Navigation

Hegemonya Krizinin Kucağında Otoriterleşen Polonya

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Bazı ülkelerde, daha önceleri çok cılız olan faşist hareketlerin son dönem seçimlerinde meclise girebilecek kadar güçlendiğini görüyoruz. Meselâ Almanya’da AfD önce eyalet seçimlerinde oylarını arttırdı ve ardından da 24 Eylülde yapılan seçimlerde 3. parti olarak federal meclise girmeyi başardı. Ekim ayında yapılan Avusturya seçimleri de aşırı sağın güç kazanması bakımından kıtanın diğer ülkelerinde yapılan seçimleri takip etti. Polonya’da ise faşizan söylemleriyle öne çıkan bir parti olan PiS (Kanun ve Adalet Partisi) 2015 yılında tek başına iktidar olarak ülkeyi hızlı bir şekilde otoriter bir çizgiye taşıdı.

Aşırı sağ ve faşist hareketler tüm dünyada giderek güçleniyor, burjuva demokrasisinin yerine otoriter ve totaliter rejimlere geçiş eğilimi yaşanıyor. Almanya’dan İngiltere’ye, Fransa’dan Hollanda’ya neredeyse bütün Avrupa ülkelerinde otoriterleşme eğiliminin farklı düzeylerde örnekleri mevcut. Bazı ülkelerde, daha önceleri çok cılız olan faşist hareketlerin son dönem seçimlerinde meclise girebilecek kadar güçlendiğini görüyoruz. Meselâ Almanya’da AfD önce eyalet seçimlerinde oylarını arttırdı ve ardından da 24 Eylülde yapılan seçimlerde 3. parti olarak federal meclise girmeyi başardı. Ekim ayında yapılan Avusturya seçimleri de aşırı sağın güç kazanması bakımından kıtanın diğer ülkelerinde yapılan seçimleri takip etti. Polonya’da ise faşizan söylemleriyle öne çıkan bir parti olan PiS (Kanun ve Adalet Partisi)[1] 2015 yılında tek başına iktidar olarak ülkeyi hızlı bir şekilde otoriter bir çizgiye taşıdı.

Polonya’daki bu otoriter iktidar faşist hareketlerin güç kazanmasına daha müsait bir zemin sağlıyor. 11 Kasımda gerçekleştirilen Polonya’nın bağımsızlık günü kutlamalarına faşistlerin damgasını basması bunun ipuçlarını verdiği gibi, Avrupa’nın sağa kayışının son güncel örneği oldu. Bağımsızlık günü kutlamaları son birkaç yıldır faşist öğelerin yer aldığı gösterilere sahne oluyordu. Ancak bu yıl Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden katılımla gerçekleştirilen gösteri hem katılımın yüksekliği bakımından hem de siyasi motifleri bakımından son yıllarda Avrupa’da gerçekleşen en dikkat çekici faşist gösterilerden biri oldu. Varşova’da bir araya gelen on binlerce kişi “Beyaz Avrupa”, “Saf Polonya, Temiz Polonya”, “ Mülteciler Dışarı” ve “Müslümanlara Holokost için Dua Edin” gibi sloganlar attı, pankart ve dövizler taşıdı. Göstericiler Polonya bayrağının yanı sıra, 1930’lu yıllarda Yahudi katliamına katılan grupların bayraklarını da taşıdılar.

Avrupa’da yükselen faşist dalganın tüm ülkelerdeki ortak paydası göçmen karşıtlığı. Geçmişte faşist söylemin ana barutu anti-semitizmdi, bugünse göçmen karşıtlığı üzerinden kitleleri arkasına yedeklemeye çalışıyor faşist hareket. Kapitalizmin tarihsel krizi faşist harekete üzerine basacağı bir sıçrama tahtası sunuyor. Sistem krizinin ekonomik, sosyal ve siyasal sonuçları Avrupalı emekçilerin hayatlarını doğrudan etkiliyor. Ücretleri düşen, işsiz kalan, çalışma ve yaşam koşulları kötüleşen emekçi kitleler, haliyle gelecekten kaygılı, hoşnutsuz ve öfkeliler. Kapitalizm, tarihsel krizinin doğal bir sonucu olan bu toplumsal huzursuzluğun ve öfkenin kendisine karşı mücadeleye dönüşmesine engel olmak için sahte bir düşmana ihtiyaç duyuyor. Başta Ortadoğulu emekçiler olmak üzere emperyalist savaş alanlarından kaçarak Avrupa’ya sığınan mülteciler emekçilerin öfkesini kanalize edecekleri düşman olarak sunuluyor. Ekonomik ve sosyal sorunların sorumlusu olarak göçmenler işaret ediliyor. Söylemde farklılıklar olsa bile, faşist partilerden olağan burjuva partilere kadar uzanan yelpazede yapılan propaganda, bir göçmenin Avrupalı işçinin işini elinden alan, ücretlerini düşüren düşman olarak görülmesini sağlıyor. IŞİD’in üstlendiği saldırılar ve konunun medyada işleniş biçimi ise sıradan bir Müslümanın bile potansiyel terörist olarak algılanmasına yol açıyor.

Avrupa’da faşist hareket bu zeminden besleniyor. Ancak Polonya bu bakımdan diğer Avrupa ülkelerinden farklı. Meselâ Fransa’da göçmenler nüfusun yaklaşık %10’unu oluşturuyor. Birçok Avrupa ülkesinin nüfusundan fazla olan göçmen nüfusu faşist Ulusal Cephe’nin “göçmenler/Müslümanlar işimizi elimizden alıyor” propagandasının Fransız emekçilerini kandırmasına sebep olabiliyor. Oysa Polonya etnik ve dini bakımdan Avrupa’nın en homojen ülkelerinden biri. Polonya nüfusunda böyle bir çeşitlilik bulunmadığı gibi, ülkedeki göçmen sayısının toplam nüfusa oranı %1 bile değil. Üstelik Polonya AB’nin mülteci politikasına karşı çıkıyor ve AB tarafından belirlenen sayıda mülteciyi almayı reddediyor. Ama buna rağmen göçmen karşıtı propaganda PiS’in 2015 seçimlerinde iktidara tırmanmasındaki en önemli etkenlerden biri oldu. PiS lideri Kaczynski o kadar ileri gitti ki, mültecilerin Avrupa’ya dizanteri, kolera ve tehlikeli başka hastalıklar taşıdığını söyledi. Nazilerin Yahudilerin hastalıklı olduğuna dair söylemine benzeyen bu ırkçı ifade, Polonya’da iktidarda yer alan partinin faşizan potansiyeli hakkında yeterince ipucu veriyor.

Peki, nesnel zemini yeterince kuvvetli olmasa da Polonya’da göçmen karşıtlığı nasıl ve neden prim yapabiliyor? Kuşkusuz bunun birden fazla sebebi var. Birincisi, emperyalist paylaşım savaşının bir parçası olarak İngiltere’de, Fransa’da, İspanya’da bombalar patlarken, Avrupa’nın ortasında yer alan Polonya siyasetinin bundan etkilenmemesi söz konusu olamaz. İkincisi, Polonya burjuvazisi (hem liberal partileri hem de milliyetçi muhafazakâr partileri) Avrupa’da oluşan bu atmosferi kendi çıkarları açısından kullanıyor ve emekçilerin korkularını köpürtüyor. Meselâ Polonya sınırları dâhilinde, Avrupa’nın batısındaki gibi kitleleri infiale sokacak ve her Müslümanı terörist olarak yaftalamalarına sebep olacak türden bir saldırı gerçekleşmedi bugüne kadar. Ama mültecilere yönelik saldırılarda bir artış var. PiS Polonya’yı güvende tutanın iktidarın göçmen politikaları olduğunu söyleyerek kitlelerin korkularını diri tutmaya ve hedef şaşırtmaya çalışıyor. Örneğin bakanlardan biri Polonya’yı terör saldırılarından korumanın tek yolunun Müslüman mültecilerin ülkeye girmelerine izin vermemek olduğunu söyleyebiliyor. İktidarda medyayı ve yargıyı tekeline almaya çalışan göçmen karşıtı otoriter bir partinin bulunması, Polonyalı emekçilerin yoğun bir şekilde faşizan propagandaya maruz kalmasına sebep oluyor. Elbette faşizan propagandanın karşılık bulmasının en önemli sebeplerinden biri de işçi sınıfının içinde bulunduğu örgütsüzlük koşullarıdır. Maalesef on yıllar boyu “sosyalizm” adı altında hüküm süren bürokratik diktatörlüğün yarattığı tahribat bir çarpan olarak bu faktörün olumsuz etkisini arttırmaktadır. Bu noktada önemli bir faktörse, çöküş sürecini de önceleyecek şekilde uzun bir geçmişe sahip bir olgu olarak, ABD’nin Rusya’ya ve Almanya’ya karşı Polonya’yı ileri karakol olarak kullanmak üzere bu ülkede CIA ve Vatikan öncülüğünde yoğun bir faaliyet yürütmesidir.

Bu çerçeveden bakıldığında Polonya’da faşist hareketin güçlenmesinin önemli ölçüde dışarıdan beslendiği ve ciddi tehlikeler barındırdığı görülüyor. Trump’ın Rusya’nın sınır komşusu olan Polonya’ya yakın zamanda gerçekleştirdiği ziyareti ve AB’nin Polonya’ya yönelik uyarılarını devam eden hegemonya savaşı ile birlikte ele aldığımızda faşist hareketin güçlenişinin önemli sonuçlarının olacağını söylemek yanlış olmaz. Polonya’daki otoriterleşme sürecini daha iyi anlayabilmek için kısaca bir tarihine bakalım.

Geçmişte ne olmuştu?

Polonya Ekim Devriminin ardından 1918 yılında Rusya’dan ayrılarak bağımsız bir devlet haline geldi. Sonrasında ise kısa sürede işçi sınıfının mücadelesi kitleselleşerek yükseldi ve rejimi sarsan bir kriz doğurdu. Bu ekonomik ve siyasi kriz Pilsudski’nin 1926’da gerçekleştirdiği askeri darbe ile çözülebildi. 1935’e kadar Pilsudski liderliği altında bir faşist yönetim hüküm sürdü. Polonya 2. Dünya Savaşının ardından ise Doğu Bloku’nun bir parçası oldu. Polonya siyasi tarihinin önemli dönemeç noktalarından biri 1979 yılında Papa’nın ziyaretiydi. Papa’nın ziyareti rejim karşıtı bir gösteriye dönüştü ve hemen ardından büyük grevlerin patlak vermesiyle rejim sarsılmaya başladı. Bu dönem Doğu Bloku ve SSCB’nin dağılma emarelerinin görülmeye başladığı yıllardı. Nitekim 1980’lerin sonuna gelindiğinde artık bürokratik rejimin yaşamına devam etmesi mümkün görünmüyordu. Nihayetinde Doğu Bloku’nun çöküşüne paralel olarak Polonya’da da despotik-bürokratik rejim 1989’da çöktü.

1990’dan itibaren Polonya’da hızlı bir kapitalizme geçiş süreci yaşanmaya başladı. 70’li yılların sonunda krizden çıkış yolu olarak kapitalist ülkelerde uygulanmaya başlayan neo-liberal politikalara, Polonya’da kapitalizme entegrasyon amacıyla başvuruldu. “Şok Terapi” adı verilen bu ekonomik program ağır çalışma koşulları, düşük ücretler yani işçi sınıfın katmerli sömürüsü demekti. Bürokratik rejimden sonra işçiler, bu sefer de neo-liberal politikalar altında inlemeye başlamıştı. Bu ekonomi politikalarının sonucunda kapitalizme entegrasyondan hemen önce 63,9 milyar dolar olan yıllık hâsıla, 2000’li yılların başında 200 milyar dolara ulaştı. Polonya ekonomisi Avrupa’nın en hızlı büyüyen, en düşük enflâsyon ve bütçe açığı oranına sahip ülkeleri arasına girdi. Polonya bugün Avrupa’nın 6., dünyanın 23. büyük ekonomisi. İşçi sınıfının dizginsiz sömürüsü sonucunda ortaya çıkan bu ekonomik tabloyu burjuva iktisatçılar diğer ülkelere de “başarı örneği” olarak gösterdiler. Milenyumla birlikte dünya ekonomisinin durgunluğa girdiği ve büyüme oranlarının çok düşük olduğu koşullarda Polonya ekonomisinin ortalamanın üstünde büyümesinin burjuvazi için bir başarı olarak görülmesi doğal. Ancak bu başarıdan işçi sınıfının payına olumlu bir şey düştüğü söylenemez. Kişi başına düşen milli gelir artsa da işçilerin üretilen zenginlikten aldığı payda bir artış yok. Nüfusun %17’si yoksulluk sınırının altında bir gelirle geçinmeye çalışıyor. Bir dönem %20’yi bulan işsizlik oranı azalsa da şu anda bile %10’un üzerinde. Üstelik bunda en büyük faktör, Polonya’nın diğer AB ülkelerine (özellikle de Almanya ve İngiltere’ye) verdiği işgücü göçüdür. Polonyalılar başka ülkelerde göçmen olarak çalışınca sorun yok ama kendileri göçmenlere karşılar!

Orta Avrupa’nın bu “örnek ülkesinin” kapitalizme entegrasyonu siyasi bakımdan da epey sancılı oldu. Polonya kapitalizme geçişin başladığı yıldan bugüne kadar sağlı sollu toplam 16 farklı hükümet tarafından yönetildi. Bu, hükümetlerin ortalama ömürlerinin 1,5 yıl olduğu anlamına geliyor. Kurulan hükümetlerin tamamına yakınının ömrü normal döneminden önce sona erdi.

Yolsuzluk skandalları ve siyasi istikrarsızlık altında IMF programıyla kapitalizme entegrasyonu sağlanan Polonya, birçok Doğu ve Orta Avrupa ülkesiyle birlikte 2004 yılında AB’ye alındı. Bu ülkelerin hızlı bir biçimde AB’ye kabul edilmesinin arkasında özellikle bu bölgeyi nüfuzu altına almak isteyen Almanya’nın çıkarları vardı. Almanya, SSCB’nin dağılmasından sonra kapitalizme geçen Doğu ve Orta Avrupa ülkelerini Rusya’nın etkisinden çıkarmak ve bu yeni pazarda etkin güç olmak istiyordu. Bu uğurda, AB üyeliği kozu Almanya’nın en etkili silahlarından biriydi.

Ancak Polonya-AB ilişkileri 2015 yılında iktidara gelen PiS’in politikaları yüzünden sorunlu bir hal almaya başladı. Almanya’nın AB üzerinden kendi çıkarlarını diğer ülkelere dikte ettiğini söyleyen PiS’in AB karşıtı bir tutumu var.

2015 seçimleri ve otoriterleşme

2015 yılına kadar muhalefette kalan PiS 2015 seçimlerinde parlamentoda çoğunluğu elde ederek tek başına iktidar oldu. PiS Polonya’nın kapitalist dönüşüm sürecinde yaşanan ekonomik ve sosyal sorunların kaynağının liberal politikalar olduğu savını seçim propagandasının merkezine oturtarak, bu süreçte giderek yoksullaşmış emekçileri kendi yanına çekmeye çalıştı. PiS’in vaatleri arasında şunlar yer alıyordu: Geçiş dönemi hastalıklarının giderilmesi, devlet kurumlarının etkinleştirilmesi, bankaların ve uluslararası tekellerin gücünün zayıflatılması ve ulusal ekonomi politikalarının uygulanması, emeklilik yaşının düşürülmesi, çok çocuklu ailelere mali destek, gelir vergisi diliminin yükseltilmesi. Yıllarca neo-liberal politikalarla beli bükülen emekçiler, PiS’in ekonomik programının dertlerine derman olabileceği yanılsamasına kapıldılar. Ayrıca PiS, AB’nin mülteci ve çok kültürlülük politikasına karşı çıkan, milliyetçiliği ve dini öne çıkaran bir parti olduğu için, bürokratik diktatörlük altında bile kilisenin siyasi gücünün olduğu bu ülkenin muhafazakâr tabanında destek buluyordu. Bu koşullar Polonya’nın son çeyrek yüzyıllık tarihinde ilk kez bir partinin tek başına iktidar olması sonucunu doğurdu.

Başta da belirttiğimiz üzere, 10 yılı aşkın bir süredir tüm dünyada otoriterleşme eğilimi güçlenmekte, kimi ülkelerde iktidarda yer alan parti ve liderler otoriterleşmekte, kimi ülkelerde böylesi liderler ve hareketler iktidara gelmekte veya güç kazanmakta. PiS iktidarı da bunun örneklerinden sadece biri. Ancak AB üyesi bir ülkede AB politikalarını benimsemeyen bir partinin tek başına iktidara gelmesinin ve otoriter bir rejim inşa etmesinin, önemli sonuçlarının olabileceğini eklemek gerekiyor.

PiS’in politikaları AB ile Polonya arasında gerilime sebep oluyor. PiS iktidara gelir gelmez ipleri tek elde toplayabilmek amacıyla medya ve yargı üzerinde baskı kurmaya başladı. Çıkardığı yeni medya yasası ve Anayasa Mahkemesi üyelerinin yargılanmasına yönelik mevzuat değişikliği, muhalefet olanaklarını kısıtladığı ve tek parti iktidarı zeminini güçlendirdiği için içerde liberallerin, dışarıda ise başını Almanya’nın çektiği AB ülkelerinin tepkisini çekti. 2016’da yürürlüğe giren yeni medya yasası, devlet televizyonu ve radyosu yöneticilerinin hükümet tarafından atanmasına ve görevden alınabilmesine olanak sağlıyor. Hükümet, medya tekelini elinde tutarak muhaliflerin seslerini kısmayı, muhaliflerin görüşlerinin daha geniş kesimlere ulaşmasını engellemeyi ve böylece daha uzun süreli bir iktidarın zeminini döşemeyi amaçlıyor. PiS’in medyaya yönelik düzenlemelerine meşruiyet sağlamak için başvurduğu yöntem ise çok tanıdık. PiS, daha önce iktidarı ellerinde tutan elitlerin kendilerine yakın isimleri medyada kritik pozisyonlara getirdiğini, bu yüzden halkın geniş kesimlerinin medyada seslerini duyuramadıklarını iddia ediyor. Bu anti-elitist söylemle PiS kendi iktidarını “halkın gerçek iktidarı” olarak pazarlayarak, geniş emekçi kitlelerin bu otoriter rejimi “bizim iktidar” olarak görmesini sağlamaya çalışıyor. Çocuklu ailelere mali yardımlar ve emeklilik yaşının düşürülmesi gibi uygulamalar da kitlelerin “bizim iktidar” algısını güçlendiriyor. Meselâ Başbakan emeklilik yasasına dair değişiklikten sonra “Biz sözümüzü tuttuk. Elitlerin değil, sıradan Polonya halkının sorunlarını çözüyoruz” demişti.

Anayasa Mahkemesinin yargılama usullerinde değişikliğe yol açan yasa ise meclisin çıkardığı yasaların yüksek mahkeme tarafından iptal edilmesini zorlaştırıyor. En temel değişiklik daha önce Anayasa Mahkemesinin kararı için gereken basit çoğunluğun üçte ikiye çıkarılması. İktidar burjuva parlamenter demokrasinin temel kriterlerinden birisi olan “yargı bağımsızlığı” ve “güçler ayrılığı” ilkesini kendi lehine bozuyor. İktidarın yargıda giriştiği değişiklikleri savunurken başvurduğu argümanlar da bizim için çok bildik: Yargı sistemini daha etkin hale getirmek ve bürokratik rejimden kalma yapıyı değiştirmek! Hükümetin yargıyı kendi tekeline aldığına yönelik eleştirilere verilen cevaplara da çok aşinayız. Meselâ hükümete yakın haber portalı Wpolityce.pl, anti-demokratik uygulamalara yönelik Almanya’dan gelen eleştirileri savuşturmaya çalışırken, “bir dönem dünya savaşı çıkarmış, beş Polonyalıdan birini öldürmüş, ülkemizi yakıp yıkmış olan ve müttefik kuvvetlerinin demokrasiyi zorla öğrettikleri eski işgalcilerimizin şimdi kalkıp bize demokrasi dersi vermeye çalışıyorlar” diyerek savunuya geçiyor. “Demokratik yollarla seçilmiş hükümeti devirme” hesapları yapıldığından dem vuruyor. Yapılan “yargı reformları”nın Almanya’dakinden bir farkı olmadığını belirtip, Almanya’da buna “hukuk düzeni” denirken, bunlar Polonya’da yapılınca “hukuk devletinin yıkımı” adının verildiğinden yakınıyor!

Otoriter yönetimler toplumun kimi acil ihtiyaçlarından istifade ederek, geniş kitlelerin ekonomik, siyasal veya sosyal sorunlarını çözme iddiasıyla iktidara tırmanırlar. Reform adı altında baskı aygıtlarını tahkim ederler ve ideolojik aygıtlar üzerinde ağır bir tahakküm kurarlar. Olağanüstü koşulların yarattığı fırsatlardan yararlanarak adım adım ilerlerler. PiS tam da kapitalizmin derin bir kriz içerisinde debelendiği ve dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Polonya’da da kitlelerin diğer düzen partilerinden umudunu kestiği bir dönemde iktidara geldi. Zaten aşırı milliyetçi-muhafazakâr bir parti olan PiS bu olağanüstü koşullardan yararlanarak otoriterleşme çizgisini kalınlaştırmaya devam ediyor.

İktidarın bu doğrultuda yargıyı tekeline alma girişimleri devam ediyor. Şu anda yüksek yargı üyelerinin görevden alınmasını içeren bir yargı “reformu” gündemde. AB, eğer bu tasarı hayata geçirilirse Polonya’nın AB konseyinde oy hakkının elinden alınmasına yol açacak 7. maddeyi[2] işletmekle tehdit ediyor:

“Komisyon, AB’nin temel değerlerinden biri olan hukukun üstünlüğünü tüm üye ülkelerde koruma konusunda kararlı. AB’ye üyeliğin önemli bir ön koşulu bağımsız bir yargı sistemidir. Bu nedenle AB, keyfi şekilde yüksek yargı hâkimlerinin görevine son verilmesini öngören bir sistemi kabul edemez. Eğer Polonya hükümeti yargının bağımsızlığına ve hukukun üstünlüğüne zarar verecek bir adım atarsa 7. maddeyi tetiklemenin dışında başka bir seçeneğimiz kalmayacak.”

AB ile tırmanan gerilimin gerçek sebebinin Polonya’nın AB’nin “temel değerleri”ne uygun davranmaması olmadığı açık. Polonya’nın otoriterleşmesi de, AB’nin bu otoriterleşme eğilimine yönelik tepkisi de aslında kapitalist sistemin içinde bulunduğu derin krizin sonuçlarından başka bir şey değildir. Bu tarihsel krize küresel çapta bir hegemonya krizi ve savaşı eşlik etmektedir. Emperyalistler krizin etkilerini en aza indirmek, mevcut pozisyonlarını korumak ve güçlendirmek için her alanda kıyasıya bir rekabet içerisindeler. Ortadoğu’da savaş devam ediyor, Pasifik’te gerilim günden güne tırmanıyor. Rusya, son yıllardaki ataklarıyla askeri ve siyasi bir güç olarak ABD’nin karşısına dikilmiş durumda. Polonya da dâhil olmak üzere Orta ve Doğu Avrupa’da emperyalist güçler nüfuz alanları için rekabet halindeler. Batılı emperyalistler burayı Rusya’ya bırakmak istemiyorlar. Polonya, tarihsel arka planı itibariyle ABD’nin Rusya’ya karşı bir ileri karakolu olarak kullanılmak için biçilmiş kaftan. ABD’nin Polonya üzerinden kendi planlarını hayata geçirmeye çalışması ise Almanya’nın çıkarlarıyla çelişiyor. Almanya, Trump yönetimi ile yakın ilişki içerisinde bulunan Polonya hükümetine AB üzerinden ayar çekmek istiyor.

Bu yılın ortalarında gerçekleştirilen NATO liderler toplantısı, G-20 Zirvesi ve Trump’ın Polonya’ya yaptığı ziyaret bu hegemonya mücadelesinin ipuçlarını veriyor. Mayıs ayında yapılan NATO toplantısında Merkel ve Trump’ın demeçlerindeki gerginlik ABD ile Almanya arasındaki çatışmanın tezahürüydü. Trump, Almanya’yı kastederek NATO’ya karşı mükellefiyetlerini yerine getirmeyen ülkeleri topun ağzına koyarken, Almanya’nın gündeminde ise ABD’den bağımsız bir Avrupa ordusu kurmak vardı. Bundan kısa bir süre sonra Trump G-20 zirvesinin arifesinde Polonya’yı ziyaret etti. Trump’ın Avrupa gezisine Polonya’dan başlamasının bir anlamı vardı. Rusya ve Almanya arasında yer alan ve coğrafi olarak Avrupa’nın kalbi pozisyonunda bulunan Polonya’nın jeostratejik önemi var. Trump, hükümetin organizasyonuyla Varşova’nın tarihi bir meydanında toplanmış yaklaşık 15 bin kişilik bir dinleyici kitlesine seslendi. Konuşmasında Polonya-AB (Almanya) gerilimini tırmandıracak laflar etmese de, Polonyalıların milliyetçi duygularını okşayarak onlara istediklerini verdi. Ocak ayında 4 bine yakın ABD askeri, 80’den fazla tank ve zırhlı araç Polonya’da konuşlandırılmıştı. “Soğuk Savaş” sonrası ABD tarafından Avrupa’ya yapılan en büyük askeri sevkiyat olduğunu hesaba kattığımızda, ABD-Polonya yakınlaşmasının hem Rusya’ya hem de Almanya’ya karşı bir hamle olduğunu görmek zor değil.

NATO ile Rusya arasında gittikçe tırmanan bir gerilim söz konusu. Her iki taraf da olası bir çatışmaya karşı hazırlıklarını yapıyor. Hem NATO hem de Rusya sınır bölgelerine yapılan askeri yığınağın yanı sıra tatbikatlarla muhtemel savaş senaryolarına hazırlık yapıyor. Ayrıca Kasım başlarında gerçekleştirilen NATO toplantısından sonra Alman basınında NATO’nun Rusya’ya karşı savaşa hazırlandığı yazıldı. Putin tarafından sermayeye “savaş üretimine hazır olun” mesajı verilmesi, ABD Genelkurmay Başkanı Joseph Dunford’un Rusya’nın nükleer gücü ve askeri kabiliyetleri bakımından en büyük tehdit olduğunu açıklaması, yine NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’in Rusya’ya yönelik sıklaşan uyarıları, Suriye’de kısmen anlaşsalar bile iki kutup başının başka mecralarda da karşı karşıya gelebileceğinin işaretleri olarak görülmeli.

Kapitalizmin kriz, savaş ve faşizm üçlüsünün dünyamızda kol gezdiği bir dönemden geçiyoruz. Hegemonya krizinin eşlik ettiği tarihsel kriz her ülkeyi kendi koşullarına göre girdabına çekmeye devam ediyor. Dünyanın enerji ve petrol yatakları bakımından zengin veya jeopolitik bakımdan önemli ülkeleri, emperyalist güçlerin kapışma sahasına dönüşüyor. Emperyalist ve kapitalist güçler emellerine ulaşmak için daha otoriter yönetimlere ihtiyaç duyuyorlar. Polonya’da yaşanan siyasi gelişmeler bunun sadece bir örneği ve otoriterleşme eğiliminin ve hegemonya savaşının yayılıp kızışacağına işaret ediyor.



[1]      2001 yılında kurulan PiS, mevcut iktidar yolsuzluk skandalıyla sarsılınca, 2005 genel seçimlerinden birinci parti olarak çıktı ve sağ koalisyon kuruldu. PiS’in lideri Jaroslaw Kaczynski, yine aynı yıl yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ikiz kardeşi Lech Kaczynski’nin şansını azaltmamak için başbakanlık koltuğuna oturmadı. Lech Kaczynski cumhurbaşkanı seçilince, Jaroslaw Kaczynski de kısa bir süre sonra başbakan oldu. Ancak iktidardaki sağ koalisyon kendinden evvelki birçok hükümet gibi kısa ömürlü olduğu için Jaroslaw Kaczynski’nin başbakanlığı uzun sürmedi. 2007 yılında yapılan erken seçimlerde PiS oy oranını ve milletvekili sayısını arttırsa da iktidar olamadı. Cumhurbaşkanı Lech Kaczynski 2010’da şüpheli bir uçak kazasında öldü. 2015’e kadar Polonya’yı sağ liberal PO (Sivil Platform) yönetirken, PiS ise muhalefet partisi olarak mecliste yer aldı. Bugün Jaroslaw Kaczynski hükümette resmi bir görevi olmamasına rağmen ülkenin en güçlü siyasi adamı olarak ipleri elinde tutuyor.

[2]      AB Antlaşmasının 7. maddesine göre, “çoğulculuk, ayrımcılık yapmama, hoşgörü, adalet” vb. temel AB değerlerine uymayan ülkeler hakkında soruşturma başlatılabiliyor. Bu maddenin işletilmesi halinde, üye ülkenin AB Konseyindeki oy hakkı elinden alınabiliyor. Şimdiye kadar hiçbir üye ülkeye karşı söz konusu madde işleme konmadı. Bu maddenin uygulanabilmesi için ilgili ülke haricindeki tüm AB üyelerinin oybirliği gerekiyor. Oybirliği şartı ilgili yaptırımın uygulanmasını çok zor bir hale getiriyor. Polonya’nın yakın müttefiki olan Macaristan Polonya lehine oy kullanacağını açıkladığı için bu maddenin yürürlüğe sokulabilmesi pek mümkün görünmüyor.