Navigation

Statükoculuk, Liberalizm ve Türk Tipi Burjuva Demokrasisi Üzerine Notlar

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
6.bölüm

Burjuva rejimde askerî darbeyle açılan yeni dönem (1960’lı yıllar)

1960 yılının başında Türkiye’nin ekonomik ve siyasal manzarası şudur: DP iktidarının 1958 yılının Ağustos ayında uygulamaya başladığı “ekonomik istikrar” programı hedeflerine ulaşamamış, mevcut ekonomik kriz daha da derinleşmiştir. Türkiye’deki kapitalist ekonomik yapı, yerli büyük burjuvazinin ve emperyalizmin arzuladığı doğrultuda bir gelişme içinde değildir. Bunun da en önemli nedeni, DP iktidarı tarafından sürekli korunmakta olan büyük toprak sahiplerinin sistem içindeki konumlanışıdır. Modern kapitalist gelişmenin gereklerine bir türlü ayak uyduramayan büyük toprak sahipleri, mevcut konumları itibariyle kapitalist gelişmenin önünde esaslı bir engel oluşturmaktadırlar.

Diğer taraftan, ticaret ve sanayi alanında faaliyet gösteren ve esas olarak İş Bankası çevresinde toplanmış bulunan eski sermaye grupları ile tarım sektöründen gelip sanayi sektörüne yönelen yeni sermaye grupları arasında da bir rekabet ve karşıtlık yaşanmaktadır bu dönemde. Bu ikinci grubun en önemli temsilcisi, Adana ve çevresi pamuk ekicilerinin bankası olan Akbank’tır. Bunların yanı sıra, DP’nin tepesindeki parti kodamanlarına sırtını dayayarak ve devlet ihaleleriyle beslenerek servet biriktirmiş olan “türedi” zenginler de bu eski sermaye gruplarıyla rekabete girişmektedirler. İktidarın da göz yummasıyla, çeşitli ticari ve malî dolaplar çeviren bu gruplar, bankalar da kurarak İş Bankası ile rekabete girmişlerdir. 1950’lerin sonunda mantar gibi özel bankalar kurulmuştur bu gruplar tarafından. Bu koşullar altında, OECD’nin önerdiği 1958 “ekonomik istikrarlaştırma programı” da tam olarak uygulanamamaktadır iktidar tarafından.

Bu gelişmeler esas olarak yerli sanayi burjuvazisini ve emperyalizmi rahatsız etmektedir. Türkiye’de kapitalist sömürü sisteminin kendi planları doğrultusunda bir gelişme içine girmesini arzulayan emperyalist kuruluşlar (Dünya Bankası, IMF vb.), tarımda pre-kapitalist ilişkileri ısrarla sürdürmekte olan büyük toprak sahiplerinin (toprak ağaları) gücünün kırılmasını ve esas olarak sanayi burjuvazisinin önünün açılmasını istemektedirler. Ama mevcut parlamenter sistem içerisinde büyük toprak sahiplerinin gücünün kırılması da pek mümkün görünmemektedir. Çünkü kırsal kesimde oyların büyük çoğunluğunu kendi kontrolleri altında tutan büyük toprak sahipleri, bu konumları itibariyle mevcut parlamenter sistem içerisinde tartışmasız bir siyasal güce sahip bulunmaktadırlar.

Dolayısıyla, büyük toprak sahiplerinin gücünü kırabilecek yasal düzenlemelerin (örneğin toprak ve tarım reformunun uygulanmasını sağlayacak yasaların) mevcut parlamentodan geçmesi bir türlü mümkün olamamaktadır. Öte yandan, başında büyük toprak sahibi bir başbakanın (Adnan Menderes) bulunduğu DP hükümetinin de zaten bu konuda bir şey yapmaya niyetinin olmadığı iyice anlaşılmış bulunmaktadır. Kuşkusuz bu manzara hem yerli büyük burjuvaziyi hem de emperyalistleri rahatsız etmektedir. Kısacası, uzun süreden beri zaten ekonomik bir krizin içinde bocalayıp duran burjuva rejim, şimdi de siyasal bir krize doğru hızla sürüklenmektedir. Üstelik bu siyasal kriz, her an bir rejim krizine dönüşme tehlikesi taşıyan bir krizdir.

Yaşanmakta olan bu ekonomik ve siyasal kriz ortamında, egemen sınıflar dışındaki toplumsal kesimlerden gelecek tepkiler, süreci etkilemek bakımından büyük önem taşımaktadır. Bir kere DP iktidarının uyguladığı ekonomik politikalar sonucunda ortaya çıkan bu ekonomik durumdan en çok etkilenen toplumsal kesimlerin başında, yoksul köylü kitleler ile sanayi sektöründe çalışan ama henüz sayıları az ve yeterince örgütlü olmayan işçiler gelmektedir. Fakat işçi ve yoksul köylü kitlelerin yanı sıra, kent küçük-burjuvazisinin çeşitli katmanları da (küçük esnaf ve zanaatkârlar, serbest meslek sahipleri vb.) bu ekonomik durumdan esaslı bir şekilde etkilenmektedirler. Üstelik bu kesimler, CHP’nin tek parti diktatörlüğünden kurtulmak için DP’yi en önde desteklemiş ve iktidara taşımış olan kesimlerdir. Oysa şimdi aynı kesimler, DP iktidarının uygulamalarından rahatsızdırlar ve homurdanmaya başlamışlardır.

Ama DP iktidarı açısından daha da tehlike arz eden bir gelişme, asker-sivil bürokrasi içinde de DP iktidarına tepkilerin iyice artmış olmasıdır. CHP iktidarı döneminde hiç bu kadar geçim sıkıntısı çekmemiş olan devlet memurları ve ordudaki alt rütbeli subaylar, içine düşürüldükleri bu maddi geçim sıkıntısı nedeniyle DP iktidarına tepkilidirler. Nitekim bu tepkinin ilk siyasal belirtileri, 1957 seçimlerinde ortaya çıkmıştır. CHP ile seçim yarışına giren DP, devlet memurlarının yoğunlukta olduğu Ankara’da seçimi kaybetmiştir.

Tüm bunların yanı sıra, DP iktidarını sıkıştıran diğer önemli bir muhalefet de küçük-burjuva aydın kesimlerden (üniversite çevreleri, yazarlar, gazeteciler vb.) gelmektedir. Bu aydın kesimler iktidara karşı muhalefetlerini özellikle son dönemlerde iyice artırmış bulunmaktadırlar. Bir yanda, yetişme alanlarına uygun işler bulamayan üniversite ve yüksek okul mezunlarının giderek artan hoşnutsuzluğu, diğer yanda her geçen gün maddi durumları bozulan ve iktidarın uyguladığı baskılar sonucu özgürlüklerinin kısıtlandığını düşünen aydın kesimlerin giderek artan tepkileri. Ama öte yandan, bir bütün olarak değerlendirildiğinde, bu küçük-burjuva aydın kesimlerden gelen muhalefetin, gene de fazla derine inmeyen, dolayısıyla kapitalist sömürü düzeninin yarattığı toplumsal çelişkileri sorgulamaktan uzak duran bir muhalefet olduğu görülmektedir.

Küçük-burjuva aydınlar, sorunu sadece “iktidarın baskıları karşısında demokratik özgürlüklerin korunması” noktasından ele almakta ve muhalefetlerini bir bütün olarak sisteme değil, sadece DP iktidarının anti-demokratik uygulamalarına yöneltmektedirler. Yani aydınların muhalefeti içerik olarak liberal-demokrat bir muhalefet olmaktan öteye geçmemektedir. Ama ne olursa olsun, DP iktidarının baskıcı uygulamalarına karşı üniversite çevrelerinin, basının, aydınların yükselttiği muhalefet hareketi, sonuçta DP iktidarının devrilmesine giden yolda önemli bir rol oynayacaktır. Fakat şurası da bir gerçek ki, küçük-burjuva muhalif aydınların oynadığı bu rol, halk kitlelerini düzene karşı harekete geçirici bir rol değil, askerî darbeye zemin hazırlayıcı bir roldür!

“Jön Türk” ruhunun 27 Mayısçı subaylarda yeniden dirilişi

İşin gerçeğine bakılacak olursa, ekonomik krizden siyasal krize giden süreçte ne sanayi burjuvazisinin hoşnutsuzluğu ne de küçük-burjuva aydın kesimlerden yükselen muhalefet hareketi DP iktidarının yıkılması için gerekli siyasal güce ve kitle desteğine ulaşabilmişti. DP iktidarı hâlâ kitle desteğine sahip bulunuyordu ve mevcut parlamenter süreçle devrilmesi de pek mümkün görülmüyordu. İşte tam bu noktada ordunun rolü belirleyici hale gelecek ve onun iktidara karşı takınacağı tutum yakıcı bir önem kazanacaktır.

Cumhuriyetin kuruluşundan 1950’ye kadar geçen süre içerisinde ordu kendini hep iktidarın bir parçası olarak görmüştü. Ordunun bu inancını besleyen ise, Cumhuriyeti kuran ve devleti yöneten kadrolardan pek çoğunun ordudan yetişmiş asker kökenli kadrolar oluşuydu. Öte yandan ordunun gözünde CHP’nin ayrı bir yeri vardı. Ordu CHP’yi, Kurtuluş Savaşına önderlik etmiş asker kökenli kadroların has partisi olarak görüyordu. Dolayısıyla CHP iktidarda kaldığı sürece, bu iktidarın bir parçası olduğuna dair ordunun kendisi hakkında beslediği inanç da hep diri kalıyordu.

Ne var ki, 1950 yılında yapılan milletvekili genel seçimlerini “sivillerin partisi” DP kazanıp da ordu saflarından yetişmiş asker kökenli siyasetçilerin iktidarı (CHP iktidarı) son bulunca, o güne kadar kendini iktidarla özdeşleştirmiş olan ordunun bu inancı da yıkılıp gidecekti. Ordu bu önemli iktidar değişimi karşısında açık bir tepki göstermemiş ve geri plana çekilmek zorunda kalmıştı. Çünkü DP, her şeyin “Anayasal sınırlar içerisinde” cereyan etmiş olduğu bir seçim platformunda halkın büyük çoğunluğunun oylarını alarak iktidara gelmişti. Bu durum orduyu sonuca sessizce katlanmak ya da görünürde nötr kalmak durumunda bırakmıştı. Her şeyin burjuva rejimin kurallarına göre işlemiş olduğu bir ortamda, “rejimin tehlikede olduğu”nu ileri sürerek ordunun açıktan bir müdahalede bulunması sözkonusu olamazdı tabii ki. Kaldı ki, yalnızca iç siyasal koşullar değil, 2. Dünya Savaşı sonrasında oluşan yeni uluslararası konjonktür de (dış koşullar) Türkiye’de açık bir askerî müdahaleye izin vermiyordu.

1950 seçimlerinden sonra siyasal iktidarın bütünüyle mülk sahibi egemen sınıf temsilcilerinin (sivil siyasetçilerin) elinde toplanmaya başlaması ve devlet yönetiminde onların tek söz sahibi haline gelmesi, kendilerini CHP iktidarıyla özdeşleştirmiş olan asker-sivil yönetici bürokraside esaslı bir kırılma yaratmıştı. Açıkça dillendiremeseler bile, bu iktidar değişikliğini “müesses nizam”a bir müdahale, ya da “devletin sahipliği”nin Cumhuriyet kurucularının, yani asker-sivil bürokrasinin elinden çekilip alınması olarak değerlendiriyorlardı. Dolayısıyla, gerek sivil bürokrasi gerekse ordu, daha o andan itibaren DP iktidarını kendi öz iktidarları olarak değil, şartlar nedeniyle katlanmak zorunda kalacakları bir iktidar olarak değerlendirecek ve ona göre bir tutum geliştireceklerdi.

Fakat ordunun koşullar karşısındaki bu zorunlu boyun eğişi fazla uzun sürmeyecektir. 1950’den 57’ye kadar tam yedi yıl boyunca ülkeyi tek başına yönetmiş ve bu süre zarfında esas olarak büyük toprak sahiplerinin, tüccarların ve eşrafın çıkarlarını kollamış olan DP iktidarı, 1957 seçimlerinde uğradığı oy kaybından sonra giderek hırçınlaşmaya başlamıştır. Bu aşamadan itibaren DP iktidarının hem muhalefete karşı daha saldırgan bir tutum takınması, hem de genelde demokratik hak ve özgürlükleri kısıtlama eğilimi içine girmesi, siyasal ortamı iyice gerginleştirecektir. Toplumun diğer kesimlerini etkileyen bu gelişmeler, elbette orduyu da etkilemiştir. Ordu içinde, özellikle alt rütbeli ve genç subaylar arasında DP iktidarına duyulan tepki giderek artmış ve bu temelde bir hareketlenme yaşanmaya başlanmıştır. Nitekim ordudaki bu hareketlenmenin ilk örneği, 1957 yılında “dokuz subay hadisesi” olarak kayıtlara geçen bir gizli cunta örgütlenmesinin açığa çıkarılmasıdır.

Ordu içinde alt rütbeli subaylar arasında başlayan bu huzursuzluk ve kıpırdanmalar, ordunun “emir komuta zinciri”ne bağlı kalmayan, hatta ona itaat etmeyen hareketler ve örgütlenmeler olarak gelişecektir. Çünkü 1950’den itibaren ordu içinde de bir farklılaşma yaşanmış ve bir anlamda ordunun o “geleneksel” sınıfsal-ideolojik homojenliği de bozulmuştur. Yani CHP iktidarı döneminde olduğu gibi ideolojik homojenliğini koruyan ve siyasal tepkisini “emir komuta” zinciri içinde ortaya koyan bir ordu bütünlüğü de mevcut değildir artık 1950’lerin sonunda. Çünkü 1950’den 1960’kadar geçen on yıllık süreçte ordu, NATO’yla olan organik ilişkileri nedeniyle oldukça önemli bir değişim geçirmiştir. Her ne kadar bu süreçte Türk ordusunun subayları, ABD’nin uyguladığı anti-komünist soğuk savaş propagandasıyla eğitilip bir kalıba dökülmeye çalışılmış olsalar da, ordu içinde alt rütbeli subaylar ile yüksek komuta kademesindekiler (yüksek askerî bürokrasi) arasında, sınıfsal eğilimleri, ilişkileri, davranışları vb. bakımından gene de inkâr edilemez bir farklılaşma meydana gelmiştir.

Bir defa, NATO üyesi olması dolayısıyla, ABD ordusu ile daha yakın ilişkiler içerisine giren Türk ordusunun yüksek komuta kademesindeki generaller, muazzam teknolojik üstünlüğü ve gelişmişliği nedeniyle ABD ordusuna hayranlık duymakta ve ABD emperyalizmiyle askerî alanda daha ileri ilişkiler kurulmasından yana bir eğilim içerisinde bulunmaktaydılar. Bu aynı zamanda onların, ABD ile iyi ilişkiler içinde olan DP hükümetine karşı da olumlu bir tutum içinde olmalarını sağlıyordu. Hatta ordunun tepe noktasındaki bazı generallerin bu süreçte DP hükümetiyle daha sıcak ilişkiler içine girdikleri ve hükümetle adeta bütünleştikleri de bilinen bir gerçektir. Nitekim bu generallerden bazıları, 27 Mayıs darbesinden hemen sonra hükümet üyeleriyle birlikte tutuklanacaklardı.

Öte yandan, DP iktidarı döneminde ordudaki alt rütbeli ve genç subayların durumuna gelirsek. Bu subaylar da 1947’den beri Amerikalı uzmanlar tarafından yetiştirilip genelde anti-komünist bir ideolojiye sahip kılınmış olsalar bile, içinde bulundukları maddi yaşam koşulları ve sınıfsal eğilimleri bakımından gene de tepedeki generallerden farklı bir konumda ve farklı bir ruh hali içindeydiler. Köken olarak küçük-burjuvazinin saflarından gelmiş olan bu subaylar, ordunun geleneksel milliyetçi, reformcu ve radikal niteliklerini hâlâ taşımaktaydılar. Diğer taraftan, DP iktidarı döneminde diğer küçük-burjuva kesimler gibi bunların da maddi hayat koşulları hep kötüye gitmişti ve geçim sıkıntısı çekiyorlardı. Dolayısıyla, bunlar da DP iktidarına tepkiliydiler ve bu bakımından küçük-burjuva aydınlarla aynı doğrultuda bir bilinç geliştiriyorlardı. Küçük-burjuva aydınlar gibi bunlar da DP iktidarının Anayasayı ihlal ettiğini, dolayısıyla meşruiyetini yitirdiğini; iktidardaki siyasilerin ülke çıkarlarının değil, şahsi çıkarlarının peşinden koştuklarını düşünüyor ve tüm bu nedenlerden dolayı “DP iktidarına karşı, demokratik hak ve özgürlüklerin savunulması ve Atatürk devrimlerinin korunması” ihtiyacını duyuyorlardı. Küçük-burjuva aydınların muhalefet hareketine paralel olarak gelişen ordu içindeki subayların bu tepkisel muhalefet hareketi, sonunda, “Atatürk devrimlerini ve Cumhuriyeti korumak için, ordunun iktidara el koyması gerektiği”ni savunan bir askerî cuntanın (Milli Birlik Komitesi) örgütlenmesiyle ete kemiğe bürünecekti.

1950’lerin sonuna gelindiğinde, hem yerli büyük burjuvazinin hem de emperyalizmin desteğini yitiren ve küçük-burjuva muhalefeti de iyice karşısına alan DP hükümeti, nihayet ordu içinde alt rütbeli subayların örgütlediği bir hükümet darbesiyle iktidardan alaşağı edilecektir. 27 Mayıs 1960 darbesini gerçekleştiren askerî cunta (Milli Birlik Komitesi), iktidara muhalif tüm kesimlerin de desteğini alarak, kısa zamanda bir “siyasal güç” odağı haline gelecektir. Ne var ki, iktidarı ele geçiren ve bir anda siyasal güç odağı haline gelen 27 Mayıs cuntası, gerçekte ne yapacağını bilmez bir durumdadır ve her türlü etki altında kalmaya açıktır.

Aslına bakılacak olursa, bu dönemde ne küçük-burjuva aydınlar ne de cuntacı subaylar ülkenin sosyo-ekonomik yapısıyla ve emekçi halk sınıflarının durumuyla ilgili açık seçik bir fikre sahiptiler. Bunların ne Türkiye’deki kapitalist sömürü sistemine, ne de bu sistemi kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışan emperyalizme karşı açık bir muhalif duruşları vardı. Hatta emperyalizmin Türkiye’deki rolünü sorgulamayı gündemlerine bile almış değillerdi cuntacı subaylar. Gerek küçük-burjuva aydınlar, gerekse cuntacı subaylar esas olarak DP hükümetine karşıydılar. Onlar için en önemli şey, “hukukilik” ve “meşruluk” niteliğini yitirmiş ve “yolsuzluğa batmış” olan DP hükümetinin iktidardan gönderilmesiydi. Esas amaçları, onlara göre “rayından çıkmış” bulunan burjuva yönetim makinesini yeniden rayına oturtmak ve böylece, “demokratik kurumların” ve devletin yönetim organlarının “düzgün” işlemesini sağlamaktı! Demokrasinin ve özgürlüklerin teminat altına alınmasının ve anayasanın ihlal edilmesinin önüne geçilmesinin, her bakımdan “güçlendirilmiş” ve “ihlal edilemez” hale getirilmiş yeni bir anayasa yapmakla mümkün olabileceğini düşünmekteydi cuntacı subaylar!

Bu açıdan değerlendirecek olursak, 27 Mayıs hareketinin bir bakıma Osmanlı ordusundaki genç subayların gerçekleştirdiği 1908 Jön Türk hareketine benzediğini ve onun davranış özelliklerini gösterdiğini söyleyebiliriz. 27 Mayısçı subaylar da tıpkı Jön Türkler gibi “devlet-i âliyi müstebitlerin elinden kurtarmak” ve de “halka hürriyet getirmek” için harekete geçtikleri inancındaydılar! Nasıl ki İttihatçı genç subaylar (Jön Türkler), 1876 Anayasasının (Kanun-i Esasi) yeniden yürürlüğe konması ve bir Meclis-i Mebusan’ın toplanmasıyla bütün kötülüklerin üstesinden gelinebileceğini düşünmüşlerse, 27 Mayıs darbesini yapan genç subaylar da tıpkı onlar gibi, bir Kurucu Meclis’in toplanması ve yeni bir anayasanın yapılmasının “her derde deva” olacağını düşünmekteydiler!

1908 Jön Türk hareketinin başını çeken İttihatçı subaylar, hükümetin yönetimini doğrudan kendi ellerine almamış ve işlerin yürütümünü Meclis-i Mebusan’a ve eski bürokrasiye bırakmışlardı. 27 Mayıs darbesini gerçekleştiren subaylar da benzer bir yol tuttular. Yeni anayasayı hazırlama işini üniversite profesörlerine, bir Kurucu Meclisin oluşturulması işini ise bürokratik seçkinlerin, iş çevrelerinin, üniversitelerin, burjuva basının temsilcilerine bırakan askerî cunta, ülkenin ekonomik siyasetinin belirlenmesi işini de büyük iş çevrelerinin temsilcilerinden oluşan bir teknokratlar hükümetine bıraktı. Böylece, 27 Mayısçı subaylar da tıpkı Jön Türkler gibi, kendilerini bütün sosyal grupların üstünde görerek ve göstererek, “sınıflar üstü bir hakem” rolü oynamaya soyundular! Fakat kendini dev aynasında gören subayların bu küçük-burjuva hayali, sınıflı toplumun işleyen katı yasaları karşısında çok çabuk çöküverecekti.

Bu bakımdan değerlendirilecek olursa, 27 Mayıs darbesinin, ordunun emir komuta zinciri içinde gerçekleşen daha sonraki askerî darbelerden oldukça farklı bir özelliğe sahip olduğu söylenebilir. Her şeyden önce bu farklılık, darbecilerin sınıfsal eğilimlerinden kaynaklanan ideolojik ve siyasal tercihlerinin belirsizliğinde ya da bulanıklığında ortaya çıkmaktadır. 27 Mayıs darbesini gerçekleştiren subaylarda görülen ideolojik ve siyasal belirsizlik, daha sonrakilerde (12 Mart ve 12 Eylül darbecilerinde) görülmemiştir. 27 Mayıs darbesi, küçük-burjuvazinin sınıf doğasından kaynaklanan belirsizliği ve kararsızlığı yansıtırken, ordunun emir komuta zinciri içinde gerçekleşen ve devrimci bir durumun olgunlaştığı koşullarda burjuva düzeni ve burjuva devleti korumaya yönelik olan 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri, sınıfsal niteliği açık seçik ortada olan karşı-devrimci darbelerdir.

Hem toplumdaki temel sosyal sınıflardan birine dayanmayan, hem de bir sosyal sınıfın sürekli desteğinden yoksun bulunan 27 Mayıs hareketi, aldığı kararlar ve yaptığı uygulamalarla, daha ilk günden itibaren çelişkili bir yapıya sahip olduğunu ortaya koymuştur. Hareketin bu çelişkili yapısı, bu hareketi yaratan cuntacı subayların küçük-burjuva ara sınıf konumundan kaynaklanıyordu kuşkusuz. Cuntacı subaylar, sahip oldukları bu ara sınıf konumları nedeniyle, ne kendi içlerinde bir ideolojik birliğe ulaşabildiler, ne de başka sınıflarla (örneğin burjuvazi ya da proletarya) bir bütünleşme içine girebildiler. Dolayısıyla, iktidarda kaldıkları süre boyunca, tam olarak ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranabildiler!

27 Mayıs cuntasına ilişkin bu notları düşerken, öte yandan bir gerçekliği de göz ardı etmemeliyiz. İktidarda kaldıkları süre zarfında bağımsız ve kararlı bir siyasal çizgi izleyememiş olan 27 Mayısçı subaylar, her ne kadar burjuvaziyle bütünleşmemiş olsalar bile, gene de iktidarlarını büyük burjuvazinin ve emperyalizmin yönlendirmesine tâbi olarak sürdürmüş ve sonlandırmışlardır. Böyle olduğu içindir ki, Milli Birlik Komitesi’nin iktidarı döneminde alınan ekonomik, siyasal ve askerî kararların pek çoğu, 27 Mayısçı subayların öznel niyetlerinden bağımsız olarak, son tahlilde yerli büyük burjuvazinin ve emperyalizmin uzun vadeli çıkarlarına hizmet etmiştir.

Büyük burjuvaziye hizmet küçük-burjuva cuntaların kaçınılmaz kaderidir

DP iktidarına muhalif kesimler (başta CHP yanlısı asker-sivil bürokrasi, üniversiteler, sol Kemalist aydınlar, muhalif gazeteci ve yazarlar vb.) 27 Mayıs hükümet darbesini hararetle desteklediler. Onlara göre bu bir darbe değil, meşruiyetini ve hukukiliğini yitirmiş zorba bir iktidara karşı gerçekleştirilmiş bir “hürriyet devrimi” idi. 27 Mayıs’ı bir “devrim” olarak niteleyen bu anlayış, 27 Mayısçı subayları da genel olarak sol eğilimli, toplumcu, demokrat, yurtsever, anti-emperyalist devrimciler olarak göstermek istemiştir hep. Bunun gerçeklikle bir ilgisi yoktur tabii ki! Milli Birlik Komitesi’ni oluşturan subaylardan bazıları, bu sayılan niteliklere yıllar sonra ve belirli ölçüde yaklaşmış olsalar bile, başlangıçta bu niteliklere sahip olmadıkları açıktır.

Kaldı ki, Milli Birlik Komitesi içinde, tam tersi niteliklere sahip subayların varlığı daha aşikâr ve daha elle tutulur bir gerçekliktir. Komite içinde, açık seçik ve oturmuş bir fikre sahip bulunmayan subayların yanı sıra, aşırı milliyetçi, sağcı, hatta faşist fikirlere sahip (Türkeş ve arkadaşları) olanlar da vardır. Yani 27 Mayıs darbesini gerçekleştiren cunta, ideolojik ve siyasal bakımdan hiçbir şekilde homojen bir topluluk değildir ve olamazdı da. Çünkü cuntaya asıl karakterini veren, onun sahip olduğu küçük-burjuva sınıf temelidir. Dolayısıyla, 27 Mayıs cuntasının asıl belirgin özelliği, bu küçük-burjuva karakterinden ötürü onun “belirsizlik ve fikir karmaşası” içinde bulunan bir topluluk oluşudur.

Örneğin, kendilerini genel olarak radikal milliyetçi bir pozisyonda gören cuntacı subaylar, buna karşın emperyalizm konusunda tutarlı hiçbir görüş ortaya koymadıkları gibi, Türkiye’nin emperyalizmle ilişkilerini ve emperyalizmin bölgedeki ve Türkiye’deki askerî rolünü de hiçbir zaman sorgulamamışlardır. Nitekim daha darbenin yapıldığı ilk saatlerde, Milli Birlik Komitesi adına radyolarda okunan bildirilerde dile getirilen ilk görüş, askerî rejimin NATO’ya, CENTO’ya ve Türkiye’nin emperyalist devletlerle yaptığı ikili anlaşmalara bağlı kalacağı olmuştur! Rejimin emperyalizme verdiği bu teminat nedeniyledir ki, daha sonraki günlerde emperyalist kuruluşların ekonomik “yardımları” yeniden Türkiye’ye akmaya başlayacaktır.

Öte yandan, kendini “ulusalcı” olarak gören askerî cuntanın, yabancı sermayeye karşı bir duruşu da hiçbir zaman olmamıştır. Cunta başlangıçta yabancı sermayeye karşıymış gibi birtakım kararlar almaya kalkışmışsa da, bundan çabucak vazgeçerek yabancı sermaye faaliyetlerini serbest bırakmış ve ardından, yabancı sermayeyi teşvik edici kararlar almaya başlamıştır. Cunta bununla da kalmayıp, DP döneminde emperyalist kuruluşlarla (OECD) yapılan anlaşmalara sadık kalarak, hem dış ticaret faaliyetlerini yeniden serbest bırakmış hem de bu kuruluşlara borçlanmaya aynen devam etmiştir.

Öte yandan, Milli Birlik Komitesi’nin başlangıçta bazı bankaları ve kapitalist işletmeleri denetim altına alması ve bu konuda yaptığı uygulamalar da, onun solculuğuna ve devletçiliğine karine olarak gösterilir küçük-burjuva sol tarafından! Oysa cuntanın darbeden hemen sonra giriştiği bu uygulamalar da gene onun küçük-burjuva doğasının bir tezahürüdür ve asla kalıcı olmayan uygulamalardır. DP iktidarı döneminde ayyuka çıkan ve herkesin ağzına sakız olan mali yolsuzluklar ve banka skandalları, DP iktidarını deviren cuntacı subayları ister istemez bunlara karşı acil önlemler almaya itmiştir.

Cuntacı subaylar, devletin malî durumunu düzeltmek ve olası bir banka krizini önlemek için, zaten şaibeli hale gelmiş birçok türedi bankaya ve sınaî-ticari kuruluşa müdahale etmek zorunda kalmıştı. Aslında söz konusu bankalar ve iş çevreleri, zamanında DP iktidarının ileri gelenleriyle içli dışlı ilişkiler içinde olan ve bir bakıma bu ilişkiler sayesinde zenginleşen “türedi” iş çevreleriydi. Zamanında geleneksel büyük burjuvazinin karşısına rakip unsurlar olarak çıkan ya da çıkarılan bu türedi iş çevreleri, aslında büyük burjuvazinin de canını sıkmaktaydı. O nedenle, küçük-burjuva cuntanın bu türedi bankaları ve ticari işletmeleri denetim altına alması ve tasfiyeye girişmesi, geleneksel büyük burjuvazinin de onayladığı ve desteklediği bir eylem olacaktı. Dolayısıyla, birçok türedi bankanın devletleştirilmiş ya da tasfiye edilmiş olmasından hareketle, 27 Mayıs cuntasının devletçi-ulusal kalkınmacı “sol” bir cunta olduğunu iddia etmek, küçük-burjuva solun bir kuruntusundan ibarettir!

Nitekim cuntanın bu “devletleştirme” operasyonu, son tahlilde büyük burjuvazinin ve özellikle de sanayi burjuvazisinin önünü açan bir eylem olmaktan öteye geçmemiştir. Öte yandan, Türkiye kapitalizminin planlı bir gelişmesinin sağlanması için, emperyalizmin yönlendirmesiyle bir Devlet Planlama Teşkilatının kurulması da gene 27 Mayıs darbesinin ön açmasıyla mümkün olmuştur. Ama tüm bunlar, esas olarak sanayi kapitalizminin önünün açılmasına ve emperyalist sermayeyle ilişki içerisinde sanayi burjuvazisinin gelişmesine yaramıştır. 60’lı yıllarda başlayan bu gelişme, 70’li yılların başında bir üst evreye sıçrayacak ve böylece, banka sermayesiyle sanayi sermayesinin kaynaşması ve şirketlerin holdingleşmesi (tekelleşme) aşamasına ulaşılacaktır. Sonuç olarak 27 Mayıs darbesi, onu yapanların niyetlerinden bağımsız olarak, böyle bir kapitalist gelişmenin önünü açan ve yerli büyük burjuvazinin yabancı sermayeyle daha ileri düzeyde ortaklık kurmasını sağlayan bir askerî darbe olmuştur.

27 Mayıs darbesini kendi beklentilerinin karşılanacağını düşünerek destekleyen küçük-burjuva çevreler, darbecilerin denetiminde hazırlanan 61 Anayasasını da aynı bakış açısıyla değerlendirdiler ve toplumun dönüştürülmesi sürecinde bu anayasaya çok önemli bir rol biçtiler. Örneğin, CHP etrafında ve asker-sivil bürokrasi içinde kümelenmiş olan sol Kemalistler ile diğer küçük-burjuva solcu aydınlar da bu anayasayı “ilerici, demokrat”, hatta “sosyalizme açık” bir anayasa olarak değerlendireceklerdi. Bu arada, uzun yıllardan sonra ilk kez bu kadar serbestçe bir sendikal örgütlenme imkânına kavuşan işçi sınıfının öncü kesimleri de bu anayasayı “sosyal adaletçi” bir anayasa olarak kutsayacaktı! Tabii, işçilerin ve onların sendikal önderlerinin bu düşüncesinin bir yanılsamadan ibaret olduğu da ancak ilerde anlaşılabilecekti.

Çünkü işçilerin hem sendikal düzeyde örgütlenmelerine hem de siyasal olarak bilinçlenmelerine imkân sağlayan, aslında bu anayasada yazılı maddeler değil, Türkiye’de işçi hareketinin genel bir yükseliş içine girmiş olmasıydı. Gerçekten de Türkiye’de işçi hareketi, kapitalizmin sıçramalı gelişmesine koşut olarak bir yükseliş sürecine girmiş bulunuyordu bu yıllarda. Sanayi sektöründeki yatırımların sıçramalı bir gelişme temposuna ulaştığı bu yıllarda, modern sanayi proletaryasının sayısı da giderek artıyor ve gelecekteki kitlesel işçi hareketinin maddi temelleri döşenmiş oluyordu. Nitekim kitlesel işçi hareketinin ilk belirtileri, 1961 yılında Saraçhane’de yapılan 200 bin kişilik işçi mitinginde kendini ortaya koymuştu. Bu mitingde işçiler, sınıf çıkarları doğrultusunda hareket ederek, özgür toplu sözleşme ve grev hakkı istemlerini yükseltmiş ve bu uğurda mücadeleye ant içmişlerdi. Bu olay, “kendisi için sınıf” olma doğrultusunda ilerleyen işçi sınıfının, ilerde daha geniş kitlesel hareketlere girişebileceğinin de bir habercisiydi kuşkusuz.

61 Anayasasının yapılması ve bir referandumla onaylatılması, eski iktidar sahiplerini “anayasayı ihlâl” etmekle suçlayıp ipe gönderen darbeci subayların “haklılığını” ve “meşruluğunu” tescil ettirmek anlamına geliyordu bir bakıma. DP iktidarı anti-demokratiklikle, baskıcılıkla, zorbalıkla, hukuk dışılıkla suçlandığına göre, şimdi daha “özgürlükçü” bir anayasa yapılmalı ve de burjuva demokrasisinin sınırları bir parça genişletilmeliydi elbette! Ama tabii bu anayasa, küçük-burjuvaziye göre farklı bir anlam taşıyor olsa da, büyük burjuvazinin ancak geçici bir süre katlanabileceği bir anayasaydı. Ta ki küçük-burjuvazinin “gazı alınıp” ortalık yatışıncaya kadar! Ordu içinde emir komuta zinciri yeniden tesis edilince ve siyasal iktidarda büyük burjuvazinin hegemonyası tam olarak kurulunca, bu “tepki anayasası”nın adım adım tasfiyesi de gündeme gelecekti kaçınılmaz olarak!

Nitekim 60’lı yılların ikinci yarısından itibaren, burjuva sağ partiler rahatsızlıklarını yüksek sesle dile getirmeye başladılar ve 61 Anayasasının Türkiye’nin “sosyal bünyesine” uygun olmadığını, hatta Türkiye’ye biraz bol geldiğini ve daraltılması gerektiğini dillendirdiler. Aslında bu tutumun altında, burjuvazinin geleceğe yönelik sınıfsal endişeleri ve korkuları yatmaktaydı hiç kuşkusuz. Doğrusu bu konuda burjuvazi “haksız” da sayılmazdı hani! Çünkü toplumun emekçi kesimleri (işçi, köylü, esnaf vb.) uzun bir uyku döneminden sonra, sanki birden uyanışa geçmiş ve hızlı bir örgütlenme çabası içine girmişti. 60’lı yılların siyasal ortamına damgasını vuran da esasen emekçi kesimlerdeki bu uyanış ve örgütlenme çabası olacaktı. Emekçi kesimlerin 60’lı yıllardaki bu hareketlenmesinde 61 Anayasasının sağladığı görece demokratikleşmenin bir payı olsa da, asıl etken, kapitalizmin sıçramalı gelişmesine koşut olarak işçi sınıfının büyümesi ve öncü bir sınıf olma işlevini yerine getirmeye başlamasıdır.

61 Anayasasına bakarak, 27 Mayıs hareketinin “ilerici, demokrat ve de özgürlükçü” bir hareket olduğunu iddia edenlerin görüşlerine gelirsek: Bu kuşkusuz, gerçeğin kendisi değil, küçük-burjuva solun “olmasını istediği” ya da “gönlünde yatan” bir şeydir. 27 Mayıs hareketinin tutarlı “ilerici-demokrat” bir tavır göstermemesi bir yana, Batıdaki gibi liberal-demokrat bir burjuva tavır gösterdiği bile söylenemez. Bu da gene 27 Mayısçı subayların geleneksel-tarihsel konumundan, yani ordu içinde devletçi-otoriter bir ideolojiyle yetişmiş olmalarından ve dolayısıyla devleti de kendilerini de “sınıflar üstü” bir varlık olarak algılamalarından kaynaklanmaktadır.

Milli Birlik Komitesi’nin iktidarı elinde tuttuğu 1960-61 döneminde işçi hareketi henüz burjuvaziyi ürkütücü bir devrimci yükseliş içinde olmadığı ve sınıf mücadelesi de henüz sertleşmediği için, darbeci subayların işçi hareketi karşısında nasıl bir tutum takınacağı ve ne kadar “demokratik” davranacağı tabii ki bilinmemektedir. Fakat şurası bir gerçek ki, cuntacı subaylar yetişme tarzlarından kaynaklı olarak, kendilerini devlet düzeninin geleneksel bekçileri yerine koydukları için, zaten sınıfsal bir demokrasi anlayışından oldukça uzak bulunmaktadırlar. Bu nedenle onlardan işçi sınıfının hak ve menfaatlerini koruyacak demokratik düzenlemeler beklemek, ya da burjuvaziye karşı sınıfsal taleplerle mücadeleye atılan işçi sınıfının yanında yer alacaklarını ummak, hayalci küçük-burjuva solcuların “düşünce tarzı” olabilir ancak! Bu bakımdan, 27 Mayıs hareketinin hiçbir zaman kanıtlanmamış olan “devrimciliği”, “ilericiliği”, “demokratlığı” ve de “solculuğu” üzerine küçük-burjuva solcuların attığı nutuklar, boş bir gevezelik olmanın ötesinde hiçbir anlam ifade etmemektedir proleter devrimcilere.

Bu topraklarda ezilen işçi ve emekçi sınıfların haklarını savunmak ve onların haklı mücadelelerinin yanında yer almak, nasıl gerçek demokratlığın ayırt edici bir kriteri ise, esaslı bir diğer kriteri de, ezilen bir ulus olan Kürtlerin haklı mücadelesinin yanında yer almak ve dile getirdikleri ulusal demokratik taleplerini onlarla birlikte savunmaktır. Bu açıdan yaklaşıldığında, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Kürt sorununun gerçek demokratlarla sahtelerini birbirinden ayıran bir turnusol kâğıdı işlevi gördüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. İşte küçük-burjuva solcuların, 27 Mayıs hareketinin “ilericiliğine” ve “demokratlığına” ilişkin yaptıkları gevezeliğin samimiyetsizliği de bu noktada sırıtıvermektedir.

Küçük-burjuva solcuların iddialarının aksine, 27 Mayıs hareketi gerçekte “ilerici-demokrat” bir hareket değildir. Bu gerçeklik, cuntacı subayların Kürt sorununa yaklaşımlarında bütünüyle açığa çıkmaktadır. Cuntacı subayların Kürt sorununda gösterdikleri milliyetçi refleksler, ırkçılığa varan yönler içermekte ve onların anti-demokratik karakterini olduğu gibi ortaya koymaktadır. “27 Mayıs’ı gerçekleştiren askerî cunta, darbenin gerekçeleri arasında Kürt sorunu konusundaki endişelerini de dile getiriyordu. Güya bir Kürdistan hükümetinin kurulması için DP Grubu içinde çalışmalar yürütüldüğü ve bazı DP milletvekillerinin buna yardımcı olduğu kanıtlanmıştı. Dönemin önde gelen bazı cuntacı subayları, biraz daha geç kalınsaydı Türk vatanının elden gideceği yönünde kışkırtıcı açıklamalar yapıyorlardı. Nitekim darbe sonrasında pek çok Kürt gözaltına alındı, bunlar Sivas’ta bir toplama kampına sürüldüler, ağır işkencelere tâbi tutuldular.”[i]

Evet, sıra Kürt sorununa geldiğinde, 27 Mayısçı subayların nasıl bir “demokrat” oldukları ve ne derece “özgürlükçü” bir siyasal demokrasiden yana bulundukları, hazırladıkları gizli “Kürt Raporu”nda da bütün açıklığıyla sergilenmektedir! Milli Birlik Komitesi’nin giderayak hazırladığı ve seçilen yeni hükümete (İnönü’nün 1961 yılında kurduğu koalisyon hükümeti) ilettiği bu gizli Kürt raporundan birkaç pasaj aktarmak, Kemalist 27 Mayıs cuntasının “solculuğu”, “ilericiliği” ve de “demokratlığı” hakkında yeterli bir ipucu verecektir okuyucuya. Söz konusu raporda şu hususlar yer alıyor:

“Bölgenin, kendilerini Kürt sananlar lehindeki nüfus strüktürünü Türk lehine çevirmek için, Karadeniz sahillerindeki fazla nüfusla, memleket dışından gelen Türkleri bu bölgeye yerleştirmek, bölgedeki kendilerini Kürt sananları bölge dışına hicrete teşvik ve bu hicreti finanse ederek, memleketin Türk çocuğu bulunan yerlerine iskân etmek. ... Türkiye’de kendilerini Kürt sananlar ile, İran ve Irak’taki Kürtlerin irtibatını kesme bakımından bölgeyi, kendilerini Kürt sananların çoğunluğunu dağıtmak üzere, sistemli bir şekilde bölecek iskân sahalarına ayırmak. ... Dünya entelektüel muhitine Türkiye’de bir Kürt meselesinin mevcut olmadığının anlatılması. ... Bir üniversiteye bağlı derhal bir Türkoloji Enstitüsü kurularak, kendini Kürt sananların menşelerinin Türk olduğunun ispat olunarak yayınlanması. ... Planlanan bölge okulları, köy okulları ve meslek okullarının faaliyete geçirilmesi. ... Kız ve erkek misyoner yetiştirilmesi ve bunun için hususi müessese kurulması. ... Bölge halkından kabiliyetli ve küçükten asimile edilen gençlere yüksek tahsil imkânları sağlanması...”[ii]

İşte böyle! Görüleceği üzere, “solcu ve de ilerici-demokrat” cuntanın hazırladığı rapor, hem gülünç bir biçimde Kürt varlığını inkâr ediyor, hem de Kürtlerin varlığından duyduğu rahatsızlığı açıkça dile getirerek, onların topyekûn asimile edilmesini, köklerinden koparılmasını, kimliklerinin ve dillerinin inkâr edilmesini öngörüyordu! Bu zihniyet, özel olarak cuntacı subayların ürettiği bir şey değildi elbette. Aslında cumhuriyetin kuruluşundan beri devam edegelen bu zihniyet, bir ulus devlet “yaratmak” için başka bir ulusun varlığını inkâr eden şoven Türk milliyetçiliğinin ürettiği bir zihniyetti. Neticede cuntacı subaylar da bu zihniyeti, ulus devletin temel kurucu kurumu olan ve şoven Türk milliyetçiliğinin de ideolojik merkezi sayılan orduda edinmişlerdi. Ordu, cumhuriyetin kuruluşundan beri Kürt sorununu kendi tekeline almış bulunuyordu.

Sorunu kendi çıkarları açısından değerlendiren burjuva siyasetçiler de bu konuda hep askerlerle birlikte davranmış, gizli ya da açık, her zaman askerlerle işbirliği içinde olmuşlardır. Dolayısıyla, cumhuriyet tarihi boyunca Kürt sorununda devam edegelen çözümsüzlüğün müsebbibinin yalnızca askerler olduğunu söylemek de esaslı bir çarpıtma olmaktadır. Çözümsüzlüğü üreten, yıllardan beri çeşitli korkular içinde kıvranıp duran paranoyak “Türk tipi burjuva demokrasisi”nin ta kendisidir!

Burjuva rejim, Milli Birlik Komitesi’nin yönetimi altında on altı ay geçirdi. Emperyalizmle ittifak halindeki yerli büyük burjuvazi, bu süre zarfında Milli Birlik Komitesi’ni kendi istediği doğrultuda yönlendirerek gerekli yasal düzenlemeleri ona yaptırabilmiş ve özel kapitalist sanayinin önündeki engelleri aşmayı başarmıştır. Bu süreçten en zararlı çıkan egemen sınıf kesimleri ise toprak ağaları olmuştur. DP iktidarı döneminde banka kredilerini sanayi burjuvazisi aleyhine yutmakta olan büyük toprak sahiplerinin bu olanakları, askerî rejim döneminde iyice tırpanlanmış ve krediler büyük ticaret ve sanayi burjuvazisine çevrilmiştir. Artık cuntacı subayların iktidarının devam etmesine burjuvazinin ihtiyacı kalmamıştır. O nedenle, büyük iş çevreleri, CHP’nin önde gelen, sözü dinlenir siyasetçilerini (en başta İsmet İnönü’yü) devreye sokarak, genel milletvekili seçiminin yapılması ve olağan parlamenter rejime geçilmesi konusunda Milli Birlik Komitesi’ni ikna eder. Bu arada Milli Birlik Komitesi üyelerine de sus payı olarak bir “tabii senatörlük” makamı bahşedilerek iş noktalanır.

1961’de yapılan parlamento seçimlerine, sanayi burjuvazisi büyük toprak sahipleriyle ittifakını yenileyerek girecekti. Çünkü toprak ağaları hâlâ kırsal kesimde oyların büyük çoğunluğunu kontrolleri altında tutuyorlardı. 1961 seçim sonuçları, oyların dağılımında çok bir şeyin değişmediğini ortaya koyacaktı. DP’nin mirasçısı olarak siyaset sahnesine çıkan yeni partiler (AP ve YTP), daha önce DP’nin aldığı oyları aldılar. Böylece büyük burjuvazi, kaldığı yerden bir adım ilerde olmak üzere yürüyüşüne yeniden başlamış oluyordu. Küçük-burjuva subayların gerçekleştirdiği 27 Mayıs darbesinin bu süreçteki işlevi ise, büyük burjuvazinin siyasal rejimini “tüm kurum ve kuralları” ile yeniden tesis etmekten öte bir şey olmadı.

O dönemin koşullarını dikkate alan gerçekçi bir değerlendirme yaparsak, şunu söyleyebiliriz: 61 Anayasası, düzenlenişi bakımından burjuva demokrasisinin sınırlarını görece geniş tutan ve demokratik hak ve özgürlüklerin kullanılmasına görece daha geniş olanaklar sağlayan bir burjuva anayasasıydı. Belki de bu nedenle, iktidara gelen burjuva partilerin hemen hepsi de, bu anayasanın öngördüğü değişiklikleri ve yasal düzenlemeleri yapmayarak ya da geciktirerek, fiiliyatta onun uygulanmasını sürekli engellemeye çalışmışlardır. Ama öte yandan, neredeyse parlamentonun üstünde yetkilerle donatılmış olan ve varlığıyla adeta siyasal demokrasinin sınırlarını daraltıcı bir işlev görmüş bulunan meşhur Milli Güvenlik Kurulu’nu ihdas eden de gene bu “ilerici-demokrat” 61 Anayasası’dır! Bu da orduda yetişmiş “ilerici”, “devrimci”, “demokrat” küçük-burjuva subay kadroların yaman çelişkisi olsa gerektir!

 



[i] Elif Çağlı, Bonapartizmden Faşizme, s. 243, Tarih Bilinci Y, Ekim 2004

[ii] Can Dündar-Rıdvan Akar, Milliyet, 22 Ocak 2008