini de, bu sömürü sistemine karşı tüm dünyada tepkilerin yükselişinin de önünü açmamış mıdır? Yapılması gereken, bugünkü kötü koşullara bakıp Sovyet bürokrasisinin despotik düzenini nostaljik bir özlemle yad etmek değil, proleter devrimin savaşlar ve derin krizlerin dölyatağında olgunlaştığı gerçeğinden hareketle geçmişten gerekli dersleri çıkartıp devrimci mücadeleyi yükseltmektir.[2]

Demek ki, bu yaklaşım emekçi kitlelere ölümü gösterip sıtmaya razı olmasını talep etmekten başka bir anlama gelmiyor aslında. İyi kötü garantili bir işe sahip olmak, aç kalmamak, düzenli ve iyi kötü bir emeklilik maaşının güvence altında olması, eğitim-sağlık-ulaşım gibi temel kamusal hizmetlerin ücretsiz ya da sembolik bir ücretle karşılanması… Günümüzde kapitalizmin asla sağlamadığı ve sağlayamayacağı şeyler bunlar. Günün sefalet koşullarıyla karşılaştırıldığında insan daha ne ister ki denebilir kuşkusuz, ama gelin görün ki istiyor işte! Nitekim bu saydıklarımız, bürokratik diktatörlükler altında ancak belli ölçülerde, o da içi boşaltılmış ve çarpılmış biçimleriyle mevcuttu ve geniş emekçi kitleler yaşadıkları hayattan memnun değillerdi: Düşük yaşam standartlarının yükselmesini, sınırlı olan tüketim olanaklarının artmasını, ihtiyaçlarının daha kaliteli ürünlerle karşılanmasını ve kuşkusuz temel hak ve özgürlüklere sahip olmayı istiyorlardı.[3]

Bu tür yaklaşımların bir diğer yanlışı da, bürokratik rejimlerin bir geleceği olabileceğini, ilânihaye devam edebileceğini varsaymalarıdır. Bu yüzden de onun yıkılışını onun kendi iç yapısı, iç dinamikleri ve tıkanmışlığıyla değil de, kötü niyetli politikacıların, karşı-devrimci liderlerin ve kuşkusuz emperyalist merkezlerin komplolarıyla açıklarlar. Yıllarca komuta ekonomisinin dümenini elinde tutup onun sefasını süren bürokrasinin, ya da en azından onun bir kanadının, neden bu emperyalist komplolara alet olabildiğini, neden onlarla işbirliği içerisinde bir “karşı-devrim” örgütlediğini açıklama şansları yoktur.

Yıkılan duvarın diğer kurbanları

Aslında daha Berlin Duvarı ayaktayken, SSCB’de yaşananlar ciddi bir muhasebe zorunluluğunu ortaya koymuştu. 12 Eylül’de Türkiye devrimci hareketinin aldığı yenilgi zaten ciddi bir muhasebeyi zorunlu kılarken, bir de uluslararası alanda yaşananları anlama ve sorgulama gereksinimi devasa bir görev olarak sosyalist hareketin karşısına dikilmişti. Kimileri Gorbaçov’un sosyalizme demokrasi aşısı yapacağı hayaliyle, kimileri de çökmekte olan Stalinizmle birlikte kendilerine gün doğacağı hayaliyle avunurken, enternasyonalist komünistler, dünya çapında bir tasfiyecilik dönemine girildiğini, günün ana görevinin ideolojik mücadele olduğunu, geleceğin komünist kadrolarının ancak böyle bir mücadele temelinde kazanılıp pekiştirilebileceğini, bunun da cesur ve bilimsel bir sorgulamayı gerektirdiğini savunmuşlardı.[4] Söylediklerini de yaptılar. Elif Çağlı, Marksizmin Işığında adlı kitabında, dünya proleter devrimi, devrimci strateji, sosyalizme geçiş sorunları, işçi devletinden ne anlaşılması ve tarihsel deneyimin nasıl yorumlanması gerektiği gibi son derece kilit sorunlara Marx ve Lenin’in mirasını günümüze taşıyarak ve kendi özgün tezlerini geliştirerek yanıtlar üretti. SSCB ve Doğu Bloku daha ayaktayken girişilen ve sonuçları ortaya konmaya başlanan bu sorgulama sürecinde, diğer programatik sorunlar da peyderpey ele alınacaktı.

İster SSCB’yi, ister DAC’ı, isterse de diğer Doğu Bloku ülkelerini ele alalım, sosyalizmle hiçbir ilgileri bulunmayan bu rejimlerin çöküşü esasen Stalinizmin hem bir rejim hem de bir ideoloji olarak iflas etmesi anlamına geliyordu. Ne var ki, gerek dünya burjuvazisinin inanılmaz propaganda bombardımanı gerekse de çoğu artık sol-liberale dönüşen sabık resmi-komünistlerin burjuvazi nezdinde kabul görmek için giriştikleri günah çıkarma seansları sayesinde, bu rejimlerin çöküşü, tüm dünyada sosyalizm idealinin çöküşü olarak lanse edildi. Başlayan süreçte tüm dünyada sözde Komünist Partiler muazzam bir ideolojik tasfiye sürecine girecek, buna örgütsel tasfiye de kaçınılmaz olarak eşlik edecekti. Sonuçta Avrupa’nın dev ve etkili KP’leri hızla küçüldüler, varlıklarını kısmen de olsa ancak sosyal-demokrat ve hatta sol-liberal bir çizgiye kayarak koruyabildiler, bir kısmı ise Komünist sıfatını parti isminden bile çıkarıp terk etti.

Bu koşullarda, çöken duvarlar yalnızca, resmi komünist hareketin ve onunla ilişkili işçi hareketi kesimlerinin değil, tüm bir işçi hareketinin ve doğal olarak tüm sosyalist hareketin üzerine yıkılmış oluyordu. Gerek nesnel gerekse de öznel nedenlerle yıllar boyunca işçi hareketi içerisinde (kimi istisna durum ve ülkeler bir yana) etkili bir politik ve örgütsel güç konumuna ulaşamayan Troçkist hareket, çöküşü takip eden ilk yıllarda burnundan kıl aldırmıyor, kendi haklılığının tescil edildiğini ve Stalinizmin çöküşüyle artık kendi sırasının geldiğini düşünüyordu. Bu çevreler, duvarın ister Stalinist ister Troçkist gelenekten geliyor olsun bir bütün olarak sosyalist hareketin üzerine çöktüğü ve çökeceği yönündeki uyarı ve çağrılara kulak tıkıyorlardı. Troçki’nin katledilmesinden sonra yaşananların, tarihsel deneyimin, 1938 Geçiş Programının yeniden ve ciddi bir şekilde ele alınıp sorgulanması gerektiği düşüncesini şiddetle reddediyorlardı ve halen de ediyorlar. Ama hayat kendi bildiği yoldan akmaya devam ederek Troçkist hareketi de gerçeklerin acı testine tabi tuttu. Sonuç, zaten onyıllardır çeşitli fraksiyonlara bölünmüş olan Troçkist hareketin daha da şiddetli sarsıntılar geçirerek yeni bir küçülme ve bölünme dönemine girmesi, ideolojik düzlemde daha da şekilsizleşmesi, burjuva akademik dünyada ileri sürülen tezlere kapıların daha da açılması, politik savrulmaların alabildiğine artması oldu. Son yıllarda bu ideolojik ve politik savrulmalar yeni bölünmeleri de beraberinde getirerek etkisini daha da arttırmıştır. Uzun yıllar boyunca, sınıf içerisinde fiilen tümüyle etkisiz olsa bile işçi sınıfı hareketinin başat rolü konusunda programatik pozisyonunu korumayı becerebilen Troçkist hareketin, gelinen noktada sınıf kimliğinin yerine farklı kimlikleri, “yeni toplumsal hareketler”i vb. rahatlıkla geçirebildiğini görmekteyiz. Ezcümle, koca bir tarihi sorgulamaktan kaçmakta direnenler, eninde sonunda o geçmiş tarihin cansız bir parçası haline gelmekten de kaçınamıyorlar.

Berlin Duvarı’nın yıkılışının ardından Troçkist hareketin sergilemeye devam ettiği kof özgüvenin temelinde yatan faktörlerden biri, onun örgütlenme sorununa yaklaşımındaki yanlışlıklardır. Troçkist hareketin geniş kesimleri, üstelik de güncellenmiş devrimci bir programa sanki gerçekten sahiplermiş gibi bir hava yaratarak, devrimci bir program ve ondan türeyen devrimci bir perspektif meselesini alabildiğine sivriltirler. İş o noktaya varır ki, perspektif ve ona uygun taktiklerin doğru bir şekilde ortaya koyulmasıyla adeta tüm sorunlar kendiliğinden çözülecektir. İşin derinine inildiğinde, bu yaklaşım, gerçekte Leninist parti anlayışının kabul edilmediğini göstermektedir. Hakiki, sağlam ve sıkı bir örgütlü güce dayanmayan bir program ya da perspektif, kâğıt üzerinde ne denli doğru görünürse görünsün, sınıf mücadelesi üzerinde bir etkide bulunmayacaktır. Fikirler ancak kitlelere nüfuz ettiğinde devrimci bir güç haline gelirler. Doğru bir devrimci perspektifin benimsenip ileri sürülmesi kuşkusuz olmazsa olmaz bir gerekliliktir ama asla yeterli değildir. Kitlelerin bu fikirleri keşfedip eninde sonunda kendiliğinden benimseyeceğini düşünmek baştan aşağı yanlıştır. Sınıfın öncü kesimleriyle sağlam, kalıcı ve anlamlı (hem nicel hem de nitel olarak) bağlar kurulmadığı, bu kesimler devrimci fikirler temelinde eğitilip sıkı bir örgütlülüğün parçası haline getirilmediği sürece, sınıfın geniş kitleleri üzerinde politik bir etkide bulunulabileceğini zannetmek boş hayaller kurmanın ötesine gidemez.

Aslında ister Stalinist geleneğin ister Troçkist geleneğin uzantısı durumunda olsunlar, sosyalist hareketin geniş kesimleri 20. yüzyılın anlamlı ve geçerli bir muhasebesini yapmamış, gerçek bir bilimsel sorgulama çabasına girmemişlerdir. Oysa Doğu Bloku’nun yıkılışından bu yana devam eden çok boyutlu tasfiye sürecinin önüne geçmenin ve devrimci işçi hareketinin yeni bir atılımını sağlamanın yegâne yolu buydu. Bu görevi dün olduğu gibi bugün de savsaklayanların geleceğe bir katkısı olmayacak. Bu tarz çevrelerin şu ya da bu kesitte belli bir canlanma sergilemesi de kimseyi yanıltmamalı, zira burjuva ya da küçük-burjuva ideolojilere (Kemalizm, feminizm, ABD karşıtlığı temelindeki sözde bir anti-emperyalizm, ulusal kurtuluşçu hareketlere angaje olmak, sendikalizm, reformizm gibi) prim vererek sağlanan kan akışı, derde derman olmayacağı gibi, sorunu daha da katmerleştiriyor. Benzer bir aldatıcı canlanmanın kitle hareketinin yükseliş dönemlerinde de yaşanması beklenir, ama bu tür yükseliş dönemleri sosyalist çevrelerin ne denli güçsüz ve aciz durumda olduğunu da dışa vuruyor. Kalıcı bir atılıma yakıt olmaktan ziyade yetersizliği açığa çıkarıyor, yeni bölünmeleri körüklüyor, tasfiyeci eğilimleri güçlendiriyor.

Yineleyelim, sosyalist hareket en azından 30 yıldır ciddi bir kriz içindedir. Bizce sosyalist hareketin krizi, programatik sorunlarda halen süren kafa karışıklığı ve işçi sınıfı mücadelesini temel almamak gibi iki temel sorundan kaynaklanmaktadır. Bu sorunları çözmenin yolu, gerçeklikle yüzleşmekten, geçmişi ve tarihsel deneyimi sorgulamaktan geçiyor. Bundan kaçıp, yeni diye eskimiş tezleri ısıtıp önümüze koyanlar da, “kapitalizmin sistemik dönüşümü”nden ve “toplumsal muhalefet dinamiklerindeki farklılaşmalar”dan dem vuranlar da, eski dünyanın diriltilmesine uğraşanlar da havanda su dövüyorlar. Eski dünya çoktan ölmüştür ama yenisi de halen doğamamıştır, bu anlamda, tarihsel bir geçiş sürecinde bulunuyoruz.

Ne denli acı olursa olsun, kabullenmek zorundayız ki, Bolşevik proleter devrimci gelenek ile günümüz arasına kocaman bir uçurum girmiş, sosyalist hareketin çok büyük çoğunluğu açısından bu gelenekle olan bağ neredeyse bütünüyle kopmuştur. Kimi ülkelerde işçi hareketi içerisinde militan mücadele geleneği kısmen varlığını sürdürüyor olsa da, devrimci proleter gelenek açısından aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Bugün dünyada isyan dalgasının yeniden yükselişine şahit olurken aynı zamanda tüm örneklerde, devrimci önderliklerin olmayışına, muazzam bir kafa karışıklığına, nereye doğru ilerleneceğinin bilinemeyişine ve hangi gelenekten geliyor olursa olsunlar sosyalist çevrelerin başı çekecek durumda olamadığına tanıklık ediyoruz. Sosyalist gruplar kitle hareketinin sıradan bir parçası olmanın ötesine geçemiyorlar. Örgütlerin yanı sıra tasfiye edilen örgütlenme gerekliliği düşüncesi, birçok durumda anarşizan eğilimlerin güçlenmesi sonucunu doğuruyor. Ancak bu durumun da geçici olduğunu ve bir süre sonra yeni arayışların güçlü bir şekilde canlanacağını unutmayalım. Öyle görünüyor ki, dünya devrimine önderlik edecek yeni bir Enternasyonal’in inşası gerçekten de yeni bir zemin üzerinde yükselecektir. Mevcut uluslararası örgütlenmelerin hiçbiri, ya da aynı kaçamak zeminlerde tabela asan yeni girişimlerin hiçbiri böylesi bir Enternasyonal’i ayağa dikme şansına sahip değildir ve sahip olamayacaktır da. Yeniyi inşa edecek ve geleceği belirleyecek güç, geçmişin sorgulamasını gerçekten yapanlar olacaktır. Yeni isyan dalgaları bu eğilimi ne kadar güçlendirirse, görev de o kadar kolaylaşacaktır.


[1]      Bu tarz argümanların derli toplu bir sunumu için şu yazıya bakılabilir: https://haber.sol.org.tr/turkiye/berlin-duvari-ve-gercekler-sinif-savasi...

[3]      Troçkizmin SSCB ve benzerlerinde “tarihsel kazanımların korunduğu” iddiası da aslında bu tür “hakların varlığına” dayandırılır. Elif Çağlı bu yaklaşımların yanlışlığını Marksizmin Işığında adlı eserinin beşinci bölümünde ele alıyor.

[4]      Dönem ve döneme damga basan eğilimler hakkında kısa bir özet için bak: Utku Kızılok, Berlin Duvarının Yıkılmasından Kapitalizmin Tarihsel Krizine, 21/12/2009, https://marksist.net/node/3671