Navigation

Statükoculuk, Liberalizm ve Türk Tipi Burjuva Demokrasisi Üzerine Notlar

Mehmet Sinan

Ocak 2008






7.bölüm

Türkiye’de uygulanmakta olan burjuva demokrasisinin (burjuva parlamenter rejimin) Türkiye kapitalizminin gelişme koşullarına göre biçimlendiği ve bu koşullara özgü kimi “özellikler” edindiği bilinen bir gerçekliktir. “Türk tipi” diye tanımladığımız bu burjuva demokrasisinin en belirgin özelliği, duruma göre bazen genişleyip bazen daralması ve bazen de işlemez hale gelip tümden ortadan kalkmasıdır. Bu nevi şahsına münhasır demokrasinin bir parça genişlediği dönemler, genellikle kapitalist ekonomide büyümenin sürdürülebildiği ve görece bir ekonomik istikrarın sağlanabildiği dönemlerdir. Böylesi dönemlerde siyasal iktidar da genellikle liberal söylemli sağ burjuva partilerin elinde yoğunlaşmaktadır. Bu liberal söylemli burjuva sağ partiler, kapitalist ekonominin büyüme dönemlerinde işçi ve emekçi kitleleri çeşitli vaatlerle kandırıp, kendi peşlerine takabildikleri sürece, toplumsal muhalefetin düzen sınırları dışına taşmasını ve devrimci kanallara akmasını rahatlıkla engelleyebilmişlerdir.

Kapitalist ekonomide büyümenin yavaşladığı ya da durma noktasına geldiği ekonomik kriz dönemlerinde ise durum tamamen değişmekte ve bu kez hem toplumsal hem de siyasal düzlemde farklı bir süreç işlemeye başlamaktadır. Büyümenin sürdürülebildiği görece istikrarlı dönemlerde liberalizm ve demokrasi rüzgârları estiren burjuva kesimler, istikrarsızlığın hâkim olduğu kriz dönemlerinde ise hemen korkuya kapılmaktadırlar. Ekonomik krizin derinleştiği ve siyasal istikrarın bozulduğu böylesi dönemlerde, liberal ya da reformist burjuva partilerin kitleler üzerindeki siyasal etkileri de giderek azalmakta ve bu partiler emekçi kitlelerin toplumsal muhalefetini düzen sınırları içinde tutmakta bir hayli zorlanmaktadırlar. Bu durumda, başta büyük burjuvazi olmak üzere tüm egemen sınıf kesimleri yeni “çareler” aramak üzere derhal harekete geçmekte ve “düzeni korumak” adına kendi demokrasilerini (burjuva parlamenter rejimi) rafa kaldırmayı ciddi bir şekilde gündeme getirmektedirler. Böylesi dönemlerde kendi partilerini ve politikacılarını da gözden çıkaran bu egemen sınıf kesimleri, düzeni korumaları için geleneksel-statükocu devlet güçlerini (asker-sivil bürokrasi) derhal “göreve” çağırmakta ve parlamenter rejime müdahale etmeleri, ya da siyasal iktidara açıktan el koymaları için bu güçleri el altından destekleyip, teşvik etmektedirler.

Türkiye’nin 27 Mayıs 1960 askeri darbesinden günümüze uzanan son 50 yıllık siyasal tarihi, yukarıda yaptığımız saptamanın doğruluğunu gözler önüne seren pek çok örnekle doludur. Nitekim bu örneklerden ilkini de bizzat 27 Mayıs askeri darbesinin kendisi oluşturmuştur. Yazımızın bundan önceki bölümünde etraflıca değindiğimiz üzere, kapitalistleşme sürecindeki Türkiye’nin ilk askeri darbesi olan 27 Mayıs darbesi, Türkiye’de devlet ağırlıklı kapitalizmden özel sermaye ağırlıklı kapitalizme geçiş sürecinin sancıları içinde gerçekleşmiş bir darbeydi. Daha önce de belirttiğimiz üzere, bu darbe, onu yapanların öznel niyetlerinden bağımsız olarak, Türkiye’de devlet ağırlıklı kapitalizmden özel sermaye ağırlıklı kapitalizme geçiş sürecini hızlandıran siyasal bir işlev yerine getirmiştir. Bu bakımdan, 27 Mayıs darbesi de tıpkı kendinden sonraki askeri darbeler gibi, son tahlilde yerli büyük burjuvazinin işine yarayan bir darbe olmuştur.

Türkiye’de devlet ağırlıklı kapitalizmden özel sermaye ağırlıklı kapitalizme geçiş sürecinin birinci evresi esas olarak 1950’lerde yaşanmıştı. Bu sürecin ikinci evresi ise 1960-80 arasında yaşanacaktı. Bu ikinci evrenin özelliği, bu dönemde hem devlet hem de özel sermaye yatırımlarının önemli artışlar gösterdiği sıçramalı bir kapitalist sanayileşme sürecinin yaşanmış olmasıdır. Bu sürecin başından itibaren emperyalist sermayeyle yakın bir işbirliği ve ortaklık içinde hareket eden yerli büyük burjuvazi, özellikle 1960’ların sonlarına doğru hem sanayide hem de finans sektöründe tekelci bir yapılanma içine girerek, sıçramalı bir gelişme gösterdi. 1960’dan 1980’e kadar süren bu ikinci evrenin ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerine baktığımızda, tüm bu gelişmeler üzerinde esas belirleyici olanın, yerli büyük burjuvazi ile ABD emperyalizmi olduğunu görmekteyiz.

Yerli büyük sermaye ile emperyalist sermayenin ortaklık ve işbirliğine dayanan Türkiye’deki tekelci kapitalist gelişme, 1960’ların ikinci yarısından itibaren ekonomik ve sosyal alanda geleneksel yapıların hızla çözülmesini, toplumsal çelişkilerin artmasını ve buna bağlı olarak sınıf mücadelesinde ani yükselişleri de beraberinde getirmiştir. Türkiye’de sınıf mücadelesinin yükselmesi ve giderek keskinleşmesi ise, esasen köklü bir tarihsel geçmişe sahip olmayan ve yıllardan beri gerçek bir sınıf mücadelesinin basıncından da uzak yaşamış bulunan yerli büyük burjuvaziyi esaslı bir şekilde ürkütecekti. Sınıf mücadelesindeki bu yükselişe her bakımdan hazırlıksız yakalanan ve korkuya kapılan yerli büyük burjuvazinin yardımına, 1950’den beri Türkiye’de burjuva devletin en yakın müttefiki ve “akıl hocası” konumunda bulunan ABD emperyalizmi koşacaktı şüphesiz. Nitekim yükselen sınıf mücadelesini bastırmak için burjuva devletin bu dönemde uyguladığı yöntemlerin, ABD emperyalizminin diğer azgelişmiş kapitalist ülkelerde sınıf mücadelelerini bastırmak için uyguladığı karşı-devrimci yöntemlerle çok benzeşmesi de bu yüzdendir.

Güdümlü tekelci kapitalist sanayileşme

27 Mayıs darbesiyle açılan yeni dönemde burjuva devlet, önüne “planlı kapitalist kalkınma” hedefini koymuş ve bu amaçla beş yıllık kalkınma planları hazırlatmıştı. Hazırlanmasına yabancı uzmanların da katıldığı bu kalkınma planlarından ilki, 1963-67 yıllarını kapsayan birinci beş yıllık kalkınma planıdır. Bu ilk beş yıllık kalkınma planı, kapitalist ekonomide yıllık %7 büyümeyi öngörüyordu. Burada dikkat çekici olan, Gayri Safi Milli Hasılada (GSMH) öngörülen bu %7’lik artışın dağılımıdır. 1950-60 arasında tarımda yıllık ortalama %5 olan büyüme oranı yeni planda %4’e düşürülürken, sanayide yıllık ortalama %6 olan büyüme oranı yeni planda %12’ye çıkarılıyordu. Yani sanayideki büyüme oranında yüzde yüzlük bir artış öngörülüyordu planda. Sanayileşmeye öncelik tanıyan ve asıl olarak yerli büyük burjuvazi ile ortağı emperyalist sermayenin arzularını yansıtan bu kalkınma planı, özel kapitalist yoldan sanayileşmeye mutlak ağırlık vermeleri gerektiğini emrediyordu Türkiye’yi yönetecek olan burjuva hükümetlere.

Nitekim 1960-70 yılları arasında ülkeyi yöneten burjuva hükümetler (ilkin CHP-AP-YTP koalisyon hükümeti ve ardından tek başına AP hükümeti), bu beş yıllık planların emrettiği doğrultuda hareket ederek kapitalist sanayileşmenin önünü açıcı kararlar aldılar ve devletin mali kaynaklarını bu alana yönlendirdiler. Bu dönemde burjuva devlet, özel kapitalist sanayileşmenin altyapısını oluşturacak yatırımlara yönelirken (ulaşım, iletişim, maden, enerji vb.), yerli büyük burjuvazi de yabancı sermayeyle patent anlaşmaları yapıyor ve dayanıklı tüketim malları sanayiinde ortak yatırımlara girişiyordu. Özel teşebbüse dayanan bu kapitalist sanayileşmenin dikkat çekici yönü, daha önce ithalat yoluyla ülkeye mamul olarak giren dayanıklı tüketim mallarının (elektrikli ev aletleri, otomotiv vb.) şimdi içerde üretiliyor olması, daha doğrusu yabancı firmalarla yapılan patent anlaşmaları sonucunda bu malların montajının ülke içinde yapılmasıydı. Böylece, esasen ithal edilen ara malların nihai montajının ülke içinde yapılmasına dayanan ve adına “ithal ikameci” denilen bir “sanayileşme hamlesi (!)” başlamış oluyordu Türkiye’de.

Yabancı Sermayeyi Teşvik Yasası 1954 yılında çıkarılmış olmasına karşın, 1960 yılına kadar Türkiye’ye giren doğrudan yabancı özel sermaye yatırımlarının miktarı devede kulak kalmıştı (1950-60 arasında 38,8 milyon dolar). Fakat 60’lı yıllardan itibaren yabancı özel sermaye yatırımları dişe dokunur bir şekilde artmaya başlayacaktı (1960-70 arasında 77,8 milyon dolar). Yabancı sermaye önce ilaç, boya, deterjan ve kimya sanayiine yatırım yapmıştı. Daha sonra ise yerli büyük burjuvaziyle ortak şirketler kurarak, dayanıklı tüketim malları sanayiine yatırım yapmaya başlayacaktı. Bu temelde, özellikle İstanbul ve çevresinde dayanıklı tüketim malları üreten montaj fabrikaları kurulmaya başlanmıştı.

Emperyalist sermaye bu “ortak yatırımlar” sayesinde, Türkiye’de emeği doğrudan sömürebilmek için ihtiyaç duyduğu yerli bir “ortağa” da kavuşmuş oluyordu böylece! Nitekim yerli büyük burjuvazi ile emperyalist sermaye kurdukları bu ortaklık sayesinde, Türkiye’de emeği birlikte sömürüp artı-değeri birlikte paylaşacaklar ve elde ettikleri sermaye birikiminin küçük bir kısmını Türkiye’de yeniden yatırıma sokarak, büyük kârlar sağlamayı sürdüreceklerdi. Ama burada en kazançlı olan gene yabancı sermayeydi. Çünkü yabancı firmalar (özellikle otomobil firmaları) kendi firmalarının isim hakkından yararlanarak Türkiye’de montaj sanayiine yaptıkları sınırlı yatırımlarla, sektörün bütününü kontrolleri altında tutma imkânını elde edebiliyor ve başka firmaların bu alana girmesini engelleyerek kendi çıkarlarına bir tekel durumu oluşturabiliyorlardı. Bu tekel durumunun yabancı sermayeye sağladığı olanak ise şuydu: En az yatırımla, üretimin ve kârın en büyük bölümü üzerinde egemenlik kurmak!

1960-70 yılları arasında Türkiye’de yatırıma girişen yabancı sermaye grupları ve onlarla ortaklık ve işbirliği içinde bulunan yerli büyük sermaye çevreleri, burjuva devletin kendilerine sağladığı ayrıcalıklardan yararlanarak daha baştan tekelci bir konum elde etmişlerdi Türkiye ekonomisi içinde. Bu tekelci konumun ilk gerçekleştiği alan, hammadde ithalatıyla ilgiliydi. O dönemdeki burjuva hükümetlerin uyguladığı dış ticaret rejimi, bazı malların ithalat tekelini (örneğin nihai montajı Türkiye’de yapılacak olan bazı ara malların hammadde olarak içeri girmesi) özel bir izinle yalnızca bu yerli-yabancı ortaklıklara vermiş bulunuyordu. Bu yerli-yabancı ortaklıklar hammadde ithalatında elde ettikleri tekelci konumu, daha sonra kredi, üretim ve ticaret alanında da elde edeceklerdi. Böylece, yerli ve yabancı büyük sermayelerin ortaklığına dayanan tekelci firmalar, uzun yıllar boyunca piyasada hiçbir rekabetle karşılaşmaksızın üretimi ve fiyatları istedikleri gibi belirleyebilecek ve bütün bir pazarı kontrolleri altında tutabileceklerdi.

1960’larda başlayan ve adına “ithal ikameci sanayileşme” denen bu tekelci kapitalistleşme sürecinin, emperyalist sermayeyle ortaklık kuran yerli tekelci burjuvaziye ne gibi avantajlar sağladığını, vereceğimiz şu tek bir örnek bile yeterince gözler önüne sermektedir! Daha önce yurt dışından ithal edilen bir kamyon o yıllarda 60 bin Türk lirasına satılırken, bu kamyon Türkiye’de üretilmeye başladıktan sonra 130 bin Türk lirasına satılır olmuştur. Nitekim o dönemin istatistikleri, Türkiye’de satılan Türk sanayi mallarının fiyatlarının, genel olarak Ortak Pazar mallarının fiyatlarından %80 daha yüksek olduğunu göstermektedir. Bu farkın %41’i üretilen malların üzerine binen dolaylı vergilerden, %28’i kâr haddinin yüksekliğinden, %31’i de ithal edilen hammaddelerin fiyatının yüksekliğinden ileri gelmekteydi.[i] Bu durumda, hem burjuva devlet hem yerli büyük sermaye hem de yabancı sermaye cebini doldururken, emekçi halk kitlelerinin iliğine kadar sömürüldüğü çok açık bir gerçekliktir.

Emperyalist sermayeyle ortaklık kurmuş olan yerli büyük burjuvazi bu yıllarda Türkiye’nin özellikle dört büyük kentinde (İstanbul, İzmir, Ankara, Adana) mevzilenmiştir. Eskiden yalnızca ticaretle ilgilenen ve yabancı firmaların yurt dışında ürettikleri malların ithalat tekelini elinde bulunduran yerli büyük burjuvazi, şimdi aynı malları içerde kendisi üretiyor (daha doğrusu “montajını” yapıyor), toptan dağıtımını ve perakende satışını da kendisi örgütlüyordu. İç pazardaki tekelci konumunu bu dağıtım ağı yoluyla daha da derinleştiren yerli büyük burjuvazi, emperyalist sermayeyle kurduğu tatlı ortaklık sayesinde, Anadolu kentlerindeki (taşra) sermaye sahibi orta ve alt grup burjuvaları da hiyerarşik bir yapı içerisinde kendisine bağımlı hale getirecekti. Daha sonraki yıllarda Türkiye’de büyük finans kapital oluşumlarını (büyük holdingleri) meydana getiren tekelci sermaye gruplarının ilk nüveleri (Koç, Sabancı, Eczacıbaşı, OYAK vb.) işte bu süreçte oluşmuştur. Her kademesinde tekelci yapıların hâkim olduğu bu hiyerarşik sömürü mekanizmasının en tepesinde ise, emperyalist metropollerin tekelci sermayesi yer alıyordu kuşkusuz!

60’lı yılların ikinci yarısından itibaren sıçramalı bir gelişme kaydeden bu ithal ikameci-tekelci kapitalist “sanayileşme”, kendi temelleri üzerinde gelişip genişleyen bir sanayileşme değildi kuşkusuz. Teknoloji, hammadde, enerji ve kredi ihtiyacı bakımından sürekli dışa bağımlı olan ve bu yüzden de istikrarlı bir gelişme gösteremeyen, dengesiz bir sanayileşmeydi bu. Ülkedeki bu sınaî faaliyet, miktarı gittikçe artan bir ithalatla ve dolayısıyla sürekli büyüyen bir dış borçlanmayla yürüyebiliyordu ancak. Bir süre sonra Türkiye, borçlarını ödeyebilmek için de borç alan, yani borcunu da borçla ödeyen bir ülke haline gelecekti. Dolayısıyla, sürekli dış borçlanmaya (dövize) ihtiyaç duyduğu için ikide bir tıkanan bu tekelci sanayileşme süreci, bu yüzden ne yeterli bir iş hacmi yaratabilecek ne de iç pazarı tam olarak genişletebilecekti. Türkiye’deki gelir düzeyinin düşüklüğü nedeniyle, bu tekelci montaj sanayinin ürettiği dayanıklı tüketim malları da gelir düzeyi yüksek olan sınırlı sayıda bir tüketici kitlesi tarafından satın alınabiliyordu ancak. Bu sınırlı tüketici kitlesi, genellikle İstanbul, Ankara, İzmir, Adana gibi büyük kentlerde yoğunlaşmış durumdaydı.

Gelişmiş kapitalist ülkelerde geniş emekçi kitlelerin de yaygın bir şekilde satın aldığı ve tükettiği dayanıklı tüketim malları, gelir düzeyi son derece düşük olan Türkiye’deki yoksul emekçi kitleler için hâlâ ulaşılması güç “lüks mallar” niteliğindeydi. Bu durumda yerli tekelci burjuvazi bu malların üretimini artırıp, fiyatlarını düşürerek daha geniş kitlelere satışını sağlamak yerine, piyasadaki tekelci konumundan yararlanarak fiyatları daha da yükseltiyor ve kârını bu yolla artırmaya bakıyordu. Bu durumda tüketim malları sanayiine yapılan yatırımlar da sonuçta sınırlı bir düzeyde kalıyor ve bu alanda yeni istihdam olanakları yaratılamıyordu. Bunun doğal bir sonucu olarak, gerek kapitalist hizmet sektörünün, gerekse kapitalist iç pazarın gelişmesi ağır aksak bir şekilde ilerleyebiliyordu. Bunun yarattığı sonuç ise müzmin bir işsizlikti. Yüz binlerce işçi, bu yıllarda yurt dışına gitmek için iş bulma kurumlarının önünde uzun kuyruklar oluşturdular.

1960’lı yıllarda emperyalist ekonomik işleyişin hiyerarşik yapısı içerisine böylece dahil olan Türkiye, bir yandan emperyalist ülkelerde üretilen malların tüketim yeri (pazarı) haline gelirken, diğer yandan da bu ülkelere ucuz hammadde ve ucuz işgücü sağlayan bir ülke haline gelecektir. 1960’larda başlayan ithal ikameci-tekelci sanayileşme süreci, temelde emperyalist sermayeye bağımlı olarak işleyen ve ithalata dayanan bir süreç olduğu için, sonuçta sürekli dış kredi (döviz) ihtiyacı içinde olan ve sürekli dışarıya borçlanan bir kapitalist ekonomik yapı meydana getirmiştir. Bu da kaçınılmaz olarak, hem bir bütün olarak burjuva devletin, hem de tek tek yerli sermaye gruplarının emperyalist sermayeye bağımlılığını sürekli kılmıştır. Daha sonraki yıllarda görüleceği üzere, bu bağımlı kapitalistleşme nedeniyle Türkiye, emperyalist ülkelerin çıkarlarının savunulmasında kendisine adeta hazır kuvvet gözüyle bakılan bir ülke haline gelecektir.

Güdümlü tekelci kapitalist sanayileşmenin sosyal sonuçları

60’lı yıllarda yaşanan bu dışa bağımlı tekelci kapitalist gelişme, her türlü dengesizliğine ve aksaklığına rağmen, kırsal kesimi de içine alan bir genişleme göstermekten geri kalmamıştı. Kapitalist ilişkilerin eski yıllara oranla daha yoğun bir şekilde kıra girmesi ve para ekonomisinin ülkenin en ücra köşelerine kadar ulaşması, kırdaki geleneksel yapıların çözülmesine ve giderek kırlardan şehirlere doğru önemli bir nüfus hareketine yol açıyordu. Özellikle makineli üretimin tarım sektörüne daha yoğun bir şekilde girmesi ve kapitalist tarım yapılan toprakların hem artması hem de giderek belli ellerde yoğunlaşması (orta ve büyük çapta kapitalist tarım yapan çiftliklerinin oluşması), kırsal kesimde muazzam bir işgücü arzı fazlasını açığa çıkaracaktı. Bunlar, topraklarını tamamen yitirmiş ya da kendilerine ait küçük toprak parçasında yaptıkları geleneksel tarımla artık kalabalık ailelerini besleyemez duruma gelmiş yoksul köylü kitlelerdi. Kırsal kesimde tamamen istihdam dışı kalan bu emekçi kitlelerin “iş bulmak” için büyük kentlere göçmek dışında yapacak hiçbir şeyleri kalmamıştı. Fakat kentlerde de onları “iş” değil “işsizlik” beklemekteydi. Kapitalist sanayileşmenin henüz bu işsiz kitleleri emebilecek düzeye ulaşmadığı kentlerde de “iş” aslanın ağzındaydı çünkü!

Sanayinin ve ona bağlı hizmet sektörünün toplandığı illerin sayısı 60’lı yıllarda son derece sınırlıydı. Bu yıllarda tüketim malları sanayiine yapılan yerli ve yabancı sermaye yatırımlarının tamamına yakını birkaç ilde toplanmış bulunuyordu. Bu iller İstanbul-İzmit, Ankara, İzmir ve Adana’dan ibaretti. Dolayısıyla, kırın hızla çözülmeye başladığı 1960’lı yıllarda en büyük göçü alan iller, başta İstanbul olmak üzere bu sayılan iller olacaktı. Bu illere, “organize sanayi bölgeleri”nin kurulduğu Bursa, Denizli, Gaziantep, Mersin vb. gibi iller katılacaktı 1970’li yıllarda.

Sanayi sektörü ve ona bağlı hizmetler sektörünün güçsüzlüğü nedeniyle iş hacminin son derece düşük olması, iş bulma umuduyla kentlere göç eden fakat iş bulamayan kırın emekçilerini, bir işsizler ordusu halinde kentlerin etrafında toplaşmaya mecbur etmişti. Makineli üretimin tarıma girişiyle birlikte, kırdaki geleneksel yapıların çözülmesinin kentlerdeki sanayileşmeden daha hızlı olması, kırsal kesimden kentlere göç etmek zorunda kalan işsizler kitlesini her geçen gün daha da büyütüyordu. Yerli ve yabancı sermayenin tüketim malları sanayisine yaptığı yatırımlar, bu işsizler ordusunu emmeye yetecek bir genişliğe hiçbir zaman ulaşamayacaktı. Bu durum işsiz kitlelerin sosyal yaşamında kalıcı iki temel sonuç yaratacaktı. Birincisi kitleler halinde Avrupa emek pazarına göç etmek, ikincisi ise İstanbul, Ankara, İzmir, Adana gibi büyük kentlerin etrafında gecekondu “kentler” oluşturmak!

Önce İstanbul’da oturan vasıflı işgücünü çekecekti Avrupa’nın emek borsaları. Fakat daha sonra Anadolu köylerinden de Avrupa’ya vasıfsız işçi akını başlayacaktı. 1962 yılında Avrupa’ya giden işçilerin %53’ünü sadece İstanbul’dan giden işçiler oluştururken, bu sayı 1969 yılında %5’e düşer. Buna karşılık, aynı yıl içinde kırsal bölgelerden Avrupa’ya giden işçilerin sayısı ise genel toplam içinde %85’e ulaşır. Çünkü vasıflı olsun olmasın, Avrupa’nın bu yıllarda kitlesel işgücüne ihtiyacı vardır. Avrupa tekelci sermayesi bu yıllarda Türkiye burjuvazisiyle kurduğu ortaklık ve Türk devletiyle yaptığı anlaşmalar sayesinde, Türkiye işçi sınıfını hem Türkiye’de hem de Avrupa’da doğrudan sömürme imkânını elde etmiş bulunuyordu. Bu bakımdan Türkiye bu yıllarda Avrupa sermayesi için ucuz bir işgücü cenneti oluşturacaktı. Avrupa sermayesi Türkiye’den çektiği bu ucuz işgücünü, madenlerde, inşaatlarda, fabrikalarda çalıştırarak iliğine kadar sömürdü ve elde ettiği sermaye birikimiyle kapitalist ekonomisinin sürekli büyümesini sağladı. 1971 yılında Avrupa’da 700 bin Türkiyeli işçi çalışmaktaydı. Bugün bu sayı üç milyonu bulmuş durumdadır.

Bu yıllarda Avrupa’ya gidemeyip, iş bulma umuduyla İstanbul, Ankara, İzmir, Adana gibi büyük kentlere göç eden emekçi kitlelerin büyük bir çoğunluğu ise, bu kentlerin varoşlarında biriken işsizler ordusuna katılacaklardı. “1964 yılında 13 büyük şehir merkezinde yapılan sayımlara göre, 1 milyon 800 bin kişi, en basit sağlık şartlarından yoksun, mülkiyeti başkalarına ait arazilerde kaçak olarak inşa edilmiş gecekondularda yaşıyordu. Bu 1 milyon 800 bin kişinin çok büyük bir çoğunluğu, 1 milyon 590 bin kişisi Türkiye’nin en büyük dört şehir merkezinde bulunmaktaydı. Bu dört büyük merkezde gecekondu sayısı toplam konut sayısının %40’ı ile %65’ini teşkil ediyordu. Ankara nüfusunun %60’ı, İstanbul nüfusunun ise %45’i gecekondularda yaşamaktaydı. Bu oran İzmir’de %35, Adana’da %45’ti.”[ii]

Yukarıdaki rakamların çok açık bir biçimde sergilediği Türkiye’deki gecekondu gerçeği (ya da bozuk kentleşme olgusu), 60’lı yıllarda başlayan dışa bağımlı-tekelci kapitalist sanayileşmenin yarattığı sosyal bir gerçeklikti aslında. Büyük kentlerin hemen yanıbaşında oluşan bu “gecekondu kentler”deki yaşam, sistemin bağrındaki tüm çelişkileri ve çarpıklıkları bütün yönleriyle gözler önüne seriyordu. Bir yanda tarımdaki makineleşmenin ortaya çıkardığı işsiz yığınların kentlere akın etmesi, diğer yanda ise birkaç kente sıkışıp kalmış yetersiz bir sanayileşmenin bu işsiz yığınları mas edememesi. Dışa bağımlı çarpık tekelci kapitalist sistemin bizzat kendisinin yarattığı, fakat aradan geçen 50 yıla rağmen bugün hâlâ gideremediği temel bir çelişkidir bu!

Bu yıllarda sanayi sektöründeki artı-değerin büyük bir kısmı yurt dışına çıktığı için ve tarım sektöründe tarım burjuvazisinin elinde biriken artı-değerin büyük bir kısmı da genellikle büyük kentlerde çok kârlı olan gayrimenkul piyasasına (arsa spekülasyonuna) yatırıldığı için, ülke içinde yaratılan toplam artı-değerin ancak çok küçük bir kısmı yeniden sanayi sektörüne girebiliyordu. Bu nedenle de sanayi sektöründe yaratılan iş hacmi her zaman yetersiz kalacaktı. Bu durumda gecekondu kentlerde yoğunlaşan işsiz emekçi kitlelerin ancak çok az bir kısmı iş bulup sanayi proletaryasının saflarına katılırken, geri kalan kısmı ya lümpen-proletaryanın saflarını sıklaştırıyor, ya da süresi belli olmayan ve hiçbir sosyal güvencesi bulunmayan geçici ve istikrarsız işlerde (seyyar satıcılık, inşaatlarda geçici işçilik, hamallık vb.) çalışmak zorunda kalıyordu. Aslında bu kesim, gerçekte bir “gizli işsizler” kategorisini meydana getirmekteydi! Örneğin, bu yıllarda İstanbul’da eski gecekondu mahallelerinde yaşayan nüfusun ancak %30’u çalışan nüfusu oluşturuyordu. Bu oran yeni kurulan gecekondu bölgelerinde (İstanbul’un Anadolu yakasında) %20’ye düşüyordu. Üstelik bu çalışan nüfusun da ancak %40-45’i gerçekten sanayi sektöründe iş bulup çalışabilenlerden oluşuyordu.

Ortaya çıkan bu tablo, 60’lı yıllarda köylerden kentlere göç eden işsiz emekçi kitlelerin kentleri kuşatmış olduklarını, fakat buna rağmen kent yaşamından tamamen ayrı, kendi içine kapalı bir çember halinde yaşadıkları gerçeğini ortaya koymaktadır. Kendi içine kapalı bir yaşam sürdüren bu gecekondu bölgelerindeki emekçi halk, son derece zor koşullarda yaşamını sürdürmekte ve kentin hiçbir sosyal ve kültürel imkânından yararlanamamaktaydı (tabii, bu durum bugün de aynen devam etmektedir). Üstelik gecekondu bölgelerinde yaşamak zorunda olan bu emekçi kitleler, yalnızca çalıştıkları zaman değil, başlarını sokacak bir dam yapmaya kalktıklarında da ağır bir sömürüye maruz kalmaktaydılar. Büyük kentlerde kızışan arazi spekülasyonu nedeniyle, gecekondu yapılabilecek hazine arazilerine de “gecekondu ağası” tabir edilen ve mafya gibi çeteleşen “uyanık”lar el koymuş durumdaydı. Bunlar burjuva devletin içinde kendileri gibi “uyanık” olan kimi görevlilerle birlikte çalışıyor ve rantı da birlikte paylaşıyorlardı. Başını sokacak bir gecekondu yapmak için bir parça arsa çevirmek isteyen işsiz emekçiler ise bu gecekondu ağalarına büyük paralar ödemek zorunda kalıyorlardı.

Bu yıllarda büyük kent burjuvazisi ile tarım burjuvazisinin elinde biriken servetlerin önemli bir kısmı, büyük kent merkezlerinde gayrimenkul yatırımlarına yönelmişti. Arsa spekülâsyonu nedeniyle büyük kent merkezlerindeki inşaat arazileri de aşırı derecede pahalılaşmış durumdaydı. Bu arsalar üzerinde konutlar inşa edilecek olsa bile, bu konutları satın alabilecek gelir düzeyine sahip yeterli bir müşteri kitlesi (orta sınıf denen) henüz oluşmuş değildi kentlerde. Öte yandan burjuva devletin de sosyal konut yapmak gibi bir derdi yoktu bu dönemde. Kaldı ki, böyle bir şeye niyetlense bile, bunu yapacak mali kaynaklara sahip bulunmuyordu. Çünkü bu dönemde devletin elinde biriken mali fonlar, öncelikle emperyalist sermayeyle ortaklık kurmuş bulunan yerli büyük burjuvazinin “yatırım projelerine” tahsis edilmek zorundaydı!

Bu durumda inşaat sektörünün yaygın bir şekilde gelişebilmesi de sözkonusu olamazdı elbette. Bu nedenle, 60’lı yılların başlarında inşaat sektörü neredeyse iki uç noktada kutuplaşmış durumdaydı. Bir yanda çok yüksek gelir grubuna (burjuvaziye ve onun iş yöneticilerine) hitap eden lüks inşaat sektörü, diğer yanda ise geniş yoksul emekçi kitlelerin kendi göbeklerini kendilerinin kesmesi anlamına gelen “gecekondu inşaatı sektörü”! Birbirine taban tabana zıt bu iki “sektör”ün, birbirine nazire yaparcasına yan yana gelişmeleri, Türkiye kapitalizminin dışa bağımlı çarpık gelişmesini pek güzel yansıtmaktaydı doğrusu! Her türlü altyapıdan ve sosyal imkândan mahrum bulunan ilkel gecekonduların hemen yanıbaşında, ihtişamla yükselen lüks inşaatlar, Türkiye’deki dışa bağımlı, çarpık tekelci kapitalist sanayileşmenin sosyal sonuçlarını çarpıcı bir biçimde sergileyen bir tablo görünümündeydi adeta!

Bu dönemde servetlerin hem küçük bir azınlığın elinde yoğunlaşması, hem de bu servetlerin istihdam yaratacak yeni yatırımlara girmemesi, merkezi devleti ve mahalli idareleri (belediyeler) mali kaynaklardan da (vergi) yoksun bırakıyordu. Bu durumda burjuva devlet, ne Batı’da olduğu gibi bir sosyal reform politikası uygulayabiliyor, ne de belediyeler eliyle bir sosyal konut politikası izleyerek emekçi kesimleri düzene entegre edecek önlemler geliştirebiliyordu. Bunun burjuva düzen açısından taşıdığı risk ise, kentleri kuşatan gecekondu bölgelerinde çelişkilerin yoğunlaşması, derinleşmesi ve bu alanların sınıf mücadelesinin patlamalı alanları haline gelmesidir.

Fakat bu durumun farkında olan yerli büyük burjuvazi ve emperyalist ortakları, gecekondu bölgelerindeki işsiz emekçi kitleleri “sosyal reformlarla” olmasa bile başka yollarla yatıştırmanın yolunu bulacaklardı gene de! Burjuvazinin sadık partileri, çoğunluğu nesnel olarak lümpen-proletaryanın saflarını oluşturan ve bilinç düzeyi bakımından örgütlü işçilerden çok uzakta bulunan bu işsiz kitleleri, çeşitli vaatlerle (başta tapu dağıtma vaadi olmak üzere, pek çok seçim vaadiyle) kandırıp, kendilerine yedeklemeyi başaracaklardı. Yedek sanayi ordusunu oluşturan gecekondu bölgelerinin bu “gizli işsiz” kitleleri, kendi sınıflarını değil, kendilerinin gerçek düşmanı olan burjuvaziyi kör bir bilisizlik içinde yıllarca destekleyeceklerdi.

Bu dönemde gecekondu bölgelerinin işsiz kitleleri içinden devşirilen gruplar, ABD emperyalizmi ve burjuva devletin birlikte hazırlayıp uyguladıkları bir plan dahilinde, sosyalistlere ve örgütlü işçi hareketine karşı vurucu güç olarak kullanıldılar. Emperyalizm ve onun ortağı yerli büyük burjuvazi, bu grupları genellikle dinî ve şoven milliyetçi propagandalarla örgütleyerek harekete geçirdi. Öte yandan, gecekondu bölgelerinin bu işsiz emekçi kitleleri, burjuvazi açısından ucuz bir işgücü deposu oluşturdukları için, örgütlü işçi sınıfının (sendikaların) işverenler karşısında pazarlık gücünü zayıflatan olumsuz bir rol de oynayacaklardı nesnel olarak!



[i] aktaran Gülten Kazgan, 100 Soruda Ortak Pazar ve Türkiye, Gerçek Yay., 1970

[ii] Aktaran: S. Yerasimos, Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye, Gözlem Yay., 1976, s.587