Navigation

İtalyan Seçimlerine Aşırı Sağ Damgasını Bastı

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Kapitalizmin içinde bulunduğu tarihsel kriz kendini yalnızca ekonomik çalkantılarla değil, siyaset alanındaki şiddetli sarsıntılarla da ortaya seriyor. Bu durumun tipik yansımalarından biri geleneksel burjuva partilere duyulan hoşnutsuzluğun artması ve bu partilerin güç kaybına uğramasıdır. Buna mukabil kimi ülkelerde hem sol hem de sağ uçlar eş zamanlı olarak yükselişe geçerken, çok daha fazlasında faşist hareketler giderek daha kitlesel hale gelmektedir. Egemenlerin, ihtiyaç duyduklarında işçi sınıfına ve sola karşı kullanacakları bu sopayı her zaman yedeklerinde tuttuklarını biliyoruz. Son yıllarda bu sopanın artık çok daha açıktan gösterilir hale geldiğini de görüyoruz. Almanya’dan Avusturya’ya, Polonya’dan Bulgaristan’a, Macaristan’dan Çekoslovakya’ya çok sayıda Avrupa ülkesinde neo-faşist partiler parlamentoya girecek kadar güç kazanmış durumdalar. Son olarak İtalya’da da, 4 Martta yapılan parlamento ve senato seçimlerinde, faşist partiler şimdiye dek aldıkları en yüksek oya ulaştılar ve bunların bazıları koalisyon alternatiflerine dâhil olma noktasına geldiler.

Aslında kimi burjuva yorumcuların “deprem” olarak nitelendirdiği bu tablo beklenmiyor değildi. Geleneksel partilere duyulan tepki nedeniyle katılımın İtalya ölçütlerine göre düşük bir oran olan %73’te kaldığı ve Matteo Renzi liderliğindeki merkez sol Demokratik Partinin kitlelerden şamar yiyerek 7 puanlık bir oy kaybına uğradığı bu seçimlerden sağ ezici bir galibiyetle çıktı. Demokratik Partinin oy oranı %18,7’ye düşerken, toplamda %70’i aşan çeşitli renklerden sağ partilerin (%3 seçim barajını aşanlarının) aldığı oylar şu şekilde gerçekleşti:

Beş Yıldız Hareketi %32,7

Liga (eski Kuzey Ligası) %17,4

Forza Italia (Haydi İtalya) %14

Fratelli d’Italia (İtalya’nın Kardeşleri) %4,3

Bunlardan son üçü bir küçük partiyle daha birlikte seçimlere ittifak halinde girdi ve bu sağ ittifak toplamda %37 oy aldı.

Birkaç küçük partiyle birlikte seçime katılan Demokratik Partinin “merkez sol” ittifakının toplam oyu ise %22,8’de kaldı.  

Söz konusu partilerin ve ittifakların tek başına hükümet kuracak çoğunluk sağlayamadığı bu seçimler bir koalisyon hükümetine ya da bu sağlanamadığı takdirde yeni seçimlere işaret ediyor.

Seçimlerin ardından, aşırı sağ Liga’nın lideri Matteo Salvini, iktidara ve başbakanlığa talip olduklarını açıklasa da, Avrupa Birliği ve AB yanlısı burjuva çevreler, AB karşıtlığına odaklanmış bir propagandif söyleme sahip olan Liga ve Fratelli d’Italia gibi aşırı sağ partilerin yer aldığı bir koalisyonu, AB içindeki krizi daha da derinleştirecek bir tehlike sinyali olarak görüyorlar. Daha ılımlı partiler tarafından dengelenmemiş bir M5S (Beş Yıldız Hareketi) azınlık hükümetine de mesafeli duruyorlar. Bu yüzden de Berlusconi’nin Forza Italia’sı ile Demokratik Partinin liderliğindeki bir “büyük koalisyon”un yolunun döşenmeye çalışıldığı söyleniyor. Ancak şu anda büyük bir belirsizlik hâkim ve koalisyon görüşmelerinin haftalarca sürebileceği tahmin ediliyor. Öyle görünüyor ki, İtalya’nın önünde de, Almanya’da aylar süren ve nihayetinde burjuvazinin dayattığı “büyük koalisyon”un geçtiğimiz günlerde kurulmasıyla çözülen bir siyasi kriz süreci uzanmaktadır. Üstelik bir hükümet kurulsa bile, bu siyasi istikrarın kalıcı bir şekilde sağlandığı anlamına gelmeyecektir.

İtalyan seçimlerinden böylesi bir tablonun doğmasının kuşkusuz pek çok belirleyeni var. Tümü de tarihsel krizin çeşitli görüngüleri olan bu belirleyenlerin başında, 2008 krizinde şiddetli bir şekilde sarsılan İtalyan ekonomisinin bir türlü toparlanamaması geliyor. Buna eşlik eden en önemli iki olguyu ise, tırmandırılan saldırı politikalarıyla krizin faturasının emekçi sınıfların sırtına yüklenmesi ve işsizliğin kronikleşen bir sorun haline gelmesi olarak sıralayabiliriz. Bu tablo, emekçi kitlelerin hoşnutsuzluğunu alabildiğine arttırırken, o dönemden bu yana bunun siyaset alanına yansıması, öncelikle, bu tablonun müsebbibi olarak görülen Berlusconi’nin ve ardından bir umutla iktidar koltuğuna oturtulan Demokratik Partinin cezalandırılması şeklinde olmuştur. İkinci sonuç, 2008 krizini takiben milliyetçi, popülist bir demagojik söylemle ortaya çıkan Beş Yıldız Hareketinin çok kısa bir süre içinde en yüksek oyu alan parti haline gelmesidir. Üçüncüsü ise, ekonomik ve toplumsal krizi ve göçmen sayısındaki artışı kitlelerin tepkisini milliyetçi, ırkçı kanallara akıtmak için istismar eden aşırı sağ ve faşist hareketlerin sıçramalı bir büyüme kaydetmeleridir.

Düzenle bütünleşen solun aczi

İtalya’da nicedir düzen solu haline gelip sosyal demokratlaşan KP uzantısı partilerin (şu anda bunun en büyük bölüğünü Demokratik Parti oluşturuyor) onyıllardır kapitalist saldırı programlarının uygulayıcısı olmaları, solun büyük bir güç kaybına uğramasına yol açmış durumda. Berlusconi’nin temsilcisi olduğu merkez sağ yolsuzluklarla, seks skandallarıyla vs. özdeşleşip güç kaybederken, sonuncusunu Demokratik Partinin temsil ettiği merkez sol partiler, uzun bir süredir kesinti programlarıyla, çalışanlara ve emeklilere yönelik saldırılarla, işsizlikle özdeşleştirilip tepkinin odağına yerleştirilmiş bulunuyorlar.

KP’nin bölünme süreçlerinde ortaya çıkan daha sol oluşumlar da, neoliberal saldırı programlarının uygulayıcısı olan hükümetlere koalisyon ortağı olarak katılmalarından ötürü aynı tepkilere maruz kalmışlardır. Örneğin bir zamanlar güçlü bir çıkış yaparak kitlesel bir desteğe ulaşan Rifondazione Comunista, böylesi bir koalisyona katıldığı için bugün alabildiğine küçülmüş ve tek bir milletvekili bile çıkaramayan bir örgüte dönüşmüştür. Nitekim son seçimlere “İktidar Halka” adı verilen bir ittifakın başını çekerek girmiş ve bu ittifak sadece %1 oy alarak barajın altında kalmıştır.

Demokratik Partiden ayrılanların oluşturduğu ve liderliğini Massimo D’Alema’nın yaptığı bir platform olarak seçimlere katılan Liberi e Uguali (Özgür ve Eşit) ise ancak %3,4 oranında oy alabilmiştir. Yani, 1990’ların sonundaki koalisyon hükümetinin başbakanlığını yapan ve bu hükümetin uyguladığı politikalarla emekçilerin tepkisini çeken D’Alema’nın sözde sol söylemleri bir işe yaramamıştır.

Avrupa’nın pek çok ülkesinde olduğu gibi İtalya’da da sendikal hareketin geleneksel olarak “komünist” ve “sosyalist” partilerin etkisi altında gelişmesi, bu partilerdeki zayıflamanın ve izledikleri sınıf işbirlikçi politikaların otomatik olarak sendikalara da yansımasını beraberinde getirmiştir. Sonuçta, bir yandan sendikal bürokrasinin ihanetleri, öte yandan işten atmaları kolaylaştıran, geçici işçiliği yaygınlaştıran iş yasaları sayesinde giderek zayıflayan sendikal örgütlülük, işçi sınıfının örgütsüzlüğünü daha da perçinlemektedir. Özellikle genç işsizliğinin rekor düzeylerde seyrettiği, buna mukabil düşük ücretler nedeniyle çalışanların ancak birden fazla işte çalışarak hayatlarını sürdürebildiği, eğitim ve sağlık başta olmak üzere kamu hizmetlerindeki kesintilerin arttığı, yoksulluk oranının son yıllarda azami düzeye çıktığı bir ortamda, örgütsüzlük işçi sınıfına çok daha büyük bir darbe indirmektedir.

Bu noktada gençlik faşist tuzaklara özellikle açık hale gelmektedir. Genç işsizliğinin %30’lara tırmanması, hatta bazı bölgelerde %55’i aşması ve çoğu ancak part-time ya da geçici işler bulabilen genç işçilerin ücretlerinin ortalama ücretlerin üçte birine dek gerilemesi gençlik içindeki tepkilerin çok daha uçlarda yaşanmasına yol açmaktadır. Devrimci bir alternatifin yokluğunda, bu tepki faşizme doğru çeşitlenmiş sağ hareketlere kanalize olmaktadır.

Ayrıca şunu da vurgulamak gerekir ki, aşırı sağın güçlenmesinde başat bir faktör olan göçmen düşmanlığının artmasında da Demokratik Partinin rolü bulunmaktadır. Zira bu parti, beş yıllık iktidarı boyunca, ABD öncülüğündeki emperyalist koalisyonun milyonlarca insanı yerinden yurdundan eden savaş politikalarının destekleyicisi ve AB’nin göçmen karşıtı politikalarının İtalya’daki uygulayıcısı olmuştur. Sol geçinen bu partinin enternasyonalist yaklaşımı öne çıkarmak yerine göçmenlere cephe alması, emekçilerin milliyetçiliğe kayma zeminini güçlendirmiştir. Üstelik İtalya’ya denizden kaçak yollarla girmeye çalışırken boğulup hayatını kaybeden binlerce mültecinin sorumluluğu da onun sırtındadır.

Aşırı sağın yükselişi

Son seçimlerin sonuçları, on yıllardır iktidarda olan ve birbirinin kopyası neoliberal politikaları hayata geçiren merkez sağ ve merkez sol partilere duyulan güvensizliğin ve tepkinin somut bir ifadesidir. Hatırlanacak olursa, Berlusconi 1990’lardan bu yana merkez sağın temsilcisi olarak birkaç dönem iktidara gelmiş, fakat izlediği saldırı politikalarının yanı sıra yolsuzluklarıyla ve seks skandallarıyla da öne çıktığı bir önceki hükümet döneminde koalisyon ortaklığından çekilmek zorunda kalmıştı. Kendisi vergi kaçırmaktan dolayı siyasi yasaklı olduğu için bu seçimlere şahsen katılamadı. Ancak partisi Forza Italia’nın seçim çalışmalarına o liderlik etti ve bu parti aşırı sağdaki iki partiyle ittifak kurarak seçimlere girdi. Forza Italia’nın oy oranının %14’e düşmesi, kitlelerin onu da tıpkı Demokratik Parti gibi cezalandırdığını göstermektedir. Bununla birlikte söz konusu sağ seçim ittifakının toplam oyu, diğer partiler sayesinde %37’ye çıkmıştır.

Berlusconi’nin ortaklarından biri olan Fratelli d’Italia (İtalya’nın Kardeşleri), onun 1994’te koalisyon hükümeti kurduğu faşist MSI’nin (İtalyan Sosyal Hareketi) uzantısıdır ve bu seçimde %4,3 oy alarak parlamentoya 19 milletvekili sokmuştur. Geçen seçimlerde %1,9 oy ve 9 milletvekilliği kazandığı düşünülürse bunun ciddi bir yükseliş olduğu görülecektir.

Büyük ortak Liga ise, 1990’larda İtalya’nın zengin kuzeyinin yoksul güneyden ayrılmasını savunarak politik arenaya çıkan Kuzey Ligasının isim değiştirmiş halidir. Matteo Salvini liderliğindeki bu aşırı sağ parti, son süreçte ayrılıkçı söylemini bir kenara bırakmış ve adını da Liga olarak değiştirmişti. AB ve göçmen karşıtı söylemleriyle ulusal çapta güç kazanan Liga, bir zamanlar sadece kuzey kesimlerde sınırlı bir oy alırken, bu seçimlerde %18’e yakın oyla 73 milletvekilliği elde etti. Liga bu sonuçlarla aynı zamanda son seçimlerde oyunu en çok arttıran parti olmuştur. Zira bir önceki seçimlerde sadece %4 oy almıştı ve parlamentoya 18 milletvekili sokmuştu.

Bu üç partinin de seçim kampanyalarına göçmen düşmanı bir dil damgasını vurmuş, üçü de göçmenleri sınır dışı etme vaadinde bulunmuştu. Faşizmin geçmişte ülke için olumlu şeyler yaptığını söyleyen Matteo Salvini, geçen yıl, “İtalya’da, gerekirse zor kullanarak, sokak sokak, mahalle mahalle, kitlesel bir temizlik yapılması” çağrısında bulunmuştu!

İtalya’da bu ittifak dışında kalan, çok daha azgın faşist örgütler de bulunuyor. Forza Nuova ve Casa Pound’da somutlanan bu örgütler, onyıllardır kitleleri büyük bir açmazın içine sürükleyen ve umutlarını tüketen düzen partilerine duyulan öfkeden nemalanarak son süreçte bariz bir şekilde güçlenmiş durumdalar. Roma İmparatorluğuna ve Mussolini faşizmine yapılan göndermelerle “güzel ve büyük günlere” geri dönüş vaadi, tüm faşist hareketlerde olduğu gibi bunların söyleminin de temel eksenini oluşturuyor. “İtalya İtalyanlarındır” ya da “önce İtalyanlar” sloganlarıyla hedefe göçmenleri oturtarak kitlelerin düzene duydukları öfkeyi manipüle eden bu faşist oluşumlar, sadece sözle yetinmeyip göçmenlere fiziksel saldırılarda da bulunuyorlar.

İtalyan anayasası faşist partinin yeniden kurulmasını yasaklıyor ama “biz Mussolini’nin soyundan geliyoruz” diyerek yasalardan sıyrılmaya çalışan neo-faşist oluşumlara dokunulmuyor. Liderleri, Mussolini posterleri altında “faşist bir diktatörlüğü değil demokrasiyi savunuyoruz” demeçleri veren bu faşist partilerden biri olan Casa Pound, 14 yıl önce küçük bir grup olarak kurulmuşken, bugün bir önceki seçimlere göre oylarını 6,5 katına çıkararak 311 bin oy alan bir parti haline gelmiştir. Bu parti, gıdadan avukatlık hizmetine kadar sosyal yardımlarla yoksul mahallelerdeki emekçilerin desteğini kazanmaya çalışmaktadır. Forza Nuova ise ondan daha da keskin bir faşist söyleme sahip bir parti olup, bu seçimlere de faşist bir ittifak içinde katılmış ve bu ittifak 127 bine yakın oy almıştır. Her iki faşist parti de seçim barajını aşacak kadar oy alamıyor olsalar da, bu durum hiç de iç ferahlatmaya yetmemektedir. Zira ırkçı ve faşist yaklaşımlar siyasi arenanın merkezine doğru yayılırken aynı zamanda meşrulaşmış da olmaktadır.

Beş Yıldız Hareketi

Kendisi için “ne sağcıyız ne solcu” dese de bariz bir sağ popülist parti olan Beş Yıldız Hareketinin (M5S) yükselişi de aslında aşırı sağa doğru kayışı besleyen faktörlerden bağımsız değildir. 4 Mart seçimlerinin tartışmasız galibi olan bu parti son derece genç bir siyasi oluşum olmasına rağmen kısa sürede siyasi arenanın odağına oturmuştur. Komedyen Beppe Grillo’nun, 2008 krizinin yarattığı toplumsal öfkeyi arkalayarak ve “politik elitin çürümüşlüğü” söylemini temel alarak 2009 yılında başlattığı Beş Yıldız Hareketi 2013’te ilk kez girdiği genel seçimlerde %25,5’le en çok oy alan parti haline gelmişti. Bu durum halkın mevcut partilere ve sisteme duyduğu hoşnutsuzluğun çarpıcı bir göstergesiydi. Popülist bir söylemle sadece sağdan değil soldan da önemli oranda oy alan M5S, ertesi yıl Roma ve Turin belediye başkanlıklarını da kazandı. 2013’te en çok oyu almasına rağmen koalisyona katılmayarak kendisini yıpratmaktan uzak duran bu parti şimdi çok daha büyük bir oyla parlamentoya girmiş bulunuyor. Çıkardığı milletvekili sayısıyla parlamentoda da senatoda da üçte bir çoğunluğa sahip olan M5S, özellikle ülkenin daha yoksul bölgelerini oluşturan güney kesiminde en yüksek oyu alan (%40-%50 aralığında) parti oldu. M5S’nin artan oylarının bir bölümünün Demokratik Partiden, bir bölümünün ise Berlusconi’nin partisinden geldiği görülüyor.

M5S liderliği, seçimlere hazırlanırken, patron örgütleri ve Amerika’yla temaslarda bulunup, yerli ve yabancı sermayeye güvenceler vermiş, AB karşıtı söylemini onlar karşısında bir kenara bırakmıştı. Henüz denenmemiş olmasının avantajını genç bir yüzle bütünleştirmek üzere vitrinine 30 yaşındaki Luigi de Maio’yu koyan ve işsizlik girdabındaki gençlerden büyük bir oy alan M5S, seçim kararı alındıktan iki gün sonra, “şimdi hükümete girme zamanı” diyerek, koalisyonlara katılmayı yasaklayan parti kararını tüzüğünden çıkarmıştı. Gerekçesi ise “İtalya’yı kaosa terk edemeyiz” olmuştu.

Tıpkı diğer sağ partiler gibi M5S de “göçmenlerin ucuza çalışarak İtalyanların işini elinden aldığını” iddia ederek yabancı düşmanlığını körüklüyor.

Göçmen düşmanlığı ve anti-faşist tepkiler

Emekçi kitleleri yoksulluk ve işsizlik girdabına iten kapitalist düzenlerini aklamaya çalışan egemenler, mültecileri tüm kötülüklerin ve olumsuzlukların müsebbibi olarak gösterip günah keçisi ilan ediyorlar. Libya ve Suriye savaşının ardından Kuzey Afrika üzerinden gelen göç dalgasının en çok etkilediği Avrupa ülkelerinden biri olan İtalya’da, mülteciler uzun bir zamandır sağın, özellikle de faşist hareketlerin saldırı odağındalar. Son olarak 3 Şubatta bir Liga üyesi, sokaktaki Afrikalı göçmenlere ateş açmış ve altı kişiyi yaralamıştı.

Kuşkusuz faşistlerin giderek güç kazanmasına ve göçmenlere yönelik bu pervasız saldırganlığa tepki gösteren yüz binlerce işçi, emekçi, genç de bulunuyor. Nitekim ırkçı saldırıların ve saldırgan dilin tırmanması karşısında, 25 Şubatta, “Faşizm ve Irkçılık Bir Daha Asla” sloganıyla tüm İtalya çapında anti-faşist gösteriler düzenlendi. İtalya Ulusal Partizan Birliğinin (ANFI) çağrısıyla gerçekleştirilen ve çok sayıda sol parti ve örgütün de katıldığı protesto mitinglerine İtalya’nın pek çok kentinde on binlerce insan katıldı.

Roma’da 100 bine yakın emekçinin faşizmi ve ırkçılığı lanetleyen sloganlar eşliğinde yürüdüğü mitingde ANFI başkanı Carla Nespolo şunları söyledi: “Bugün demokrasi ve bir arada yaşam için tehlike oluşturan faşizme ve ırkçılığa hayır demek için buradayız. Tarihini bilmezsen onu tekrar yaşamaya yazgılısındır denir. Biz faşizmin ve Nazizmin trajedilerini tekrarlamak istemiyoruz.” Nespolo, “yabancı düşmanlığı ve faşist nostaljiye karşı bariyer oluşturmak için birleşmemiz gerek” derken, bunun sadece İtalya’nın problemi olmadığını, tarihsel hafıza kaybının genel olarak tüm Avrupa’yı ilgilendirdiğini ifade ediyordu. Gösteriye katılan lise öğrenciler sendikası sözcüsü ise, faşist grupların okullarda kök salmaya başladıklarını ve neo-faşist liderlerin oy için yarışmalarına hâlâ izin veriliyor olmasını aklının almadığını dile getirmişti. Mitinge katılan emekli bir işçi de, göçmenlere yönelik hoşgörüsüzlüğün korkutucu olduğunu söyleyerek, “bizler milyonlarca İtalyanın elde bavul diğer ülkelere göç ettiğini unuttuk galiba” diyordu.

Her ne kadar aşırı sağ güçleniyorsa da, seçimlerin hemen öncesinde gerçekleştirilen bu kitlesel protesto gösterileri, faşistler için meydanın tümüyle boş olmadığını da gösteriyor. İtalya’da ister bir koalisyon hükümeti kurulsun, isterse seçimler yenilensin, siyasi krizin derinleşerek süreceği görülüyor. Bu sürecin emekçi sınıflar için daha büyük yıkımlarla sonuçlanmamasının tek yolunun, onların gerçek düşmanın kim olduğunu ve çıkarlarının nerede yattığını görebilmelerinden geçtiği açıktır.