Navigation

Aklın İsyanı

Marksist Felsefe ve Modern Bilim

Alan Woods - Ted Grant

Mayıs 1995





19. YABANCILAŞMA ve İNSANLIĞIN GELECEĞİ

Çıkmaz Sokaktaki Kapitalizm

1948’den 1973-74’e kadar, benzeri asla görülmemiş bir sınai ve teknolojik değişimin havai fişek gösterisine tanıklık ettik. Yine de kapitalist sistemin başarıları bugün kendi karşıtına dönüşüyor. Bu satırlar yazılırken, Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki yüz milyonlarca işsizi ve yarı-işsizi hesaba katmasak bile yalnızca OECD’nin ileri kapitalist ülkelerinde resmi olarak 22 milyon işsiz var. Üstelik bu, geçmişteki geçici döngüsel işsizlik gibi de değil. Bu işsizlik, toplumun bağırsaklarındaki kronik bir kemirici ülserdir. Korkutucu bir salgın gibi işsizlik de, geçmişte kendilerini güvende hisseden toplum kesimlerini bile vurmaktadır.

Bilim ve teknolojideki tüm ilerlemelere rağmen toplum, kontrol edemediği güçlerin insafına terk edilmiş durumdadır. 21. yüzyılın eşiğinde insanlar geleceğe artan bir kaygıyla bakıyorlar. Eski kesinliğin yerini hiçbir şeyin kesin olmayışı almış durumda. Genel rahatsızlık ilkin ve her şeyden çok egemen sınıfı ve gitgide sistemlerinin ciddi zorluklarla karşı karşıya olduğunun farkında olan bu egemenlerin stratejistlerini etkiliyor. Sistemin krizi kendi yansımasını ideolojinin krizinde buluyor, politik partilerde, resmi kiliselerde, ahlâkta, bilimde ve hatta bugünlerde felsefe diye geçinen şeyde bu kriz kendisini yansıtıyor.

Özel mülkiyet ve ulus devlet, toplumun gelişimini sınırlayan ve engelleyen iki deli gömleğidir. Nesnel açıdan, dünya sosyalizminin koşulları onyıllardır mevcut. Ne var ki, kapitalizmin temel çelişkilerinin üstesinden gelmesine kısmen izin veren belirleyici faktör dünya ticaretinin gelişimiydi. 1945’ten sonra, Avrupa ve Japonya’da devrimi bertaraf etme ve Sovyet Bloğunu zaptetme ihtiyacının dayattığı Amerika Birleşik Devletleri’nin dünya egemenliği, bu ülkeye, Bretton Woods anlaşması ve GATT aracılığıyla, diğer kapitalist iktidarları gümrük tarifelerini düşürmeye ve serbest ticari dolaşımın önündeki diğer engelleri kaldırmaya zorlama fırsatını vermişti.

Bu durum, özel mülkiyet ve ulus devletin dar sınırları içerisinde üretici güçlerin boğulmasına yol açan rekabetçi devalüasyon ve ticari savaşlar aracılığıyla kendini dışa vuran ulusal düşmanlıkların şiddetlendiği iki savaş arası dönemin ekonomik kaosuyla tam bir çelişki içindeydi. Bunun bir sonucu olarak, iki dünya savaşı arasındaki dönem, 1939-45 yıllarının yeni emperyalist katliamıyla sonuçlanan bir bunalımlar, devrimler ve karşı-devrimler dönemiydi.

Savaş sonrası dönemde, büyük ölçüde birleşik bir dünya pazarı yaratan dünya ticaretinin entegrasyonu aracılığıyla kapitalizm kendi sisteminin temel bunalımının üstesinden gelmekte kısmen başarılı oldu. Bu durum, 1948-73 döneminde ekonomideki muazzam yükselişin temel öncülünü sağladı ki, bu da en azından ileri kapitalist ülkelerin nüfusunun önemlice bir bölümünün yaşam standartlarının yükselmesine yol açtı. Ölmekte olan bir adam da zaman zaman ani enerjik hareketlerde bulunabilir, bu durum tam bir iyileşme gibi görünür ama gerçekte yalnızca yeni ve ölümcül bir kötüleşmenin başlangıcıdır.

Eğer mevcut toplumsal düzen yıkılmazsa, kapitalist çöküş çağında bile buna benzer dönemler yalnızca mümkün değil, kaçınılmaz olur. Ne var ki, kırk yıllık bir dönemde birkaç trilyon dolarlık bir meblağa ulaşan ekonomik büyümenin muazzam havai fişek gösterisi, hiçbir şekilde kapitalizmin tabiatını değiştirmemiş ya da onun içinde saklı bulunan çelişkileri yok etmemiştir. 1948’den 1973’e dek süren uzun ekonomik büyüme dönemi artık bitti. Tam istihdam, yükselen yaşam standartları ve refah devleti geçmişte kaldı. Büyümenin yerine artık ekonomik stagnasyon [tıkanma], resesyon [durgunluk] ve üretici güçlerin kriziyle karşı karşıyayız.

Sermaye sahipleri artık üretici faaliyete yatırım yapmakla ilgilenmiyorlar. Sony şirketinin başkanı olan merhum Akio Morita, 1980’lerde, üretken sanayiden hizmetler alanına kayma eğiliminin kapitalist sistem için taşıdığı ölümcül tehlikeye defalarca dikkat çekmişti. 1950’den bu yana, ABD’de, tüm faaliyetlerin dörtte üçü hizmet sektörüne yönelirken, imalat faaliyetinin yarısı yok olmuştur. Benzer bir eğilim bugünlerde artık üçüncü sınıf bir kapitalist güce dönüşen İngiltere’de de mevcuttur. Director’daki bir makalede (Şubat 1988) Morita şunları ifade ediyordu:

Şunu belirtmek isterim ki, olgunlaşan bir ekonominin olgun bir ileri adımı ya da teşvik edilecek bir şey olmaktan çok uzak olan bu eğilim yıkıcı bir eğilimdir. Çünkü uzun vadede, kendi imalat zeminini yitiren bir ekonomi, yaşamsal merkezini de yitirmiş olur. Hizmete dayanan bir ekonomi, kendisini sürükleyecek bir motora sahip değildir. Bu nedenle, imalattan, işçilerin bilgisayarların başında oturduğu ve bütün gün bilgi alışverişinde bulunduğu yüksek teknolojili hizmetler limanına sığınmaya dönük memnuniyet, bütünüyle yanlıştır.

Çünkü, yeni bir şey yaratan yalnızca, hammaddeleri alan ve onları yapıldıkları hammaddeden daha değerli bir ürün olarak şekillendiren imalattır. Bir ekonominin hizmet unsurlarının yardımcı ve imalata bağımlı unsurlar olduğu apaçık görülecektir.

İş yaratmak ve toplumun zenginliğini arttırmak yerine, büyük tekeller muazzam kaynakları para piyasalarındaki spekülasyonlara, yağmalar örgütlemeye ve diğer asalak faaliyet türlerine ayırıyorlar. Şöyle diyor Morita:

İşadamları döviz oyunlarına ilgi duyar oldular. Bunun üretken bir teşebbüse yatırım yapma gereği olmaksızın kısa yoldan kârlar getirdiğini keşfettiler. Hatta kimi sınai firmalar FX imparatorluğuna katıldılar. Yaşamlarını en son döviz kurlarını gösteren bir monitörün karşısında kamburlaşarak geçiren kimi insanlar bütünüyle kendilerine ait bir dünyada yaşıyorlar. Hiçbir bağlılıkları yok. Hiçbir şey üretmiyorlar. Hiçbir yeni fikir üretmiyorlar. Londra’da, New York’ta ve Tokyo’da her gün 200 milyar dolarlık iş yapıyorlar. Bu, bir günde alınıp satılan gerçek malların değerinden çok daha fazla poker fişi demektir. Bu, makine dairesi suyla doluyor demektir.

Morita, dünya kapitalizminin durumunu batan bir gemide poker oynamakla karşılaştırarak şu sonuca çıkıyor:

Poker inatçı, heyecan dolu bir oyundur, ancak poker masasında kazananlar ve kaybedenler, geminin batmakta olduğu ve kimsenin de bunun farkında olmadığı korkutucu gerçeğini karartamıyorlar.

Morita’nın bu satırları yazmasından bu yana durum daha da kötüleşti. “Türevlerdeki” devasa dünya pazarı artık 25 trilyon Amerikan doları gibi hayrete düşürücü bir meblağa ulaşmış ve tamamıyla kontrolden çıkmıştır. Muazzam ölçekte bir kumar demektir bu. Güney Denizi Balonu bunun yanında devede kulaktır. Bu durum, 1929 tarzında yeni bir mali çöküşle sonuçlanabilecek olan dünya kapitalizminin temelden çürük olduğunu göstermektedir.

Çelişkiler Sürüyor

1848’de Marx ve Engels kapitalizmin bir dünya sistemi olarak gelişeceğini öngörmüşlerdi. Bu durum 20. yüzyılda neredeyse laboratuvarvari bir tarzda doğrulanmıştır. Dünya pazarının ezici egemenliği çağımızın en önemli olgusudur. Bir dünya ekonomisine, dünya politikasına, dünya diplomasisine, dünya kültürüne, dünya savaşlarına sahibiz; geride bıraktığımız yüzyılda bu savaşlardan ikisini yaşadık, ikincisi insan uygarlığının ışığını söndürme noktasına çok yaklaştı. Yine de ekonominin globalleşmesi sorunların azalması anlamına değil, tersine çelişkilerin muazzam ölçüde yoğunlaşması anlamına geliyor.

20. yüzyılın son on yılında, modern bilimin tüm mucizelerine rağmen, insanlığın üçte ikisi barbarlık sınırında yaşıyor. İshal ve kızamık gibi salgın hastalıklar yılda yedi milyon çocuğu öldürüyor. Oysa bunlar ucuz ve basit bir aşılamayla önlenebilir. Her yıl 500.000 kadın gebelik sırasındaki komplikasyonlardan dolayı yaşamını kaybediyor ve muhtemelen 200.000 kadın da düşük nedeniyle ölüyor. Eski sömürge ülkeler milli gelirlerinin yalnızca %4’ünü sağlık harcamalarına ayırıyorlar, yani kişi başına ortalama 41 dolar, bunu ileri kapitalist ülkelerdeki 1900 dolarla karşılaştırın.

Birleşmiş Milletler raporuna göre, 2000 yılında dünyada altı milyardan fazla insan yaşıyor olacak. Bunların yarısı 20 yaş altındadır. Oysa işsizlikten, temel eğitim ve sağlık hizmeti yoksunluğundan, aşırı kalabalık ve kötü yaşam koşullarından en çok acı çeken de onlardır. 6 ilâ 11 yaş arası tahmini 100 milyon çocuk okula gitmiyor. Bunların üçte ikisini kızlar oluşturuyor. Yeri gelmişken UNICEF, ABD’de bile çocukların %20’sinin ulusal yoksulluk sınırının altında yaşadığını hesaplıyor. Ne var ki, Üçüncü Dünya ülkelerindeki durum ürkütücü bir düzeye ulaşmıştır. 100 milyon kadar çocuk sokaklarda yaşıyor. Brezilya’da bu sorun, polisin ve katil çetelerin düzenledikleri kampanyalarla “çözülüyor”, yoksul olma suçunu işlediklerinden ötürü çocuklar katlediliyor. Kolombiya’da da umutsuz durumdaki insanlara karşı benzer canavarlıklar yapılıyor. Sokaklarda yaşayan çok sayıda erkek, kadın ve çocuğun öldürülüp, vücutlarının tıp öğrencileri tarafından kadavra olarak incelenmek üzere Bogota Üniversitesine satıldığının ortaya çıkarılmasının üzerinden çok süre geçmedi. Böyle hikâyeler tüm uygar insanları dehşete sürükler. Ama bu durum insanoğlunu yalnızca meta olarak gören bir toplumun ahlâkının en uç ifadesidir aslında.

Geçtiğimiz on yılda savaşlar nedeniyle, bir milyon çocuk öldürüldü, dört milyonu yaralandı ve beş milyon kadarı da mültecileşti ya da öksüz kaldı. Eski sömürge ülkelerin çoğunda, sık sık kölelikle eş anlamlı çocuk emeği olgusuyla karşılaşıyoruz. Batı medyasındaki ikiyüzlü protestolar bu emeğin ürünlerinin Batı pazarlarına ulaşmasını ve “saygıdeğer” batılı şirketlerin sermayesinin artışını engellemiyor. En tipik örneklerden biri yakın zamanda yayınlanan, kibrit fabrikasının durumuydu, bu fabrikada çoğunluğu kızlardan oluşan çocuklar zehirli kimyasallarla haftada 6 gün–60 saat çalışıyorlar, üstelik üç dolar karşılığında. 15 Eylül 1993 tarihli The Economist’e gönderilen bir mektupta şunlara işaret ediliyordu: “Ebeveynler çocuklarının geleceği açısından eğitimin değerini gerçekten de kavrıyorlar, ancak genellikle yoksullukları o denli umutsuz ölçüde ki, çalışan çocuklarının getirdiği para olmaksızın yapamamaktadırlar.

Üçüncü dünyanın bu öğütücü yoksulluğunun temel nedeni, ticari araçlarla kaynaklarının iki misli yağmalanması ve büyük batılı bankalara olan trilyonlarca dolar borcudur. Sadece bu borçların faizlerini ödemek için bile, bu ülkeler kendi insanlarının ihtiyacı olan besin maddelerini ihraç etmek ve halkın sağlık ve eğitiminden fedakârlıkta bulunmak zorundalar. UNICEF’e göre, üçüncü dünyada borç geri ödemeleri, gelirlerin dörtte bir oranında, sağlık harcamalarının %50 oranında ve eğitim harcamalarının da %25 oranında düşmesine neden olmuştur. Amazon yağmur ormanlarının yok edilmesine karşı ikiyüzlü çığlıklara rağmen, Brezilyalı iktisatçılar, bunun esasen, kullanılabilir hale getirilen topraklarda yetiştirilen sığırların eti gibi tarımsal ihraç mallarının fiyatlarını yükseltme ihtiyacınca güdülendiğini kanıtladılar. Bu ihracat projelerinin finansmanı Dünya Bankası’ndan ve diğer uluslararası mali örgütlerden sağlanıyor.

İnsanlık kelimenin tam anlamıyla bir yol ayrımında durmaktadır. Bir yandan bu dünyada bir cennet inşa etmenin her türlü potansiyeli mevcuttur. Öte yandan ise barbarlık unsurları tüm gezegeni yiyip yutmakla tehdit etmektedir. Hepsine ek olarak çevre tehdidiyle karşı karşıyayız. Çılgınca kâr peşinde koşan büyük çokuluslu şirketler gezegeni yok ediyorlar. Tropik yağmur ormanları yılda 46.700 kilometrekarelik bir hızla tahrip edilmektedir. Bu alan İskoçya kadardır. İnsanlar 65 milyon yıl önce dinozorların neslinin tükenmesine neyin yol açtığı konusunda spekülasyonlar yapabilirler belki. Ama bugünkü felâketin nedeni hakkında hiçbir şüphe yoktur: denetimsiz kâr peşinde koşma ve kapitalist üretim anarşisi.

Sosyalizmle hiçbir ortak noktası olmayan bilimciler bile (eğer bir anlığına düşünürsek, tamamen mantıksal olarak), yegâne çözümün bir tür planlı dünya ekonomisi olduğu sonucuna çıkmışlardır. Ancak kapitalizm temelinde bu mümkün değildir. Kırk bir ulus resmen “Dünya Koruma Stratejisi”ni onaylamıştır. Fakat bir dünya sosyalist federasyonu olmadığında, bu yalnızca kâğıt üstünde kalan bir girişimdir. Belirleyici olan büyük tekellerin çıkarlarıdır.

Oysa bu kaçınılmaz değildir. İnsanlığın umutsuz durumuna dair Malthus’la başlayan tüm korkunç öngörülerin yanlış olduğu görülmüştür. İnsan gelişiminin potansiyeli sınırsızdır. Açlıktan ölümleri dünya yüzeyinden silip süpürmenin olanakları bugün bile mevcuttur. Batı Avrupa ve Birleşik Devletler’de tarımsal verimlilik öylesine yüksek düzeylere çıkmıştır ki, çiftçilere besin üretmemeleri için ödeme yapılmaktadır. Verimli topraklar işlenmeden öylece tutuluyor. Buğday denize dökülüyor ya da yenilememesi için boyayla karıştırılıyor. Et, tereyağı ve süt tozu dağları söz konusu. İspanya’da zeytin ağaçları bile bile köklerinden sökülüp atılıyor. Ve dünyada kötü beslenen ya da gerçekten açlıktan kıvranan 450 milyon insan var.

Gelecek yüzyılın başlarından itibaren Pasifik ülkeleri belki de dünya üretiminin yarısını gerçekleştirecekler. Dünya ekonomisi aslını bulacak. Yüzyıllar boyunca Avrupalılar kendilerini yerkürenin merkezi olarak addettiler. Nesnel konuşursak, bu yaklaşımın, dünyanın evrenin merkezinde olduğu şeklindeki Ptolemaios düşüncesinden daha fazla bir temeli yoktur. Daha 1920’lerde Troçki, dünya tarihinin ağırlık merkezinin Atlantik’ten Pasifik’e kayacağını öngörmüştü. İnsanlık tarihinin bir sonraki aşaması yüz milyonlarca Asyalının, bir Sosyalist Dünya Federasyonunun parçası olarak, kendi potansiyellerinin farkına varmasına şahit olacak.

İşsizlik Kırbacı

Çalışmak temel yaşamsal faaliyetimizdir. En küçük yaşlarımızdan itibaren ona hazırlanırız. Aldığımız eğitim ona yöneliktir. Tüm yaşamımızı onunla meşgul olarak geçiririz. Çalışmak toplumun dayandığı temeldir. O olmaksızın, ne besin olabilirdi, ne giyecek, ne barınak, ne okul, ne kültür, ne sanat ne de bilim. Kelimenin tam anlamıyla çalışmak yaşamdır. Bir insanın çalışma hakkını reddetmek, onun yalnızca asgari yaşam standardı hakkını reddetmek değildir. Kişiyi insani saygınlıktan mahrum bırakmak, onu uygar toplumdan söküp atmak, yaşamını boş ve anlamsız kılmaktır. İşsizlik insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. Birleşik Devletler ve diğer ülkelerdeki yoksul mahallelerinde bir tür alt sınıfın oluşumu modern toplumun mahkûm edilişidir. Aşağıdaki satırlar, sermayenin en bilinçli stratejistlerinin Batı ülkelerindeki toplumsal parçalanma eğiliminden duydukları korkuyu açığa vuruyor:

“Altyapısı zayıf kentlerde yoksul ve hoşnutsuz insanların gittikçe artan sayılarla yoğunlaşması tehlikelerle doludur. Refah devletinin altında yatan toplumsal dayanışmanın önümüzdeki yıllarda parçalanması ihtimalinin güçlü oluşu hiç de bu tehlikelerin en önemsizi değildir. Yardıma muhtaç insanları desteklemenin sürekli olarak artan maliyeti, ekonomik bir gerileme döneminde, başarılı bireylerin sabırlarını sınayacaktır... Ama gelecek yüzyılın sorunudur bu.”

“Refah devleti yardım ödemelerini evrimci bir anlayışla yaptı. Alt sınıf kadınlar –ister beyaz olsun ister siyah– orta sınıf kadınlardan %60 oranında daha fazla çocuk yapıyorlar. Ama bu istatistik bile nüfus üzerindeki etkiyi yeterince göstermiyor. Alt sınıf kadınlar yalnızca daha çok çocuğa sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda daha genç yaşta anne oluyorlar ve bu da alt sınıf nüfusunun zamanla geometrik bir artışına yol açıyor.”

Kendisini “Marksizm öldü” yanılsamasıyla rahatlatan Rees-Mogg, yüz yıl önceki Viktorya dönemi Malthusçularının resmi görüşlerini hatırlatan aleni gerici politikaları dillendiriyor:

Bir iş bulmak için refah devletine sırnaşmayanlara %100 ve hatta daha fazla nakit vergi oranları yükleyen sosyal hak programlarının kötü özendiriciliği, yoksulları yaşamlarını heba etmeye teşvik ediyor. Birçok durumda, yiyecek karnelerinin, kira yardımlarının, refah ödemelerinin, gelir yardımlarının, ücretsiz tıbbi bakım ve diğer hizmetlerin toplam değeri, vasıfsız bir işte çalışmakla elde edilen gelirin vergiden sonra kalan kısmını aşmaktadır. Ve refah hakları, tanımı gereği, çok küçük bir günlük çabayla ya da hiçbir çaba göstermeksizin elde edilebiliyor. Geçiminizi garantilemek için, sabahları kalkmak ve evi ile işi arasında koşuşturan insan kalabalığına katılmak zorunda değilsiniz... Yasaların gevşek uygulanışı cehaleti, aylaklığı ve gayri meşruluğu çok daha çekici kılıyor. Hırsız ya da uyuşturucu satıcısı olarak saatte yüz dolar kazanabilen çocuklara, kitap okumayı öğrenmenin ya da kendilerine ancak gelecekte daha iyi bir yaşam sağlayabilecek bir asgari ücretli işte çalışmanın güçlükleri, muhtemelen çok daha az cazip gelmektedir.[1]

Aynı kötümser beklenti hissi Atlantik’in öbür tarafındaki sermaye stratejistleri arasında da yaygınlaşıyor. Meşhur Amerikalı yazar ve iktisatçı John Kenneth Galbraith, Rees-Mogg’un tersine, politik bir liberaldir, ama yine de aynı sonuçlara çıkmaktadır. Son kitabı Rıza Kültürü’nde Amerikan toplumundaki sınıf ayrımlarından yükselen patlayıcı toplumsal ihtilâflar hakkında katıksız uyarılarda bulunuyor:

Yine de, hoşnutluğu derinden sarsan bir alt sınıf isyanı olasılığı mevcuttur ve güçlenmektedir. Geçmişte kimi patlamalar olmuştu, özellikle 1960’ların sonlarındaki büyük kent ayaklanmaları, ve şimdi bunların yinelenmesine yol açabilecek birçok faktör mevcut.

Özellikle sükûnetin, önceki huzursuzlukla kıyaslanmaya bağlı olduğu açıklığa kavuşturulmuştur. Zamanla bu kıyaslama yavaş yavaş yok olur ve yine zamanla göreli sıkıntıdan kurtulma vaatleri de –sınıf atlama– uçup gider. Bu, özellikle, yavaşlayan ya da küçülen bir ekonominin ve hatta daha çok uzayan bir resesyon ya da depresyonun sonucu olabilir. Detroit otomobil fabrikalarında ve karoser atölyelerinde çalışan işçilerin –Michigan ve Ontario’nun komşu tarım arazilerinden gelen mülteciler ve ardından Apalaşlardan gelen yoksul beyaz işçiler– birbiri ardı sıra gelen dalgaları yükseldi ve devam etti. Bunların yerini almak üzere güneyden gelenlerin çoğu bugün yöreye özgü bir işsizliğe saplanıp kalmışlardır. Eğer bu durum bir gün şiddetli bir tepkiyi besleyecek olursa buna hiç kimse şaşırmamalı. Rahatsızlık duyanların uysalca ve hatta memnuniyetle kendi kaderlerine razı olmaları, her zaman rahatlığın en yüksek ilkelerinden biri olagelmiştir. Bu inanç bugün aniden ve şaşırtıcı bir biçimde boşa çıkabilir.[2]

Yabancılaşma

“Dünya birbirinden kopuk bireylerin bir toplamı değildir; tüm bireyler bir şekilde birbirleriyle bağlantılıdır.” (Aristoteles)

“Hiç kimse kendinden menkul bir Ada değildir; herkes Kıtanın bir parçasıdır, bütünün bir parçası; eğer deniz bir parça toprağı alıp götürse, Avrupa eksilmiş demektir, tıpkı sanki dağlık bir burun eksilmiş gibi, tıpkı sanki dostlarınızın ya da bizzat sizin bir Malikâneniz eksilmiş gibi; her insanın ölümü beni tüketir, çünkü ben insanoğluna bağlıyım; ve o yüzden gönderme kimseyi çanlar kimin için çalıyor diye; onlar senin için çalıyor.” (John Donne, Devotions upon Emergent Occasions, no. xvii.)

İnsanoğlu kendisini saf hayvan doğasından, yani bilinçsiz doğasından ayırarak insan haline geldi. En karmaşık hayvanlar bile, insanlığın çok çeşitli koşullarda ve iklimlerde, deniz altında, göklerde ve hatta uzayda hayatta kalmasını ve gelişmesini mümkün kılan başarılarıyla boy ölçüşemez. İnsanoğlu kendisini kendi “doğal”, yani zoolojik durumunun öylesine üstüne çıkarmıştır ki, kendi çevresine benzersiz bir ölçüde hükmetmektedir. Yine de paradoksal olarak insanlar hâlâ kendi denetimlerinin dışındaki kör güçlerin kontrolü altındadır. “Piyasa ekonomisi” denen şey, insanların kendi yaşamlarını ve kaderlerini denetlemediği, tersine tıpkı eskinin kaprisli ve açgözlü tanrıları gibi her şeye mantıksızca hükmeden görünmez güçlerin elinde oyuncak olduğu öncülüne dayanır. Bu tanrıların, kendi yaşamlarını onlara hizmet etmeye adayan ulu papazları vardır. Karmaşık ayinleriyle bankalarda ve borsalarda otururlar ve şişkin kârlar elde ederler. Ama tanrılar kızdıklarında papazlar tıpkı ürkek hayvan sürüleri gibi ve bir o kadar bilinçsizce paniğe kapılırlar.

Antik Romalılar köleyi “sesli alet” (instrumentum vocale) olarak tanımlıyorlardı. Günümüzde birçok işçi bu tanımlamanın kendilerine de uygulanabileceği hissine kapılabilir. Post-modern, sanayi sonrası, Fordizm sonrası bir dünyada yaşadığımız varsayılıyor. Peki çalışan insanların koşulları söz konusu olduğunda değişen nedir? Her yerde geçmişin kazanımlarına saldırılıyor. Batıda yaşam standartları halkın büyük çoğunluğu açısından kötüleşmektedir. Refah devletinin temeli oyuluyor ve tam istihdam artık geçmişe gömülüyor.

Tüm ülkelerde toplum derin bir keyifsizlik duygusundan muztaribdir. Bu durum en tepede başlıyor ve alta doğru her düzeye yayılıyor. Sürekli kitlesel işsizliğin beslediği güvensizlik duygusu, işgücünün daha önceleri kendilerinin bu durumdan bağışık olduğuna inanan kesimlerine de –doktorlar, öğretmenler, hemşireler, devlet memurları, fabrika yöneticileri– yayılıyor, hiç kimse güvencede değil. Orta sınıfın birikimleri, sahip oldukları evlerin değeri de aynı şekilde denetimsiz para piyasaları ve borsa hareketlerinin tehdidi altında. Milyarlarca insanın yaşamı, geçmişin tanrılarına neredeyse akılcı dedirtecek kadar büyük bir kaprisle işleyen bu kör güçlerin insafına kalmıştır.

On yıllar önce, bilim ve teknolojinin ilerleyişinin insanlığın tüm sorunlarını çözeceği büyük bir güvenle öngörülmüştü. Gelecekte insanlar artık sınıf mücadelesiyle değil boş zaman sorunuyla ilgileneceklerdi. Bu öngörüler hiç de temelsiz değildi. tam anlamıyla bilimsel açıdan bakıldığında, bir taraftan yeni teknolojinin uygulanmasıyla sağlanan verimlilik artışı temelinde ürün miktarı ve yaşam standartları yükselirken diğer taraftan da eşzamanlı olarak çalışma sürelerinde genel bir indirime gidecek durumda olmamamız için hiçbir neden yoktur. Ama gerçek durum çok farklıdır.

Marx uzun zaman önce, kapitalizmde makineleşmenin ortaya çıkışının işgününü kısaltmaktan çok uzatma eğiliminde olduğunu açıklamıştı. Tüm büyük kapitalist ülkelerde, işçiler üzerinde daha az ücretle daha uzun çalışmaya dönük acımasız bir baskı görüyoruz. 24 Ekim 1994 sayısında Time Amerikan ekonomisinde kâr patlamasıyla gelen keskin bir yükselişi haber verdi:

Fakat işçiler kendileri açısından bu genişlemenin bitkinlik anlamına gelmesinden yakınıyorlar. Amerikan sanayisinin her tarafında tüm şirketler ABD işgücünün suyunu azami ölçüde sıkmak için fazla mesaileri kullanıyorlar: fabrikalardaki iş haftası 4,6 saatlik fazla mesai de dahil ortalama 42 saate yakın. Bir çalışma ekonomisti ve Time yazı kurulu üyesi olan Audrey Freedman “Amerikalılar dünyada en fazla çalışan insanlar” gözleminde bulunuyor. Üç büyük otomobil üreticisi bu eğilimi en uç noktaya götürüyor. Buradaki işçiler ortalama olarak haftada 10 saat fazla mesai yapıyorlar ve yılda ortalama 6 kez cumartesileri sekiz saat çalışıyorlar.

Aynı makale birçok farklı sanayi kolunda çalışan ve kronik fazla mesailerden yakınan hem beyaz hem de mavi yakalı sayısız işçi örneği aktarmaktadır:

New York City’deki Nynex telefon şirketinde çalışan 44 yaşındaki Joseph Kelterborn, «üç kişinin işini yapıyorum» diyor. Fiber-optik ağların kurulduğu ve bakımının yapıldığı bölümde çalışıyor ve bu bölümde çalışanların sayısı geçtiğimiz yıllarda 27 kişiden 20 kişiye indirilmiş, bu da kısmen, bir zamanlar üç farklı kişi –anahtarcı, güççü ve testçi– tarafından yapılan işin, şimdi onun yaptığı taşıyıcı anahtarcılık işinde birleştirilmesiyle sağlanmış. Sonuç olarak, diyor Kelterborn, genellikle günde fazladan bir dört saat ve üç haftada bir de hafta sonları çalışıyorum. «Eve gittiğimde» diye yakınıyor, «tüm zamanım bir duş almakla, akşam yemeğiyle ve biraz uykuyla geçiyor; sonra herşey yeniden başlıyor ve baştan sona aynen tekrarlanıyor.»

Marx’ın işaret ettiği gibi, kapitalizmde makinelerin artan kullanımı bir işe sahip olanlar açısından daha uzun çalışma saatleri anlamına gelir. Bir önceki resesyon döneminden 1991 Martından itibaren çıkılmasıyla birlikte, ABD ekonomisi neredeyse altı milyon yeni iş yaratmıştır ama iki milyon işi bir kenara terk ederek. Eğer ABD şirketleri geçmiş genişleme dönemlerindeki kadar işçi istihdam etmiş olsaydı, iş sayısındaki artış sekiz milyon ya da daha fazlası olacaktı.

Time’daki makale şöyle devam ediyor:

Aslında ABD’de bir tür iki katmanlı toplum geliştiğine dair birçok kanıt mevcut. Şirket kârları ve yönetici maaşları hızla yükselirken, gerçek ücretler (yani enflasyondan arındırılmış ücret) hiç artmıyor. Nitekim hükümet, geçen yıl ABD’deki gerçek orta sınıf ev halkı gelirinin 312$ düştüğünü ve bir milyon insanın daha yoksulluğa sürüklendiğini rapor etmiştir; resmen yoksul olarak tanımlanan insanların tüm ABD nüfusuna oranı, 1992’de %14,8 iken %15,1’e çıkmıştır. Sürekli olarak güç kazanan kırk yıllık ticari toparlanma düşünüldüğünde bu gelişmeler şaşırtıcıdır.

Komünist Manifesto’da Marx ve Engels şuna işaret ediyorlardı:

Yaygın makine kullanımı ve işbölümü yüzünden, proleterin işi tüm bireysel karakterini ve dolayısıyla işçi açısından tüm cazibesini yitirir. İşçi makinenin bir eklentisi haline gelir ve ondan istenen tek şey, yalnızca en basit, en monoton ve en kolay edinilen hüner olur. Bu nedenle işçinin üretim maliyeti neredeyse tümüyle, hayatta kalması ve soyunun çoğalması için ona gereken geçim araçlarıyla sınırlanır. Ama bir metaın ve dolayısıyla emeğin fiyatı onun üretim maliyetine eşittir. Bu nedenle işin iğrençliği arttığı oranda ücret düşer. Daha da kötüsü, makinelerin kullanımı ve işbölümü arttığı ölçüde, ister çalışma saatlerinin uzatılmasıyla, ister belli bir zaman süresinde çekilip alınan iş miktarının artışıyla, isterse de makinelerin artan hızıyla vb. olsun, işin ağırlığı da artar.[3]

Charles Chaplin’in en ünlü filmlerinden biri olan Modern Zamanlarda, 1930’lu yıllara ait büyük bir işletmede montaj hattındaki yaşantının canlı bir tasvirini görürüz. Aynı monoton işlerin sonu gelmez tekrarının zihni devreden çıkaran bıktırıcı külfeti gerçekten de insanı makinenin bir eklentisi, “sesli bir alet” durumuna getirir. “Katılım” hakkındaki tüm hayali sözlere rağmen fabrikaların büyük bölümünde şartlar aynı kalmaya devam eder. Gerçekten de son yıllarda işçiler üzerindeki baskılar sürekli artmaktadır. Hayatı bir parça daha katlanılabilir kılan küçük şeyler bile insafsızca yok edilmektedir. Sendikaların gücünün geçmişte kayda değer ilerlemeler sağladığı Britanya’da öğle yemeği saati büyük ölçüde tarih olmuştur. Şansölye Kohl Alman işçilerine hafta sonları da çalışmaya başlamaları gerektiğini bildiriyor. Tablo her yerde aynı.

Yeni teknoloji, sanayideki işçilerin durumunu geliştirmekten ziyade, beyaz yakalı işçilerin yaşam koşullarını kötüleştirmekte kullanılmaktadır. Bankaların, hastanelerin, büyük büroların çoğunda işçilerin konumu, büyük fabrikalardakine gittikçe daha çok benziyor. Aynı güvensizlik, sinir sistemi üzerinde aynı aralıksız baskılar, tıbbi sorunlara, depresyona, evliliklerin parçalanmasına yol açan aynı stres...

Son yıllarda bilimciler, robotlarla ve yapay zekâ sorunuyla ilişkili olarak “insan-makine” fikrine geri dönmüşlerdir. İnsanların ustaca inşa edilmiş otomatların karşısına dikildiği Terminatör tipi birçok filmin de tanıklık ettiği gibi, bu fikir popüler hayallere bile nüfuz etmiştir. Bu olgu bize, insanoğlunun kendi kaderinden sorumlu olmadığı hissinin ve insanların yaşamına hükmeden denetimsiz güçlerden duyulan korkunun da işin içine dahil olmasıyla toplumun genelleşen biçimde insanlık dışına çıkışında karakterize olan bugünkü dönemin psikolojisi hakkında çok şey anlatıyor. Oysa tersine, yapay zekâ oluşturma çabası, gerçek anlamda akılcı bir toplumda insan gelişiminin hakikaten olağanüstü görünümlerinin önünü açabilecek olan robot biliminin daha da ilerlediğini gösterir.

İnsan emeğinin yerine gelişmiş makinelerin konuluşu, çalışma saatlerinde gerçekleştirilecek genel bir indirim temelinde tarihteki en büyük kültürel devrimin anahtarı olacaktır. Bununla birlikte birtakım özel işlemler makinelerle daha verimli bir şekilde yapılabilir olsa da, insan düşüncesinin bir makinede tam olarak üretilemeyeceğinden şüphe edilemez. Bu, herhangi bir mistik nedenden ya da bizi Yaratıcı’nın sözümona benzersiz bir ürünü kılan “ölümsüz bir ruh”tan değil, en başta emek olmak üzere insanoğlunun diğer tüm bedensel faaliyetlerinden ayırt edilemez olan düşüncenin kendi tabiatından ötürüdür.

Marx ve Yabancılaşma

Bir iş sahibi olan talihlilerin onda dokuzu için bile iş, anlamsız, ağır ve sıkıcı bir angaryadır. Çalışma saatleri kişinin yaşamının bir parçası olarak düşünülmez. Bir insan olarak sizinle hiçbir ilişkileri yoktur. Emeğinizin ürünü bir başkasına aittir, onun açısından yalnızca bir “üretim faktörü”sünüzdür. Hayat işyerinden dışarıya adım attığınızda başlar ve tekrar içeri girdiğinizde sona erer. Bu olgu Marx tarafından 1844 Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları’nda açıklan­mıştı:

O takdirde emeğin yabancılaşmasını oluşturan şey nedir?

İlkin, emeğin işçiye dışsal olması olgusu, yani emeğin onun özsel doğasına ait olmaması; bu nedenle çalışmasında kendisini doğrulamaz tersine yadsır, hoşnutluk değil mutsuzluk hisseder, fiziksel ve zihinsel enerjisini özgürce geliştirmez, tersine vücudunu küçük düşürür ve aklını mahveder. İşçi bu nedenle kendisini yalnızca işinin dışındayken hisseder ve işinin başındayken kendisini kendi dışında hisseder. Çalışmadığında evdeymiş gibi hisseder ve çalıştığında evde değilmiş gibi. Emeği bu nedenle istemli değildir, mecburidir; zorunlu emektir. Sırf kendine dışsal ihtiyaçları tatmin etme aracıdır. Emeğin yabancı karakteri, hiçbir fiziksel ya da diğer türden zorlama olmadığında çalışmaktan vebadan kaçılır gibi kaçılması olgusuyla açıkça ortaya çıkar.

Dışsal emek, insanın kendisine yabancılaştığı emek, bir özveri, bir küçük düşme emeğidir. Son olarak emeğin işçiler açısından dışsal karakteri, bu emeğin onun kendisinin değil bir başkasının olması olgusunda, emeğin ona ait olmamasında, çalışırken onun kendisine değil bir başkasına ait olmasında ortaya çıkar. Dinde insan imgeleminin, insan beyninin ve insan yüreğinin öz etkinliği, nasıl birey üzerinde ondan bağımsız olarak, yani tanrısal ya da şeytani yabancı bir faaliyet olarak etkili olursa, işçinin faaliyeti de tıpkı öyle, kendi öz etkinliği değildir. Bir başkasına aittir; kendi kişiliğinin kaybolmasıdır.[4]

Böylelikle, büyük çoğunluk için yaşam esasen, birey açısından fazla anlamı olmayan bir faaliyet içinde geçer; en iyi durumda katlanılabilir bir şey; en kötü durumdaysa canlı bir işkencedir. Bir çocuğu eğitmek ya da hasta bir insanı tedavi etmek gibi bir işi olanlar bile, pazar yasaları onları okul sınıflarına ve hastane koğuşuna doğru sürükledikçe, duydukları tatminin uçup gittiğini görürler.

Toplumun bir kördüğüme saplandığı duygusu “alt sınıflar”la sınırlı değil. Egemen sınıfta da geleceğe ilişkin artan bir kötümserlik ve keyifsizlik duygusu mevcut. Geçmişin büyük fikirlerini, özgüveni ve iyimserliği aramak boşuna. “Serbest piyasa ekonomisi”nin farazi harikaları hakkındaki arkası kesilmeyen laflar, insanlar gerçek durumu –milyonlarca işsiz, yaşam standartlarına yönelik saldırılar, spekülasyonla elde edilen olağanüstü servetler, açgözlülük ve yozlaşma– değerlendirmeye başladıkça gittikçe boş bir lafa dönüşüyor.

Burjuvazinin bizzat kendisi sözcüğün felsefi değil de sözlük anlamında en kaba ve en bayağı materyalizm türünü uygularken, mevcut düzen savunucularının, Marksizmi “materyalizminden” dolayı suçlamaları ironiktir. Çılgınca servet peşinde koşma, her şeyin başat ilkesi olarak açgözlülüğün yükselmesi, tüm kültürlerinin merkezindedir. Onların gerçek dini budur. Geçmişte, görev, yurtseverlik, dürüst çalışma vb. hakkında ikiyüzlü ahlâki vaazların ardında saklayarak bu gerçeği mümkün olduğunca gözlerden uzak tutmaya çaba gösterilirdi. Bugün her şey açıkta cereyan ediyor. Her ülkede eşi benzeri görülmemiş bir yozlaşma, dolandırıcılık, yalancılık, üçkâğıtçılık, hırsızlık –sıradan suçluların küçük hırsızlıkları değil, işadamlarının, politikacıların, polis şeflerinin ve yargıçların yürüttüğü büyük çapta yağmalar– salgını görüyoruz. Neden olmasın ki? Zenginleşmek görevimiz değil miydi?

Monetarizmin amentüsü, egoizm ve açgözlülüğü bir ilke düzeyine yükseltiyor. Nasıl yaparsanız yapın, kapabildiğiniz kadar kapın, şeytan geride kalanı yakalayabilir! Kapitalizmin damıtılmış özü budur. Voodoo ekonomisinin diline tercüme edilmiş orman yasası. En azından basitlik gibi bir erdemi var. Kapitalist sistemin ne olduğu konusunda her şeyi sakınmaksızın ve açıkça dile getiriyor.

Yine de ne boş bir felsefe! İnsan hayatının ne sefil bir kavranışı! Farkında olmasalar da gezegenin efendileri yalnızca birer köledirler, denetlemedikleri güçlerin kör hizmetçileri. Onların sistem üzerindeki gerçek hakimiyetleri, bir karınca yuvasındaki karıncalardan daha fazla değil. Mesele şu ki, kendilerine mevki, güç ve servet sağlayan bu durumdan tümüyle hoşnutlar. Ve toplumda radikal bir değişim gerçekleştirmeye dönük tüm çabalara amansızca direniyorlar.

Eğer insanlık tarihini kesen tek bir çizgi varsa, o da, insanların kendi yaşamları üzerinde denetim sağlama, sözcüğün gerçek anlamında özgür olma mücadelesidir. Bilim ve teknolojinin tüm ilerlemeleri, insanların doğa ve kendileri hakkında öğrendikleri her şey, içinde yaşadığımız koşullar üzerinde egemenlik kurma potansiyelinin bugün mevcut olduğu anlamına gelir. Yine de 20. yüzyılın son on yılında dünya tuhaf bir çılgınlığın pençesinde gibi görünüyor. İnsanlar kendi kaderleri üzerinde eskiye nazaran daha az denetime sahip olduklarını hissediyorlar. Ekonomi, çevre, soluduğumuz hava, içtiğimiz su, yediğimiz yemek, hepsi tehdit altında gözüküyor. Yitip giden eski güven duygusudur. Yitip giden, tarihin bugünkünden daha iyi bir yere doğru kesintisiz bir ilerleyiş arz ettiği hissidir.

Bu koşullar altında, toplumun çeşitli kesimleri uyuşturucu ve alkol gibi maddelerde bir çıkış yolu arıyorlar. Toplum akıldışına çıkmışsa insanlar teselli için yüzlerini akıldışı yollara çevirirler. Marx’ın dediği gibi din bir afyondur ve zararlı etkileri hiç de diğer uyuşturuculardan daha az değildir. Dinî ve mistik fikirlerin bilim dünyasına bile nasıl nüfuz ettiğini gördük. Bu durum içinden geçtiğimiz dönemin karakterini yansıtmaktadır.

Ahlâk

“Ahlâki taahhütlerinizi ve dini inancınızı güçlendirmeye bakın. On Emri ve Kitab-ı Mukaddesi tekrar okuyun. İncil kötü bir tarih öğretmeni değil, zor zamanlarda ayakta kalma rehberidir.” (Rees-Mogg)

“Kim Musa, İsa ya da Muhammed’e geri dönme derdinde değilse, kim eklektik salatalarla tatmin olmuyorsa, ahlâkın toplumsal gelişmenin bir ürünü olduğunu; bu konuda değişmez bir şey olmadığını; toplumsal çıkarlara hizmet ettiğini; bu çıkarların çelişkili olduğunu; ahlâkın diğer tüm ideoloji biçimlerinden daha fazla bir sınıf karakterine sahip olduğunu kabul etmek zorundadır.” (Troçki)

“Marksizm ahlâkı reddeder!” Aslında salt Marksizmin ABC’sinden bihaber oluşu açığa vuran bu tür ifadeleri ne kadar da çok duyduk. Doğru, Marksizm tarih üstü bir ahlâkın varlığını reddeder. Ama insan davranışlarını düzenleyen ahlâki kanunların bir tarihsel dönemden diğerine esaslı bir şekilde değiştiğini göstermek fazla çaba gerektirmez. Bir zamanlar savaş esirlerini yemek ahlâka aykırı sayılmazdı. Daha sonraları yamyamlık tiksintiyle değerlendirildi, ama savaş esirleri kölelere dönüştürülebilirdi. Büyük Aristoteles bile kölelerin bir ruha sahip olmadığı ve bu nedenle de tam olarak insan olmadıkları düşüncesi temelinde (aynı argüman kadınlar için de kullanılmıştı) köleliği haklı çıkarmaya hazırdı. Daha da sonraları, bir insanın bir başkasına bir mülk parçası olarak sahip olması ahlâken yanlış olarak değerlendirildi, fakat feodal lordlar için, toprağa zincirlenmiş ve gerdek gecesinde gelini lorda sunmaya varıncaya dek tamamen efendilerine tâbi kılınmış serflere sahip olmak tümüyle kabul edilebilir bir şeydi.

Günümüzde tüm bunlar barbarca ve ahlâk dışı olarak görülüyor, ama bir insanın kendisini, kendi emek-gücünü canının istediği gibi kullanacak bir patrona parça parça sattığı ücretli emeğin kurumsallaşması asla sorgulanmıyor. Bu her şeyden önce özgür emektir. Serf ve köleden farklı olarak işçi ve patron kendi özgür iradeleriyle bir uzlaşmaya varırlar. Hiç kimse işçiyi belli bir patron için çalışmaya zorlamaz. Eğer bundan hoşlanmıyorsa ayrılabilir ve herhangi bir başka yerde iş arayabilir. Dahası serbest piyasa ekonomisinde yasa herkes için aynıdır. Fransız yazar Anatole France “hem zenginleri hem de yoksulları köprü altlarında uyumaktan, sokaklarda dilenmekten ve ekmek çalmaktan men eden muhteşem yasa eşitlikçiliği”nden bahseder.

Modern toplumda, sömürünün eski açık biçimleri yerine, insanlar arasındaki gerçek ilişkinin şeyler arasındaki bir ilişkiye dönüştürüldüğü –küçük kâğıt parçalarının kendilerine sahip olanlara yaşam ve ölüm gücü verdiği, çirkin olanı güzel, zayıf olanı güçlü, aptal olanı zeki, ihtiyarı genç kıldığı– üstü örtük, ikiyüzlü bir sömürüyle karşı karşıyayız.

Troçki, para ilişkileri insanların zihnine o denli derinden işlemiştir ki der, bir insanın bilmem kaç milyon dolar “değerinde” olduğundan bahsederiz. Böylesi ifadelerin doğru olarak kabul edilmesi günümüz toplumunda mevcut yabancılaşma derecesinin bir ölçüsüdür. Parasal bir kriz sırasında televizyonda birilerinin paradan sanki hastalıktan kurtulan bir insanmış gibi bahsetmesi (“pound/dolar/mark bugün biraz daha güçlüydü...”) kimseye şaşırtıcı gelmiyor. Nesneler ve özellikle de para, vahşilerin kendi totem ve fetişlerine ilişkin dini tavırlarını hatırlatan batıl bir korkuyla karışık bir saygıyla ele alınırken, insanlar şeyler olarak görülüyor. Bu meta fetişizminin nedeni Kapital’in birinci cildinde Marx tarafından açıklanmıştı.

Mutlak bir ahlâk arayışı tümüyle beyhudedir. Burada değişmez mantık yasaları da bize yine yardımcı olamaz. Biçimsel mantık kendini doğru ve yanlış arasındaki değişmez antiteze dayandırır. Bir fikir ya doğrudur ya yanlış. Yine de doğruluk, Alman şairi Lessing’in işaret ettiği gibi, darphanede hazır basılan ve her koşulda kullanılabilen damgalı madeni paraya benzemez. Belli bir an ve koşullar altında doğru olan, bir başka an ve farklı koşullarda yanlış haline gelir. Aynı şey “iyi” ve “kötü” gibi kavramlar için de geçerlidir. Bir toplumda “iyi” ve övülmeye değer olan şey bir başka toplumda tiksindiricidir. Üstelik belli bir toplumda bile iyi ve kötü kavramları koşullara ve belli bir sınıfın çıkarlarına göre sık sık değişir.

Eğer neredeyse tüm toplumlarda tabu olarak görülen ensest ilişkiyi bir tarafa bırakırsak, ebedi ve ezeli ve mutlak görülebilecek çok az ahlâki yasak vardır. “Çalmamalısın” emri özel mülkiyete dayanmayan bir toplumda pek bir anlam taşımaz. “Zina yapmamalısın” emri yalnızca erkeklerin özel mülkiyetin bizzat kendi oğullarına miras kalacağından emin olmak istedikleri erkek egemen bir toplumda anlamlıdır. “Öldürmemelisin” emri her zaman o kadar çok şerhle çevrelenmiştir ki, doğrudan doğruya tümüyle farklı bir şeye hatta tam tersine dönüşür; örneğin meşru müdafaa olmadığı sürece öldürmemelisin, ya da başka bir kabile/ulus/din vs.den olmadıkça öldürmemelisin gibi.

Her savaşta bir ulusun orduları diğer ulusların ordularını katletmeye giderlerken papazlar tarafından kutsanırlar. Öldürmemelisin şeklindeki mutlak ahlâki yasağın, daha yakından bakıldığında, savaşan devletlerin ekonomik, bölgesel, politik ya da stratejik çıkarlarıyla ilişkili olduğu ortaya çıkan kimi farklı mülahazalara bağlı olduğu birden bire anlaşılır. Tüm bu ikiyüzlülük, büyük İskoç şair Robert Burns’ün Ulusal Zafere Şükretme Üzerine adlı şiirindeki birkaç dizede gayet güzel ifade edilmiştir:

Siz ikiyüzlüler! Sizin oyununuz bu mu?

İnsanları öldürmek ve Tanrıya şükretmek?

Ayıptan vazgeç! Gitme daha ileri:

Tanrı kabul etmez senin cani teşekkürlerini.

Savaş yaşamın (ve ölümün) bir gerçeğidir. İnsanlık tarihi boyunca birçok savaş olmuştur. Gerçekler acı verebilir ama yadsınamazlar. Dahası, uluslar arasındaki en önemli meselelerin tümü eninde sonunda savaşla bir çözüme bağlanmıştır. Pasifizm hiçbir zaman hükümetlerin rağbet ettikleri bir doktrin olmamıştır, hükümetin gerçek niyetleri konusunda herkesi kandırmak gibi özel bir amaca sahip küçük diplomasi değişiklikleri hariç. Yalan söylemek diplomatlar için her an kullanılmaya hazır bir stoktur. Onlara bu yüzden para verilir. “Yalancı şahitlik yapmamalısın” emri onların defterinde yoktur. Kendi niyetleri hakkında düşmanı aldatmak için elinden gelen her şeyi yapmayan bir ordu komutanı kötü ya da aptal bir komutan olarak değerlendirilir. Ama bu alanda yalan söylemek, övgüyü hak eden bir şey –bir askeri hile– haline gelir. Düşmana kendi planları hakkında gerçeği anlatan bir general hain diye kurşuna dizilir. Grevin ayrıntılarını patrona açık eden bir işçi de kendi iş arkadaşlarından aynı muameleyi görür.

Bu birkaç örnekte bile gayet açıktır ki, ahlâk tarih üstü bir soyutlama değil, tarihsel olarak evrimleşen ve hatırı sayılır değişimlerden geçen bir şeydir. Ortaçağda Roma Katolik Kilisesi tefeciliği ölümcül bir günah olarak mahkûm etti. Bugünlerde Vatikan’ın kendi bankası var ve faiz karşılığı borç para vererek hayli yüklü miktarda para kaldırıyor. Diğer bir deyişle ahlâk sınıfsal bir temele sahiptir. Egemen toplumsal sınıfın değerlerini, çıkarlarını ve bakış açısını yansıtır. Şüphesiz, ahlâk eğer yurttaşların büyük çoğunluğu tarafından kabul edilmezse zorunlu bir toplumsal kaynaşma düzeyini korumayı beceremez. Bu nedenle de ihlal edilmeleri durumunda tüm toplumsal yapıyı çökertecek mutlak ve sorgulanmaz doğrulardan oluşuyor görünmek zorundadır.

Hali vakti yerinde beyefendi ve hanımefendilerin, halkı ahlâk, din, aile planlaması ve tutumluluk konusunda eğitmelerinden daha tiksindirici çok az şey vardır. Bencil açgözlülükleri yöneticiler için yapılan muazzam ücret artışlarında açığa çıkan bu insanlar, işçilere fedakârlık yapma gereği üzerine ders verirler. Zaten şişkin olan banka hesaplarını daha da arttırmak için kendi ülkelerinin para piyasalarını kaosa sürüklemekte tereddüt etmeyen bu aynı spekülatörler bizlere vatanseverlik dersleri verirler. Afrika’da, Asya’da ve Latin Amerika’da milyonlarca insanın acımasızca suyunu sıkmaktan sorumlu olan bu aynı bankalar, çokuluslu şirketler ve hükümetler, işçi ve köylüler ne zaman kendi hakları için savaşmak üzere silaha sarılsalar dehşete kapılarak ellerini kaldırırlar. Dünyaya barışın gerekliliği konusunda dersler verirler. Ama öldürücü silah stokları için muazzam meblağları savurganca harcamaya devam etmeleri onların pasifizminin de tamamıyla izafi olduğunu gözler önüne serer. Şiddet, ancak yoksul ve ezilen insanlar ona başvurduğunda bir suçtur. Tüm tarih, egemen sınıfın kendi iktidar ve ayrıcalıklarını gerekirse her zaman en vahşi araçlarla savunacağını göstermektedir.

Aile, Düzen, Özel Mülkiyet ve Din her zaman statükonun muhafazakâr savunucularının bayraklarında yazan sloganlar olmuştur. Yine de bu sözümona çiğnenmez kurumlardan yalnızca biri, özel mülkiyet, egemen sınıfın gerçek çıkarını ifade eder. Din, Rees-Mogg’un sözünü sakınmaksızın işaret ettiği gibi, yoksulları düzen içinde tutmanın zorunlu bir silahıdır. Üst sınıfların çoğu onun tek bir kelimesine bile inanmaz, ama Kiliseye giderler, tıpkı son moda giysileriyle caka satmak için operaya gittikleri gibi. Teolojiden anladıkları, Wagner’in Nibelungların Yüzüğü çevriminden anladıkları şey kadar kıttır. Burjuvalar özel yaşamlarında “ölümsüz ahlâk yasaları”na pek az itibar ederler. İtalya, Fransa, İspanya, Britanya, Belçika, Japonya ve Birleşik Devletler’de politik kurumları sarsan skandal salgını aslında buzdağının yalnızca su üstündeki kısmıdır. Ama yine de “ebedi ahlâki doğrular” hakkında biteviye gevezelik etmeye devam ediyorlar ve nahoş bir kahkahayla karşı karşıya kaldıklarında şaşırıyorlar.

Tüm bunlar ahlâkın var olmadığı anlamına mı geliyor? Ya da Marksistlerin bir ahlâkı olmadığı anlamına mı? Hiç ilgisi yok. Ahlâk vardır ve toplumda gerekli bir rol oynar. Her toplumun, güçlü bir bağ hizmeti gören ve büyük çoğunluk tarafından kabul edilip saygı duyulan etik bir kanunu vardır. Eninde sonunda mevcut ahlâk ve onu pratiğe geçirmeye çalışan yasalara, alabildiğine üstü kapalı olarak da olsa egemen sınıf ya da tabakanın çıkarlarını yansıtan devletin tüm gücüyle arka çıkılır. Mevcut sosyoekonomik düzen toplumu ileri taşırken, egemen katmanın değerleri, fikirleri ve bakış açısı büyük çoğunluk tarafından sorgusuz kabul edilir. Ahlâkın sınıfsal temeli Troçki tarafından şöyle açıklanıyordu:

Egemen sınıf kendi amaçlarını topluma dayatır ve toplumu kendi amaçlarıyla çelişen tüm araçları ahlâkdışı olarak değerlendirmeye alıştırır. Resmi ahlâkın baş işlevi budur. “Mümkün olan en yüksek mutluluk” düşüncesini çoğunluk için değil, küçük ve gittikçe küçülen bir azınlık için hayata geçirmeye çalışır. Böylesi bir rejim sadece güç kullanarak bir hafta bile ayakta kalamazdı. Onun ahlâk çimentosuna ihtiyacı vardır.[5]

Onu sorgulama cüreti gösteren birkaç kişi münafık olarak damgalanır ve zulme uğrar. “Ahlâksız” insanlar olarak görülürler; ahlâki bir bakışa sahip olmadıklarından değil, mevcut ahlâka denk düşmediklerinden. Sokrates, baldıran içmeye zorlanmasından önce Atina gençliği üzerinde zararlı etkide bulunmakla suçlanmıştı. İlk Hıristiyanlar her türlü ahlâksız eylemle itham edilmişlerdi, bunu yapan da, Kilisenin liderlerini soysuzlaştırmak için bu yeni dini kabul etmenin daha iyi olacağına karar vermeden önce onlara acımasızca zulmeden köleci devlet idi. Luther, Ortaçağ Kilisesinin yozlaşmasına saldırmaya başladığında şeytan olarak damgalanmıştı.

Marksistlerin suçu, kapitalist toplumun toplumsal gelişmenin gerekleriyle çatışma içine girmiş olduğuna; insan ilerlemesinin önünde katlanılmaz bir engel haline geldiğine; çelişkiler içinde bulunduğuna; ekonomik, politik, kültürel ve ahlâki olarak iflâs ettiğine; bu hasta sistemin sürmesinin gezegenin geleceğini ciddi tehlikelere attığına işaret etmeleridir. Toplumsal servete sahip olanlar ve hükmedenler açısından bu fikirler “kötü”dür. Bu çıkmazdan bir çıkış yolu bulmak için gerekli olan şey açısındansa bunlar doğru, zorunlu ve iyidirler.

Kapitalizmin uzun süreli bunalımının ahlâk ve kültür üzerinde çok olumsuz etkileri vardır. Toplumsal parçalanmanın belirtileri her alanda açıkça görülüyor. Burjuva aile parçalanıyor, ama onun yerine konacak herhangi bir şey olmadığında bu durum milyonlarca yoksul aile açısından yoksulluk ve aşağılanma kâbusuna yol açıyor. Birleşik Devletler’in ve Avrupa’nın çürümüş kentleri, işsizlik ve mahrumiyet bataklarıyla, uyuşturucu, suç ve her çeşit karabasanın üreme zeminidir.

Kapitalist toplumda insanlar vazgeçilebilir metalar olarak ele alınır. Satılamayan mallar çürüyünceye kadar atıl kalır. Neden insanların bir farkı olsun ki? Tek şey insan söz konusu olduğunda durumun o kadar basit olmamasıdır. Toplumsal sonuçlarından duydukları korku nedeniyle, çok sayıda insanı açlıktan ölmeye terk edemezler. Böylece, kapitalizmin temel çelişkisi gereği, burjuvazi işsizlerden beslenmek yerine onları beslemek zorunda kalır. Gerçekten de anlamsız bir durum: insanlar çalışmak, toplumsal zenginliğe katkıda bulunmak istiyorlar, ama “piyasa kanunları” tarafından bunu yapmaktan alıkonuluyorlar.

Bu, insanların nesnelere tâbi kılındığı insanlık dışı bir toplumdur. Bu insanların bir kısmının insanlık dışı bir tarzda davranmasında şaşılacak bir şey var mı? Boyalı basın her gün toplumun en zayıf, en savunmasız kesimlerine –kadınlar, çocuklar, yaşlı insanlar– yönelik korkunç suiistimallerden oluşan şiddet hikâyeleriyle doludur. Toplumun ahlâki durumunun tam bir barometresidir bu. Büyük mülkiyete karşı işlenen suçlar genellikle insanlara karşı işlenen suçlardan çok daha enerjik bir biçimde polis takibine uğrasa da, kanunlar bazen bu suçları da cezalandırır. Ama her halükârda suçun derin toplumsal kökleri mahkemelerin ve polisin gücünün ötesindedir. İşsizlik her türden suçu beslemektedir. Ancak farklı ve çok daha derinden işleyen başka etkenler de vardır.

Bencillik kültürü, açgözlülük ve başkalarının acılarına karşı vurdumduymazlık, özellikle Reagan ve Thatcher tarafından onay gördükleri –her ne kadar ne ölçüde etkili olduklarını ölçmek çok kolay olmasa da– son yirmi yılda şüphesiz bir rol oynadılar. Bu, kapitalizmin, daha doğrusu tekellerin ve finans kapitalin gerçek yüzüdür: acımasız, kaba, açgözlü ve zalim. Bu, gençlik gücünü yeniden edinmeye çabalayan, bunama dönemindeki kapitalizmdir. Reel zenginlik üretimi yerine, finansal ve parasal spekülasyona öncelik tanıyan asalak kapitalizmdir. “Hizmeti” sanayiye tercih etmektedir. Tüm toplumları ve sanayileri acımasızca yıkarak fabrikaları kapatmakta, madencilere ve metal işçilerine hamburger dükkanlarında iş bulmalarını öğütlemektedir. “Ekmek yoksa pasta yesinler” yaklaşımının 20. yüzyıldaki karşılığıdır bu.

Bu doktrin, canavarca toplumsal ve ekonomik sonuçları tümüyle bir yana bırakılsa bile, toplum dokusuna ölümcül bir ahlâki zehir yayıyor. Bir iş bulma ihtimali bile olmayan insanlar, para kazanma ve para harcama eyleminin hayatta sıkıntıya girmeye değer yegâne faaliyet olarak sunulduğu “tüketim toplumunun” gülünç manzarasıyla karşı karşıya kalmaktalar. Bu toplumun örnek modelleri, “muvaffak olmak” için her şeyi yapmaya hazır olan türedi takımı, çabuk zenginleşen ayaktakımıdır. Bu, “hür teşebbüs”ün, monetarist gericiliğin gerçek yüzüdür; bu, ilkesiz bir maceracının, bir dalaverecinin ve bir dolandırıcının, bir kara cahilin, pahalı elbiseler içindeki bir zorbanın, açgözlülük ve bencilliğin canlı örneğinin yüzüdür. Bir yandan okulların ve hastanelerin kapatılmasını, emekli aylıklarının ve diğer “kâr getirmeyen” harcama kalemlerinin kısıtlanmasını alkışlayan bu insanlar, öte yandan toplumun yararına kullanılacak hiçbir şey üretmeksizin bir telefonla servet ediniyorlar.

İnsanların “doğal olarak” kendi çıkarlarına göre hareket ettiği sık sık öne sürülür. Hemen ardından dar görüşlü bir biçimde kişisel bencillik olarak yorumlanır bu. Bu tür bir yorum, açgözlülük ve kişisel çıkar peşinde koşmanın “bireysel özgürlük” uygulamasına denk düşen büyük bir ahlâki ilke olarak savunulduğu bugünkü sosyoekonomik sistemin savunucularına yakışır. Eğer durum bu olsaydı, insan toplumu asla gelişemezdi. “Çıkar” (interest) sözcüğünün kendisi, “iştirak etmek” anlamına gelen Latince “inter-esse” kelimesinden türer. Bir çocuğun entelektüel ve ahlâki evriminin tüm temeli “bencillikten” uzaklaşmaya ve başkalarının ihtiyaçlarının ve taleplerinin artan bir duyumsanışına dönük bir harekettir. İnsan toplumu, toplumsal üretim, işbirliği ve iletişim gereğine dayanır.

Kapitalizmin çıkmazı, insan kültürünü sözcüğün en kötü anlamında çocukvari –bunakça çürümüşlüğün çocukluğu– bir düzeye geriletmekle tehdit etmektedir. Uzak görüşten, ahlâktan, felsefeden, ruhtan yoksun atomize olmuş ben merkezci bir toplum, “dişten yoksun, gözden yoksun, tattan yoksun, her şeyden yoksun” bir toplum.

Sınırsız Olanaklar

Her toplumsal sistem kendisinin tarihsel gelişmenin son durağı olduğunu hayal eder. Tüm önceki tarihin, bu özel üretim tarzına ve onu tamamlayan tüm yasal mülkiyet biçimlerine, ahlâki yasalara, din ve felsefeye yalnızca bir hazırlık olduğu varsayılır. Yine de her toplumsal sistem yalnızca, insanların ihtiyaçlarını karşılama ve onlara gelecek için umut verme yeteneğinde olduğunu gösterdiği sürece varolur. Bunu başaramadığı an, yalnızca ekonomik değil, ahlâki, kültürel ve diğer tüm açılardan geri dönüşsüz bir çöküş sürecine girer. Böyle bir toplum, savunucuları asla kabul etmese bile artık ölüdür.

20. yüzyıl kapanmaya yüz tutarken, kapitalist toplumda elle tutulur ve her yanı saran bir bıkkınlık ve tükenmişlik duygusu hakim. Sanki bütün bir yaşam tarzı eski ve yıpranmış hale gelmiştir. Bu durum çeşitli yazarların atıfta bulunduğu mal du siecle’den* ibaret değildir. Bu, “piyasa ekonomisinin” kendi sınırlarına gelip dayandığının belirsiz bir farkına varışıdır. Yine de, verili bir toplum biçimi tahmin edilenden daha uzun süre ayakta kalsa da, bu, insanlığın gelişiminin de benzer şekilde sınırlandığı anlamına gelmez. Tarih, bir sona ulaşmış olmak ne kelime daha başlamamıştır bile. Dünyanın yaşını 5 milyar yıl alarak, tarihi, 1 Ocağı dünyanın başlangıcı ve 31 Aralığı da bugün olarak gösteren bir takvim olarak hayal edersek, her saniye 167 yılı, her dakika da 10.000 yılı temsil eder. Erken Kambriyen dönem bu durumda 18 Kasımda başlar. İnsan 31 Aralıkta akşam 11:50’de sahneye çıkar. Tüm yazılı insanlık tarihi, gece yarısından önceki son kırk saniyeye sığmaktadır bu durumda.

Ilya Prigogine bilgece şuna işaret ediyor: “Etrafımızdaki dünyanın bilimsel kavranışı daha yeni başlıyor.” Bize çok yaşlı görünen insan uygarlığı gerçekte çok gençtir. Aslında, insanların kendi yaşamlarını bilinçlice denetledikleri ve hayatta kalmak için hayvanca mücadele etmek yerine gerçekten insani bir varoluşu yaşama yeteneğinde olduğu bir toplum anlamında gerçek uygarlık henüz başlamadı. Doğrusu şu ki, toplumun özel bir biçimi eskimiş ve tükenmiştir. Artık sunacak hiçbir şeyi olmamasına rağmen yaşama dört elle sarılıyor. Geleceğe kötümser bakmak, boş inançlar ve temelsiz kurtuluş umutları, tümüyle bu tür dönemlere özgüdür.

Roma Kulübü, 1972’de, dünyanın fosil yakıt kaynaklarının birkaç onyıl içerisinde tükeneceğini öngören Gelişmenin Sınırları başlıklı kasvetli bir rapor yayınladı. Bu açıklama, petrol fiyatlarını hızla yükselterek ve alternatif enerji kaynaklarına dönük çılgınca bir arayışa yol açarak bir paniği kışkırttı. Yirmi yıldan uzun bir süre geçti, ne petrol ne de gaz kıtlığı var, ve bugün daha az sayıda insan canını alternatif arayışlarıyla sıkıyor. Bu miyopluk, kısa vadeli kâr arayışıyla güdülen kapitalizme özgüdür. Er ya da geç fosil yakıt kaynaklarının kuruyacağını herkes biliyor. Ucuz ve temiz bir alternatif bulmak için uzun vadeli bir plan kesinlikle gerekli.

Doğa harfi harfine sınırsız bir potansiyel enerji kaynağı sağlar: güneş, rüzgâr, deniz ve her şeyden önce de içerisinde muazzam enerji barındıran maddenin kendisi. Ancak alternatif yakıtların gelişmesi büyük petrol tekellerinin çıkarına değildir. Burada bir kez daha üretim araçlarının özel mülkiyeti, insan gelişiminin önüne dikilmiş muazzam bir engel olarak davranır. Gezegenin geleceği bir avuç insanın zenginleşmesi hedefine göre ikinci planda kalır.

Dünyanın ivedi sorunlarının çözümü ancak insanların bilinçli denetimi altındaki bir sosyoekonomik sistemde bulunabilir. Sorun, gelişimin önünde özsel bir sınır olması sorunu değildir. Sorun, yaşamı ve kaynakları çarçur eden, çevreyi yerle bir eden ve bilim ve teknoloji potansiyelinin tam olarak gelişmesini engelleyen eskimiş ve anarşik bir üretim sistemi sorunudur. “Büyük bilim ve büyük iş fırsatları arasında zorunlu bir bağlantı yok” diye yazıyor bir yorumcu, “genel görelilik teorisi hâlâ bir para makinesine dönüştürülmeyi bekliyor.” (The Economist, 25 Şubat 1995)

Yine de bugün bile, teknolojide saklı bulunan olanaklar nefes kesicidir. Teknolojik buluşlar gerçek bir kültürel devrime kapıları aralıyor. İnteraktif televizyon halihazırda hayata geçirilebilir bir öneridir. Televizyon programlarının karmaşıklığına aktif olarak katılma olanağının, hangi programları izlemek istediğinize karar vermekten çok daha muazzam potansiyelleri vardır. Bu, geçmişte ancak hayali kurulabilen bir şeyin, yani toplumun ve ekonominin işleyişine demokratik bir katılımın önünü açmaktadır.

Kapitalizmin doğuşu eski kilise temelli ilişkilerin yıkılışı ve ulus devletlerin doğuşuyla karakterize olur. Bugün üretici güçlerin, bilim ve tekniğin gelişmesi ulus devletin kendisini gereksiz kılıyor. Marx’ın öngördüğü gibi, en büyük ulus devlet bile dünya pazarına katılmak zorunda kalır. Eski ulusal tek yanlılık olanaksızlaşmıştır.

Geleceğe Dönüş mü?

İlk insanlar doğaya çok yakından bağlıydılar. Bu bağ, kent yaşamının gelişmesiyle ve kapitalizmde korkunç oranlara ulaşan kent ve kır arasındaki bölünmeyle yavaş yavaş kırılmıştı. İnsanoğlu ile doğa arasındaki kopukluk doğal olmayan bir yabancılaşma dünyası yaratmıştır. Bunun daha da ileri bir dışavurumu kafa ve kol emeğinin birbirinden tam olarak ayrılması, bilginin modern papaz kastını “ağaç kesen baltacılardan ve su çeken suculardan” ayıran bu zararlı toplumsal apartheid’dır.* Bu yalnızca insanın doğaya yabancılaşması değildir. İnsanlığın kendine yabancılaşmasıdır. Doğaya büsbütün bağımlılık koşullarını parçalamak, salt hayvani bir doğanın üstüne çıkmak, bilinç kazanmak; bunlar bizi insan olarak tanımlayan şeylerdir. Ama bu kazanım aynı zamanda bir kayıptır da, ve üstelik zaman geçtikçe kendisini daha da şiddetle hissettiren bir kayıp. Süreç kendi karşıtına dönüşme noktasına gelmiştir. Kentler genişledikçe, kalabalıklaştıkça, kirlendikçe, bir karabasan haline geliyorlar. Bugünkü gibi giderse, tek başına Şanghay kenti, birkaç onyıl içinde Büyük Britanya’dakinden daha fazla insanı barındırıyor olacak. Milyonlarca insan 21. yüzyılın arifesinde, kötü konutlar, suç, uyuşturucu ve genel bir insanlıktan çıkma süreciyle karşı karşıyadır.

Bu “uygarlığın” boğucu, tek yanlı, yapay doğası, çok kötü koşullarda olmayanlar için bile gittikçe bunaltıcı hale geliyor. İnsanların rekabet ve çatışmanın katlanılmaz basıncından muaf olarak çok daha doğal bir yaşam sürebilecekleri, daha basit bir yaşam tarzına duydukları özlem, kendisini, genç insanlar arasında görülen toplumdan “çekilme” eğiliminde, kayıp cenneti yeniden keşfetme çabasında dışa vuruyor. Ancak ilkel insanların yaşamı kimilerinin sandığı kadar hoş ve sakin değildi. “Soylu vahşiler”, Romantik yazarların gerçeklikle pek ilişkisi olmayan bir kurgusuydu. İlk atalarımız doğaya çok yakındılar, çünkü doğanın kölesiydiler.

Ancak madalyonun bir de öteki yüzü var. Bu “ilkel” insanlar kâr, faiz ve rant olmaksızın tümüyle mutlu bir şekilde yaşadılar. Kadınlar özel bir mülk olarak değerlendirilmiyor, toplulukta oldukça saygın bir yer tutuyorlardı. Para bilinmiyordu. Devasa ölçekli bürokrasisi ve silahlı erkeklerin, askerlerin, polislerin, gardiyanların ve hakimlerin özel aygıtlarıyla devlet de öyle. İlkel kabile komünizminde bir baskı aygıtı anlamında devlet diye bir şey yoktu, yaşlılar herkes tarafından sayılırdı ve sözleri kanundu. Sonraları, kabile reisi topluluğun gönüllü rızası sayesinde yöneticilik yaptı. Baskı gerekli değildi çünkü herkes ortak bir çıkarı paylaşıyordu. İşbirliği ve birlikteliğin derin toplumsal bağlarının temeliydi bu. Kabile bilgisi olarak sözlü gelenekte “kanunlaştırılan”, herkesçe bilinip evrensel olarak kabul edilen bir karşılıklı tanıma ve görev duygusuyla taahhüt altına alınan eski gens şeflerinin saygınlığı hiçbir çağdaş yöneticinin bilemeyeceği bir saygınlıktı. Bu saygı bir çocuğun kendi ebeveynlerine karşı duyduğu hislere benzer olmalı.

Sözümona aydınlanma çağımızda, kendilerini eğitimli kişiler olarak görmekten hoşlananlar da dahil birçok kişi, para, polisler, hapishaneler, ordular, tüccarlar, vergi toplayıcıları, hakimler ve başpiskoposlar gibi zorunlu olgular olmaksızın da insanların yaşayabileceklerini inanılmaz bulurlar. İnanmayı başarsalar bile, bunu ancak, “ilkellerin” bu kurumlar tarafından insanlığa ihsan edilen nimetleri kavrama noktasına henüz ulaşmamış olmalarıyla açıklarlar. Bu zihniyette olmayan bazı antropologlar bile, ilk insan topluluklarına tamamen yabancı olan ve insanlar da dahil her şeyin satılık olduğu “uygar” dünyanın ürünü olan fahişelik gibi kavramları bu toplumlara atfetmekten bağışık değiller.

Amazon’da hâlâ taş devri koşullarında yaşayan kabilelerin hayatını anlatan belgeselleri izleyen herkes, bu insanların doğallığından ve kendiliğindenliğinden etkilenmemezlik edemez. Bu doğallık, kapitalizmin hayat keşmekeşi onu bizden çekip almadan önce çocukluğumuzda yaşadıklarımızı anımsatır. Matta’nın İncil’inde İsa şunu der: “Dönüşmediğiniz, küçük bir çocuk gibi olmadığınız sürece, cennet krallığına girmeyeceksiniz.” (18:3) Yetişme sürecinde, asla tekrar sahip olamayacağımız önemli bir şeyi yitiririz. Saflığın yitip gidişidir bu, ve Tekvin kitabında insanın bilgiye ulaşmasıyla özdeşleştirilir. Modern toplum ilkel kabile komünizmine, yetişkin bir insanın tekrar bir çocuk haline gelebilmesinden daha fazla geri dönemez.

Bir yetişkinin çocukluğa geri dönmek istemesi doğal olmayan ve sağlıksız bir davranış sayılır. “Çocuklaşma” kelimesi bir hakaret olarak, yersiz bir cehaletle eşanlamlı olarak kullanılır. Her halükârda abes bir istektir, çünkü imkânsızdır. Ancak cehaletin yanı sıra çocuk başka özellikler de sergiler: çoğu yetişkine yabancı olan kendiliğinden bir neşe ve doğallık. Aynı şey sınıflı toplumun çıkagelmesinden ve tek yanlı ve boğucu işbölümünün insan doğasını ters yüz etmesinden önceki “ilkel” insanlar için de geçerlidir. Hangi modern sanatçı, Lascaux ve Altamira mağara sanatçılarının çalışmaları kadar doğal bir güzellikte ve nefes kesici bir dolayımsızlık içeren tabloları yapma yeteneğindedir?

Mesele geçmişe geri dönmek değil ileri gitmektir. İlkel kabile komünizmine geri dönmek değil, geleceğin sosyalist dünya topluluğuna ilerlemektir. Yadsımanın yadsınması bugün bizi insan gelişiminin başlangıç noktasına geri götürüyor, ama sadece görünüşte. Geleceğin sosyalizmi kendisini geçmişin tüm olağanüstü keşiflerine dayandıracak ve bunları insanlığın hizmetine koşacaktır. Hegel’in dilini kullanırsak, “özel olanın zenginliğiyle doldurulmuş evrensellik”tir söz konusu olan.

“Bir adam tekrar bir çocuk haline gelemez, aksi takdirde çocuksulaşır” diye yazar Marx. “Peki, çocuğun naifliğinde hoş bir şeyler bulmaz ve onun gerçekliğini daha üst bir düzeyde yeniden üretmeye gayret etmez mi? Her çağın gerçek karakteri çocuğun tabiatında hayat bulmaz mı? İnsanlığın tarihsel çocukluğu, asla geri dönülemeyecek bir aşama olarak onun en güzel serpilip gelişme dönemi, neden ölümsüz bir cazibeye sahip olmasın? Huysuz çocuklar ve erken gelişmiş çocuklar vardır. Eski halkların birçoğu bu kategoriye girer. Yunanlılar normal çocuklardı. Onların sanatının bizi cezbetmesi, bu sanatın üzerinde şekillendiği gelişmemiş toplum aşamasıyla çelişki oluşturmaz. Tersine onun sonucudur ve yine tersine, bu sanatın içinden çıktığı –ve ancak onun içinden çıkabileceği– olgunlaşmamış toplumsal koşullara asla geri dönülemeyeceği gerçeğine çözülmez bir biçimde sımsıkı bağlıdır.[6]

Sosyalizm ve Estetik

Bugünkü toplumda mimarlığın sanatla ilişkisi zayıftır. İnsanlar çirkin ortamlarda, kötü evlerde, gürültü ve hava kirliliğiyle çevrili tıklım tıklım şehirlerde yaşamaya alışmışlardır. Hafta sonlarında, bazıları birkaç saatliğine de olsa duvarlarda asılı tabloları seyredebildikleri sanat galerilerine –monoton çirkinlik denizinde bu güzellik adalarına– gidiyorlar. Böylelikle güzellik yaşamdan koparılıp kutulanıyor, ulaşılmaz bir hayal, dünyadan en uzak galaksiler kadar gerçeklikten uzaklaşmış bir kurgu oluyor. Sanat gerçeklikten o denli uzaklaşmıştır ki, birçok insan sanatı işe yaramaz bir münasebetsizlik olarak değerlendiriyor. Orta sınıfın ayrıcalıklı tatlısı olarak görülen sanata karşı duyulan düşmanlık, kafa ve kol emeği arasındaki aşırı bölünmenin bir başka sonucudur. Barbarlık koşulları barbarca tavırları besliyor.

Bu her zaman böyle değildi. İlk insan toplumlarında, müzik, epik şiir ve güzel konuşma tüm insanların ortak mülküydü. Küçük bir azınlığın kültür tekeli, büyük çoğunluğu yalnızca mülkiyetten değil aynı zamanda kendi zihin ve kişiliklerini özgürce geliştirme hakkından da mahrum eden sınıflı toplumun ürünüdür. Yine de eğer yüzeyin biraz altına inecek olursak, büyük bir öğrenme, yeni fikirleri deneme, daha geniş ufuklara açılma arzusunu görürüz. “Normal” koşullar altında derine bastırılan kitlelerin kültür açlığı her devrimde su yüzüne çıkar.

Sözümona barbarca bir eylem olan 1917 Rus Devrimi gerçekte kültür, şiir, sanat ve müzikte büyük bir yükseliş dalgasının hareket noktasıydı. Bu çiçek daha sonraları Stalinist gericiliğin zorbalığı altında çiğnendi diye bu gerçek bir çırpıda silinip atılamaz. 1931-37 İspanyol devriminde de benzer bir sanatsal Rönesans söz konusuydu: Lorca, Machado, Alberti ve hepsinden önce de Miguel Hernandez’in şiirleri ilhamlarını mücadeleden alıyordu ve sanat ve kültürün olağanüstü dünyasına daha önce hiç ulaşamamış milyonlarca dinleyici tarafından kendinden geçerek dinleniyordu.

Bir devrimde, sıradan insanlar kendilerini salt “sesli aletler” olarak değil, kendi kaderlerini denetleme yeteneğindeki insanlar olarak görmeye başlarlar. Gerçek insanlıkla birlikte, saygınlık da, bir kendine saygı ve onun zorunlu refakatçisi olan başkalarına saygı duygusu da çıka gelir. 1936’da Barcelona lokantalarında çalışan garsonlar şu ilânı asmışlardı: “Bir insan burada çalışmak zorunda diye bahşiş vererek onu aşağılamak zorunda değilsiniz.” Kültürün doğuşudur bu, bizzat yaşamın bir parçası olan gerçek insan kültürünün. Aynı olgu, insanların daha önce sahip olduklarını asla hayal bile etmedikleri nitelikler sergiledikleri her grevde embriyo halinde görülebilir. Şüphesiz hareket toplumun tam bir dönüşümüne yol açmazsa, alışkanlıkların ve adetlerin ölü ağırlığı bir kez daha ağır basar. Maddi koşullar bilinci belirler. Fakat yüksek bir teknoloji ve kültür düzeyine dayanan sosyalist bir toplum insanların bakış açılarını toptan dönüştürecektir.

Mantıkçılar ve matematikçiler, hayran oldukları kusursuz simetri tarzının kendine özgü bir estetik değere sahip olduğunu sıkça iddia ederler. Hatta bazıları, denklemler hakkında en önemli şeyin onların bize gerçeklik konusunda bir şeyler anlatıp anlatmaması değil, estetik bakımdan hoş görünüp görünmemesi olduğunu iddia edecek kadar ileri giderler. Simetrinin güzel bir şey olabileceğini hiç kimse reddetmiyor ama simetri vardır, simetri vardır. Klasik Atinalıların uyumlu binaları birçok insan tarafından mimarlık tarihinin doruklarından biri olarak değerlendirilir. Burada en doyurucu simetrilerden birinin, Öklid geometrisinin lineer denklemlerini hatırlatan bir simetrinin olduğundan kuşku yok. Perikles dönemi Atina’sındaki (şüphesiz tümüyle dışlanan kölelerin emeğine dayanan) mimarinin önemi Atina demokrasisinin kamu eksenli bakışının canlı bir ifadesidir. Acropolis ve Agora’nın ihtişamlı yapıları istisnasız kamu binalarıydı, özel konutlar değil. Bizim çağımızda böylesi görkemli yapılar son derece seyrektir. Diğer sanatlara nazaran mimarlığa düşük öncelik verilmesi tesadüf değildir.

Cimriliğin kibarcası olan “kamu yararı” adına insanlar her türlü sanatsal değerden ya da insani sıcaklıktan yoksun, tekdüze yüksek beton kutularda yaşamak zorunda bırakılıyorlar. Bu ucubeler, katı geometrik prensiplerden esinlenen mimarlar tarafından tasarlanmakla beraber, bu mimarlar, yaratılmasına yardımcı oldukları bu kentsel karabasanlardan çok uzaklarda, taşradaki 15. yüzyıl antika sayfiyelerinde yaşamayı tercih ediyorlar. Yine de insanoğlu genellikle kutularda yaşamaktan hoşlanmıyor. Ve doğa, düz doğrulardan ve basit çemberlerden oldukça uzak simetrileri de tanır.

Bu durum, Marx’ın sözleriyle, insanların makinelerin basit bir eklentisi olarak görüldüğü üretim hattının mekanize eblehlik madalyonunun öteki yüzüdür. O halde neden büyük araziler üzerine benzer “sınai” ilkelerle inşa edilen beton kutulara tıkılmış olarak yaşamasınlar ki? Aynı kuru indirgemecilik, aynı boş biçimcilik, aynı lineer yaklaşım, bu yüzyılın büyük bir bölümündeki mimariyi karakterize etmiştir. Geç kapitalist toplumun yabancılaşması, burada kendisini, insanların en temel ihtiyacı olan temiz, çekici ve gerçekten insanca bir çevrede yaşama ihtiyacının ruhsuz değerlendirilişinde ifade eder. Yaşamın içinden tüm insanlık çekilip alınmışsa, yaşam binlerce farklı yoldan doğallığın dışına çıkarılmışsa, bizim sözümona uygarlığımızın kimi ürünlerinin bir kısmı doğal ve insani olmayan bir tarzda davranmasına nasıl şaşırabiliriz?

Burada da ruhsuz konformizme ve katılığa karşı bir isyana tanıklık ediyoruz. Bir İngiliz yazar tarafından yerinde bir şekilde “budalalığın üstsüz kuleleri” olarak tanımlanan yüksek binalar ve gökdelenler hızla gözden düşüyor. Ve bunda şaşılacak bir şey yok. Bunlar kitlesel ölçekte yabancılaşmanın ve her türlü ucubeyi besleyen insanlık dışı yaşam koşullarına bir adım daha kaymanın abideleridirler.

“Neden” diye sorar Alman fizikçi Gert Ailenberger, “neden, bir kış akşamı rüzgârda eğilen yapraksız bir ağaç silueti güzel olarak algılanır da, çok amaçlı üniversite binalarından herhangi birinin silueti böyle algılanmaz? Bir parça spekülatif de olsa bunun yanıtı, bana öyle geliyor ki, dinamik sistemlerin içyüzüne yeni bir bakış açısından kaynaklanıyor. Güzellik duygumuz, tıpkı doğal nesnelerde –bulutlarda, ağaçlarda, dağ sıralarında ya da kar kristallerinde– olduğu gibi, düzen ve düzensizliğin ahenkli düzenlenişinden ilhamını alıyor. Tüm bunların şekilleri, fiziksel biçimlerde belirginleşen dinamik süreçlerdir ve bunlarda düzen ve düzensizliğin kendine has bir bileşimi çok tipiktir.

James Gleick’ın doğru bir şekilde gözlemlediği gibi, “Basit şekiller insani değildir. Doğanın kendini örgütleyiş tarzıyla ya da insan sezgisinin dünyayı algılayış tarzıyla çakışmazlar.[7]

Uzun zaman önce Karl Marx, kent ve kır arasındaki aşırı bölünmenin zararlı sonuçlarına işaret etmişti. Mesele, mitolojik bir geçmişte aslında varolmayan bir kırsal cennetin sözümona büyüsüne geri dönerek günümüzün çirkinliğinden kaçmayı hayal eden bazı çevrecilerin ütopik bir temelde savundukları “doğaya geri dönme” meselesi değildir. Geriye dönüş diye bir şey yoktur. Sorun teknolojiyi reddetme sorunu değil, özel çıkar amacıyla teknolojinin kötüye kullanılmasına, çevreyi mahvedip yeryüzü cennetinin var edilmesi gereken yerde bir cehennem yaratmasına karşı mücadele etme sorunudur. 20. yüzyılın son on yılında insanlığın karşısına dikilen temel görev budur.

“Düşünenler” ve “Uygulayanlar”

“Nec manus, nisi intellectus, sibi permissus, multum valent.” (Kendi başına bırakıldığında ne elin ne de aklın pek bir kıymeti yoktur –Francis Bacon.)

Bugünkü toplumda teori ve pratik arasındaki mutlak ayrılık son derece zararlı bir hale gelmiştir. Bazı kozmologlar ve teorik fizikçiler tarafından dolaşıma sokulan birçok “teorinin” giderek daha fantastik bir karaktere bürünmesi şüphesiz bu olgunun bir sonucudur. Kendi teorileri için somut bir kanıt sunma tahdidinden kurtulan ve görelilik teorisinin esrarlı yorumlarına ve karmaşık denklemlerine gittikçe daha çok yaslanan bu tümüyle spekülatif düşünüş tarzının sonuçları gittikçe tuhaflaşıyor.

Tüm eğitim sistemini ve bunun dayandığı toplumun sınıfsal sistemini yeniden gözden geçirmenin zamanıdır. İnsanlığı “düşünenler” ve “uygulayanlar” olarak bölmenin geçerliliğini, şu ya da bu soyut ahlâki yargıdan yola çıkarak değil, tam da kültür ve toplumun gelişiminin önünde bir engel haline gelmiş olmasından dolayı yeniden ele almanın zamanıdır. İnsanlığın gelecekteki gelişimi eski katı bölümlenmelere dayandırılamaz. Yeni karmaşık teknoloji, çalışmaya yaratıcı bir şekilde yaklaşma yeteneğine sahip eğitimli bir işgücünü gerektiriyor. Bu talep, tam ortasından sınıfsal apartheid’la bölünmüş bir toplumda asla karşılanamaz. Margaret Donaldson derin kavrayışlı bir pasajında, bugün üniversitelerdeki cansıkıcı duruma işaret ediyor:

Üniversitelerimizin mühendislik bölümlerini ele alalım. Matematik ve fizik öğretiyorlar ve öğretmek zorundalar da. Ama insanlara eşya yapmayı öğretmiyorlar. Tek bir torna ya da freze tezgahı kullanmadan makine mühendisi olarak çıkabilirsiniz. Bu araçların yalnızca teknisyenlere göre olduğu düşünülür. Diğer taraftan bu teknisyenlerin çoğu için temel düzeyin ötesindeki matematik ve fizik, kolaylıkla ulaşılamaz şeylerdir.

İngiliz filozof ve eğitimci Alfred North Whitehead bu durumla yakından ilgilenmiş ve Teknik Eğitim ve Bunun Bilim ve Edebiyatla İlişkisi adlı makalesinde şöyle yazmıştı; “öğretirken, öğrencilerinizin de bir bedenleri olduğunu unuttuğunuz anda tökezlersiniz,” ve eklemişti: “İnsan elinin mi insan beynini yarattığı yoksa beynin mi eli yarattığı tartışmalı bir sorundur. Ama şüphesiz aralarındaki bağlantı çok derin ve karşılıklıdır.”

Donaldson haklı olarak şuna işaret ediyor: soyut düşünce (o bunu “cisimleşmemiş düşünce” olarak adlandırıyor) yaşamdan bir adım uzaklaşmayı gerektirirken, en büyük sonuçlarına yine de uygulamayla bağ kurduğunda ulaşıyor. Rönesansın tüm tarihi bu iddianın kanıtıdır. Modern bilimin sahasının o zamankine göre sonsuz ölçüde geniş ve karmaşık olduğu doğrudur. Ama bu gerçekten, bilimcilerin farklı disiplinlerden de bir şeyler öğrenmesinin imkânsız olduğu anlamına mı gelir? Entelektüel apartheid’ın bugünkü durumu, konunun gittikçe artan karmaşıklığının bir sonucu olmaktan ziyade, bugünkü toplumun yapılanma tarzının ve davranışların, önyargıların ve bunlardan kaynaklanan maddi çıkarların ve ne pahasına olursa olsun bu çıkarları koruma çabasının bir ürünü değil midir?

Gericiler genetik determinizme zoraki atıflarda bulunarak işlerin bugünkü gidişatını haklı çıkarmaya çalışıyorlar: Eğer “bizlerden” bazıları zekiyse ve daha iyi işlere ve daha yüksek maaşlara sahipse, bu bir şans yıldızında (siz “doğru genlerle” diye anlayın) doğmuş olmamızdandır. İnsanlığın geri kalanının bu denli talihli olmaması gerçeği onların genlerinde bir şeylerin yanlış olmasından kaynaklanmalı. Bu saçmalığı yanıtlayan Donaldson şunları yazıyor:

İnsan duyularının sınırları ötesine geçmeyi ve orada başarılı bir şekilde hareket etmeyi öğrenme yeteneğinde olanlar yalnızca çok azımız mı? Şüpheliyim. Her birimizin şu ya da bu kadar genetik olarak belirlenmiş bir “entelektüel potansiyele” sahip olduğumuzu –ki bu durumda bireyler diğerleriyle bu bakımdan kesinlikle farklılaşacaktır– ileri sürmek bir anlam taşıyabilir olsa da, birçoğumuzun –ya da bu meselede her birimizin– neye yetenekli olduğumuzun farkına varma noktasına ulaşmayı becerdiğimizi varsaymak için herhangi bir sebep yok. Ve üst sınırların kavramlarıyla düşünmenin büyük bir anlamı olduğu da, hiçbir şekilde kesin değil. Jerome Bruner’in işaret ettiği gibi, akıl araçları gibi el araçları da vardır ve her iki durumda da güçlü bir yeni aracın geliştirilmesi, kendisiyle birlikte, eski sınırlamaları da artık geride bırakma olanağını sağlar. Benzer bir biçimde David Olson da şunları söylüyor: “Zekâ, sahip olduğumuz değişmez bir şey değildir; bir teknolojiyi kullanmakla işlediğimiz ya da yeni teknolojiler icat etmekle oluşturduğumuz bir şeydir.”[8]

Büyük Sovyet eğitimcisi Vigotski, öğretmenlerin, çocukların öğrendikleri şeyler üzerinde sıkı bir denetim kurmak zorunda olduklarına inanmamıştı. Piaget gibi o da, çocukların faaliyetini eğitimin merkezi olarak değerlendirmişti. Vigotski, çocukları, onlar için anlamsız gelen şeyleri mekanik olarak öğrenme işlemlerine maruz kaldıkları sıralara zincirlemektense, gerçek entelektüel gelişim gereksinimini vurgulamıştı. Ne var ki bu, toplumsal bir boşlukta düşünülemez. Gerçek bir sosyalist toplumda eğitim, başından itibaren yaratıcı pratik faaliyete bağlanmış olacak ve böylelikle kafa ve kol emeği arasındaki boğucu engel yıkılacaktır. Vigotski birçok açıdan kendi çağının ötesindeydi. Onun eğitim yöntemleri, meselâ çocukların birbirlerinden öğrenmelerine izin vermesi, büyük bir hayal gücüne sahip olduğunu gösterir:

Vigotski, daha ileri bir çocuğu daha az ilerlemiş bir çocuğa yardım etmekte kullanmayı savunmuştu. Bu yaklaşım uzunca bir süre Sovyetler Birliği’ndeki eşitlikçi Marksist eğitimin temeli olarak kullanıldı. Sosyalist akıl, geride hiçbir şey bırakmaksızın her bir çocuğun okuldan alabildiği kadarını alıp çıktığı kapitalist akıldan ziyade, tüm çocukların genel çıkar için çalıştığı bir akıldı. Daha zeki olan çocuklar, daha az zeki olanlara yardım etmekle topluma yardım ederler, çünkü daha az zeki olanlar topluma bir okuryazar olarak, cahil bir yetişkininkinden daha fazlasını sunacaklardır. Vigotski bu davranışın daha ileri çocuklar tarafından yapılan zorunlu bir fedakârlık olmadığını ileri sürdü. Onlar diğer çocuklara yardım etmekle ve onlara açıklamalarda bulunmakla, kendi öğrendiklerinin, daha üst bilişsel biçimler altında, çok daha açık bir kavrayışına pekâlâ ulaşabilirler. Ve bir konuyu bir başkasına öğretmekle kendi öğrendiklerini pekiştirirler.[9]

Demokratik sosyalist bir toplum, toplumun kültürel düzeyindeki genel artış sayesinde kafa ve kol emeği arasındaki farklılığı yok edebilecektir. Bu, akılcı bir üretim planının bir sonucu olarak işgününün kısaltılmasına sıkı sıkıya bağlıdır. Eğitim, öğrenmenin yaratıcı faaliyet ve oyunla birleşmesiyle dönüştürülecektir. Her türlü yeni teknik gelişme sonuna dek kullanılacaktır. Bugün yeni icat edilmiş bir şey olmaktan ötesini pek ifade etmeyen sanal gerçeklik aletleri, yalnızca üretim ve tasarım açısından değil, eğitim açısından da muazzam potansiyellere sahiptir. Bu yalnızca tarihi ve coğrafyayı öğrenmekte değil, makine mühendisliğini ya da müzik aletlerini nasıl yapıp çalacaklarını öğrenmekte de çocukların hayal gücünü ve yaratıcılığını teşvik ederek, derslerin yaşamla bağını kuracaktır. Yaşamsal ihtiyaçların giderilmesi için verilen utanç verici mücadeleden kurtulmak, kişiyi bir insan olarak geliştirecek kültür ve zamana ulaşmak; insan toplumunun tüm potansiyellerini gerçekleştirebileceği temeller bunlardır.

İnsanlık ve Evren

“«Zaman nedir? Şimdiyi köpeklere ve maymunlara bırak! İnsanın elinde Sonsuz var» dedi.” (Robert Browning, A Grammarian’s Funeral.)

Sovyet ve Amerikan uzay programlarının başarıları nelerin mümkün olabileceğinin yalnızca bir ipucunu vermektedir. Ancak büyük güçlerin uzay programları gerçekte Soğuk Savaş sırasındaki silahlanma yarışının bir yan ürünüydü. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden bu yana, aya seyahati kolaylaştıracak bir uzay istasyonunu dünya yörüngesinde inşa etmek halen mümkün olsa da, uzay yolculuğu sorunu artık sahnenin merkezini işgal etmiyor. Gelecekteki sosyalist dünya topluluğunda uzay yolculuğu bilim-kurguya özgü bir şey olmaktan çıkarak yaşamın bir gerçeği haline gelecektir, tıpkı hava yolculuğunun bugün yaygın oluşu gibi. Güneş sisteminin ve ardından da diğer galaksilerin araştırılması, Amerika’nın keşfinin Avrupa’ya getirdikleri gibi insanlıkta aynı tür bir meydan okuma ve uyarıcı unsur etkisi yaratacaktır.

Kendi güneş sistemimizin sınırlarının ötesine uzun mesafeli uzay yolculuğu olanağı sonsuza dek bilim-kurgu âleminde kalmayacak. Bundan sadece yüz yıl önce, aya yolculuğu bir tarafa bırakalım, sesten daha hızlı uçma düşüncesi bile inanılırlık sınırlarının çok ötesindeymiş gibi görünürdü. Genelde insan soyunun, özelde son 40 yılın tarihi, yeterince zamana sahip olan insanların çözemeyeceği hiçbir büyük sorunun olmadığını göstermektedir.

Yaklaşık dört milyar yıl sonra güneşimiz, helyum çekirdeği yavaşça küçüldükçe, boyutça şişmeye başlayacak. Güneşe yakın gezegenler hayal bile edilemez sıcaklıklara maruz kalacak. Okyanuslar kaynarken ve atmosfer ortadan kalkarken, dünya üzerinde yaşam imkânsız hale gelecek. Yine de evrenin küçük bir köşesinde yaşamın sona ermesi tüm öykünün sonu değildir. Bizim yıldızımız ölürken bile başka yıldızlar doğuyor olacak. Görünür evrendeki milyarlarca galaksi arasında yaşam olanağının bulunduğu bizimkine benzer muazzam sayıda güneşler ve gezegenler vardır. Bunların birçoğunun bizler gibi düşünen varlıklar da dahil gelişmiş yaşam formlarına ev sahipliği yapacağı her tür kuşkunun ötesindedir. Canlı organizmaların oluşumu için gereken karmaşık moleküller bizzat uzayda bile bulunmuş olduğundan, bugün bu önermeden şüphe duyacak bilimci sayısı çok azdır.

Doğanın Diyalektiği’ne yazdığı Girişin sonunda Engels, yaşamın geleceğine ilişkin ateşli bir iyimserliği dile getirir:

İçinde maddenin hareket ettiği şey, sonsuz bir döngü, yörüngesini ancak –dünya yılımızın yeterli bir ölçüt olmadığı– zaman periyotları içerisinde tamamlayan bir döngü, içinde en yüksek gelişim zamanının, organik yaşam zamanının ve dahası doğanın ve kendisinin bilincinde olan varlıkların yaşam zamanının, yaşam ve öz bilincin harekete geçtiği uzayın sınırlılığı kadar dar bir döngüdür; ister güneş ya da nebula dumanı olsun, ister tek bir hayvan ya da hayvan cinsi olsun, ister kimyasal birleşme ya da ayrışma olsun, maddenin her sonlu varoluş tarzının eş derecede geçici olduğu ve ebedi ve ezeli olarak değişen ve hareket eden maddenin ve onun hareketine ve değişimine yön veren yasalardan başka hiçbir şeyin ölümsüz olmadığı bir döngüdür.

Ancak bu döngü uzay ve zamanda ne kadar sık ve ne kadar aralıksız tamamlanırsa tamamlansın; kaç milyon güneş ve dünya doğuyor ya da ölüp gidiyor olursa olsun, bir güneş sisteminde ve tek bir gezegende organik yaşam koşullarının gelişmesinden önce ne kadar uzun bir süre geçerse geçsin; aralarından düşünme yeteneğindeki bir beyne sahip hayvanların gelişmesinden ve kısa bir süreliğine yaşam için uygun koşullar bulmasından ve ardından da insafsızca yok olmasından önce ne denli sayısız organik varlık doğar ve göçüp giderse gitsin –maddenin tüm dönüşümlerinde ebedi ve ezeli olarak aynı kaldığından, niteliklerinin hiçbirinin kaybolmadığından ve bu nedenle de aynı demirden zorunlulukla, kendisinin dünyadaki en üst yaratısını, düşünen aklı yok edeceğinden, başka bir yerlerde ve başka bir zamanda onu tekrar üretmek zorunda olduğundan kesinlikle eminiz.[10]

Ne var ki bugün bundan daha ileri gitmeye hakkımız var. Engels’in ölümünden bu yana geçen yüz yıl boyunca bilimin hayret verici ilerlemeleri, güneşin ölümünün mutlaka insan soyunun da ölümü anlamına gelmeyeceğini ifade etmektedir. Bugün imkânsız görünen hızlarda hareket eden güçlü uzaygemilerinin gelişimi, güneş sisteminin diğer parçalarına ve nihayet diğer galaksilere göçü içeren nihai bir serüvenin zeminini döşeyebilir. Işık hızının yüzde birinde bile –şüphesiz ulaşılabilir bir hedef– birkaç yüzyıl içinde yaşanabilir gezegenlere ulaşmak mümkün olurdu.

Eğer bu uzun bir süre olarak görülüyorsa, ilk insanların dünyayı Afrika’dan başlayarak koloni haline getirmesinin milyonlarca yıl sürdüğünü hatırlamalıyız. Üstelik bu yolculuk, yol üstünde koloniler ve mola yerleri kurularak belki de tedricen gerçekleşecek, tıpkı Pasifik Okyanusunu yüzyıllar boyunca ada ada kolonileştiren ilk Polinezyalı yerleşimciler gibi. Teknolojik sorunlar çok büyük olacaktır, fakat bu sorunları çözmek için en azından üç milyar yılımız var. Homo sapiensin ancak yaklaşık 100.000 yıldan beri varolduğunu, uygarlığın da bu sürenin yalnızca son 5000 yılında varolduğunu ve teknolojik ilerleme hızının giderek daha da artma eğiliminde olduğunu düşündüğümüzde, insanlığın geleceğine dair kötümser sonuçlar çıkarmanın gereği yoktur –sadece şu koşulla: Şu sınıf egemenliğinin, barbarlığın şu iğrenç yadigârının, yerini, yerkürenin tüm kaynaklarını tek bir ortak hedef doğrultusunda birleştirecek bir işbirliği ve planlama sistemine bırakması koşuluyla.

Engels sosyalizmi, insanlığın zorunluluklar âleminden özgürlükler âlemine sıçrayışı olarak tanımlamıştı. İnsanlığın çoğunluğunun, küçük düşürücü varolma mücadelesinden kurtulması ve ufuklarını çok daha üst bir düzeye genişletmesi ilk kez mümkün olacaktır. Hastalıkların, cehaletin ve evsizliğin yok edilmesi gibi tek başına önemli hedefler yalnızca bir başlangıç olacaktır. Bugün utanmazca yağmalanan gezegenin tüm kaynaklarını birleştirmekle insanlık gerçekten yıldızlara ulaşabilir.

Sonuncusu –ama hiç de en önemsizi değil– insanlar nihayet kendilerinin, kendi yaşamlarının, kendi kaderlerinin, hatta kendi genetik malzemesinin efendisi haline gelecektir. Aristoteles, yaşamın gereksinimleri karşılandığında insanların felsefe yapmaya başladıklarına işaret etmişti. Bu büyük düşünür, kültürün gelişiminin yaşamın maddi koşullarına sıkı sıkıya bağlı olduğunu anlamıştı. Gerçekten dikkate değer bir pasajda, insanların nasıl yalnızca varolma gereksinmeleri için mücadele ihtiyacından kurtulduklarında felsefe yapmaya başladıklarını, kendilerini bilginin peşinden koşmaya adadıklarını gösterir:

Olayların gerçek seyri de bunu gösterir; çünkü felsefe ancak, zorunluluklar ve fiziksel ve zihinsel yaşam rahatlığı karşılandığında ortaya çıkar. Bu nedenle açıktır ki, Bilgelik, kendisine yabancı hiçbir çıkarın peşinden koşmaz; tıpkı bir başkası için değil de kendisi için varolan bir insanı özgür olarak adlandırmamız gibi, bilimler arasında da yalnızca felsefe özgürdür, çünkü yalnızca o kendi amaçlarının peşinden koşar.[11]

Bugüne dek tüm uygarlık tarihinde kültür küçük bir azınlığın tekelindeydi. Gerçek demokratik sosyalist bir toplumda, üretimin muazzam bir yükselişi temelinde işgününde genel bir indirimi ve herkes için yükselen yaşam standartlarını güvence altına almak mümkün olacaktır. Zorunluluğun basıncından kurtulan insanlar, yaşamlarını kişiliklerinin, zekâlarının ve bünyelerinin tam ve çok yönlü gelişimine adayabilirler. Sanat, edebiyat, müzik, bilim ve felsefe, bugünkü partili politikanın işgal ettiğine benzer bir konum işgal edecektir.

Akılcı, demokratik olarak işleyen planlı bir ekonomi temelinde bilim ve tekniğin muazzam potansiyelleri insanlığın hizmetine koşulabilecektir. Son 100 yılda, düzelen beslenme ve tıbbi bakım birçok sanayileşmiş ülkede yaşam süresini ikiye katlamıştır. Yaşam tarzındaki daha ileri gelişmeler etkin yaşamı daha da uzatabilecektir. Yüz yıl boyunca tümüyle etkin bir yaşam sürmek olağanlaşacaktır. Genetik mühendisliğin doğru bir şekilde kullanılması bilimcilerin, yaşamı “insanların doğal ömrü” olarak ele alınagelmiş olanın bile ötesine uzatmasını ve yaşlanma sürecine karşı koymasını mümkün kılabilir. İnsanlığın geleceğine ilişkin olanaklar bizzat evren kadar sınırsız olacaktır.

Kör doğa kuvvetleri tüm ağırlıklarıyla ekonomik ilişkilerin içine çöreklenmiştir, fakat insan ekonomik yaşamın sosyalist örgütlenmesiyle bunları da oradan söküp atmaktadır. Bu, geleneksel aile yaşamını da temelden yeniden inşa etmeyi mümkün kılar. Son olarak, bizzat insan tabiatı bilinçdışının, doğaya has olanın, toprak altında olanın en derin ve en karanlık köşelerinde saklıdır. Araştırıcı düşüncenin ve yaratıcı inisiyatifin en büyük çabalarının da bu doğrultuda olacağı kendiliğinden açık değil midir? İnsan soyu, Tanrının, kralların ve sermayenin önünde sürünmekten, hemen ardından kalıtım ve kör cinsel seçilimin karanlık yasalarının önünde tevazuuyla boyun eğmek için vazgeçmiş olmayacak! Özgürleşmiş insan, ölüm korkusunu, organizmanın tehlikeye karşı göstereceği daha akılcı bir tepkiye indirgemek için, organlarının çalışmasını daha büyük bir dengeye ve dokularının gelişip yıpranmasını da daha orantılı bir dengeye kavuşturmak isteyecektir. Hiç kuşku yok ki, insanların aşırı anatomik ve fizyolojik uyumsuzluğu, yani dokularının ve organların aşırı orantısız gelişimi ve yıpranması, yaşama içgüdüsüne, aklı karartan ve ölümden sonra yaşam hakkında aptalca ve alçaltıcı fantezileri besleyen, sıkıntılı, hastalıklı ve histerik bir ölüm korkusu biçimini vermektedir.

İnsan, kendi duygularının efendisi olmayı, içgüdülerini bilinç düzeyine yükseltmeyi, onları saydamlaştırmayı, kendi iradesinin kablolarını bilinçaltının gizli dehlizlerine ulaştırmayı ve böylelikle de kendisini yeni bir düzleme yükseltmeyi, daha üstün bir sosyobiyolojik tip, ya da isterseniz üstün insan diyelim, yaratmayı kendine hedef edinecektir.

Geleceğin insanının öz-yönetiminin sınırlarını ya da tekniğinin ulaşabileceği düzeyleri kestirmek zordur. Toplumsal yapı ve ruhsal-fiziksel öz-eğitim, bir ve aynı sürecin iki görünümü haline gelecektir. Tüm sanatlar; edebiyat, tiyatro, resim, müzik ve mimarlık, bu sürece estetik biçimler verecektir. Daha doğrusu, Komünist insanın öz-eğitiminin ve kültürel yapısının kabuğu, çağdaş sanatın tüm hayati unsurlarını en üst noktasına dek geliştirecektir. İnsan karşılaştırılmaz ölçüde daha güçlü, daha bilge ve daha incelikli olacak; vücudu daha uyumlu hale gelecek, hareketleri daha ritmik, sesi daha müzikal olacaktır. Yaşam biçimleri dinamik olarak tiyatral hale gelecektir. Ortalama insan tipi, bir Aristoteles’in, bir Goethe’nin ya da bir Marx’ın düzeyine çıkacaktır. Ve bu dağ sırasının üstünde de yeni zirveler yükselecektir.[12]




[1] W. Rees-Mogg ve J. Davidson, age, s.294-5, 183 ve 273.

[2] J. K. Galbraith, The Culture of Contentment (Rıza Kültürü), s.170-71.

[3] MESW, cilt 1, s.114-5. [Seçme Yapıtlar, cilt 1, s.139]

[4] MECW, cilt 4, s.274. [bkz. Marx, 1844 El Yazmaları, Sol Y. Kasım 1993, s.143-144]

[5] Trotsky, Their Morals and Ours, s.13. [Onların Ahlâkı ve Bizim Ahlâkımız, Yazın Y., Ekim 1997, s.27-28]

* mal du siecle: asrın belâsı.

* Apartheid: Güney Afrika’daki beyazların ırkçı rejimine verilen ad.

[6] Marx, Grundrisse, s.111. [Grundrisse, cilt 1, Sol Y., Kasım 1999, s.47]

[7] J. Gleick, Chaos, s.116-7. [Kaos, s.138]

[8] M. Donaldson, Children’s Minds, s.83 ve 85.

[9] P. Sutherland, Cognitive Development Today: Piaget and his Critics (Günümüzde Bilişsel Gelişim: Piaget ve Eleştiricileri), s.45.

[10] Engels, The Dialectics of Nature, s.54. [Doğanın Diyalektiği, s.50-51]

[11] Aristoteles, Metaphysics, s.55. [Metafizik, s.84]

[12] Trotsky, Literature and Revolution, s.255-256. [Edebiyat ve Devrim, Kabalcı Y., Eylül 1989, s.213-214]