Navigation

Soma Katliamı: Cehennem Deliğine Girin Dediler!

Soma’da, 13 Mayısta, Türkiye tarihinin en kitlesel işçi katliamı yaşandı. Vampirlerin “kaza” diyerek normalleştirmeye çalıştıkları bu katliamda işçi sınıfı 300’den fazla evladını kaybetti. Yüzlerce işçi yaralandı, yüzlerce aile tarifsiz acılara boğuldu. Manisa köylerinde kazılan toplu mezarlar, ancak savaşlarda görülebilecek bir tabloyu yansıtıyor. Ancak bu tabloya, acıyı büyük bir öfkeye dönüştüren bir başka tablo daha ekleniyor: Bu katliamın suç ortakları olan Soma Holding yönetiminin ve Erdoğan hükümetinin pervasızlığı, pişkinliği, yalancılığı ve gaddarlığı!

Katliamın ilk günlerinde AKP medyası eliyle yürütülen “Soma’daki maden yangınının tam da Gezi’nin yıldönümü öncesinde meydana gelmesi bir tesadüf mü, yoksa sabotaj mı?” şeklindeki iğrenç manipülasyon operasyonuyla başladı bu gaddarlık. Hükümet, “her şey denetlenmiştir, kusur yoktur, Türkiye’nin en modern madenidir” diyerek Soma Holding yönetiminin avukatlığına soyundu hemen ardından. Erdoğan’ın “kader, fıtrat” tekerlemeleri, “bu ülkenin başbakanına yuh çekersen tokadı yersin” diyerek bir vatandaşa tokat atacak kadar zıvanadan çıkması ve Başbakanlık Müşaviri Yusuf Yerkel’in özel harekâtçılarla birlikte bir madenci yakınına tekmelerle saldırması öfkeyi doruğuna tırmandırdı. Günlerce suskun kaldıktan sonra kameralar karşısına geçen Soma Holding yönetimi de aynı pervasızlıkla, “herhangi bir ihmal ve kusur yok” diyerek hiçbir sorumluluk üstlenmeme pişkinliği sergiledi. Bu katliamı protesto eden emekçilerin üzerine polisini salan hükümet, nihayetinde Soma’da fiili sıkıyönetim ilan ederek her türlü gösteriyi yasakladı, ilçeye giriş çıkışları abluka altına aldı.

Ancak bu arada Soma Holding patronlarının ve yöneticilerinin AKP hükümetiyle çıkar ilişkileri de günyüzüne çıktı. Yöneticilerin eşlerinin ve yakınlarının AKP’nin parti ve belediye teşkilatlarında aktif olarak görev almaları; AKP’li belediyelerin oy avcılığı için başvurduğu bedava kömür dağıtımlarında kullanılan kömürlerin önemli bir bölümünün Soma Holding tarafından karşılandığı; Somalı madencilerin tehditlerle Erdoğan’ın mitinglerine katılmaya zorlanmış oldukları. Tüm bunlar karşılığında hükümetin söz konusu madenlerde hiçbir ciddi denetim yapmadığı, TKİ’ye kömür diye taş satılmasına göz yumduğu, Soma Holding’in Maslak’a diktiği ve fiyatları 1,3 ilâ 3,8 milyon dolar arasında değişen konutların da yer aldığı Spine Tower’ın inşaat izninin normalin üç katına çıkarılarak söz konusu şirkete 1 milyar dolarlık bir rant sağlandığı vb.

Bütün bunlar ülkenin dört bir yanındaki emekçilerin öfkesini daha da tırmandırdı. Tam da cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde Erdoğan’ın herkesi çileden çıkaran bir pervasızlıkla davranmasının tüm planları altüst edeceğini gören hükümet, işte bu koşullarda üslûp değiştirerek şirket yönetimini açıktan savunmaktan vaz geçip, Enerji Bakanının ağzından yapılan yatıştırıcı açıklamalarla durumu toparlamaya koyuldu. Amaç belliydi: Gerekirse birkaç kelle vererek bu ağır sorumluluktan sıyrılmak, tepkileri yatıştırmak ve yaşananları unutturup kanlı sömürü düzenini aynı şekilde işletmek. “İş güvenliği önlemlerini, denetimleri ve yaptırımları ağırlaştıracağız, kimsenin gözünün yaşına bakmayacağız, tüm sorumluların sonuna kadar üstüne gideceğiz” yönündeki açıklamaların ve atılması muhtemel göstermelik adımların ciddiye alınabilecek hiçbir yanının olmadığını, yaşanan onca örnekten sonra gayet iyi biliyoruz. Şurası çok açık ki, işçi sınıfı örgütlü bir şekilde Soma katliamının ve tüm iş cinayetlerinin hesabını sormadıkça değişen bir şey olmayacak, burjuvazi ve onun devleti işçileri göz göre göre ölüme göndermeye devam edecektir.

Soma’da yaşanan katliam ne yazık ki bir seferde 300’den fazla işçi hayatını kaybettiği için gündeme oturmuştur. Fakat Türkiye’de istisnasız her ay 100’den fazla işçi iş cinayetlerine kurban gitmektedir ve ölüm haberleri tek tek gelince burjuva medya için haber değeri bile taşımamaktadır. Yalnızca 2013’te 1235 işçi, sermayenin daha fazla kâr elde etme açgözlülüğü nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Yani her üç ayda bir, bir Soma katliamı yaşanmaktadır.

Soma’da yitirdiğimiz canlarımızın acısının tüm Türkiyeli emekçilerin yüreğini dağladığı çok açıktır. Ama ağlayıp ilenmek yetmiyor. Yaşanan acılar, işçi sınıfının kanını emen kapitalist sisteme karşı bilinçli bir öfkeye ve örgütlü bir mücadeleye dönüşmedikçe, kaçınılmaz olarak küllenip sönümlenecektir. Bugün kömür madenlerinde 50 bin işçi, 300’ü aşkın madencinin yaşamını yitirdiği Eynez ocağındakiyle aynı, hatta ondan daha da kötü koşullarda çalışmayı sürdürüyor. Dolayısıyla benzer bir katliamın tekerrür etmesi yalnızca an meselesidir.

Kapitalizmin fıtratı: işçilerin katledilmesi pahasına daha fazla kâr!

Soma’da yaşanan katliam deşildikçe, altından katman katman kapitalizmin fıtratı fışkırmaktadır. Tüm burjuva hükümetlerin amentüsü haline gelen ve dizginsiz kâr hırsıyla karakterize olan azgın saldırılar (özelleştirme, taşeronlaştırma, ücretlerin düşürülmesi, iş güvenliği önlemlerinin hiçe sayılması, işgününün adım adım uzatılması, çalışma temposunun arttırılması vb.) tarımın öldürülmesi ve yeni iş olanaklarının yaratılmaması nedeniyle maden bölgelerindeki emekçilerin bu işe mecbur bırakılmaları; işsizliğin ve kredi borçlarının ölümden dönen madencileri aynı cehenneme yeniden girmeye zorlaması; sarı sendikacılığın en pervasız şekilde işlemesi; iş kazaları ve iş cinayetlerinde, meslek hastalıklarında patlamalı artış; sanayi bölgelerinde kanser başta olmak üzere pek çok ölümcül hastalığın yaygın hale gelmesi; korkunç boyutlardaki doğa tahribatı…

İşçi sınıfına yönelik dizginsiz saldırılarla kâr oranını yükseltmeye çalışan burjuvazi, otuz yıldır tüm dünyada, neoliberalizm olarak adlandırılan bir ekonomik modeli uyguluyor. İşçi sınıfının amansızca sömürülmesine ve burjuvazinin alabildiğine semirtilmesine dayanan neoliberal politikaların ilk önemli adımı, Türkiye’de de 1980’lerden itibaren uygulamaya koyulan özelleştirmelerdir. Telekominikasyondan elektriğe, şekerden petrole pek çoğu kendi alanında tekel oluşturan ve yüksek kâr oranlarıyla burjuvazinin ağzını sulandıran devlet işletmeleri, işçilerin hakları gasp edilerek, çok düşük bedellerle özel sektöre devredilmiştir.

Bu özelleştirme dalgasının vurduğu alanlardan biri de madencilik sektörüdür. Anayasanın 168. maddesine göre madenlerin mülkiyeti, arama ve işletme hakkı devlete aittir. Fakat 1990’lardan itibaren yapılan yasal düzenlemelerle, devletin arama ve işletme hakkını belli bir süreliğine üçüncü kişilere devredebilmesi mümkün kılınmıştır. Dolayısıyla anayasal engelden ötürü mülkiyet hakkı devredilemeyen madenler, rödovans (kiralama) ve “hizmet alımı” gibi yöntemlerle işletme hakları devredilerek özelleştirilmiştir. Bunun sonucunda, sektör, bu alanda deneyimi olmayan, gerekli teknik donanımdan ve altyapıdan yoksun ve en kısa sürede azami kâr güdüsüyle hareket eden özel şirketlerin eline geçmiştir. Söz konusu işletmelerin büyük bir bölümünde, görece yüksek ücretli, deneyimli ve sendikalı işçilerin yerine, düşük ücretlerle ve kötü çalışma koşullarında çalışmaya boyun eğecek bilinçsiz ve örgütsüz işçiler işe alınmış, sendikalar tasfiye edilmiş ya da etkisiz hale getirilmiştir.

Neoliberal saldırıların temel ayaklarından birini ise taşeron sisteminin yaygınlaştırılması oluşturmaktadır. Bu sistem son on beş yılda kamudan özel sektöre tüm alanlarda büyük bir hızla yaygınlaşmıştır. AKP hükümetinin iş yasalarındaki değişikliklerle önünü açtığı ve kalan engelleri temizlemek için yeni yasalar çıkarmaya hazırlandığı 11 yıllık iktidar döneminde, taşeron işçi sayısı yaklaşık yedi kat artarak 360 binden 2,5 milyona çıkmıştır ve bunun yarısını kamu sektöründe çalışan işçiler oluşturmaktadır.

Sermayenin büyümesini temel öncelik olarak belirleyen AKP hükümetinin devletin denetim görevini neredeyse tamamen askıya aldığı bu dönemde, özelleştirme ve taşeronlaştırmanın en önemli sonuçlarından biri, iş kazalarında ve meslek hastalıklarında yaşanan patlamalı artıştır. Sermayenin önündeki tüm engelleri temizleyerek onun proletaryayı dizginsiz bir şekilde sömürmesini sağlamayı kendisine misyon edinen AKP iktidarı döneminde, iş cinayetlerinde katledilen işçi sayısı resmi rakamlara göre bile 14 bine yakındır. İnşaatlardan, tersanelerden, fabrikalardan istisnasız her gün birkaç ölüm haberi gelmektedir. Neredeyse tamamı özelleştirilen ve taşeronlaştırılan madenlerde yaşanan iş cinayetleri ise toplu katliam boyutlarında seyretmektedir.

Madenlerin işletilmesinin özelleştirilmeye başlandığı 1991 yılından bu yana kömür madenlerinde 3 binden fazla işçi iş cinayetlerine kurban gitti, 14 bine yakını ise iş göremez hale geldi. Bunun tek sorumlusu, daha fazla kâr uğruna işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerini hiçe sayan, işçileri kölelik koşullarında çalıştıran kapitalistler ve onların koruyucusu olan hükümet-devlettir. Büyüme rakamlarıyla övünen burjuvazi ve AKP hükümeti, bu büyümenin ne pahasına olduğunu türlü dümenlerle gözlerden saklamaya çalışsa da tablo ayan beyan ortadadır. Türkiye’yi iş kazalarında dünyada üçüncü, Avrupa’da birinci ülke konumuna yerleştiren burjuvazi, kömür madenlerinde milyon ton başına “kaza” ve ölüm oranlarında da Çin’i bile geride bırakarak dünyada birinci sıraya oturtmuş durumdadır.

Soma’da 300’den fazla işçiye mezar olan Eynez ocağında yaşananlar aslında sektörün durumunu, devletin ve onun dümenindeki AKP hükümetinin yaşananlardaki rolünü çarpıcı bir şekilde yansıtıyor. Soma Holding yönetimi ve Erdoğan hükümeti, bu durumu gözlerden saklamak için katliamın gerçekleştiği ilk andan itibaren binbir yalanla gerçekleri gizlemeye çalışsa da hakikat tüm çıplaklığıyla ortadadır.

Hükümet Soma Holding’in işlettiği Eynez madeninin TKİ (Türkiye Kömür İşletmeleri) tarafından rödovans sistemiyle bu şirkete kiralandığını söyleyerek, devletin bu katliamdaki birincil dereceden sorumluluğunu örtbas etmeye ve böylece hukuki cezalardan ve yüksek tazminatlardan kaçınmaya çalışmıştır. Oysa, TKİ ile Soma Holding arasında rödovans değil “hizmet alımı” anlaşması olduğu, yani ruhsat sahibinin ve asıl işverenin TKİ olduğu ortaya çıkmıştır. “Hizmet alımı” denen şey, işletmeyi taşeronlaştırmanın resmi adıdır ve söz konusu madende bizzat Soma Holding taşeron şirket durumundadır.

Bunun da ötesinde, ucuz işgücü peşinde olan Soma Holding, dayıbaşı ya da ekipbaşı denen bir sistemle taşeronluğu daha küçük birimlere yaymıştır. Resmen Soma Holding kadrosunda görünmelerine rağmen, işçiler tümüyle kendilerini işe alan bu ekipbaşları ile muhatap olmaktadırlar. Çeşitli bahanelerle yapılan ücret kesintileri ve hatta işten çıkarılmaları, bu alt-taşeronların iki dudakları arasından çıkacak bir tek söze bağlıdır. Bunlar işçilerin ücretlerinin belli bir bölümüne de el koymaktadırlar. Soma Holding ise, üretilen kömür miktarına, risk durumuna vb. göre prim verdiği bu ekipbaşlarını, işçileri köle gibi çalıştıracak sopalar olarak kullanmaktadır.

Eynez ocağı 1990’larda TKİ tarafından kurulmuş, 2006’da Ciner Grubu’na kiralanmış, söz konusu şirket bu madeni işletmekten vazgeçince de 2009’da Soma Holding devreye girmiştir. Sözleşme şartlarında belli bir miktar kömür alım garantisi veren ve tek alıcı konumunda bulunan TKİ, dört yıl önce bu uygulamayı değiştirerek çıkarılan kömürün tamamı için alım garantisi getirmiş ve böylelikle patronun açgözlülüğünü de alabildiğine teşvik etmiştir. Üretimi sınırsızca arttırmak için durdurak bilmeden çalışmaya zorlanan işçiler, vardiya değişimlerini bile ocağın içinde yapmaya başlamış, yemek molası 15-20 dakikaya indirilmiş, yangın riskinin son derece yüksek olduğu bilindiği halde madenin en güvenliksiz ve verimsiz yerleri bile kazılmaya başlanmıştır. Gerek TKİ gerekse Soma Holding yönetimi, işçilerin ve gaz sensörlerinin uyarılarını tümüyle kulak ardı etmişlerdir. Hatta sensörler son iki ay içinde pek çok defa karbonmonoksit miktarının maksimum değerin 10 katına çıktığını göstermesine, yani katliam “geliyorum” diye basbas bağırmasına rağmen, bu ölümcül durum hiçbir şekilde umursanmamıştır. Bütün bunlar umursanmadığı gibi, en sıradan güvenlik araçları bile temin edilmemiş, işçiler çıkan yangın sonucu oluşan yoğun dumanla karşılaştıklarında el attıkları on yıllık gaz maskelerinin küflü ve bozuk olduğunu görmüşlerdir. Üstelik bütün bunlar, Çalışma Bakanlığı müfettişlerinin sözde denetimlerinde hiçbir kusur bulamadıklarına dair raporlar verdikleri bir madende gerçekleşmiştir.

Sonuçta, maliyeti düşürmek ve üretimi yavaşlatmamak adına işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alınmadığı, kaçış yerlerinin ve yaşam odalarının bulunmadığı bu cehennemde 300’den fazla işçi katledilmiş, 100’den fazlası yaralanmıştır. Şecaat arz ederken sirkatin söyleyen Soma Holding patronu Alp Gürkan, aslında her şeyi kendi ağzıyla itiraf etmektedir: “Bu kaza üç ay dört ay sonra olmuş olsaydı bu insanlar yaşam odası olduğu için kurtulacaktı.” Düzünden söylersek, o anda yaşam odaları olsaydı o madenciler şimdi aramızda olacaklardı! Yani yaşanan bir kaza değil, kader hiç değil, taammüden yapılmış bir katliamdır. Üstelik yitip giden onca canın ardından bile katiller pişkinlikte ve utanmazlıkta sınır tanımamaktadırlar: “Biz bu işe gerek ben gerekse babam olsun bütün sermayemizi verdik, emeğimizi ortaya koyduk. Meydana gelen kazada en çok biz mağduruz.” Bunlar, Soma Holding’in “prensi” Can Gürkan’ın savcılık ifadesinde sarf ettiği sözlerdir!

Kapitalistin “kişileşmiş sermaye” olduğunu ve onun ruhunun sermayenin ruhu olduğunu belirten Marx, “sermaye ölü emektir ve ancak vampir gibi canlı emeği emmekle yaşayabilir, ve ne kadar çok emek emerse o kadar çok yaşar” diyordu ölümsüz eseri Kapital’de. Bugün de vampirler, işçilerin yarattığı artı-emeği onların canı pahasına da olsa maksimum şekilde emmeye çalışarak semirmeye devam ediyorlar. Soma Holding patronu Alp Gürkan, yaşanan katliamdan önce verdiği bir röportajda şunları söylüyordu:

“Soma’daki işlerin asıl büyümesi Türkiye Kömür İşletmeleri’nin (TKİ) 2005’te aldığı kararla oldu. TKİ, rödovans karşılığı işleri özel sektöre devretme kararı aldı. O döneme kadar çoğunlukla zarar eden TKİ, bu karar sonrasında kâra geçti. TKİ, Soma’da kömürü kendisi çıkarırken tonunu 130-140 dolara mal ediyordu. Biz ihaleye girip, tonunu TKİ’ye yüzde 15’lik rödovans payı dahil 23.80 dolara çıkarma taahhüdü verdik. Gerek biz, gerekse diğer özel şirketler kâr etmesek bu işe girmezdik. Kârlılık için bizim mühendis ve işçilerimiz uzaydan gelmedi. Sadece işi iyi planlamak, özel sektörün çalışma tarzı devreye girdi o kadar.”

Evet, özel sektörün “çalışma tarzı” devreye girmiştir o kadar! Maliyetin yaklaşık altıda bire indirilmesindeki “sır” işte tam da burada yatmaktadır: Asgari sürede azami kâr elde etme anlayışıyla hareket edilerek işçilerin düşük ücretlerle köle gibi çalıştırılması (Eynez ocağındaki işçilerin aldığı ücret, TKİ bünyesinde çalışan işçilerinkinin yarısı kadardır), yemek, hatta su bile verilmeyerek her türlü masrafın kısılması, işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinin hiçe sayılması…

Soma Holding’in genel müdürü Ramazan Doğru, işçilere mezar olan madenin ne kadar modern olduğunu anlatmak için şunları söylüyor: “Bu işletme 1990 yıllarında TKİ tarafından kurulan bir işletmeydi. TKİ kamu bu işletmeyi uzun yıllar çalıştırdı. Burayı tam mekanize olacak şekilde düşündüler. Dünyadaki en modern sistem olarak dizayn ettiler. Daha sonra burada özelleştirme kapsamında ihale yapıldı.” İşçilerse devralındığından bu yana madene teknoloji yenilemesine yönelik tek bir çivi çakmadıklarını, işçi sağlığı ve güvenliği ekipmanlarının TKİ döneminden kalan ekipmanlar olduğunu, bunların çoğunun, gaz maskelerinde görüldüğü gibi, iş göremez hale geldiğini söylüyorlar.

AKP iktidarı altında özelleştirme patlaması yaşanan madenlerde, aynı teknik donanım ve altyapıyla, 10 kata varan üretim artışları olmuştur. Bunun en yıkıcı sonucu ise o oranda artan iş cinayetleridir. Örneğin önemli bir kömür havzası olan Zonguldak’da, 2000-2012 yılları arasında özel sektörün işlettiği maden ocaklarında devlet ocaklarına göre 12 kat daha fazla işçi ölümü yaşanmıştır. Erdoğan, Soma’nın ardından, “Bunlar olağan şeylerdir. Literatürde iş kazası denilen bir olay vardır. Bunun yapısında, fıtratında bunlar var” diyerek bu katliam tablosunu doğallaştırmaya çalışsa da, gerçekler bu riyakâr ve sahtekâr burjuvaların gizleyemeyeceği kadar aşikârdır.

“Denizin altından yol geçiriyorlar, bunu yapan teknoloji maden ocaklarına çare bulamaz mı?” Bu sözler, iş cinayetlerinin durdurulması için fabrikalarda, işçi mahallelerinde geniş çaplı bir kampanya yürüten Uluslararası İşçi Dayanışması Derneği’nin web sitesine Soma katliamına ilişkin duygularını yazarak acısını ve öfkesini dile getiren 66 yaşındaki bir emekçi anaya ait. “Çare” elbette var, ama azgın kâr hırsı nedeniyle kapitalistler de, onların hükümeti de bu “çare”lerden, yani güvenlik önlemlerinden kaçabildikleri kadar kaçıyorlar. Tam da bu yüzden, AB ülkelerinde 100 bin maden işçisinden 1,8’i, İngiltere’de 0,6’sı iş cinayetlerinde hayatını kaybederken, bu oran Türkiye’de 15,5’e fırlıyor.

İş cinayetleri, Erdoğan’ın dediği gibi madenciliğin değil sermayenin fıtratından kaynaklanıyor. O halde neden ileri kapitalist ülkelerde iş cinayetlerinin oranları çok daha düşüktür? Oralarda sermaye daha insancıl bir fıtrata mı sahiptir ya da “insan hayatı” daha mı kıymetlidir? Devlet halkın devleti midir? Liberaller buna inanmamızı isteseler de bu iddialar koca bir yalandan ibarettir.

Sermayenin fıtratı ileri kapitalist ülkelerde de, en geri kapitalist ülkelerde de aynıdır. Bu fıtrat, daha fazla kâr, yani daha fazla artı-değer sömürüsü güdüsüyle yoğrulmuştur. Sermaye için insan hayatının en ufak bir kıymeti yoktur, o bu amaca ulaşmak için her yolu mübah görür. Kapitalist sistemde işçi burjuvazi için kâr makinesinden başka bir şey değildir ve “bozulduğunda” ya da “atıl hale geldiğinde” kapıda sağlam vaziyette binlercesi onun yerini almak için hazır vaziyette beklemektedir. Devlet ise bu sömürü sisteminin bekasını sağlamak için vardır; Türkiye’de de, Bangladeş’te de, ABD’de de, Avrupa’da da!

Bu noktada, kapitalizmin çok daha uzun bir geçmişe sahip olduğu Batı ülkeleriyle, daha geç kapitalistleşmiş ülkeler arasında tek bir ayrım bulunmaktadır: İlk gruptaki ülkelerde proletaryanın sınıf bilincine çok daha erken tarihlerde ulaşması, burjuvazinin karşısına örgütlü bir güç olarak dikilmesi ve uzun yıllar boyunca verilen kanlı savaşımlarla burjuvaziden haklarını dişiyle tırnağıyla söke söke alması! İşte şu ya da bu ülkedeki, bölgedeki ya da sektördeki işçilerin çalışma ve yaşam koşulları arasındaki farklılığı belirleyen doğrudan doğruya bu ayrımdır.

Batı’da sıkı yasal mevzuatlar işçi sınıfının yaklaşık 200 yıldır verdiği güçlü mücadeleler sayesinde oluşturulmuştur. Elbette mesele yasal mevzuatla sınırlı değildir ve tam da bu noktada işçi sınıfının sendikal ve siyasal örgütlülüğünün gücü devreye girmektedir. Zira mevzuatın uygulamaya geçmesini sağlayan tek şey bu güçtür. Bu gücün son derece zayıf olduğu Türkiye gibi ülkelerde burjuvazi dilediği gibi at oynatmaktadır. Söz konusu ülkelerde de tarihsel süreç içinde on binlerce işçinin katledildiği madencilik sektöründen basit bir örnek verelim:

ABD’de 2010 yılında Upper Big Branch madeninde meydana gelen patlamada 29 madenci hayatını kaybetti. Açılan davada mahkeme madeni işleten şirketi gerekli güvenlik önlemlerini almamasından ötürü suçlu buldu. Bu şirketin söz konusu madendeki faaliyeti derhal durdurulurken, madeni devralan yeni şirket de, mahkeme kararıyla, ölen işçilerin her birinin ailelerine 1,5 milyon dolar tazminat ve toplamda 220 milyon doları bulan bir para cezası ödedi. Gelelim Türkiye’ye. Geçen yıl Zonguldak’ta TTK Kozlu Müessesesinde meydana gelen patlamada 8 madenci yaşamını yitirdi. Bu madencilerden ikisinin ailesinin açtığı tazminat davasında, mahkemenin belirlediği maddi ve manevi tazminat miktarı, bir aile için 227 bin, diğeri için 175 bin lira oldu! Pek çok iş cinayeti vakasında ise olayın mahkemeye bile intikal ettirilmeden, işçinin ailesinin eline birkaç bin lira sıkıştırılarak örtbas edildiği bilinmektedir. Türkiye’de yasal mevzuatın gevşekliği, tazminat miktarlarının düşüklüğü, hiçbir ciddi denetimin olmaması ve en önemlisi de işçilerin örgütsüzlüğü patronların elini alabildiğine rahatlatmaktadır. Batı’da bu tür durumlarda verilen yüksek para cezaları, kapitalistler için güvenlik önlemlerini almayı daha kârlı hale getirmektedir, Türkiye’de ise tam tersi!

Tekrar vurgulayalım ki, kapitalizmin olduğu hiçbir yerde, işçiler “insana değer verildiği” için daha iyi ve daha güvenli çalışma koşullarına sahip değiller. Bugün Batı ülkelerinde iş cinayetlerinin oranının düşük olmasının nedenini buna bağlayanlar, söz konusu ülkelerin pek çoğunda kömür üretiminin düşürüldüğünü ya da terk edildiğini, bunun yerine Rusya gibi ülkelerden alınan ucuz kömürün ya da doğalgaz gibi farklı enerji kaynaklarının tercih edildiğini, ve bunun da ötesinde sanayinin emeğin son derece ucuz olduğu Asya ülkelerine kaydırıldığını görmezden geliyorlar. Örneğin İngiltere’de daha önce 250 bin olan maden işçisi sayısı Thatcher döneminde madenlerin kapatılması nedeniyle bugün 2 bine düşmüştür ve İngiltere kömür ihtiyacının yüzde 60’ını Rusya ve diğer ülkelerden ithal edilen ucuz kömürle karşılamaktadır. Bu ülkelerdeki işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinin ve çalışma koşullarının durumu ise herkesin malûmudur. İnsana değer verildiği iddia edilen Batılı kapitalistler, bu ülkelerdeki işçileri dizginsizce sömürmekte ve katledilmelerine göz yummakta hiçbir beis görmemektedirler. Çin’den Bangladeş’e pek çok ülkede on binlerce işçinin katledildiği işyerlerinin neredeyse tamamında Avrupa ve Amerika’nın en tanınmış markalarına üretim yapılmaktadır ve bu tekeller işçilerin kanı, canı pahasına kârlarına kâr katmaktadırlar.

Bunun yanı sıra, işçi sınıfının örgütlülüğünün tüm dünyada zayıflatıldığı bir ortamda, Batılı kapitalist devletler de yasal mevzuatı gevşeterek ve sendikaların denetim yetkilerini ortadan kaldırarak sermayeyi işçi sağlığı ve güvenliği önemlerinin getirdiği maliyetten kurtarmaya çalışıyorlar. Örneğin İngiltere’de sendikaların işçi sağlığı ve güvenliği konusundaki yetkileri sınırlanmak isteniyor. Bu ülkede yasalar sendikalara, kendilerinin belirlediği tarihlerde ve şartlarda madenlere sendika denetçileri gönderme hakkı tanıyor. Madenleri iyi tanıyan ve seçimle belirlenen sendika üyelerinden oluşan bu denetçilerin hazırladıkları raporlar patronlar açısından yasal bağlayıcılık taşıyor. Ancak şimdilerde İngiliz hükümeti, maden yasasını modernize etme adı altında, işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerini gevşetmek ve sendikaların denetim yetkisini kaldırmak için, yürürlükteki yasayı değiştirmek istiyor. Maden işçileri sendikası NUM ise yeni yasaya karşı mücadele ettiklerini söylüyor: “Mücadele halindeyiz. Çünkü söz konusu kâr etmek olduğunda giderlerden kısmaya başlarlar, ilk kısılacak olan da güvenlik gideridir. Bunu patronların insaniyetine bırakmak çok risklidir.”

Burjuvazi işçi sınıfını dizginsizce sömürebilmek için öncelikle onu örgütsüzleştirmeye çalışıyor. Burada sendikaların tasfiye edilmesi ya da tümüyle sarı sendikalara dönüştürülmesi çabası devreye giriyor. Bunun sonuçlarına Soma’daki katliamda acı bir şekilde tanık olduk. Bizzat patronların adamlarından oluşan ve sendika adı verilen ihanet şebekesi, 300’den fazla işçinin katledilmesinde birincil derecede rol oynadı. Bu şebekenin yöneticilerinin patronlar tarafından belirlendiği ve işçilerin sözde seçimlerde ellerine tutuşturulan kapalı zarfları kutuya atmaktan başka bir rollerinin olmadığı ortaya çıktı.

Çalışma ve güvenlik koşullarından şikayetçi olan işçileri “beğenmiyorsan git başka iş bul” diyerek sendika binasından kovalayan bu hainler, bir yandan işyerlerinde patron temsilcisi olarak faaliyet yürütürken, bir yandan da işçilerin ödedikleri aidatlarla sefa sürüyorlar. Türkiye Maden İşçileri Sendikası adındaki sarı sendikanın Soma şubesindeki sınıf düşmanları, bilindiği gibi Somalı madencilerin ayağa kalkması sonucunda koltuklarını terk etmek zorunda kaldılar. Ama hainler sadece şube yönetiminde değiller. Yeni ortaya çıkan bir gerçek, 2011’de yapılan genel merkez seçimlerinde, eski başkanın yeniden aday olmaması için, şu anki genel başkan tarafından, ayda 8,8 bin lira net maaş verilerek, araç tahsis edilerek, kira parası ve aracının yakıt+bakım masrafları karşılanarak 10 yıllığına “danışman” ilan edildiğini gösteriyor. Eski başkanın avukatının ifadelerine göre, bu formülü öneren ve arabuluculuk yapan kişi dönemin Türk-İş başkanı Mustafa Kumlu! Bu rezaletin ortaya çıkma nedeni ise ödemenin bir yılın ardından yapılmamaya başlanması üzerine eski başkanın, “10 yıllık alacağının” ve tazminat ücretinin verilmesi talebiyle mahkemeye başvurması! Görüldüğü gibi, sendikaları arpalık olarak kullanan asalak bürokratlar, tıpkı burjuvazi gibi, karşılarında bilinçli ve örgütlü işçiler bulunmamasından güç alarak arsızlığı, pervasızlığı, alçaklığı son sınırına taşımış durumdalar.

Fabrikaların ve madenlerin işçilere mezar olmasını engellemek için öncelikle bu hainlerin sendikalardan defedilmeleri ve sendikaların gerçek mücadele örgütlerine dönüştürülmeleri gerektiği çok açıktır. Somalı madenciler gerçekleştirdikleri eylemle ilk adımı atmışlar ve sendika şubesinin başındaki şebekeyi derdest etmişlerdir. Ancak sorun bununla hallolmamaktadır. Sendikaların gerçek bir işçi örgütü olabilmesi için yönetimin mücadeleci işçilerden oluşturulması ve taban denetiminin daim kılınması şarttır.

Soma’da Adliye’nin de içinde bulunduğu Kaymakamlık binasının önünde günlerce nöbet tutan Somalı madenciler acil taleplerini şöyle sıralamışlardır: Yeraltı maden ocaklarının gerekli iş güvenliği önlemlerine uygun olarak dizayn edilmesi, denetlenmesi ve kamulaştırılması; çalışan işçilerin, kazanın olduğu günden bu yana geçen süreçte hiçbir hak kaybına uğramaması ve şu ya da bu gerekçe ile işten çıkarılmaması; taşeronluk sistemine hiçbir biçimde izin verilmemesi; işçinin güvencesi olması gereken sendikaların özgürce faaliyet yürütebilmesi; Soma’daki sendika seçimlerinin demokratik bir şekilde tekrar yapılmasının sağlanması; ücretlerin ve sosyal hakların iyileştirilmesi.

Bu süreçte meslek odaları da madenlere ilişkin pek çok gerçeğe dikkat çekmiş, öneriler getirmiş ve talepler yükseltmişlerdir. Bu taleplerin bir kısmı şunlardır: TKİ, rödovans ve hizmet alımı sözleşmelerini iptal etmeli ve bu şirketlerde çalışan tüm personel TKİ bünyesine aktarılmalıdır. Tüm maden ocaklarında işçilerin özlük hakları korunarak, çalışma sahaları güvenli hale getirilinceye kadar üretim durdurulmalıdır. Aralarında Maden Mühendisleri Odası, EMO gibi meslek odaları ve kurumlardan da uzmanların bulunduğu bağımsız bir teknik heyet oluşturularak, tüm madenlerde inceleme yapılması sağlanmalıdır.

Bu acil taleplerin yerine getirilmesini sağlayacak olan, hiç kuşkusuz, hükümetin ve patronların insafı değil, işçi sınıfının örgütlü gücü ve mücadelesidir. Bu noktada en büyük görevin, işçi sınıfını bu doğrultuda bilinçlendirip, bu bilinci daha da ileri bir noktaya, sosyalist bilinç noktasına taşımakla sorumlu sınıf devrimcilerine düştüğüyse aşikârdır.

Kaynak: 
Marksist Tutum, Haziran 2014, no:111