Navigation

Küreyi Kimin Eli Isıtıyor?

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Birleşmiş Milletler bünyesinde faaliyet gösteren Hükümetler Arası İklim Değişimi Paneli (IPCC) geçtiğimiz günlerde beşinci raporunu açıkladı. Söz konusu rapor, 2007’de hazırlanan bir önceki rapora göre çok daha karanlık bir tablo çizerek alarm zillerine basıyor ve hükümetleri harekete geçmeye çağırıyor. Ne var ki, doğanın ve insan emeğinin kâr uğruna amansızca yağmalanmasına dayanan kapitalist sömürü sisteminde bu çığlık boş duvarlara çarpıp sönümlenmeye mahkûm. Söz konusu raporda, son 60 yılın verilerine dayanarak yapılan araştırmalar ışığında küresel ısınmanın yüzde 95 oranında “insan eliyle” yaratıldığına kanaat getirildiği belirtiliyor. Ancak bu itirafta kullanılan söylemle her zaman olduğu gibi bu kez de gerçek fail gizlenmeye çalışılıyor. Burjuva bilimciler “insan eli” diyerek bu suçu tüm insanlığa mal etmeye çalışıyorlar. Oysa dünyayı mahveden o el, insanlığın ezici çoğunluğunu oluşturan emekçilerin değil, doğanın ve insanlığın kanını emen kapitalistlerin ve kapitalist kâr sisteminin elidir. Emekçiler, üzerinde hiçbir kontrollerinin olmadığı bu sömürü ve yağma sisteminin yol açtığı belâların sorumlusu değil mağdurudurlar.

Kapitalizm yüzünden dünya korkunç bir yıkımla ve yok oluş tehdidiyle karşı karşıya. Dizginsiz sanayileşme, betonlaşma, ormanların katledilmesi ve doğaya zarar vermeyen enerji kaynakları yerine petrol, doğalgaz, kömür gibi fosil yakıtların kullanılması sonucunda atmosferde sera gazlarının yoğunluğunun hızla artması vb. sebeplerle ortalama küresel yüzey sıcaklığı günden güne yükseliyor. Yapılan araştırmalar, karbondioksit, metan, diazotmonoksit gibi sera gazlarının yoğunluğunun kapitalist sanayileşmenin başladığı 19. yüzyıldan itibaren yüzde 40 oranında arttığını gösteriyor. Bu durum kutupların erimesine, deniz seviyesinde yükselmeler nedeniyle pek çok bölgenin sular altında kalmasına, ölümcül sıcak hava dalgalarından dolayı kimi bölgelerde kuraklığa, kimi bölgelerde ise sellere, kasırgalara yol açıyor. Ekosistemde geri dönüşsüz değişimler yaşanırken, pek çok canlı türünün de soyu kuruyor.

Veriler, geçen yüzyılda 0,9 derece olan ortalama yüzey sıcaklığı artışının, önümüzdeki yüzyılda birkaç katına çıkacağını gösteriyor. Raporda, karbondioksit salımına bağlı olarak bu değerin 4 dereceyi aşabileceği belirtiliyor. Daha karamsar (biz bunu daha gerçekçi olarak da okuyabiliriz) senaryolara göre ise bu artış 7,7 dereceye kadar çıkabiliyor. Bir derecelik bir artışın bile tüm ekolojik dengeyi değiştirdiği düşünüldüğünde, bunun doğa açısından nasıl bir felâkete yol açabileceği daha iyi anlaşılabilir.

Küresel ısınmanın bir diğer sonucu da, kutuplardaki buzulların hızla erimesine bağlı olarak deniz seviyesindeki yükselmedir. 19. yüzyıldan bu yana gerçekleşen yükselmenin son iki bin yıldaki yükselişten çok daha fazla olması, kapitalizmin doğa üzerinde yarattığı tahribatın açık bir kanıtını oluşturmaktadır. Nitekim raporda, geçen yüzyılda 19 santimetre yükselen deniz seviyesinin bu yüzyılın sonuna kadar 26 ilâ 82 santimetre yükselmesinin beklendiği söylenmektedir. Üstelik bilim insanları, sera gazı salımının şu anda tümüyle durması halinde bile küresel ısınmanın ve deniz seviyesindeki yükselişin yüzyıllar boyunca devam edeceğini vurguluyorlar. Dolayısıyla dünyayı çok daha vahim bir tablo bekliyor ve şimdiye dek karşılaştığımız felâketlerin, ileride karşılaşacaklarımız yanında devede kulak kalması olasılığı çok yüksek.

Ne var ki, çalınan alarm zilleri sermayenin dizginsiz kâr arsızlığını dizginlemeye yetmiyor. Bu tablonun sorumlusu olan burjuvazi ve onun hükümetleri, bu ölümcül gidişatı değiştirmek üzere hiçbir ciddi adıma yanaşmıyor. Atmosfere sera gazı salımında başı çeken Çin, ABD, Hindistan, Kanada, Avustralya, Japonya, Rusya, Brezilya, Türkiye gibi ülkeler hâlâ, radikal önlemler yerine sadece sera gazı salımının yüzde 5 oranında azaltılması hedefiyle yetinen Kyoto Protokolünü bile imzalamaktan ya da gereğini yerine getirmekten kaçıyorlar. Durum bu olunca bıraktık yüzde 5 azalmayı, sera gazı salımı her yıl daha da artıyor ve en iyimser senaryolar otomatik olarak çöpe atılırken dünya felâket senaryosu denen “senaryo”larla karşı karşıya kalıyor.

Burjuvazi küresel ısınmanın sorumlusu olarak aşırı nüfusu ve bu nüfusun enerji israfını gösteriyor. Oysa bireylerin yol açtığı enerji israfı toplam enerji israfının ancak yüzde 10’unu oluşturuyor. Geri kalan yüzde 90’ın müsebbibi ise, insanın yanı sıra doğanın da acımasızca sömürülmesine ve yağmalanmasına dayanan kapitalist üretimdir.

Kapitalizmin doğanın dengesini bozarak bizzat sebep olduğu kuraklık, seller, kasırgalar, bunlar bahane gösterilerek yükseltilen gıda fiyatları, fosil yakıtların yarattığı hava kirliliği, filtrelenmeyen fabrika bacalarından havaya salınan zehirli gazlar, sanayinin temiz su kaynaklarını kirletip kurutması gibi yüzlerce belâya asıl olarak emekçilerin maruz kaldıkları açıktır. Ama bu durum, çevre sorunlarının çözümü doğrultusunda atılması gereken adımlardan kârlı olmadığı gerekçesiyle uzak duran kapitalistlerin hiç umurunda değildir. Doğrusu böylesi bir “duyarlılık” ya da kolektif akılla davranmak, tek tek kapitalistlerin tercihinden de bağımsız olarak, kapitalizmin doğasına terstir:

“Daha fazla kâr etmenin en öncelikli kural olduğu kapitalist dünyada doğayla barışmak, karbondioksit salımını azaltarak yaşanabilir bir dünya kurmak sistemin özüyle çelişiyor. Kapitalizm açısından doğa, kullanılıp tüketilerek paraya çevrilecek bir kaynaktır. Düzenin kendi mantığı açısından bu kaynağı arsızca yağmalamak zorunluluktur. Sürekli daha fazla enerji harcamak, öte yandan enerji maliyetini düşürerek sermayenin büyüme ve kârlılık oranlarını yüksek tutmak kapitalizmin önceliğidir.” (Serhat Koldaş, Küresel Isınma ve Doha’nın Doğası, MT, Ocak 2013)

Kapitalizm bununla kalmayıp, ormanları ve yeşil alanları katlederek atmosferde aşırı miktarda bulunan karbondioksitin doğa tarafından emilmesini de engellemektedir. Ormanların yapılaşmaya, madenciliğe ve büyük ölçekli tarıma alan yaratmak üzere katledilmesi, sermaye için devasa bir rant ve kâr kapısı yaratıyor. Bu yüzden de burjuvazi dünyanın akciğerlerinin yok olmasının nelere mal olacağını hiç umursamıyor. ODTÜ’den geçecek yol projesinin neden olacağı orman katliamına dur demek için eylem yapanlara, “Orman isteyenler için ormanlar bol. Ama şunu bilmiyor, yol medeniyettir. … Ormansa sizleri ormanlara gönderelim, gidin ormanlarda yaşayın” diye seslenen Erdoğan, burjuvazinin mantığını pek güzel özetliyor aslında. Arsız ve doyumsuz burjuvazi medeniyeti beton ve asfaltla ölçüyor. Ama bu “medeniyet” dünyayı yok oluşa sürüklüyor.

Kapitalizmin yarattığı medeniyet çoktan çürüyerek karşıtına dönüşmüş ve insanlığı ve doğayı tehdit eder hale gelmiştir. Bu köhnemiş sistemde bilim ve teknoloji insanlığa değil burjuvaziye hizmet eden yıkıcı bir araca dönüşmüştür. Ama burjuvazi aynı zamanda kendi mezar kazıcısını da yaratmış bir sınıftır. Dolayısıyla proletarya umutsuzluğa kapılmak yerine, bütün bu sorunlara neden olan yağma ve talan sistemini ortadan kaldırarak doğanın ve insanlığın kurtuluşunun önünü açmalıdır. Üretim araçlarının özel mülkiyetine ve burjuvazinin iktidarına bir devrimle son veren proletaryanın, planlı, insanla ve doğayla dost bir üretim sistemini hayata geçirerek, kapitalizmin şimdiye dek yol açtığı doğa tahribatının da üstesinden gelebileceğine olan inancımız ve umudumuz tamdır.

Kaynak: 
Marksist Tutum, Ekim 2013, no: 103