Emperyalist Savaşın Kafkas Cephesi Alevleniyor!


Gürcistan’ın 8 Ağustosta Güney Osetya’ya saldırmasıyla başlayan süreç, emperyalist savaş coğrafyasının Ortadoğu’yla sınırlı kalmayacağı ve yayılma eğiliminde olduğu yolundaki görüşlerimizi bir kez daha ve acı bir şekilde doğruladı. Beş gün süren çatışmalar şimdilik tarafların ateşkes ilan etmesiyle durmuş olsa da, Kafkas cephesinde savaşın sona erdiğini söylemek için henüz çok erken. Ateşkes pamuk ipliğine bağlı ve önümüzdeki dönemde Kafkasya’nın giderek Balkanlaşacağına kesin gözüyle bakabiliriz. Çünkü sorunun kaynağında emperyalist güçlerin, SSCB’nin çöküşünden itibaren kızışan hegemonya kavgası ve bu çerçevede de Kafkasya’yı yeniden paylaşma mücadelesi yatıyor. Kafkasya’nın emekçi halkları burjuva iktidarları devirip emperyalist güçleri bölgeden def etmedikleri sürece barış uzak bir hayal olarak kalacaktır.

Savaşın arka planı: emperyalist paylaşım kavgası

Bu savaşın çıkacağı ve barut fıçısı haline getirilen Kafkasya’yı ateşleyeceği ne zamandır biliniyordu. Çünkü ABD’nin bölgeye hâkim olabilmek maksadıyla yıllardır uyguladığı kuşatma politikasına karşılık Rusya da Putin dönemiyle birlikte karşı hamleler yapmaya başlamıştı. Özellikle 11 Eylül’den bu yana işleyen süreçte, sürekli olarak ABD ve Rusya’nın birbirlerine karşı yaptıkları hamlelere tanık oluyoruz. ABD’nin hamlelerinden son üçü özellikle önemlidir ve bunlar Gürcistan ile Rusya arasında devam etmekte olan gerginliği tırmandırmış ve savaşı tetiklemiştir. Bu hamleler, ABD’nin Rusya’yı çevreleyen ülkelerde kurmaya çalıştığı “füze kalkanı” projesi, Kosova’nın bağımsızlığının tanınması ve Ukrayna ile Gürcistan’ın NATO’ya alınma girişimleridir.

Amerikan emperyalizmi, 2007 yılından beri “topraklarını ve müttefiklerini İran’ın uzun menzilli füzelerine ve olası saldırılarına karşı korumak” bahanesiyle bu “füze kalkanı” projesini gündemde tutuyor ve hatta bu politikasını NATO’ya da kabul ettirmeye çalışıyordu. Proje, Çekya’ya bir radar sisteminin, Polonya’ya da İran’dan gelecek (!) füzeleri havada vuracak bir savunma sisteminin kurulmasını öngörüyordu. Rusya’nın da pekâlâ farkında olduğu ve bu yüzden de çok sert bir şekilde karşı çıktığı gibi, projenin asıl amacı Rusya’nın nükleer gücünü olabildiğince etkisizleştirmektir. Bu yüzden de Rusya, Polonya ve Çekya’ya kurulacak istasyonların, kendisine de bu ülkelere karşı nükleer silah kullanma hakkını vereceğini, hatta bu uğurda askeri misilleme seçeneğini dahi göze alabileceklerini açıklamıştı. Buna rağmen Çekya, Prag yakınlarında radar istasyonu kurulmasını kabul etti. Bu gelişme Rusya’yı ziyadesiyle rahatsız etti ve bir karşı hamle yapma gereksinimi duymasına yol açtı. Gürcistan’a karşı verdiği sert cevabın arkasında yatan sebeplerden birisi budur. Rusya bu yolla ABD’ye, yaptığı her şeyi sineye çekmeyeceği mesajını vermek istiyordu. Fakat Gürcistan ile Rusya arasında yaşanan savaştan sonra Polonya, her ne kadar başta direnmiş olsa da, projeyi imzaladı. Dolayısıyla 2012’den itibaren kullanıma hazır hale gelecek olan füze kalkanı projesinin temelleri, Rusya’nın tüm itirazlarına ve Almanya ile Fransa’nın mesafeli duruşlarına rağmen atılmış oldu. Bu durum karşısında Rusya’nın Bağımsız Devletler Topluluğu ve Şanghay İttifakı içinde yeni önlemler almaya, Belarus’a stratejik füzeler yerleştirmeye ve Batı cephesi içinde çatlaklar yaratarak Washington’un konumunu zayıflatmaya çalışması beklenen şeylerdir. Gürcistan ve diğer özerk cumhuriyetlerdeki askeri varlığını da bu amaçla bir koz olarak kullanmaya devam edecektir. Yani kısa vadede Rusya’nın buralardan askeri anlamda çekilmesi beklenmemelidir.

Başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere Batı’nın, Sırbistan’dan ayrılan Kosova’nın bağımsızlığını alelacele tanımaları ise, Rusya açısından aleyhte sayılabilecek bir diğer gelişme olmuştur. Bilindiği gibi, geçtiğimiz Şubat ayında, yine Rusya’nın tüm itirazlarına rağmen ve BM’nin onayı alınamadan (Rusya’nın vetosu yüzünden), Kosova’nın bağımsızlığı kabul edildi. Oysa Kosova, Rusya’ya yakınlığıyla bilinen Sırbistan’ın bir parçasıydı ve bağımsızlığını kazanması Sırbistan’ın, dolayısıyla da Rusya’nın etkinliğini zayıflatan bir adımdı. Özellikle bu adım, Rusya’nın da Güney Osetya, Abhazya, Acaristan ve Transdinyester’in (Moldova’ya bağlı ve Rusya yanlısı özerk cumhuriyet) bağımsızlığı meselesini gündeme getireceğini belli etmişti. Nitekim Mart ayının başlarında Rusya’nın beklenen hamlesinin bir sonucu olarak, Güney Osetya Rusya’ya, BM’ye ve AB’ye çağrı yaparak bağımsızlığının tanınması talebinde bulundu. Rusya bununla da kalmayarak bu özerk cumhuriyetlerin bağımsızlık yolundaki çabalarının garantörü olarak davranacağının da sinyallerini verdi.

Rusya açısından kabul edilemez olan bir diğer gelişme de Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya alınma girişimleriydi. Nisan ayı başında Bükreş’te toplanan NATO zirvesinde (zirvenin Bükreş’te toplanması bile ABD’nin eski Doğu Bloku ülkelerine yönelik niyetlerinin bir dışavurumuydu); NATO’nun birlik ve teçhizatlarını Rus toprakları üzerinden nakletmesine izin verilmesi, NATO’nun yeni üyelerle genişlemesi, füze kalkanı projesi, Rusya’nın askıya aldığı AKKA’yı (Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Anlaşması) onaylamasının istenmesi gibi konular ele alınmıştı. Burada Rusya açısından en kritik konu Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya alınmaları meselesiydi. Buna karşı olduğunu Rusya en baştan ortaya koymuştu ve sonuçta da, Doğu Avrupalı üyelerin desteğine sahip olan Bush yönetiminin tüm baskılarına karşın, Almanya’nın desteğini alan Rusya’nın istediği oldu ve bu iki ülkenin NATO’ya alınması meselesi gündeme bile gelmedi. Buna karşılık Rusya da AKKA’yı imzalamayı ve Afganistan’a asker göndermeyi düşünebileceğini açıkladı. Ancak füze kalkanı projesi bağlamında, zirvede önemli adımlar atıldı (zaten zirvenin akabinde Çekya ve sonrasında da Polonya anlaşmaları imzaladılar, ayrıca diğer üye ülkelerde de –meselâ Türkiye– benzer sistemler kurulması fikri destek buldu). Ukrayna ve Gürcistan’ın üyelikleri meselesi de sadece ertelenmiş oldu. ABD bu konudaki baskılarını sürdürüyor.

Dolayısıyla Rusya ve Gürcistan arasındaki savaşı tetikleyen gelişmelerin arka planında ABD’nin yaptığı bu hamleler yatmaktadır diyebiliriz. ABD, bir yandan Rusya’yı sıkıştırmaya çalışıyor diğer yandan da AB içinde kendi politikalarına karşı, özellikle Almanya’dan gelen tepkileri yatıştırmaya çalışıyordu. AB ülkelerinin bir kısmının ABD politikalarına yönelik mesafeli yaklaşımlarının sebepleri ise; kendi ülkelerinin Rusya ve ABD arasında gelişecek muhtemel bir savaşın cereyan edeceği alana dönüşmemesi, başta enerji alımı olmak üzere kapsamlı bir ekonomik işbirliği ve siyasi diyalog içinde oldukları Rusya’yı karşılarına almak istememeleri, ayrıca ABD’nin hegemonya yarışında açık ara öne geçmesine sıcak bakmamaları olarak özetlenebilir.

İşte son birkaç ay içerisinde yaşanan bu gelişmeler sonucu, aslında hiç de sürpriz olmayan bir şekilde beklenen kıvılcım Gürcistan tarafından çakıldı. Daha Nisan ayının sonlarından itibaren Gürcistan’ın Abhazya ile Güney Osetya’ya yönelik bir saldırıya hazırlandığı, sınıra askeri yığınak yaptığı söyleniyordu. Özellikle de NATO’ya alınma girişimlerinin Rusya tarafından engellenmesinden sonra, 1994 yılından beri ABD tarafından silahlandırılan Gürcistan[*], bizzat ABD tarafından kışkırtılarak önce tacizlere başlamış, ardından NATO’ya katılma kozuna karşılık Rusya’ya Abhazya’yı paylaşma (!) önerisinde bulunmuş, nihayetinde de bir oldubittiye getirmek niyetiyle 8 Ağustosta Güney Osetya’ya saldırmıştır. Rusya’nın hızla reaksiyon vermesinin ardından ABD ve diğer Batılı ülkeler Rusya’ya sözlü kınama mesajları vermenin ötesine gitmeyince, Saakaşvili hızla geri adım atmak zorunda kaldı. Ancak bir kere ok yaydan çıkmıştı. Rusya Güney Osetya ile Abhazya’ya yerleştiği gibi Gürcistan’ın askeri altyapısını da etkisiz hale getirerek, hatta bazı Gürcü kentlerini işgal ederek bölgeye yerleşti. Başlangıçtaki kabadayılığından çabuk çark eden Saakaşvili, sanki savaşı başlatan kendisi değilmiş gibi ülkesinin işgale uğradığını öne sürüp kendini Batı kamuoyunun gözünde acındırmaya çalışırken, Rusya da yakaladığı fırsatı iyi değerlendirmek ve ABD emperyalizminin açtığı yoldan ilerleyerek “göze göz dişe diş” politikasıyla uluslararası alandaki konumunu güçlendirmek gayesindeydi. Sonuçta AB ülkelerinin de araya girmesiyle 13 Ağustosta Rusya operasyonu durdurduğunu, ama bunun askerlerini geri çekeceği anlamına gelmediğini açıkladı.

Başlangıçta bir miktar ayak direse de ABD’nin ve AB ülkelerinin dürtmesiyle Gürcistan’ın da kabul ettiğini açıkladığı ateşkes anlaşmasına göre Rus ve Gürcü askerleri çatışmaların başlamasından önceki konumlarına geri dönecekler ve Güney Osetya ile Abhazya’nın bağımsızlık talepleri de Batılı ülkeler tarafından gündeme alınacaktı. Ancak taraflar kabul ettiğini açıklasa ve Sarkozy’nin arabuluculuk yaptığı ateşkes anlaşması burjuva medya tarafından “savaş nihayet sona erdi” şeklinde duyurulsa da, gerçeklik böyle değil. Rusya’nın, “Gürcistan’ın toprak bütünlüğü artık ölü bir konudur” ve Saakaşvili için de “yapacağı en doğru şey kendiliğinden görevden ayrılması, onu muhatap almamız mümkün değil” şeklindeki açıklamaları, Kafkas cephesinin soğumayacağının ve dolayısıyla paylaşım savaşının kızışarak devam edeceğinin kanıtı sayılmalıdır.

Gürcistan’ın ABD’nin bilgisi ve onayı olmadan Güney Osetya’ya saldırması düşünülemez. Bizzat ABD’nin kışkırttığı bu saldırının Rusya tarafından karşılıksız bırakılmayacağı da en azından ABD tarafından hesap edileceğine göre, işin içinde çok daha büyük hesaplar olduğu açıktır. Bu açıdan ABD’nin niyetinin, bu mesele üzerinden Rusya ile AB ülkelerinin arasını açmak olduğu rahatlıkla söylenebilir. Gürcistan’ın saldırısına sert bir reaksiyon gösteren Rusya’nın Batı’nın gözünde haksız bir pozisyona düşmesi, ABD’nin az önce saydığımız meselelerdeki politikalarına karşı AB içinden, özellikle de Almanya’dan gelen engellemelerin kalkmasına yol açabilir. Yani AB’nin biraz daha ABD çizgisine ve dümen suyuna girmesini sağlayabilir. Nitekim ABD, planında bir miktar başarı kaydetmiştir. Örneğin G-8 ülkeleri, Rusya’yı aralarından çıkarmayı tartışıyorlar. Almanya Gürcistan’ın toprak bütünlüğünün korunmasından yana olduğunu ve NATO’ya katılmasına artık karşı çıkmayacağını açıkladı. Ayrıca ABD’nin tutumu, Ortadoğu’daki mevcut durumla ve muhtemel İran savaşıyla birlikte düşünülerek yorumlanmalıdır. İran’a karşı olası bir savaşta ABD’nin önündeki en büyük engelin Rusya olduğu bilinen bir şeydir. Rusya’nın yalnızlaştırılması ve AB’nin, Rusya karşıtı ve ABD yandaşı bir çizgiye getirilmesi önemlidir.

Öte yandan, Rusya da, giriştiği askeri harekâtın yol açabileceği dezavantajların farkındadır. Fakat ABD’nin Gürcistan üzerinden yaptığı hamleye karşılık vermemesi kendisi açısından daha zarar verici olurdu. Üstelik unutmayalım, “zor oyunu bozar”. ABD de Afganistan ve Irak’ı işgal etmeden önce uluslararası arenada çokça “ayıplanmıştı”, ama sonunda kendisi değil onu sözde ayıplayanlar politikalarını değiştirmek zorunda kaldılar. Dolayısıyla Rusya’nın karşı hamlesinin doğuracağı sonuçları ve bu işten en çok kimin kârlı çıkacağını net olarak kestirmek güçtür. Emperyalist güçlerin arasındaki kapışma kızıştıkça, belirleyici olan, daima, hangi tarafın “daha fazlasını” göze alacağıdır. Sonuç olarak Rusya Batı basınında “kötü çocuk” ilan edildi ama BM’den bir kınama kararı dahi çıkartılamadı. Ateşkesin sağlanmasına rağmen Rusya, açıkça ilan etmediği hedeflerinin gerçekleşmesini bekliyor ve bu konuda ona tersini yaptırabilecek bir adım henüz atılmış değil.

Emperyalist güçlerin ikiyüzlülüğü

İşin ironik tarafı, Rusya’nın ABD’ye karşı bizzat onun argümanlarını kullanmasıdır. Uluslararası platformlarda ABD emperyalizminin gerçek niyetlerini hiç çekinmeden dile getiren Rusya, son durumda da Kosova’nın bağımsızlığına karşılık Güney Osetya, Abhazya, Acaristan ve Transdinyester’in bağımsızlıklarını öne sürmektedir. Güney Osetya ve Abhazya’daki askeri varlığını da, 90’larda NATO’nun dağılmakta olan Yugoslavya’daki rolüyle kıyaslamakta ve “Güney Osetya’nın Serebrenitsa’ya dönüşmemesi için” burada kaldığını söylemektedir. ABD ise rakibini de aşan bir ikiyüzlülükle “kabadayılık ve gözdağı 21. yüzyılda dış politikanın yolu olarak kabul edilemez” açıklamasını yapmıştır. Meşhur Oval Ofis’ten dünyaya seslenen Bush’un konuşmasının devamı ise şöyledir: “Soğuk Savaş bitti. Uydu devletler ve nüfuz alanları yaratma dönemi geride kaldı. Moskova işgal ettiği topraklardan çekilme sözünü tutmalı.” Sanki Amerikan emperyalizminin izlediği politikalar tam da “kabadayılık ve gözdağı” tanımlamasına uymuyormuş ve sanki Saakaşvili yönetimi kendi güdümünde değilmiş, kendisinin amacı da bölgeyi nüfuz alanı haline getirmek değilmiş gibi…

Açıkçası burjuva politikacıların suratından katlanılmaz bir ikiyüzlülük akıyor. Rusya Gürcistan’ı suçlayarak kendisinin Osetleri ve Abhazları kurtardığını, koruduğunu iddia ederken, Gürcistan da Rusya’yı ülkesini işgal etmekle suçluyor. ABD ise daha dün Afganistan ve Irak’ı işgal eden kendisi değilmişçesine, Rusya’yı “egemen bir ülkenin toprak bütünlüğünü bozmak”la suçluyor. Oysa emperyalist ve kapitalist güçlerin, bu savaş karşısındaki tutumları ve açıklamaları, dillerine pelesenk ettikleri “ulusların egemenlik hakları” gibi konularda da ne kadar ikiyüzlü bir tutum izlediklerini net bir şekilde göstermiştir. Kosova söz konusu olduğunda birden demokrasi şampiyonu kesilen AB, Güney Osetya ve Abhazya’ya sıra geldiğinde Gürcistan’ın toprak bütünlüğünden bahsetmeye başlıyor.

Gerçekte emperyalist güçler, SSCB’nin dağılmasıyla birlikte bu coğrafyada ortaya çıkmış bulunan ulusal ve etnik temelli sorunları her fırsatta kaşıyarak, bölgede kendi hâkimiyetlerini kurmanın aracı haline getirmeye çalışmaktadırlar. Rusya, öteden beri iyi ilişkiler içinde olduğu Gürcistan’a bağlı özerk cumhuriyetleri (Güney Osetya, Abhazya ve Acaristan) bağımsızlık yönünde kışkırtarak ABD emperyalizminin bölgedeki nüfuzunu kırmaya çalışırken, ABD veya AB de, Kosova, Makedonya veya Çeçenistan üzerinden aynı şeyi yapmaya çalışıyor.

Yaşanan savaşın bütün sorumluluğunu Rusya’nın sırtına yıkan burjuva Batı medyası, yerle bir olmuş şehirleri, yaralı veya ölü insanları göstererek, savaşın ne kadar “kötü” bir şey olduğundan dem vuruyor. Oysa Gürcistan’ın saldırısı sonucunda 70 bin nüfuslu Güney Osetya’da 2000’den fazla sivil ölmüş bulunuyor. 170 binden fazla Gürcü ve Oset göç etmek zorunda kalmıştır. Çatışmaların yaşandığı şehirlerde su, elektrik, doğal gaz ve telefon hatları gibi yaşamsal önemde altyapı hasarı ve gıda kıtlığı söz konusudur. Burjuva politikacılarsa sözde barış elçiliğine soyunarak arabuluculuk yapmak adına adeta birbirleriyle yarışa tutuşmuş durumdalar.

Bu savaş vesilesiyle barış elçisi pozlarındaki Türk egemen sınıfının çirkin yüzü de bir kez daha açığa çıkmıştır. Daha önceki yazılarımızda Türkiye’nin bölgeye yönelik emperyal niyetlerinin bir uzantısı olarak Gürcistan’a ne tür militarist yatırımlar yaptığına değinmiştik. Gürcü ordusunu silahlandıran Türkiye, bu ülkeye askeri havaalanı inşa edip Gürcü pilotlarını ve subaylarını eğitmiş ve yaklaşık 45 milyon dolar tutarında askeri yardımda bulunmuştur. Bu yardımın içinde zırhlı araçlardan füze sistemleri ve savaş gemilerine kadar pek çok kalem bulunuyor. Başbakan Erdoğan, sanki Osetya’da akıtılan kanda Türkiye’nin payı yokmuş gibi, “bunlar anormal şeyler değildir, dünyada bütün ülkeler ürettiklerini başka ülkelere satarlar” diyebiliyor. Ve aynı Türkiye’nin başbakanı ve cumhurbaşkanı, kendilerinin bölgenin barışı için çalıştığını iddia edip, barışın yolunun da “Kafkas İttifakı” dedikleri ve asıl amacı Türkiye’nin bölgesel bir aktör haline gelmesini sağlamak olan projelerden geçtiğini ileri sürebiliyorlar. Ve yine aynı Türkiye, utanmadan “barışçıl” amaçlarla olduğunu ileri sürerek kapsamlı bir hava savunma şemsiyesi (moda tabirle “füze kalkanı”) kurmaya girişiyor.

Egemen sınıfın yaşanan insani dramla ve barışın tesis edilmesiyle hiçbir alâkasının olmadığı, tartışmaların odağında, Bakü-Tiflis-Ceyhan projesinin selameti, ticari ilişkilerin göreceği zararlar, Türkiye’nin Kafkaslar’daki çıkarları doğrultusunda izlemesi gereken dış politika gibi konuların yer almasından da bellidir. Burjuvazi adına meselelere kafa yoran stratejistler, analistler, ideologlar ve politikacılar, boy gösterip bunları tartışıyorlar televizyonlarda ve gazetelerde. “Barış” söylemi halkı aldatmanın ve burjuvazinin gerçek niyetlerini kamufle etmenin bir aracıdır sadece. Burjuvazinin tek derdi bu savaştan nasıl kârlı çıkılacağıdır?

Barış işçi devrimleriyle gelecek

Emperyalist devletlerin paylaşım kavgası ile yerel burjuva iktidarların hırsları arasında sıkışıp kalan halklar ise her zamanki gibi savaşın getirdiği ölümlerin, sefaletin, göçün ve binbir türlü acının pençesinde çaresizlik içinde kıvranıyorlar. Gazete ve televizyonlar, bombardımanlar sonucu harabeye dünmüş şehirlerin ve insan cesetlerinin görüntüleriyle dolu. Ölü insanların gözlerinde, “nereden çıktı bu savaş, kimin için ölüyoruz?” diye sorarcasına şaşkın bir ifade var. Hayatta kalmayı başarmış olanlar ise yıkılmış evlerine ve ölmüş yahut yaralanmış yakınlarına bakıp ağlıyorlar. Fakat savaşı başlatan güçlerin çıkar hesaplarında, onların kaybettikleri evleri, işleri ve hayatları yok. Sığınaklara saklanmış çocuklar her şeyi bir oyun gibi algılasalar da, bir şeylerin ters gittiğinin farkındalar. Çünkü sağır edici bombardıman ve top sesleri hiç susmuyor. Savaşan askerlerin yüzlerinde ise bezgin ve amaçsız ifadeler hâkim.

Oysa hepsi de barışın biran önce gelmesini, bu anlamsız savaşın durmasını istiyor. Adını koyamasalar da bu savaşın kendi çıkarlarına olmadığının farkındalar. Çünkü bu emperyalist ve haksız bir savaş. Ne Gürcü halkının, ne Rus halkının ve ne de Oset veya Abhaz halkının bu savaşın sürmesinde bir çıkarı var. Küçük ulusların kaderi burjuva iktidarların elinde olduğu sürece, bölge emperyalist güçlerin av sahası olmaya devam edecektir. Onları bu kaderden kurtaracak olan ne Amerikan ne de Rus emperyalizmidir.

Emperyalist savaşı durduracak olan şey liberallerin veya pasifistlerin söylediği gibi BM’nin çıkaracağı kararlar yahut “barış gücü” askerleri de değildir. En başta söylediğimiz gibi, emperyalist savaş hızla yayılmakta ve dün sıcak çatışmaların yaşanmadığı bölgeler de birer birer alevler içinde kalmaktadır. Öteden beri hegemonya kavgasının başlıca alanlarından birisi olan Kafkasya’da da, sonunda emperyalist savaşın yeni bir cephesi açılmıştır. İşçi-emekçi sınıflar ve bölgedeki ezilen halklar el ele verip devrimci mücadeleyi yükseltmedikten sonra, bu savaşın sona ermesi beklenmemelidir. Savaşı ve getirdiği acıları durdurmanın yolu ortadadır: kapitalizmi ve çıkarları için bu savaşları yürüten burjuva iktidarları yerle bir etmek!


[*] ABD bu tarihten itibaren Gürcistan’a silah ve askeri amaçlı para yardımı yapmaktadır. Yapılan yardımların parasal toplamı 2006 itibariyle 450 milyon doları buluyordu. 2001 yılına kadar yapılan toplam yardım 45 milyon dolar civarındayken, bu rakam sadece 2002 yılında 125 milyon doları bulmuş, 2006 yılında da 270 milyon doları geçmiştir. Yardımların kronolojik sıralaması bile, ABD’nin bölgeye yönelik planlarının nasıl bir seyir izlediği hakkında fikir vermektedir. Ayrıca askeri eğitim projeleri çerçevesindeki destekler de buna eklenmelidir. Tüm bu militarizasyon süreci sonucunda, son derece yoksul bu ülkenin askeri harcamaları son dört yılda 30 katına çıkmış ve GSYH’sinin %10’una ulaşmıştır.