Navigation

Ezidiler ve “Huzursuzluk”

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Neydi bu IŞİD denen barbarlar ordusunun Ezidi insanlara olan nefreti? İşte bu sorunun cevabını Livaneli’nin son romanlarından birinde az da olsa öğrendiğimi düşünüyorum. “Huzursuzluk” adlı kısa ama bence çok etkileyici romanında Livaneli bizlere Ezidilerle ilgili çok renkli bir anlatım sunuyor. Tabii konu Ezidi kadınlara ve çocuklara tecavüz edilmesi etrafında yoğunlaştığı için maalesef renkli kısımlar karanlık hikayelerin içinde boğulup gidiyor.

“Bizim topraklarda önce kadınlar uyanır, sonra güneş doğar; çünkü güneşi kadınlar doğurur.” (Bir Ezidi atasözü)

Tarih 3 Ağustos 2014’ü gösteriyordu. Binlerce kadın, erkek ve çocuk biraz sonra başlarına geleceklerden habersiz günlük yaşantılarına dalmışlardı. Kimi güneşe dönmüş, belki de dünyadaki en güzel dualardan birini fısıldıyordu. Kimi çocuğuna yemek yediriyor, kimi oyun oynuyordu. Bu insanlar dünyadaki en mazlum topluluklardan biri olan Ezidilerdi. Evet yanlış okumadınız Yezidi değil Ezidiler. Derken o kara vakit geldi çattı: “Ansızın bastılar köyü. Şehabî köyünde yaşıyorduk. Bir çocuğum 3 yaşında, diğeri ise henüz 7 aylıktı. Eşimi bizden ayırdılar. Başını kestiklerini duydum. Bizi, kadınları bir araca koyup götürdüler. Çocuklarım kaldı, arkamdan ağlıyorlardı fakat hiçbir şey yapamıyordum. O an çok kötüydü. Koço, Tel Ahfar ve Musul’a beni götürüp sattılar. Burada binlerce esir kadın vardı ve her şey çok korkunçtu. Aylarca ellerinde kaldım ve onlara yemek yaptım. Genç ve çocuk olanlara tecavüz ediyorlardı, benim gibi daha yaşlı olanlara ise yemek ve temizlik gibi işler yaptırıyorlardı. Kaldığım evlerde sürekli kadın ve çocuk değişimi oluyordu. Böylece kadınlar defalarca satılmış oluyordu. Yaklaşık altı ay ellerinde kaldım. Bu süre içinde neredeyse delirecek gibi oluyordum. Tecavüz ettikleri çocukların yaşları 3 yaşına kadar iniyordu. Bu tabloya şahit olunca çocuklarımı daha çok merak ediyordum. Çocuklarımın da bir yerlerde tecavüze uğradığını düşündükçe deli oluyordum…” Çaresizce anlatıyordu bir kadın başından geçenleri. Ve Ezidi insanların çilesi işte böyle başlıyordu. Tabii bu hikayenin daha binlercesi için böyle olduğunu düşününce tablo daha da vahim bir hal alıyor.

Peki neydi bu IŞİD denen barbarlar ordusunun Ezidi insanlara olan nefreti? İşte bu sorunun cevabını Livaneli’nin son romanlarından birinde az da olsa öğrendiğimi düşünüyorum. “Huzursuzluk” adlı kısa ama bence çok etkileyici romanında Livaneli bizlere Ezidilerle ilgili çok renkli bir anlatım sunuyor. Tabii konu Ezidi kadınlara ve çocuklara tecavüz edilmesi etrafında yoğunlaştığı için maalesef renkli kısımlar karanlık hikayelerin içinde boğulup gidiyor.

Roman Mardinli ve Müslüman bir ailenin çocuğu olan Hüseyin’in Ezidi bir kadına, Meleknaz’a olan aşkını konu alıyor. Hüseyin maalesef bu aşkın uğrunda ölüyor. Hüseyin’in ölümü üzerine çocukluk arkadaşı İbrahim Mardin’e geliyor ve Hüseyin’in neden öldürüldüğünü araştırmaya başlıyor. Bu araştırmalar sırasında Mardinli bilgelerden Fuat Amca Ezidilerle ilgili çok güzel şeyler anlatıyor: “Ezidiler, günde üç kere güneşe dönüp dua ederler, bazıları köklerinin eski güneş dinine dayandığını söylüyor. O kadar eski bir din ki herkes başlangıcını unutmuş. Bizim burada Süryani manastırları var ya, Deyrulzafara’nın altında bir Güneş Tapınağı vardır, dört bin yıl önce yapılmış, oraya da dua etmeye giderler. Bunların inancına göre Tanrı ve yedi melek vardır. Başmelek de Melek Tavus’tur. Yani onların söyleyişiyle Tavuse Melek. Evet, tavuskuşu biçiminde bir melek, başmelek, Tanrı insanı yaratıp da ona secde etmesini istediği zaman bunu reddetmiş, ben ateşten yaratıldım, o topraktan; ona secde etmem, o bana secde etsin, dediği için cennetten kovulmuş. İşte şeytan lafı buradan çıkıyor. Daha sonra gelen dinlerde şeytan da cennetten kovulduğu için Melek Tavus’un şeytan olduğunu sanmışlar. Ezidileri de şeytana tapar ilan etmişler. İyi insanlardır ama şeytana taptıkları sanıldığı için tarih boyunca zulüm görmüşler, soyları azalmıştır. İnsanlık ağacının kırılmış dalıdır bu zavallılar. Zaten kendileri de şöyle derler: ‘İnsanlık ağacının kırılmış dalıyız.’

Romanın devamında İbrahim, Hüseyin’le Meleknaz’ın nasıl tanıştığını öğrenir. Hüseyin yardım etmek için gittiği bir Ezidi kampında tanımış ve sevmiştir Meleknaz’ı. Onu o kamptan kurtarmak için evine getirir ama annesi Meleknaz’ı kabul etmez. Derken IŞİD sempatizanı birkaç kişi Hüseyin’in Meleknaz’ı kamptan götürdüğünü öğrenir ve Hüseyin’e sokak ortasında saldırırlar. Hüseyin çok ağır yaralansa da ölmez ve hastaneden çıkar çıkmaz Meleknaz’ı da alıp İstanbul’a gider. Ama can güvenliği hâlâ tehlikededir ve Amerika’ya erkek kardeşlerinin yanına gitmeye karar verir. Tabii Meleknaz mülteci olduğu için Amerika’ya gidemez. Hüseyin ise Amerika’da neo-Nazi ve islamofobik bir örgütün taraftarlarınca katledilir. Hüseyin’in nasıl öldüğünü öğrenen İbrahim Meleknaz’ı aramaya başlar. Çünkü İbrahim Meleknaz’a onlarca kez nasıl tecavüz edildiğini ve bu tecavüzlerden birinden çocuğu olduğunu öğrenmiştir. İçinde bir huzursuzluk başlamıştır. Ve bu huzursuzluğu Meleknaz’ı bulup ona yardım ederek gidermek ister ama hiç de umduğu gibi olmaz. Meleknaz’la zor da olsa görüşmeyi başaran İbrahim yardım etmek ister ama Meleknaz ona “Merhamet istemiyorum, hiç kimsenin acımasına ihtiyacım yok, merhamet de zulmün bir parçası; ne bana acıyın ne de çocuğuma. Merhamet zulmün merhemi olamaz” der ve İbrahim’i geri çevirir.

Roman böyle hüzünlü bir şekilde sona eriyor. Ve bence bu çok güzel cümle kitabı özetlemeye yetiyor: “Merhamet zulmün merhemi olamaz.” Evet gerçekten de dünyada yaşanan bütün vahşetleri ve katliamları sadece merhamet ederek durduramayız. Bu katliamların nedeni her zaman olduğu gibi kapitalist ve emperyalistlerin kâr hırsıdır. IŞİD gibi eli kanlı örgütlerin bizzat emperyalistler ve alt-emperyalistler tarafından silahlandırıldığını bilmeyen kalmadı. Üstüne üstelik yüz binlerce askeri olan bu emperyalist devletlerin isteseler IŞİD’i çok kısa sürede ortadan kaldıracağını da biliyoruz. Yani emperyalistler binlerce kadına tecavüz edilmesinden, köle olarak satılmalarından rahatsız değiller. Eğer IŞİD ve benzeri örgütlerin yaptıklarından birazcık huzursuzluk duyuyorsak onları durdurmak için merhametten fazlasına ihtiyacımız var. İhtiyacımız olan şey ise bu kapitalist düzene son verecek bir örgütlenmedir. Kapitalizm var oldukça ne savaşlar ne katliamlar ne de tecavüzler sona erecek. Kahrolsun kapitalizm! Yaşasın halkların kardeşliği!