Navigation

Ölmeye ve Öldürmeye Yönlendirilen Kitleler

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Burjuvazinin kurmay heyetinin bir bileşeni olan medya, yürütülen savaş politikalarının gerekli olduğunu emekçilere belleten kitle eğitimi ile görevlidir. Genel yayın yönetmenleri, editörler, fotoğraf ve görüntü seçiciler, metin yazarları bu işe uygun bir hiyerarşiye göre konumlandırılırlar. Savaş gibi olağandışı koşullarda medya, burjuva demokrasisinin kendine özgü bir bileşeninden ziyade bir savaş aygıtı olan silahlı kuvvetlerin bir çeşit müfrezesi haline getirilir.

Emperyalist savaş üzerine pek çok şey söyleniyor, tartışılıyor.

Taraflar oluşuyor, ittifaklar, cepheleşmeler, dalaşmalar, katliamlar ve suikastlar…

90’lardan bu yana Ortadoğu’da milyonlarca insanın silahlar marifetiyle katli, milyarlarca insanın gözü önünde gerçekleştirildi.

Savaş söz konusu olduğunda egemenler, kitleleri kendi politikaları temelinde yönlendirmek, ölmeye ve öldürmeye ikna etmek için kapsamlı bir ideolojik hazırlığa ve donanıma ihtiyaç duyarlar. Bu bakımdan savaşlar yalnızca burjuvaların böbürlendikleri son teknoloji silahları ile değil, aynı zamanda militarizm ve milliyetçilikle bezeli ikiyüzlü, zalim ve kıyıcı bir kitle bilinci/algısı yaratmaya dönük devasa medya mekanizmalarıyla da yürütülür. Bugün dünyada 500 bini bilim insanı olmak üzere 15 milyon insan silah ve silah geliştirme endüstrisinde çalışıyor. Silahlanmaya yıllık 1,8 trilyon dolar harcanırken aynı zamanda dünyada burjuva ideolojisinin üretimi ve yayımı işini de üstlenen medyanın çeşitli kollarında çalışan insan sayısı 11 milyonu aştı. Medya sektörünün ekonomik büyüklüğünün ise 2016’da 2 trilyon dolara ulaşacağı öngörülüyor. Pek çok devletin toplam yıllık üretim değerini aşan bu rakamlar silahlanmanın yanında ideolojik aygıtın boyutlarını gözler önüne seriyor. Yani bir taraftan binlerce insanı aynı anda öldürebilecek korkunç savaş araçları geliştirilirken, diğer tarafta kitleleri savaşın gerekli olduğuna ve bu savaş araçlarının kullanılmasına onay verecek bir konuma çekmek için doludizgin çalışılıyor.

Savaş ve siyaset

Marksistler açısından burjuva siyasetinin ekonominin yoğunlaşmış hali olduğu biliniyor. Savaş ise burjuva siyasetinin silahlar aracılığıyla yürütülmesidir. Dış politika da aynı şekilde iç politikanın devamıdır. Dolayısıyla uluslararası kapitalizmin bir süredir içinden çıkamadığı krizli hal, bugün yürütülen emperyalist hegemonya savaşlarının temel belirleyenidir. Kapitalist büyüme gerilerken, kâr oranları azalıyor, bununla bağlantılı olarak kitleler nezdinde sisteme karşı hoşnutsuzluk artıyor. Bugünkü örgütsüzlük koşulları nedeniyle, dünyanın dört bir yanındaki emekçi kitlelerin doğruları ve yanlışları kendi çıkarları temelinde ayırt edebilmesi şimdilik kolay görünmüyor. Meydanı boş bulan kapitalizm, krizini savaş politikalarını devreye sokarak aşmaya çalışıyor. Son yıllarda hegemonya savaşlarının üssü haline gelen Ortadoğu ve çevresi, uluslararası kapitalizmin krizinin sonucu olan haksız savaşların şiddetli bir yansıması durumundadır.

Savaş siyasetin silahlar aracılığıyla yürütülmesiyse, olağan burjuva siyaset hangi safhada tıkanır ve silahlarla yani savaş aracılığıyla yürütülme noktasına gelir? Diplomasi masasında ne tükenmiştir de uluslararası müzakere ve diplomasi yöntemleriyle halledilemeyen konular savaş yoluyla çözülmek istenir? Temel sorun, kapitalizmin içinden bir türlü çıkamadığı tarihsel krizdir. Kapitalizmin engellenemeyen büyük krizleri ve bununla iç içe yürüyen hegemonya mücadelesi, dünya işçi sınıfının gündelik yaşamına çeşitli biçimlere bürünerek ulaşır. Kimi zaman devasa bir işsizlik ve düşük ücretler, kimi zaman otoriterleşme veya iç savaş, kimi zaman siyasal istikrarsızlık ve mezhep savaşları, kimi zaman bölgesel çatışmalar olarak yansır. Kimi zaman ise, bugün içinden geçtiğimiz süreçte olduğu gibi, sistemik pek çok sorunun aynı zaman içerisinde üstüste binmesi şeklinde ortaya çıkar. Böylesi zamanlarda egemenlerin hamaset dolu propagandaları, geleceğe ilişkin umudunu yitirmiş kitlelerde kısa vadeli bir heyecan yaratsa da, tarih bize bu yanılsamaların neticesinin emekçiler ve halklar açısından acı ve gözyaşıyla dolu olduğunu gösteriyor. Yirminci yüzyılın başında yaşanan iki dünya savaşı bunun en trajik örneğidir. Kapitalist güçler arasındaki rekabetin yerini emperyalist savaşlara bırakması o günün dünyasında son derece hızlı gerçekleşmişti. Neticede yıllar süren bu savaşlarda cephe ve cephe gerilerinde 200 milyonu aşkın insan yaşamını kaybetti.

Kapitalizm sevdalılarının 90’lı yıllardaki içi boş tüm sözlerinin ardından, emperyalistleşmiş kapitalizm doğası gereği haksız savaşları dünyanın gündemine yeniden taşıdı. Bugün, uluslararası kapitalist sistemin ağır topları, hem birbirleri ile hem de bölgesel güçlerle açık çatışma halindeler. Biyolojik, kimyasal ve nükleer silahların otoritesi altında, şimdilik konvansiyonel silahlarla yürütülen çekişmenin dozunun artmasıyla sıranın kitle imha silahlarının kullanımına gelmesi pek uzun zaman almayacak gibi görünüyor. Egemenlerin ellerinde milyonlarca insanı bir anda yok edebilecek kitlesel imha araçlarının olduğu düşünüldüğünde, tehlikenin tüm insanlığı etkileyebilecek boyutta olduğu anlaşılır. Örgütsüzlük, geleceksizlik ve umutsuzluk nedeniyle değersizlik duygusuna kapılan emekçi kitleler, burjuva aldatmacaların etkisiyle gerçek düşmanı henüz fark edebilmiş durumda değiller. I. Dünya Savaşında ölen her 100 kişiden 14’ü, II. Dünya Savaşında ölen her 100 kişiden 70’i, 1990’lardan başlayarak bugüne kadar süren savaşlarda ölen her 100 kişiden 90’ı sivil. Cephe savaşlarının geçmişte kaldığı, her evin, mahallenin ve sokağın cephe haline dönüşebildiği bu zamanın savaşları, geriye dönülebilecek ne bir mahalle ne bir sokak ne de bir ev ve aile bırakacak kadar korkunç hale gelmiştir.

Emperyalist savaşın nedenleri kitlelere medya eliyle hangi biçimde sunulursa sunulsun, esas mesele kapitalistlerin içinden çıkamadıkları kriz ve uluslararası düzeyde yürüyen güç çekişmeleridir. Ekonomik kriz kitleleri sarstıkça, kapitalizmin akıl dışılığı daha da fazla ortaya çıkmaktadır. Fakat örgütsüzlük nedeniyle, işçi sınıfı ve emekçi yığınlar henüz burjuva kliklerden ayrışma noktasına gelememiş durumdadır. “Ulusal menfaatler” kandırmacasıyla kaderleri burjuvaziye kanlı bir iğne-iplikle teyellenmiş işçiler, zamanla kendi gerçeklerini ve tarihsel çıkarlarını mutlaka kavrayacak ve sahipleneceklerdir.

11 Eylül’de İkiz Kulelere yapılan saldırılar sonrası, ABD başta olmak üzere emperyalist ve kapitalist devletler haksız savaşlara gerekçe olarak ortaya koydukları “uluslararası terörizm”, “önleyici savaş”, “medeniyetler savaşı”, “ulusal çıkarlar”, “milli gurur”, “huzur ve demokrasi götürme” bahanelerini her kapıyı açabilecek maymuncuk haline getirdiler. Yıllardır bu zehirli düşünceler kitlelere yedirilmeye çalışılıyor. Dünya işçi sınıfını sömüren burjuvalar çıkarlarına olduğunda birbirleriyle her türden işbirliğine girerlerken, diğer yanda farklı uluslardan işçileri birbirlerine karşı kışkırtmayı, milliyetçilik ile kirletmeyi eksik etmiyorlar. Avrupa merkezli iki emperyalist dünya savaşında birbirlerine kırdırtılan farklı uluslardan emekçiler hatırlanacak olursa, bugünün “medeniyetler savaşı”, “uluslararası terörizme karşı savaş” gibi burjuva safsatalarının gerçek maksadı daha doğru kavranacaktır. Burjuvaların bu safsataları devasa medya operasyonları marifetiyle dolaşıma soktukları açıktır.

Medya manipülasyonları

En başta şunu söylemeliyiz: Gazeteciler, medya yorumcuları, program yapımcıları, editörler genelde kapitalist sistemin çıkarlarını gözeten medya kurmayları olarak görev yapıyorlar. Her biri alanında uzmanlaşmış gazeteciler, belirli burjuva siyasetlerin sözcüsü konumundadır. Yani gazeteciler de bir tür burjuva politikacısıdır. Politika işini kitleler karşısında birer parti siyasetçisi olarak değil de, yazar-yorumcu olarak yaparlar. İstisnalar bir yana, medya denilen devasa aygıt sistem içi bir mekanizma olarak çalıştığından, gazeteciler ve televizyon yorumcuları da çeşitli ulusal ve uluslararası burjuva kliklerin sözcüleri durumundadırlar.

İzleyici, adı üstünde izlemek pozisyonunda tutulandır. Etken değil edilgen, kendisine çizilen çerçevenin dışında düşünemeyen, bilgiye ulaşamayan, eline geçen kısıtlı bilgileri yorumlayamayan, kesimsel, duygusal basınçlar altında kalan ve dolayısıyla gerçeklik algısını yitirendir. Kendileri de çeşitli sermaye gruplarına bağlı olan büyük medya şirketleri, tarafsızlık ve bağımsızlık gibi kavramları inanılırlıklarını arttırmak maksadıyla reklâm malzemesi olarak kullanırlar. Tüm dünyada tekelleşmiş haber ajansları ve yayın organlarının kapitalizmin genel çıkarları temelinde ürettiği haber ve yorumlar düşünüldüğünde, tarafsızlık söyleminin ne kadar asılsız olduğu anlaşılacaktır. Özgür, tarafsız, bağımsız medya söyleminin içyüzü, bu kurumların gelirlerinin kaynağına bakıldığında çok daha rahat kavranacaktır.

Son yıllarda medya araçlarının çeşitlenerek yaygınlaşması, kitleleri burjuva siyasetçilerin, yöneticilerin yaptıklarıyla ilgili bilgi sahibi oldukları yanılsamasına sürüklüyor. Oysa burjuva medyanın, gerçeği kendi prizmasında kırarak kitlelere sunan faaliyetleri hiçbir zaman tarafsız değildir. Burjuva medya, siyasal ve ekonomik olguları burjuva sınıf çıkarları açısından ele alır ve yorumlar. Dolayısıyla medyanın, burjuva eğitim kurumlarının öğrencilerin üzerinde yarattığı etkiye benzer şekilde, kitleler üzerinde tek yönlü, dondurucu ve köreltici bir etkisi vardır.

Genel izleyici olma

Milyonlarca insanın ölümüne neden olan savaşlar söz konusu olduğunda, gerçeklerin medya marifetiyle izleyicilere çarpıtılarak verilmesi elbette bilinçli bir iş olarak planlanır. Her görüntü ve yorum işin uzmanları tarafından özenle seçilir ve uygun bir sırayla dizilir. Haksız savaşlar 90’lı yıllardan bu yana kitlesel yönlendirme araçları olan televizyonlar ve gazeteler marifetiyle, canlı yayınlarla evlerin içine kadar taşındı. Ağır darbeler ardından örgütlü mücadelenin dışına çıkartılmış ve izleyici konumuna itilmiş emekçiler, savaş dehşetini aldatıcı, hileli yorumlar eşliğinde ekranlardan seyretti. Tam bir alıklaşma, hissizleşme noktasına itilen kitleler tüketimle tatmin olan paralize olmuş, toplumsal değerlerini yitirmiş olumsuz anlamda bireylere dönüştürüldü.

Medya siyasal, sosyal olayları hep egemenlerin işine yarayan biçimde çarpıtarak kitlelere aktardı. Egemenlerin çıkarları doğrultusunda kurgulanan yayınları izleyen kitleler yıllar içinde haksız savaşların taraftarı haline getirildi. Vicdanları köreltici yorumlarla savaşın dehşetine karşı hissizleştirilen kitleler, savaş görüntülerini TV programı izler gibi izler hale getirildi. Yayın politikalarını belirleyen, program yapımcısı vurucu medya timleri, emekçilerin evlerine televizyonlar aracılığıyla akınlar düzenliyor. Bu tip medya operasyonlarıyla, savaşın fiilen yürütüldüğü alanlar dışında, medya orduları kitleleri oldukları yere çivileyen “zaferler” kazanıyor.

Medya baştan aşağı taraflı yorumlarını inanılır kılmak için, bunları gerçek savaş ve çatışma görüntülerine yediriyor. Örneğin, söz konusu Irak’ın işgali olduğunda izleyici ekranlardan seyrettiği şok ve dehşete pasif bir biçimde teslim olan bir konuma itilmişti. Diyelim ki şimdi konu Suriye’deki iç savaş ise, olaylar izleyiciye “diktatör Esad’ın devrilmesi için gerekli olanlar” diye sunuluyor. Kasıtlı yorumlar eşliğinde verilen çarpıtılmış görüntülerle, izleyiciler insanların ölümüne, şehirlerin yok edilmesine duyarsızlaştırılıyor. Sıra bu topraklarda Kürtlere, sosyalistlere, devrimcilere karşı yürütülen savaşa geldiğinde ise, yıllar içinde milliyetçilikle zehirlenmiş kitleler, bunu “teröre karşı savaş” diye algılayıp ona göre pozisyon alıyor.

Askere alınmış medya

Bir görüntü düşünün. Irak ya da Suriye’den bir kentin yıkılmış görüntüleri ve onlarca ölü insan bedeni sokaklara terk edilmiş bir vaziyette. İzletilen görüntüler üzerine yorumcu, dehşetin kabul sınırlarının içine girebilmesini sağlayan yorumlar yapıyor. Göz birtakım görüntüler görüyor, fakat izleyici daha görüntüyü algılayamadan, olay yorumcular vasıtasıyla belirli kalıplarda çerçeveleniyor. Ekranlardan yayılan ve savaş politikalarını destekleyen taraflı yorumlar, zaten önceden oluşturulmuş önyargılar eşliğinde gerçekliği tersyüz ediveriyor. Sürekli bir biçimde bu çarpıtılmış enformasyona tâbi tutulan kitlelerin algısı, egemenlerden yana bozulmuş oluyor. 90’lardan bu yana daha da hız verilen bu tip algı yönetimi işini, aslında George Orwell yıllar önce 1984 adlı romanında gayet başarılı biçimde dile getirmişti.

Emperyalist savaş gerçeğine bakıldığında, egemen blokun tüm unsurlarının ve onların savaş mekanizmalarının bir konsensüs ve eşgüdüm içinde yönetildiği unutulmamalı. Böylesi süreçlerde bir tarafta burjuva siyasetçiler ve devlet bürokrasisi, diğer tarafta görsel ve yazılı medya tam olarak hizaya çekilmiştir. Savaş politikalarını eleştirebilecek yorum ve yayınlara katiyen müsaade edilmez. Bilgi edinme kaynakları son derece kısıtlı kitleler, kendilerine sunulanın dışına çıkamayacak bir cendereye hapsolurlar. Örgütsüz kitlelerin doğru olanla yanlış olanı, haklı olanla haksız olanı ayırt etmesi pek kolay değildir. Dolayısıyla yoksul emekçi kitleler, egemen burjuva medyanın manipülasyonlarına en açık kesimleri oluştururlar.

Burjuvazinin kurmay heyetinin bir bileşeni olan medya, yürütülen savaş politikalarının gerekli olduğunu emekçilere belleten kitle eğitimi ile görevlidir. Genel yayın yönetmenleri, editörler, fotoğraf ve görüntü seçiciler, metin yazarları bu işe uygun bir hiyerarşiye göre konumlandırılırlar. Savaş gibi olağandışı koşullarda medya, burjuva demokrasisinin kendine özgü bir bileşeninden ziyade bir savaş aygıtı olan silahlı kuvvetlerin bir çeşit müfrezesi haline getirilir. Kapsamlı örneklerini birinci Körfez savaşında ve ardından Irak’ın işgalinde gördüğümüz “iliştirilmiş gazeteci” ve televizyoncu tipi savaşın olası aksiliklerini kitleler nezdinde düzelten, hatta kitleleri bazı hususlarda mobilize edebilen “sivil” birliklere dönüştürülür. Emekçi mahallelerinde patlatılan her bomba, atılan her kurşun ve her bir antidemokratik uygulama, bu medya ordusu tarafından aşırılıklarından ve dehşetinden arındırılarak kitlelere uygun dozlarda enjekte edilir. Burjuva medya tüm dünyada düşünceleri ve duyguları anormalleştirdikçe toplumsal düşünce çürüyor ve egemenler milyonlarca cesedin üzerinden kendi politikalarını yürütebiliyorlar.

Sonuç

İşçi sınıfı bugün 20. yüzyıla kıyasla ne yazık ki çok daha örgütsüz ve güçleri dağınık. Burjuvazinin medya eliyle yarattığı tüm çarpıtmalarına ve yalan imparatorluğuna karşı Marksizmin ideolojik üstünlüğü temelinde örgütlü mücadele yürütülmeli. Bu tarihsel görevi yerine getirebilmek için her zamankinden daha fazla çalışılmalı. Tarihin tekerleği hızlandığında görevler de, zorluklar da büyüyor. Elif Çağlı, 2007’de kaleme aldığı Hedefe Kilitlenmek makalesinde bu esaslı meseleyi ve komünistlerin önündeki görevi şöyle ifade ediyor:

Günümüz dünyasında kapitalizmin tarihsel bir sarsıntı dönemine girdiği çok açık. Emperyalist savaşlar, işçi haklarına saldırılar, faşizan uygulamalarla ilerleyen bu süreç, aynı zamanda devrimin işçi sınıfını bu belâlara kesin bir son vermek üzere mücadeleye çağırdığı bir tarihsel dönemdir. Bunu pek çok Marksist çevre dile getiriyor, ama bu asla yetmiyor. Önemli olan bunun gereğini yerine getirebilmektir. Unutulmamalı ki devrimi gerçekliğe dönüştürmek, ancak ve ancak doğru bir örgüt anlayışına sahip olmak ve devrimci hedeflere kilitlenmek sayesinde mümkün olabilecek.