Navigation

İspanya’da 8 Mart Kadın Grevi: “Biz Durursak Dünya Durur!”

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
ABD’de de, İspanya’da da, Türkiye’de de egemenler bilmektedirler ki, bugün basitçe kadın hareketi ya da tepkisi biçimine bürünen hareketler kitleselleşip yaygınlaştıkları takdirde diğer toplumsal muhalefet kesimleri üzerinde de ivmelendirici bir etki yaratma potansiyeline sahiptir. Hele de sınıfsal öz gerek taleplere, gerek katılıma, gerekse duruşa yansıdıkça, egemenlerin duydukları korku daha da artacaktır.

Bu yıl 8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü eylemleri tüm dünyada her zamankinden çok daha yüksek katılımlarla gerçekleşti. Pakistan, Bangladeş, Filipinler, Hindistan, Güney Kore, İtalya, İngiltere, Yunanistan, Türkiye, Arjantin… Onlarca ülkede kadınlar çifte ezilmişliğe, şiddete, tacize, cinsiyet ayrımcılığına karşı meydanlardaydı. Bu eylemlerin en kitlesel olanları ise İspanya’da yapıldı. Bu kitleselliği sağlayan şey 8 Mart’ın ulusal ölçekte bir grevle taçlandırılmasıydı. Milyonlarca kadının “evde de işte de çalışmıyoruz” diyerek hayatı durdurduğu bu grev, aynı zamanda 8 Mart vesilesiyle gerçekleştirilen ulusal ölçekli ilk kadın grevi olarak da tarihe geçti.


Yüzlerce kadın örgütünün ve sol örgütlerin katılımıyla oluşturulan “Feminist Koordinasyon”, İspanya’da bu hareketin örgütlenmesi için aylardır yoğun bir hazırlık yürütmüş ve 8 Mart’ın ulusal ölçekteki 24 saatlik bir grevle birleştirilmesi çağrısında bulunmuştu. Bu çağrıya olumlu yanıt veren sendikaların bir kısmı bir gün, daha büyük bir kısmıysa (CCOO ve UGT de bunlar arasında) her vardiyada iki saat olmak üzere iş bırakma kararı aldı. Ancak sendika bürokrasisi, tabanın baskısıyla alınan bu kararın hayata geçmemesi için elinden geleni yapmaktan da geri durmadı. Bunun yanı sıra, düzen cephesine damgasını basan şey, patronların tehditleri, iktidardaki sağcı Halk Partisinin (PP) grevi karalaması ve kimi papazların grevin arkasında “şeytan”ı keşfetmeleri idi! Buna rağmen milyonlarca işçi iş durdurdu. İşe ve okula gitmeyen kadınlar o gün evlerine de girmediler ve tüm gün ve gece boyunca sürdürdükleri sokak eylemlerinde, sömürüye, ayrımcılığa, tacize, tecavüze, şiddete ve erkek egemenliğine karşı öfkelerini ve taleplerini haykırdılar. Feminist örgütler genelde erkeklerin katılmasına sıcak bakmamalarına rağmen, on binlerce erkek işçi ve öğrenci de yürüyüşlere katılarak kadınlara destek verdi. Her ne kadar “feminist” eylem olarak anılsa da, aslında bu olguların tümü eylemlere tam da 8 Mart’ın özüne uygun bir içerik kazandırdı. Keza patronların yaptığı grev karşıtı açıklamalar ve greve katılacaklara yönelik tehditler de bu eylemlerin sınıf karakterini net bir şekilde göstermektedir. Burjuva medya ünlü artistleri, gazetecileri, burjuva politikacıları ve küçük-burjuva feminist zihniyetin yansıdığı döviz-pankart-sloganları öne çıkararak bu gerçekliğin üstünü örtmeye çalışsa da, eylemlere nicelik olarak da damgasını basan, işçi sınıfının kadınları ve gençleriydi.

“Biz durursak dünya durur” diyen emekçi kadınlar sadece birkaç merkezde değil İspanya’nın dört bir yanında yürüyüşler ve mitingler gerçekleştirdiler. Üniversitelerin ve büyük işyerlerinin önlerinde, şehir merkezlerinde toplanan on binlerce kadın, kitlesel yürüyüş kolları oluşturarak meydanlara aktı. Katalonya’da bunlara yol kesme eylemleri de eşlik etti. Grev özellikle kamu sektöründe etkili oldu ve çeşitli sektörlerden 6 milyona yakın işçi greve çıktı. Eğitim, sağlık, medya ve diğer işyerlerinde iş bırakan işçiler tüm gün boyunca kadın eylemlerine katıldılar. Keza öğrenciler de.

Öğrenci sendikalarının çağrısıyla gerçekleştirilen 24 saatlik greve ortaöğretim ve üniversitelerde %90’a varan bir katılım sağlandı. Sosyalistlerin yönetimindeki öğrenci sendikaları, devrimci sloganları, döviz ve pankartları eşliğinde on binlerce kadın ve erkek öğrencinin katılımıyla dâhil oldular eylemlere.

Böylece İspanya, 2003’teki savaş karşıtı gösterilerden ve 2011’deki “öfkeliler” hareketinden sonraki en kitlesel eylemlere sahne oldu. Yürüyüşlere katılım Madrid’de 1 milyona yakın, Barcelona’da 600 bin, Seville’de en az 200 bin, Gasteiz’de 70 bin, Bilbao’da 50 bin idi ve aynı durum on binlerin katılımıyla onlarca farklı kent ve kasaba için de geçerliydi. Eylemlerde özellikle genç kadınların militan ruh hali dikkat çekiciydi. “Kadınlar olmadan devrim olmaz” sloganı da onların öne çıkan sloganlarından biriydi.

Gerek 8 Mart eylemlerinin gerekse çeşitli vesilelerle ortaya serilen “kadın tepkisi”nin bu ölçüde kitlesel olmasının yolunu açan faktörler hiç kuşku yok ki, kapitalizmin içinde bulunduğu tarihsel krizle doğrudan bağlantılıdır. Kriz, savaş, yoksulluk, işsizlik, eşitsizlik cenderesinin en çok sıkıştırdığı kesim, istisnasız tüm ülkelerde kadınlar, özellikle de genç kadınlardır. Bu durum, kadınların tepkilerini de giderek çok daha radikal hale getiriyor. Bunu sadece İspanya’da değil diğer ülkelerde de görmek mümkündür. Hatırlanacağı gibi, faşist söylemlerle kadınlara, LGBT’lere, göçmenlere, Müslümanlara, işçi haklarına, demokratik haklara pervasızca saldıran Trump’ın 2017 Ocağında görevi devraldığı gün ABD’de 4 milyondan fazla kadının katıldığı “kadın yürüyüşleri” gerçekleştirilmişti. ABD’nin tanık olduğu en kitlesel eylemler olarak tarihe geçen bu yürüyüşlerin yapıldığı gün, Avrupa’dan Asya’ya, Afrika’ya onlarca ülkede de yüz binlerce kadın kitlesel eylemlerle Trump’ı protesto etmişti.

Sadece bunlar değil, Türkiye’de de kadınlar, toplumsal muhalefeti sindirmek üzere baskıları alabildiğine tırmandıran ve göz açtırmamaya çalışan rejime rağmen, meydanlarda en çok sesi çıkan kesimi oluşturmaktadırlar. Örneğin referandum sonrasındaki protestolara kadınlar damgalarını basmışlardı. İşten atılan KESK’li kamu çalışanları Ankara’dan İstanbul’a pek çok kentte her türlü baskıya rağmen sokaklarda açtıkları stantlarda direnişlerini sürdürmeye çalışırken, bunların büyük bir kısmını kadın işçiler oluşturmaktadır. Keza geçtiğimiz günlerde gerçekleştirilen 8 Mart mitinglerinin ve İstiklal Caddesindeki “feminist yürüyüş”ün bu denli kitlesel hale gelmesi de, emekçi kadınların ve genç kadınların, kadın sorunu olarak daraltılan kalıbı fazlasıyla aşan, çok daha geniş ekonomik ve sosyal sorunlardan dolayı patlama noktasına gelmelerinin bir yansıması olmuştur. Kadınlara ve çocuklara yönelik şiddete ve taciz-tecavüz vakalarına karşı gerek söz gerekse eylem biçiminde yükselen toplumsal tepkinin şimdiye dek görülmedik boyutta kitleselleşmesini de bundan bağımsız değerlendirmemek gerekir. Ekonomik, sosyal ve siyasal hoşnutsuzluğunu ve tepkisini baskılar yüzünden doğrudan ifade edemeyen milyonlarca insan, toplumsal meşruiyetinden faydalanarak tepkilerini daha korkusuz bir şekilde bu kanaldan dile getirebilmektedir. Aslında bizzat Erdoğan’ın, kadın ve çocuklara yönelik şiddeti ve diğer saldırıları gündeme taşımamaları konusunda medyaya ayar çekmeye çalışması da, bizzat hoca tayfasına yönelik “sesinizi kesin” minvalindeki çıkışları da, bu kanalın daha fazla “istismar edilmesini” engellemeye dönük adımlar olarak okunmalıdır.

Zira ABD’de de, İspanya’da da, Türkiye’de de egemenler bilmektedirler ki, bugün basitçe kadın hareketi ya da tepkisi biçimine bürünen hareketler kitleselleşip yaygınlaştıkları takdirde diğer toplumsal muhalefet kesimleri üzerinde de ivmelendirici bir etki yaratma potansiyeline sahiptir. Hele de sınıfsal öz gerek taleplere, gerek katılıma, gerekse duruşa yansıdıkça, egemenlerin duydukları korku daha da artacaktır.