Navigation

Kapitalist Talana ve Polis Terörüne İsyan Büyüyor

Taksim Gezi Parkının sermaye tarafından talan girişimini engellemek üzere başlayan protesto eylemleri birkaç gün içinde hızla yaygınlaşarak ülke çapında hükümet karşıtı bir isyana dönüşmüş durumda. Başta İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere birçok kentte her gün hükümet karşıtı gösteriler düzenlenmekte. Özellikle İstanbul’da gösteriler kentin birçok semtine yayılmış durumda. Ülke genelinde yüzbinlerce insanın katıldığı bir hareketlilik söz konusu. Binlerce insan gözaltına alındı, yaralandı ve iki kişi hayatını kaybetti.

Hızla genişleyen bu hareketlilik, şimdiden önemli bir kırılma noktasını temsil etmektedir. On yılı aşkın iktidar döneminde AKP ve Erdoğan ilk kez bu şekil ve ölçüde bir darbe almıştır. AKP’nin muhtelif ileri gelenleri ve sözcülerinin beyanatlarının arz ettiği dağınıklık da içine düştükleri durumu göstermektedir.

Taksim Gezi Parkındaki ağaçların sökülmesini ve park üzerine yapılacak AVM inşaatını engellemek gibi içeriği son derece somut ve dar bir eylemin, böylesi bir süreci tetiklemesi kendi başına çok şey anlatmaktadır. Sorunun basitçe bir ağaç ya da kentsel duyarlılık sorunu olmadığı çok açıktır. Bu taleple başlayan hareket içinde geniş kitleler, AKP hükümetinin toplumu kontrol altına alma ve boğazını sıkma uygulamalarına karşı öfkelerini ortaya koymaktadırlar. Mütevazı ve haklılığı apaçık olan bir talebin bile, ölçüsüz bir zorbalık ve hoyratlıkla bastırılmaya çalışılması, bir kez daha sergilenen keyfi, otoriter, dayatmacı, baskıcı tutum bardağı taşırmıştır. AKP’nin iktidar şımarıklığıyla malul bu “dediğim dedik, çaldığım düdük” tutumları toplumun giderek genişleyen bir bölümünde bir süredir öfke birikimine yol açmaktaydı. Herkesin farkında olduğu üzere Taksim meselesi sadece bardağı taşıran son damla olmuştur. Bu nedenle tepki, adeta hiçbir ara aşamadan geçmeksizin doğrudan hükümeti hedef alan bir düzleme sıçramıştır. Türkiye’nin dört bir yanında sokaklara dökülenler, pencerelerden tencere tava çalanlar, örneğin polis müdürünü, valiyi ya da belediye başkanını değil, doğrudan doğruya hükümeti ve Erdoğan’ı hedef almaktadırlar. Üstelik tüm bunlar özellikle burjuva medyanın büyük ölçüde karartma uyguladıkları şartlar altında gerçekleşmektedir.
AKP özellikle sivil-asker bürokrasiyle giriştiği mücadeleyi temelde kazandığı noktadan itibaren, kendi iktidarını pekiştirmek üzere attığı adımlarda daha pervasız ve saldırgan bir yola girmiştir. Daha önce, belli bir dayanağı olan “mağdur” rolünü oynayarak her fırsatta elini güçlendirebiliyordu. Hiç kuşkusuz bunda, karşısında güçlü bir demokratik alternatif olmaması ve ekonominin görece iyi bir konjonktür yakalamasının da etkisi vardı. Ancak sivil-asker bürokrasi alt edildiği andan itibaren AKP için, özel bir durum teşkil eden Kürt sorunu dışında, kendine çeki düzen vermesini sağlayabilecek bir muhalefet odağı kalmamış oluyordu. Bunun bir yan sonucu da liberallerle ittifakının eski önemini yitirmesiydi.
Sonuç olarak kritik nokta geçildiği andan itibaren AKP, hem tabanın bağlılığını devam ettirme açısından hem olası toplumsal muhalefet dinamiklerinin gelişmesini bertaraf etmek açısından hem de kendi yiyici burjuvalarını daha etkin biçimde doyurma açısından belirli türden siyasi hamleler yapmaya yönelecekti. İşçi hareketine, sosyalist muhalefete, sokak eylemliliğine alabildiğine polis terörüyle saldıracak, insanların yaşam tarzlarına müdahale yönünde daha cüretkâr girişimlerde bulunulacak, itaat eden ve lütuf dilenen bir toplum yaratma yönünde düzenlemeler yapılacak, kentlerin yağmasında daha dizginsiz bir yola girilecek, yine kentlere kendi ideolojik damgasını basma yolunda fren mekanizmaları devreden çıkarılacak ve genel olarak da tüm bunlar yapılırken, iktidar sarhoşluğu içinde, her sesini çıkaran hoyratça ezilecekti. 1 Mayıs mitingleri için Taksim’e üç yıl boyunca izin verilip sonrasında ise keyfi biçimde yasak ilan edilmesi bu evrimin tipik bir göstergesidir.

İşte son birkaç yıldır süren bu yeni süreçte AKP’nin bu minvalde yaptıkları toplumun değişik kesimlerinde bir huzursuzluk biriktirmekteydi. Her ne kadar bu kesimler AKP’nin kendi tabanı dışındaki kesimler idiyse de bunların siyasi olarak AKP’yi endişelendirecek düzeyde bir etkinliği ve örgütlülüğü bulunmuyordu.

Öte yandan bu birkaç yılın sonuna doğru AKP tabanında da bu gidişattan belli bir hoşnutsuzluk oluşmaya başladı. Anti-kapitalist Müslümanlar tipi eleştirel ve demokratik yönelimli hareketlerin ortaya çıkması da bunun bir ifadesiydi. Bunun dışında, önemli bir müttefik olan Fethullahçı hareketin iktidar paylaşımı mücadelesi içinde AKP ile mesafesinin açılması da muhafazakâr taban içinde AKP’ye yönelik hoşnutsuzluğun artmasına katkıda bulundu. Bu durum AKP içerisinde de var olan çatlakların büyümesine yol açmaktadır.

AKP’nin bu akıldışı saldırgan ruh halinde Suriye’deki sıkışmışlığının etkisini unutmamak gerekiyor. Emperyalistleşen sermayenin Bonapartist özlemler taşıyan lideri Erdoğan, başkanlık hayalleri ve Ortadoğu’ya yönelik emelleri suya düştükçe asabileşmekte, saldırganlaşmakta ve iyice pervasızlaşmaktadır. Gerek içerde gerekse uluslararası arenada AKP’ye yönelik eleştirilerin artması AKP’nin üslup ayarının iyiden iyiye kaçmasına yol açmıştır. Elbette bu iktidar şımarıklığında görünürde seçmen desteğinin hâlâ aynı düzeyde devam etmesinin de etkisi vardı. Anket sonuçları AKP yöneticilerini “ne yapsak sorun olmuyor, seçmen hâlâ bizi destekliyor” düşüncesiyle özgüven patlamasına sürüklüyordu.

Ancak kürtajı yasaklama girişiminden alkol yasaklamalarına, Suriye batağı içinde yaşanan Reyhanlı faciasından 1 Mayıs yasaklarına kadar bir dizi sayısız gelişme ve her durumda uygulanan dizginsiz polis terörü, rekor sayıda gazetecinin hapse tıkılması, medyanın iyiden iyiye iktidar dalkavukluğuna geçişi, Türkiye’nin adeta tüm derelerine baraj kurup memlekette ne kadar doğa güzelliği varsa açgözlülük içinde katletme çabası, bunu yaparken takınılan hotzotçu tutum, yoksulları kentlerin çeperlerine sürme harekâtı vs., nihayet geniş bir kitle için “artık yeter” noktasına gelinmesine yol açtı.

Böylece çevrecilerden futbol kulübü taraftarlarına, sanatçılardan üniversite öğrencilerine, Kemalistlerden sosyalistlere kadar geniş bir çeşitlilik arzeden nüfus kesimleri, Taksim eyleminin aleni meşruiyetinden de güç alarak birdenbire hükümet karşıtı bir eylemlilik sürecine girdi. Bütün bu eylemlilik sonucunda Gezi Parkını polis ablukasına almış olan hükümet geri adım atmak zorunda kalarak polisi parktan çekti ve yüz bini aşkın kitle parka zafer kazanmış olarak girdi. Bu arada Taksim’i 1 Mayıs mitingine yasaklama gerekçelerinin sahteliği de en çarpıcı biçimde teşhir oldu.

Zorbalığa, dayatmacılığa, polis terörüne karşı Taksim’den başlayan direniş İstanbul’un birçok semtine ve diğer büyük kentlere yayıldı. İstanbul’da ve diğer birçok kentte günlerdir polis terörüne karşı direniliyor. Mevcut aşamada bu tepki örgütlü bir zeminde başlayıp gelişmemesinin ve halen genel bir örgütsüzlük damgası taşımasının yanısıra proleter sınıf karakterinin belirgin olduğu bir nitelik de taşımamaktadır. Şu anki aşamada, işçi sınıfı örgütlü bir tarzda hareketin bir parçası haline gelmemekle birlikte, işçi ve emekçiler bireysel tepkilerini harekete taşımakta ama daha ziyade “beyaz yakalı” işçilerin, üniversite gençliğinin ve Kemalist önyargıları güçlü olan “orta sınıf”ın ağırlığı hissedilmektedir. Harekete damgasını vuran, AKP ve Erdoğan’a duyulan nefrettir. Ancak siyasal bileşim oldukça karışıktır; bu bileşim içinde faşist Türk Solu çevresi ve İP gibi çevrelerin yanısıra CHP’nin darbeci-şovenist kanadı da mevcuttur ve bu sonuncular hareketi Kürt karşıtı şoven bir çizgiye çekmeye çalışmaktadırlar. Ne var ki, mevcut aşamada hareketin geneli devlet terörüne, gündelik hayata ve sanata müdahalelere, çevre ve kent talanına, otoriter uygulamalara karşı çıkışın ağır bastığı demokratik bir dinamik arz etmektedir.

Bu geniş toplumsal hareketlilik ciddi bir kırılma yaratmıştır. Amiyane tabirle ilk kez bu ölçüde AKP’nin ve Erdoğan’ın “façası çizilmiştir”. Demeçler bunu ortaya koymaktadır. Ama daha önemlisi, ülkede bir hava değişimi yaşanmakta, en azından geniş bir kesim açısından korku duvarları kırılmaktadır. Ayrıca genel demokratik dinamik bir özgürlük havası yaratmakta, hükümet ve polis geriletilmekte, meşruiyet kaybına uğramaktadır. Bunlar olumlu gelişmelerdir.

Yaşanan geniş kitle hareketliliği dünyanın her yerinde yaşanan benzerleri gibi yararlı deneyimler sağlamaktadır. Sayısız mücadele dersleri çıkmaktadır. Bunlar Türkiye’deki genel sınıf mücadelesinin deneyimleri hanesine yazılacaktır. Diğer bir önemli nokta ise, ölçeği sınırlı kalan 15-16 Haziran Direnişi bir kenara bırakılacak olursa, Türkiye’de ilk defa bu tür bir genel ve kendiliğinden patlayan bir isyan havasının oluşmasıdır.

Örgütlü işçi hareketinin zayıflığı ne yazık ki buradaki en büyük eksikliktir. DİSK ve KESK gibi konfederasyonların son anda aldıkları grev ve eylem kararlarının bir etkisi olup olmayacağını göreceğiz. Ne yazık ki, DİSK ve KESK işyerlerinde yeterli örgütlülüğe ve üyeleri üzerinde yeterli otoriteye sahip değildir. Genel toplumsal hareketlilik atmosferinin bu handikapı aşmaya yeterli olup olmayacağını deneyim gösterecek.

Devlet güçlerine karşı ciddi bir direniş sergileyen geniş ve dinamik bir kitle ortaya çıkmıştır. Hiç şüphesiz burada değişik renklerden sosyalist çevrelerin katkısı bulunmaktadır. Ancak örgütlü proleter sınıf hareketi devreye girmedikçe, genelde örgütsüz olan bu dinamik sönme ya da piyasadaki en büyük hükümet karşıtı güç olan CHP gibi ulusalcı odakların elini güçlendirme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Örneğin işçi sınıfını doğrudan ilgilendiren taleplerin ön plana çıkarılarak, sendikaların, fabrikalardaki işçilerin örgütlü biçimde mücadeleye katılması, grevlerin ve diğer işyeri eylemlerinin örgütlenmesi vb. bu yolda ileriye doğru atılabilecek çok önemli adımlar olacaktır. Bu çaba aynı zamanda hâlâ AKP kontrolü altındaki geniş işçi-emekçi kitleyi sürece çekmek açısından da çok önemlidir. Taksim eylemlerinde kimi dindarların da yer alması bir olumluluktur. Ama AKP kontrolü altındaki geniş kitle için bu henüz söz konusu değildir ve Kemalistler/ulusalcılar baskın olduğu ölçüde bu zorlaşacaktır. Bu gibi hususlardan da anlaşılacağı üzere asıl olan örgütlü proleter sınıf dinamiğini güçlendirmek ve emekçi kitleleri Kemalistlerin/ulusalcıların eline bırakmamaktır.