Navigation

Yaklaşan 1 Mayıs ve Devrimci Uyarı Görevimiz

İşçi sınıfının uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs, aynı zamanda, sistem krizine karşı işçi sınıfının birleşik ve kitlesel bir tepki verme fırsatı olarak düşünülmelidir. Öte yandan bu fırsatın değerlendirilebilmesi için, öncelikle ve özellikle son yıllarda 1 Mayıslarda yapılan yanlışların farkına varılması ve gerekli derslerin çıkarılması zorunlu oluyor. Aksi takdirde 1 Mayıs’ın sınıf hareketinde bir toparlanmanın başlangıç noktası yapılması bir yana, onun anlamlı bir şekilde kutlanması dahi mümkün olmayacaktır. Unutkanlık artık işçi sınıfı mücadelesinin başına iyice belâ olmaya başladı. Bu nedenle hafızayı sık sık tazelemekte yarar var. Biz Marksist Tutum olarak 2004 1 Mayı­sın­dan beri, işçi sınıfı mücadelesini güçsüz düşüren ve sınıfın moralini bozan yanlış yaklaşımlara sürekli dikkat çektik, eleştirdik ve uyarılarda bulunduk. Bugün de aynı kapsamda uyarılarda bulunmayı ve yanlış bulduğumuz tutumları eleştirmeyi devrimci görev addediyoruz.

2009 1 Mayısını, tüm dünyaya derin ve tarihsel önemde bir ekonomik krizin damgasını vurduğu, buna emperyalist paylaşım kavgası ve savaşların eşlik ettiği bir süreçte karşılıyoruz. Dünya çapında yaşanan bu sürece, Türkiye’de egemen burjuva sınıf içindeki çatlak ve hegemonya çatışması da eklemlenmiş durumda. Buna karşın, dünyanın çeşitli yerlerinde milyonlarca işçiyi içine alan genel grevler ve kitle gösterileri yaşanmakta, “kapitalist krizin bedelini ödemeyeceğiz” şiarıyla işçiler sokağa dökülmektedir. Yaşanan ekonomik krizi, kısa bir an, geçici bir durum vb. olarak değil, gerek kendisi, gerek her düzeydeki etki ve sonuçları itibarıyla uzun yılları kapsayacak tarihsel bir dönem olarak ele almak gerekiyor. Çok açık ki, içine girdiğimiz dönem “toplumsal barış”, “sınıfsal uzlaşma”, “uyumlu, dengeli ve sürdürülebilir bir kalkınma” vb. ile değil, inanılmaz boyutlara ulaşacak olan bir top­lumsal-iktisadi yıkımla ve keskin sınıf kavgalarıyla karakterize olacaktır.

Birkaç ay içerisinde tüm dünyada milyonlarca işçi işten çıkarılmış, sadece geri ülkelerde değil Avrupa ve Ame­rika’da da işsizlik rekorları kırılmaya başlanmıştır. Batan bankalar, iflasın eşiğine geldikleri için devletten yardım dilenen dev tekeller, her biri binlerce işçi çıkaran büyük şirketler… Türkiye’de de işsizlik milyonlarca işçi ve emekçiyi girdabına almış durumdadır.

Şu ana değin yaklaşık bir milyona yakın işçi işten atılarak işsizliğin ve sefaletin kucağına itilmiştir. İşçi ve emekçiler büyük bir hızla açlığa sürüklenmektedir. Önümüz­deki aylarda işten atılanların sayısı daha da artacaktır. Gelen günlerde, sermaye hükümeti de saldırı paketlerine hız verecektir. Şimdilerde iş bulmayı hayal eden işçi kitlelerinin yaz ve sonbahar aylarında işsizliğin sonuçlarını daha ağır bir şekilde hissedeceği ve öfkenin büyüyeceği kuvvetle muhtemeldir. Bu durum devrimci bir kabarış zemininin de giderek güçleneceği anlamına geliyor. Burjuva ideologların, “işsizliğin bu boyutlara ulaşması toplumsal ayaklanmalara yol açacak ve düzeni tehdit edecek ciddi bir tehlike olarak karşımızda duruyor” diye feryat etmeleri boşuna değildir.

Krizle birlikte faturanın işçilere kesilmesine dönük artan saldırılar, hiç kuşku yok ki işçi sınıfında giderek artan bir öfkenin birikmesini, mücadeleye dönük bir arzunun ve duyarlılığın ortaya çıkmasını da beraberinde getiriyor. Mitinglere anlamlı bir katılım sağlamak için sendikaların özel bir çalışma yürütmemesine rağmen, gerek 29 Kasım Ankara mitingi gerekse de 15 Şubat Kadıköy mitingi toplamda anlamlı bir işçi katılımıyla son yılların en büyük işçi mitingleri oldular. Katılan işçi kitlelerinin coşkusu, işçilerdeki mücadele arzusunun dışavurumuydu.

İşte 2009 1 Mayısını bu açıdan değerlendirmek ve bu temelde işçi sınıfının kendisini toparlayacağı ve moral kazanacağı bir 1 Mayıs örgütlemek yakıcı bir önem taşıyor. Birleşik, kitlesel ve mücadele azmiyle dolu bir 1 Mayıs’ın örgütlenebilmesi, uzun yıllardır üzerindeki ölü toprağını atamayan, ama son dönemlerde kıpırdanmaya başlayan Türkiye işçi sınıfı açısından oldukça önemlidir. Bu nedenledir ki 2009 1 Mayısı, her şeyden önce, geniş kitlelerin katılımının sağlanmasına, işsiz yığınların da örgütlenip alanlara çekilmesine, sınıfın birliğinin ve gücünün öne çıkmasına hizmet etmelidir.

Ders çıkar, uyanık ol!

İşçi sınıfının uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs, aynı zamanda, sistem krizine karşı işçi sınıfının birleşik ve kitlesel bir tepki verme fırsatı olarak düşünülmelidir. Öte yandan bu fırsatın değerlendirilebilmesi için, öncelikle ve özellikle son yıllarda 1 Mayıslarda yapılan yanlışların farkına varılması ve gerekli derslerin çıkarılması zorunlu oluyor. Aksi takdirde 1 Mayıs’ın sınıf hareketinde bir toparlanmanın başlangıç noktası yapılması bir yana, onun anlamlı bir şekilde kutlanması dahi mümkün olmayacaktır.

Unutkanlık artık işçi sınıfı mücadelesinin başına iyice belâ olmaya başladı. Bu nedenle hafızayı sık sık tazelemekte yarar var. Biz Marksist Tutum olarak 2004 1 Mayı­sın­dan beri, işçi sınıfı mücadelesini güçsüz düşüren ve sınıfın moralini bozan yanlış yaklaşımlara sürekli dikkat çektik, eleştirdik ve uyarılarda bulunduk. Bugün de aynı kapsamda uyarılarda bulunmayı ve yanlış bulduğumuz tutumları eleştirmeyi devrimci görev addediyoruz.

2004 1 Mayısının ardından, işçi sınıfının kitlesel 1 Mayıs mitinginin bölünmesine neden olan sendikal bürokrasinin sorumsuz tutumunu eleştirmiş ve şu değerlendirmeyi yapmıştık:

“İşçi sınıfının sendikal ve siyasal düzeydeki örgütlülüğünün tedirgin edici boyutlarda gerilediği dönemlerde, 1 Mayıs gibi anlamlı bir tarih bile olsa, sınıf hareketinden bir gün içinde devrimci bir nitelik sergileyecek bir sürpriz beklenemez. Bu türden tarihsel kesitlerde proletarya içinde yürütülmesi gereken örgütlenme çabası gerçek komünistler açısından bellidir. Leninist parti anlayışı, sınıfın öncü unsurlarının sağlam siyasal örgütlülüğünün sağlanması sayesinde kitlesinin de ileriye doğru harekete geçirilebileceğine işaret eder. Fakat çok açıktır ki bu tarz bir örgüt ve mücadele anlayışının içselleştirilebilmesi, ancak bu zahmetli işi bıkmadan usanmadan yürütmeyi becerebilecek niteliğe ve disipline sahip devrimci kadroların harcıdır. Kulağa ne denli hoş gelse de, devrimci bir eylemmiş gibi görünse de, sınıfın örgütlü mücadelesini ilerletmeye hizmet edemeyen devrimci söylemler ve eylemler son tahlilde kendi içine dönüp sönmeye mahkûmdur.

“Bugüne dek tarihin hiçbir döneminde ve hiçbir ülkede küçük-burjuva devrimciliği ve onun sol lafazanlığı sınıf hareketinde mucizeler yaratmaya muktedir olamamıştır. Bu tarihsel gerçek bundan sonra da değişecek değildir. Bu nedenle, işçi sınıfının ezici çoğunluğu örgütsüzlük koşullarında sürünür ve sendikal cephede şu ya da bu sendika bürokrasisi eliyle reformizm veya milliyetçilik batağına çekilmek istenirken hiç kimse bu yakıcı gerçeklerden kaçıp kurtulamaz. Böylesi süreçlerde, işçi sınıfının kitle örgütlerinin farklı burjuva tercihler temelinde oraya buraya çekiştirilip işçilerin karşı karşıya getirilmesi konusunda daha da uyanık olunmalı.

“Unutmamalıyız ki, işçi sınıfının sendikal düzeydeki örgütlülüğünün ileriye taşınabilmesinde temel etken sınıf içindeki sağlıklı devrimci çalışmadır. Ve mevcut sendikal harekette işçiler açısından anlamlı bir atılım, ancak tabandan yükselecek örgütlü militan bir kıpırdanmanın sonucunda sağlanabilir; tepeden yürütülen ve şu ya da bu burjuva kliğin amaçlarına alet olan sendika üst yönetimleri tarafından değil! İşçi sınıfının çeşitli sendikal ve kitle örgütlerinin eylem birliğinin sağlanabilmesi için mücadele edilmeli ve sendika bürokrasilerinin kitlesel eylemleri parçalama eğilimlerine alet olunmamalıdır.

“1 Mayıslar gibi mücadele günlerini işçi ve emekçi kitlelerin bilinç düzeyinde bir sıçrama yaratabilmek bakımından önemli bir fırsat olarak değerlendirmeye çalışan komünistler için çok açık olan bir husus var. Devrimci bayrağın yükseltilmesi mücadelesinde asıl kıymetli olan, zaten devrimci bilince ulaşmış kadroların bunu bir biçimde teşhir etmesinden ziyade, geride duranları elden geldiğince biraz daha öne çekebilmektir. Bu nedenle 1 Mayıs benzeri eylemlerde Bolşevik kadroların içinde çalışma yürüttükleri kitleden kopmamaları ve duydukları devrimci heyecanı onlara da iletebilmenin yol ve yöntemi üzerinde odaklaşmaları gerekiyor. Devrimci unsurların sınıfın geri kitlesini kendi kaderiyle baş başa bırakarak, devrimci heyecanı kısa vadede çok daha fazla tatmin edebilirmiş gibi görünen yerlere yönelmeleri tek kelimeyle sorumsuzluktur. Leninist mücadele anlayışı, bilinçsiz işçi kitleleri arasında fuzuli ayrımlar yaratmaksızın onlar neredeyse oraya gitmeyi, mücadeleyi onların arasında onlarla birlikte geliştirmeyi temel bir ilke olarak başa alır. Bu nedenle komünistlerin, en gerici sendikalar da dahil işçi sınıfının tüm kitle örgütlerinde çalışmaları vazgeçilmez bir kuraldır.

“Gözden kaçırılmaması gereken önemli bir sorun daha var. 1 Mayıs ve benzeri tarihi günlere salt bir günlüğüne alanlarda boy göstermekle değil, başta işçi sınıfı olmak üzere diğer emekçi ve gençlik kesimleri arasında tüm bir yıl boyunca örgütlü çalışma yürütmekle sahip çıkılmış olunur. İşçi sınıfı içinde yürütülen devrimci örgütlü mücadele, sınıf temelinden yoksun küçük-burjuva devrimciliğine oranla her açıdan çok daha sabırlı ve dikkatli olmayı gerektirir. Burjuva düzenin kendi egemen ideolojisiyle işçilerin bilincini çarpıttığı ve çeşitli araçlarla onları geride tutmaya çalıştığı koşullarda sınıf hareketinin ilerletilebilmesi maksadıyla ter dökmek zahmetli bir iştir. Bu yolda sağlıklı adımlar atabilmek için uzun soluklu bir mücadele anlayışıyla donanmak, planlı ve disiplinli bir çalışma temelinde sınıfın öncü unsurlarıyla buluşup kenetlenmek şarttır. Bolşevik çalışma tarzını benimsemiş kadrolar açısından mücadelede başarı ölçütü, şu ya da bu eylemde devrimci heyecanın bireysel tatmininden çok, bu heyecanın sınıfın daha fazla sayıda unsuruna taşınabilmesi ve bu temelde işçi sınıfının devrimci siyasal örgütlülüğünün bir adım daha ileriye taşınabilmesidir. 1 Mayıs’ın işçi sınıfı açısından tarihi bir anlamının olması, sınıf içinde çalışan devrimci unsurlar bakımından bu önemli günü bu söylediklerimiz dışında istisnai bir gün kılmaz. Tam tersine, aslında böylesi tarihi günler, sınıf içinde yılın tüm günleri boyunca doğru ve sabırlı bir örgütlenme çalışması yürütenlerin bunun sonuçlarını görüp değerlendirebilmelerine fırsat sunar.

“İşçi sınıfının farklı sendikal konfederasyonlara bölündüğü koşullarda, sınıfın görece ileri ve geri tüm kesimlerinin kitlesel eylemlerde birliğinin sağlanması bir bütün olarak sınıf hareketini ilerletici etkendir. Bu bakımdan, geçtiğimiz birkaç 1 Mayıs’ta görüldüğü üzere işçi konfederasyonlarının ortak katılım kararı alması ve işçilerin kitlesel eyleminin parçalanmaksızın gerçekleştirilmesi olumlu bir adımdı. Hatırlayalım, 1980 öncesinde DİSK’in sahip çıktığı 1 Mayıs mitingleri Türk-İş yönetiminin ufku dışındaydı. ‘80 sonrasında askeri diktatörlük rejiminin çözülmesiyle birlikte 1 Mayıslar devrimci çevrelerin çabası sonucunda yeniden gündeme getirildi ve Türk-İş yönetimi yine uzak durdu. Kendi tabanındaki işçilerin böylesi günlerde alanlara akıp sınıf kardeşleriyle buluşmasını engellemek için onları kapalı salon toplantılarına hapsetmeye çalıştı. O nedenle, nihayetinde Türk-İş yönetiminin de işçi sınıfının 1 Mayıs geleneğine boyun eğmek zorunda kalarak alanlara çıkmaya rıza göstermesi işçi kitlesi açısından bir ilerlemedir. Nitekim genelde işçilerin de bu sonuçtan memnuniyet duydukları ve bunun gerisine düşülmesini istemedikleri çok açık. Bu yıl İstanbul’daki ayrılık, 1 Mayıs’a ister Saraçhane’de ve isterse Çağlayan’da katılmış olsunlar işçilerde bir burukluk yaratmıştır. Zira işçinin gönlü sendikal bölünmüşlükten değil bütünlükten yanadır.

“Ancak sağlam ve sağlıklı birliklere yalnızca mücadele yoluyla ulaşılabilir. Bu nedenle tarihin bazı kesitlerinde sendikal mücadelede sınıfın bir bölümünün daha ileriye atılarak örgütlenmesi kaçınılmaz hale gelebilir. Türkiye’de 1960’larda işçi sınıfının nicel ve nitel gelişmesine paralel yaşanan devrimci yükseliş döneminin ürünü olarak örgütlenen DİSK bu durumun bir örneğidir. Böylesi sendikal biçimlenmeler tarihsel ilerleyiş içinde bazen kaçınılmaz olan ve sınıfın geri kesimini de peşinden sürükleyerek daha ileri düzeyde yeni bir birliğin harcını oluşturabilen hayırlı sıçramalardır. (Nitekim 50 yıl boyunca kitlesel olarak kutlanamayan 1 Mayıs’ın işçi sınıfının kitlesel gösterileriyle yeniden meydanlara taşınması da, DiSK’in öncülüğünde örgütlenen kitlesel 1 Mayıs 1976 mitingiyle mümkün olmuştur.) Savunulması gereken sendikal birlik ya da eylem birliği ilerlemenin önüne set çekmeyen ve tuğlaları işçilerin mücadelesi temelinde örülen bir birliktir.” (Elif Çağlı, 1 Mayıs’ın Ardından, http://www.marksist.com/)

2007 1 Mayısında da yine sendikal bürokrasinin tutumu nedeniyle işçi sınıfının birleşik, kitlesel 1 Mayıs eylemini bölen yaklaşımlar yeniden nüksetti. Biz o zaman da bu yaklaşımları eleştirdik ve şunları söyledik:

“2007 1 Mayısının özünde 2004’tekine benzer bir tablo ortaya çıkardığını öncelikle belirtmek gerekiyor. Türki­ye’deki 1 Mayıs kutlamalarının her zaman kalbi durumunda olan İstanbul kutlamaları yine bölünmüş, hatta bu kez paramparça olmuştur. 1 Mayıs öncesindeki tartışma ve tutumlar olsun, sonrasındaki ilk değerlendirmeler olsun, ne yazık ki 2004’te yaşananlardan pek ders alınmadığını da ortaya koymaktadır. Bu nedenle 2004 1 Mayısının ardından Marksist Tutum sitesinde yapılan değerlendirmenin (Elif Çağlı, 1 Mayıs’ın Ardından, http://www.marksist.com/) temel unsurları aynen geçerliliğini korumakta ve bir kez daha doğrulanmaktadır. Ancak bu durum samimi sınıf devrimcileri için bir övünç vesilesi olmaktan çok bir üzüntü vesilesi olabilir.

“Taksim’i fethetmek gibi kocaman hedeflerden dem vuran DİSK, 1 Mayıs günü en azından örgütlü olduğu fabrikalarda iş bırakarak kutlamalara gelmek gibi çok daha mütevazı, ama samimiyet göstergesi olacak anlamlı hedefler için bile parmağını kıpırdatmamıştır.

“Bunların hiçbirisi söz konusu değilken DİSK’in zorlamasının anlamı nedir? Devrimci çevreler yayınlarında kâh DİSK tabanının kâh devrimcilerin basıncından söz etmeyi seviyorlar. Ama biraz ciddiyet gerekmez mi? Fab­rikalarda, işçi-emekçi semtlerinde sınıf içinde çalışma yapmayanlar için belki uzaktan meseleyi böyle koymak daha gönül ferahlatıcı gelebilirse de, gerçeklik böyle değildir. Şu anda DİSK tabanındaki işçilerin genel olarak diğer sendikalardaki tabandan bir farkı yoktur. Ve bir yandan devrimcilerin bu tabanda yeterli bir gücü ve çalışması olmadığı için, diğer yandan da DİSK’in sözde solcu ve devrimci yöneticilerinin işçilerin sınıf bilincini ve örgütlülüğünü geliştirmek için hiçbir şey yapmamaları nedeniyle bu böyledir. DİSK bürokrasisinin devrimci hareketten etkilendiği savı ise daha büyük bir fantezidir. Bunun için bir sebep var mıdır? Bu ancak DİSK tabanında yeterli büyüklükte örgütlü bir devrimci etkinlik olması durumunda mümkündür. Böyle bir olgunun olmadığını bildiğimiz gibi, son yıllardaki DİSK yönetimlerinin herhangi bir şekilde dışsal bir devrimci basınç altında kalarak attığı dişe dokunur bir adım olmadığını da biliyoruz. İşin gerçeği bugün Taksim nasıl işçi sınıfı için yeniden kazanılması gereken bir mevzi ise, DİSK de aynen öyledir.

“Devrimci çevreler uzun yıllar boyunca yenilen kazıklar neticesinde DİSK’e karşı genel bir güvensizlik besliyorlardı kuşkusuz. Fakat bu güvensizlik esasen DİSK’in Tak­sim kararının sonuna kadar arkasında durup durmayacağı noktasındaydı. Sorunun bu boyutunu bir yana bırakacak olursak, yine de asıl mesele bu değildir. Asıl olan Türkiye solunun esasen işçi sınıfının gerçek durumundan tümüyle kopuk, sabırlı, sebatlı bir çalışmadan uzak, reklâmcı, düellocu küçük-burjuva karakteridir.

“2007 1 Mayısı açık bir kayıp olduğu ve ciddi bir sorgulamaya gidilerek bundan ders çıkarılması gerektiği halde, devrimci çevrelerin yayınlarında 1 Mayıs’ın “zafer”le sonuçlandığı yazılabiliyorsa, meselelere işçi sınıfını esas alan komünist bir perspektifle zerrece bakılmadığını ve bu topraklarda küçük-burjuva reklâmcı damarın ne denli güç­lü olduğunu bir kez daha anlayabiliriz. Buna karşı işçi sınıfı devrimcileri mütevazı çabalarını bürokratların pis oyunlarına kurban etme lüksüne sahip değildirler. Gerçek­likten kopuk zorlamalarla işçi sınıfının geniş kesimlerinde anlamsız bir moral bozukluğuna katkıda bulunmak bizim işimiz olamaz. İşçi sınıfı devrimcileri küçük-burjuva rekabetçiliğinden, duygusallıktan kendini arındırabilmeyi başarmış, serinkanlı bir duruş geliştirebilmelidirler. Bu tutum bizim küçük-burjuva toprağımızda özellikle önem taşımaktadır. Gelecek 1 Mayıslar ve diğer mevziler ancak bu tutum yaygınlaştığı ölçüde kazanılabilir. (1 Mayıs 2007’­nin Ardından, Marksist Tutum, Mayıs 2007)

Ancak ne yazık ki 2008’de de aynı yanlışlar sürdürüldü. Biz bir kez daha yanlışları değerlendirmeye ve gelecek 1 Mayıslar için uyarılarda bulunmaya çalıştık. 2008 1 Ma­yısının ardından şöyle dedik:

“İşçi sınıfının geniş kitleleri bir yandan son dakikaya kadar sendika bürokrasileri tarafından oyalanarak belirsizlik içine itilmiş, diğer yandan da devlet eliyle terörize edilmiştir. İşyerlerinde 1 Mayıs’a katılım doğrultusunda hiçbir ciddi organizasyon yapmayan, iş bırakmayı gündemine bile almayan sendika bürokratları, tüm bunlara rağmen, basın önünde Taksim’e en az 500 bin kişinin yığılacağını, bunun için de binlerce otobüsün kent dışından geleceğini söyleyerek caka sattılar. Bu arada da hükümet yetkilileriyle görüşmeler yaparak kamuoyunda sanki izin alınacakmış havasını yarattılar. Bir yanda hükümetin diğer yanda ise sendika bürokrasisinin aslında işi belirsizleştirmeyi amaçlayan tutumları, işçi ve emekçi örgütlerinin somut durumu uyanıkça kavrayıp ona göre hazırlanmalarını engelledi. Son güne gelindiğinde ise aynı bürokratlar, yolların kesileceği gerekçesiyle işçilere otobüslerle gelmemelerini söylediler ve onları kendiliğindenliğe terk ettiler. İşte bu ortamda da devlet güçleri fütursuzca terör estirebildiler.

“Sonuç olarak 1 Mayıs bir kez daha sendika bürokrasisinin kumpasıyla burjuva it dalaşına alet edilmiştir. Son dönemlerde işçi hareketindeki mütevazı da olsa olumlu atmosferin, sınıf hareketindeki kıpırdanışların 1 Mayıs’ta yansımasını bulması ve böylece sınıfın daha bir moral kazanması fırsatı, burjuvazi ve sendika bürokrasisinin işbirliğiyle berhava edilmiştir. Türkiye proletaryasının kalbi olan İstanbul’da geniş işçi kitlelerinin yaşanan saldırılara kitlesel bir tepki göstermesi olanağı çalınmıştır. Verili örgütlülük düzeyinin ne denli yetersiz olduğu bilinmesine rağmen, blöf derecesine varan abartılı bir “Taksim” söylemi tutturulması fakat pratikte “Taksim” hedefinin hiçbir gereğinin yerine getirilmemesi, bu yılki 1 Mayıs’ın işçi sınıfına moral vereceğine moral kaybıyla sonuçlanmasına neden olmuştur.

“2007 ve 2008 1 Mayısları şunu çok net gösteriyor ki; “Taksim”, hem sendika bürokrasisinin günahlarını hem de sosyalist solun sınıfın geniş kesimlerinden ne denli kopuk olduğu gerçeğinin üzerini örtmek için kullanılan bir şal haline getirilmiştir. Meseleyi değerlendirmek için elimizdeki temel ölçüt işçi sınıfının mevcut bilinç ve örgütlülük düzeyidir. Bunu es geçen, hatta bunu değerlendirmesinin temeline oturtmayan her türlü yaklaşım niyet ne olursa olsun hafifliktir. Fabrikalarda, işçi mahallelerinde sınıfı bilinçlendirmek ve örgütlemek için anlamlı, dişe dokunur bir çalışma yapmayıp, ter akıtmaktan kaçanların, 1 Ma­yıs’a ilişkin takındıkları tutumların politik ciddiyetle hiçbir ilişkisi yoktur. Bunu yapanlar şayet devrimcilerse, bunun da işçi sınıfı devrimciliğiyle ilgisi yoktur. Bu tutum ancak kendi ruhunu rahatlatmak isteyen küçük-burju­va­nın devrimciliğine yakışır. Artık bu sorunları daha ciddi ve ağırlıklı biçimde gündeme getirmenin zamanı gelmiştir. Burada ancak kısa bir değerlendirme yapmakla yetinmek durumundayız, fakat bu sorunlar daha geniş biçimde ele alınmalı ve tartışılmalıdır. Bu görev, işçi sınıfının örgütlenip ayağa dikilmesi açısından son derece büyük bir önem taşıyor. Bunun gereğini yerine getirmek, örgütlü her proleter devrimcinin boynunun borcu olmalı. (1 Mayıs 2008’in Ardından, Marksist Tutum, Mayıs 2008)

Fakat ne yazık ki 1 Mayıs 2008 sonrasında sol çevreler arasında yapılan değerlendirmeler genellikle bu konularda ders çıkarmaya niyet olmadığını ortaya koyduğu için, biz bu konuda uyarılarımızı sürdürmek zorunda kaldık: “1 Mayıs sonrasında yapılan değerlendirmeler, sosyalist çevrelerin büyük bir çoğunluğunun, işçi hareketini bekleyen tehlikelerin ve burjuvazinin oynadığı oyunların farkında olmadığını ve yaşananlardan ders çıkarmak konusunda da son derece kısır dinamiklere sahip olduğunu göstermiş bulunuyor.

“İstisnalarını bir tarafa bırakacak olursak, 1 Mayıs’tan sonra sol harekette yapılan değerlendirmelere genel olarak hâkim olan tavrın, sorumsuzluk ve endişe verici bir lafazanlıkla malul olduğunu söylemek zorundayız. Yaşanan gerçekliğin üzeri akla zarar ölçülerde abartılı bir lafazanlıkla örtülmeye çalışılıyor. “Kitlesel Taksim 1 Mayısı” gibi koca bir hedef söz konusuyken, işçi sınıfının o gün fabrikalarda çalışmaya devam etmesi gerçeği karşısında, Tak­sim’de 1 Mayıs hedefinin kazanıldığını iddia etmek düpedüz ciddiyetsizliktir.

“İşçi sınıfının yığınsal bir katılımının olmadığı, sınıfın bilinç ve örgütlülük düzeyinin ve mücadele azminin artmasına vesile olmayan bir 1 Mayıs’tan kazançla çıkıldığını iddia etmek için gözünü işçi sınıfından başka yerlere dikmiş olmak gerek. İşçi sınıfının küçücük bir kısmını oluşturan devrimci işçi ve gençlerin eylemliliğini, sınıfın geniş kitlesiyle özdeşleştirerek yapılan değerlendirmeler ikameci bir anlayışın ifadesidir. 1 Mayıs Taksim eylemini, son tahlilde, kendi dar örgütlü çevrelerinde içe dönük bir moral motivasyon aracı olarak algılayıp teselli peşinde koşan bir anlayışın işçi sınıfının mücadelesini ilerletici olamayacağı artık anlaşılmalı! (Oktay Baran, 1 Mayıs 2008’e Dair, Marksist Tutum, Haziran 2008)

Yine uyarıyoruz

CHP kuyruğundaki kimi sendika bürokratları, bu yılki 1 Mayıs’ta da geçmişte yaptıklarına benzer bir senaryoyu gündeme getireceklerinin işaretlerini veriyorlar. Görünen o ki, bugün de sendikal hareketteki bürokrasi ve reformizmin işçi hareketini burjuva sınıf içindeki it dalaşının piyonu haline getirme çabaları devam ediyor. 2007 ve 2008 1 Mayıslarında, işçilerin ve devrimcilerin üzerine gözü dönmüş şekilde saldıran, yüzlerce kişinin yaralanmasına yol açan, binlercesini gözaltına alan ve tüm İstanbul’da terör estiren burjuva AKP hükümetinin suçu kuşkusuz sabittir ve bir gün bunların hesabını işçi sınıfı elbette soracaktır. Ama unutmamalı ki, 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması da dahil olmak üzere daha ileri sınıfsal-siyasal mevziler, ancak işçi sınıfının geniş kitlesinin devrimci seferberliği sayesinde kazanılabilir, sınıftan kopuk “öncü çıkışlar” vb. sayesinde değil.

2008 1 Mayısının Tertip Komitesi, geçtiğimiz yıl yaşanan fiyaskoya rağmen 2009 1 Mayısı için de yine Taksim’i hedef olarak ilan etmişti. Onlara kalırsa Taksim kazanılmıştı! Oysa bu açık bir aldatmaca değilse, bariz bir yanılsamadır. İşçi sınıfının geniş kitlesinden kopuk küçük bir devrimci işçi ve gençler grubunun, plansız, örgütsüz ve dağınık biçimde polis saldırısı karşısında direnmesini zafer olarak gören zihniyet hâkimiyetini devam ettirdiği sürece, gerçek zaferlerin kıyısına bile yaklaşılamayacağı ortadadır.

Dolayısıyla bu “zafer kazanıldı” lafazanlığını bir kalemde geçip, esas sorulması gereken soruları öne çıkaralım: Bir yıl önce 2009 1 Mayısı için de Taksim çağrısında bulunanlar bugüne kadar hangi hazırlıkları yürüttüler? Sos­yalist hareketin bütünü bir yıl öncesine göre daha güçlü ve örgütlü durumda mı, yoksa kan kaybı devam mı ediyor? İşçi sınıfının devrimci bilinç ve örgütlülük düzeyinde anlamlı bir ilerleme kaydedilebilmiş, işçi sınıfının daha geri bölükleri bir adım daha ileri çekilebilmiş midir? Peki ya sendikalar, aradan geçen bir yıl boyunca ilan ettikleri bu hedef doğrultusunda hangi hazırlıkları yürütmüşlerdir? Sendikal planda yapılan “hazırlıklar”a bu açıdan bakıldığında kocaman bir hiçten başka bir şey göremiyoruz. Derin iktisadi krizin yarattığı hoşnutsuzluğu ve işçilerdeki mücadele isteğini birleşik, kitlesel ve coşkulu bir 1 Mayıs kutlamasına kanalize etmenin koşulları mevcutken, 1 Ma­yıs’a birkaç hafta kalmasına rağmen bu yıl da işyerlerinde henüz hiçbir hazırlık ve organizasyon yapılmış değildir.

Devrimci bir örgütlülükten yoksun yığınların tarihsel hafızasının da olamayacağı çıplak bir gerçekliktir. Bu gerçeğin farkına varılarak bu yıl da geçmiş yıldakilere benzer bir müsamerenin oynanmasına artık dur denilmelidir. Tüm olumsuzluklara rağmen, kapitalist sistemin dünya çapında yaşadığı derin kriz koşullarında, 1 Mayıs 2009’un, işçi sınıfı hareketinin toparlanışı açısından mütevazı da olsa bir başlangıç noktası haline getirilebilmesi için halen fırsat ve zaman vardır. Yeter ki ayakları yere basan, sol lafazanlıktan arınmış, sınıfın birleşik ve kitlesel gücünü açığa çıkarmayı temel önceliği olarak benimseyen bir anlayışla, 1 Mayıs’ı örgütlemek üzere fabrikalarda, işyerlerinde ve işçi semtlerinde militan ve ısrarlı bir hazırlık yürütülsün. Sınıf devrimcileri, komünistler bu doğrultuda tüm gayretlerini ortaya koymalı, sendikaları da bu doğrultuda harekete geçirmek üzere mümkün olan en büyük basıncı yaratmak için çaba sarf etmelidirler. Bu bilinçle, güçlü, birleşik, kitlesel ve mücadele arzusuyla dolu bir 1 Mayıs için kolları sıvayalım!

Yaşasın 1 Mayıs! Biji Yek Gulan!

Yaşasın İşçi Sınıfının Uluslararası Mücadele Birliği!

Marksist Tutum

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 49, Nisan 2009