Navigation

Avrupa’da Seçimler ve Yeni Reformist Tuzaklar

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Geçtiğimiz son birkaç ay içinde, Japonya dışında tümü Avrupa’da olmak üzere, gelişmiş kapitalist ülkeler coğrafyasında bir dizi seçimler yapıldı. Haziran başlarında Avrupa çapında yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinden sonra Ağustos sonunda Japonya seçimleri, Eylül sonunda Almanya ve Portekiz seçimleri ve son olarak da Ekim ayının başlarında Yunanistan seçimleri. Bu seçimlere, dünya ekonomik krizinin ilk yılını doldurduğu bir dönemde yapılmış olması ve krizin de belirgin biçimde gelişmiş kapitalist coğrafyada kendini göstermesi dolayısıyla bir ilk sondaj gözüyle bakmak mümkün.

Bu çerçevede genel olarak şu sorular sorulabilir: Bu seçimlerde geniş emekçi yığınlar kriz karşısında bir politik tepki vermişler midir? Vermişlerse nasıl bir tepki vermişlerdir? Siyasal arenada geleceğe yönelik olarak ne gibi eğilimler görülmektedir? Ülkeler ve seçimler arasında çok çeşitli faktörlerle belirlenen farklılıklar olduğunu ve zorlama genellemelerden uzak durmak gerektiğini gözden kaçırmayarak, ortaya çıkan bazı belirgin noktaları tespit etmeye çalışalım.

Birinci olarak, gözlenen bir eğilim hemen her seçim için geçerli olmak üzere katılımda düşüşlerin olmasıydı. Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinde bu düşüklük %43 gibi bir düzeye inerek bu eğilimi en çarpıcı biçimde ortaya koymuştur. AP seçimlerinin ilk kez yapıldığı 1979 yılında seçime katılım oranı %63 iken bu oran sonraki her seçimde istikrarlı biçimde düşerek bugünkü seviyeye gelmiştir. Bunda Avrupalı kitlelerin bürokratik, ulaşılmaz ve müdahale edilemez olarak gördükleri AB mekanizmalarına duydukları tepki önemli rol oynamaktadır şüphesiz. AB sürecinin aynı zamanda dünya ölçeğinde işçi sınıfının kazanımlarına yönelik ağır sermaye saldırıları süreciyle iç içe yürümesi ve buna bağlı olarak kitlelerin yaşam şartlarının zorlaşması da bu tepkiyi şüphesiz arttıran bir etmendir. Bir diğer husus da AP’nin genel olarak AB mekanizmaları içinde, ulusal meclislere benzer bir ağırlık taşımaktan uzak olmasıdır.

Seçimlere katılımın %43 gibi son derece düşük bir seviyeye gelmesini AP’nin özel durumuyla açıklamak mümkünse de, düşmenin kendisi AP seçimlerine özgü değildir. Aynı husus, örneğin, bu seçimler içinde en önemlisi olan Almanya seçimlerinde de görülmüştür. Burada da seçimlere katılım oranı 2. Dünya Savaşı sonrası dönemdeki en düşük seviye olarak %70’e inmiştir. Diğer seçimlerde de bu durum daha düşük düzeylerde kendisini göstermiş bulunuyor. Sosyalist Partinin seçimi kazandığı ve daha soldaki iki blokun da toplam %18 dolayında oy aldığı Portekiz’de bile 1974 Karanfil Devrimi sonrası başlayan burjuva demokrasisi döneminin en düşük düzeyine gelinmiş ve katılım %60 düzeyinde gerçekleşmiştir. Hükümet partisinin (Yeni Demokrasi) halkta biriken büyük öfke sonucu sandığa gömüldüğü Yunanistan’da dahi katılım oranı geçen seçime göre 3 puan düşerek %70’e gerilemiştir.

İkinci olgu, değişik derecelerde de olsa hemen her seçimde kitlelerin hükümet partilerini ya alaşağı etmesi ya da oylarını ciddi biçimde düşürmesiydi. Japonya’da ve Yunanistan’da tek parti hükümetleri ağır yenilgi alarak hükümetten düşerken, Sosyal Demokrat Parti (SPD) ile Hıristiyan Demokrat Birlik’in (CDU/CSU) koalisyon halinde hükümeti oluşturduğu Almanya’da fatura hükümetin sol yarısı olan SPD’ye kesildi ve SPD tarihinin en ağır yenilgilerinden birini alarak hükümetten düştü. Portekiz’de ise hükümetteki Sosyalist Parti hükümetten düşmemeyi başarsa da ciddi bir oy kaybına uğramaktan kurtulamadı. Japonya’daki durumun dikkat çekici bir özelliğini de belirtmeden geçmeyelim. Seçimde aldığı yenilgiyle hükümetten düşen Liberal Demokrat Parti, 1993-94 arası 11 aylık kısa bir periyot hariç tutulursa, kurulduğu 1955 yılından bugüne dek Japonya’yı yönetiyordu.

Üçüncü olgu, sermayenin işçi sınıfına saldırı politikalarının doğal ve asli sahibi konumundaki sağ partilerin oylarında toplam olarak bir azalma olmamasıdır. Dolayısıyla hemen tespit etmek gerekir ki, bir bütün olarak bakıldığında toplumlarda genel anlamda bir sola kayıştan söz etmek mümkün değildir.

Dördüncü olgu, faşist, ırkçı ve göçmen düşmanı akımların gücü ve etkinliğinin yavaş yavaş artmakta olmasıdır. AP seçimlerinde bu tür partiler oylarını ve sandalye sayılarını arttırmışlardır. Hollanda, Avusturya ve Danimarka’da bu partilerin oyları %15-18’ler seviyesine ulaşmıştır. Ayrıca Yunanistan seçimlerinde de göçmen düşmanı faşizan parti ilk kez %5’i geçmiştir.

Beşinci olgu, geleneksel sol reformist partilerin solunda ya da dışında duran ve kimisi yeni olan oluşumların, genelde pek büyümeyen sol oylar toplamı içinde kendi paylarını arttırmalarıdır. Almanya’da Sol Parti (Die Linke) oylarını ilk kez %12 düzeyine çıkarmış, keza SPD’den daha solda addedilen Yeşiller de oylarını ciddi ölçüde arttırmışlardır. Portekiz’de Sol Blok adını almış olan bu sol yapılar oluşturdukları ittifakla yine kendi kısa tarihlerinin en yüksek oranına ulaşarak %10 oy almışlardır. Portekiz’de bunun yanı sıra geleneksel komünist partisi ile Yeşillerin oluşturduğu diğer sol ittifak da %8 oranında oy alarak hükümetteki Sosyalist Parti’nin solundaki toplam oyların %18’e çıkmasını sağlamıştır.

Sonuçlar ne ifade ediyor?

Bu seçimlerin emekçi kitleler açısından gösterdiği temel gerçeklik şudur ki, işçi-emekçi kitlelerde kriz dolayısıyla artan hoşnutsuzluk politik düzlemde henüz adresini bulamamış ve düzen karşıtı bir tepkiye dönüşememiştir. Bu da doğaldır. Çünkü hem hoşnutsuzluk henüz yeterli olgunluğa ulaşmamıştır hem de bu hoşnutsuzluğu olduğundan daha ileriye götürebilecek nitelik ve yetenekte devrimci örgütlenmeler mevcut değildir. Kaldı ki, krizler hiç de sanıldığı gibi otomatik olarak devrimci çıkışlara yol açmazlar, işçi sınıfının mücadelesini yükseltmezler. Bu, krizin yanı sıra başka etmenlerin durumuna bağlı olan bir şeydir. Bu genel noktaya ilişkin olarak Troçki’nin 1921 Almanya ayaklanması sonrasında yaptığı bir değerlendirmesinde yer alan şu sözlerini hatırlamak yerinde olacaktır:

“Bir krizin politik etkileri (sadece etkisinin menzili değil, yönü de) mevcut politik durumun bütünü ve krizi önceleyen ve ona eşlik eden olaylar tarafından belirlenir; özellikle de işçi sınıfının kriz öncesindeki çarpışmaları, başarıları ya da başarısızlıkları tarafından. Kriz, belirli bir koşullar seti altında işçi kitlelerin devrimci faaliyetine güçlü bir itilim verebilirken; farklı bir koşullar seti altında proletaryanın hücumunu tümüyle felç edebilir; hattâ krizin uzun sürmesi ve işçilerin çok fazla kayıp yaşaması durumunda, işçi sınıfının yalnızca hücum potansiyelini değil, savunma potansiyelini bile aşırı ölçüde zayıflatabilir.” (1921 “Mart Eylemi”)

Troçki’nin krizler ve işçi sınıfının mücadelesine etkileri bağlamında ifade ettiği bu hususlar sadece 1921 Almanya’sı somutluğu ile sınırlı olmayıp, evrensel geçerliliktedir. Bugünkü dünya krizi bağlamında da işçi sınıfı hareketine bu temel belirlemeleri unutmaksızın bakmak gerekir. İşçi sınıfı bugünkü krize genel olarak oldukça örgütsüzleştirilmiş ve uzun bir yenilgi döneminden miras moralsizlikle yakalanmıştır. Bu gerçeği iyi görmemiz gerekir. Bir başka ifadeyle, işçi sınıfı bilinç ve örgütlülük bakımından genel olarak oldukça geriletilmiş bir durumdadır.

Troçki’nin bu sözlerinde kilit nitelikte olan husus şüphesiz “özellikle de işçi sınıfının kriz öncesindeki çarpışmaları, başarıları ya da başarısızlıkları tarafından” ifadesiyle vurgulanan husustur. Son 25-30 yıldır işçi sınıfı genel olarak bir gerileme süreci yaşadığı, örgütsüzleştirildiği, moralsizleştirildiği, sermaye ile girdiği çarpışmalardan çoğunlukla kayıplarla çıktığı için, yani genel bir ricat halinde olduğu için bugünkü kriz ortamında politik düzlemde somutlaşan bir yükseliş ya da sola kayış otomatik olarak gerçekleşmemektedir. 2000’lerle birlikte başlayan hafif kıpırdanışlar, kısmi çıkışlar, yeniden mücadeleye yönelmeler ise henüz politik tabloyu değiştirecek bir istim yaratmış değildir.

Eğer işçi sınıfı krize, öznel bakımdan, yani bilinç ve örgütlülük bakımından olumsuz şartlarda girerse, genellikle görülen şey, beklentilerin düşmesi, eldekini muhafaza etme güdüsünün güçlenmesi ve buna bağlı olarak hâlâ burjuva merkez partilerden (sağ ve sol) medet ummayı en azından ilk aşamalarda sürdürmesi olmaktadır. Diğer bir belirgin eğilim de, genellikle kayıpları ve korkuları için öfkesini yöneltebileceği kolay kurbanlar aramaktır. Bu da özellikle işçi sınıfının işsiz ve lümpen kesimleri içinde göçmen düşmanlığı yapan aşırı sağ ırkçı partilerin güçlenmesi sonucunu doğurmaktadır. Bugün bu ikinci eğilim henüz genel planda kuvvetli değildir. Ancak yavaş da olsa genel bir yükseliş mevcut olduğu gibi, örneğin Hollanda gibi bazı ülkelerde bu eğilim küçük sayılamayacak kadar büyüme yoluna girmiştir. Yunanistan gibi genel sol kültürün ve toplumsal muhalefet geleneğinin tarihsel olarak güçlü olduğu bir ülkede bile göçmen düşmanlığını bayraklaştıran faşizan partinin (LAOS) ilk kez %5’i aşması dikkat çekicidir.

Solda yeni reformizm arayışları

Daha karmaşık bir tablo oluşturan Japonya’yı bir kenara bırakacak olursak, Avrupa’daki son seçimler vesilesiyle kendisini ortaya koyan bir husus, geleneksel burjuva düzenin solunu oluşturan reformist partilerin solunda bazı yeni oluşumların mayalanmakta olmasıdır. Bu olgu seçimlerden bağımsız olarak üzerinde durmayı gerektiren bir olgu. Zira Almanya’da (Sol Parti) ve Portekiz’de (Sol Blok) oylarını belirgin biçimde yükselterek dikkat çeken oluşumların yanı sıra, diğer Avrupa ülkelerinde de bu tür oluşumlar bulunuyor. Bunlar arasında da özellikle Fransa’da bu alanda bir hareketlilik yaşanıyor. Avrupa’nın iki büyük ve merkez ülkesi olan Almanya ile Fransa’daki oluşumlar bu eğilimin şu anki ana parçalarını oluşturuyorlar.

Almanya’da geçen yıl kurulmuş olan Sol Parti’nin oylarının %12 düzeyine yükselmesi, Fransa’da bu türden iki oluşumun birden ortaya çıkması ve onların da Avrupa Parlamentosu seçimlerinde toplamda %10’un üzerinde oy almaları, bir başarı imgesi ve umudu yaratmış gibi görünüyor. Bu gelişmelerin devrimciler açısından asli anlamı, yeni ve düzen karşıtı bir sol kılıkta ortaya çıkan bir reformist partiler modası ve bunların prim yapması ihtimalidir. Bu ihtimal gelecekte devrimci yükselişlerin önünü kesmede, artık iyice yıpranmış geleneksel reformist partilerin yerine, söylemde daha radikal ve taze görünen yeni araçların oluşturulmakta olduğuna işaret etmektedir.

Bu ifade elbette bu oluşumların ille de düzen eliyle yukarıdan planlı olarak yürütüldüğü ve başlatıldığı anlamına gelmez. Kimler nasıl başlatmış olursa olsunlar özde reformizm alanında kalan bu tür oluşumlar eninde sonunda nesnel olarak bu rolü oynamak durumundadırlar. Kaldı ki bu oluşumlar arasında en fazla tartışılan ve “sükse” yapan Fransa’daki NPA (Yeni Anti-Kapitalist Parti) hariç tutulursa, Almanya’daki Die Linke de, Fransa’daki PG (Sol Parti) de büyük oranda mevcut Sosyal Demokrat Parti’den ve Sosyalist Parti’den son birkaç yılda ayrılanlar tarafından kurulmuş partilerdir. Bu geçmişten gelenlerin, reformizmden uzaklaşıp devrim alanına geçmeleri genel olarak eşyanın tabiatına aykırıdır.

Burjuva düzenin ana kolunu oluşturan sözcülerin ve medya organlarının şimdilik bu partileri ve seçim bloklarını “aşırılık”la suçlayıp göz önünden kovmaya çalışmaları yanıltıcı olmamalıdır. Bu esas olarak bu tür politik seçeneklerin şimdilik düzen için geçer akçe olmaması ile ve daha ikincil olarak da bu hareketlerin şu an için daha radikal görünümlü bir söylem tutturmalarıyla alâkalıdır. İleride düzenin ihtiyaçları bakımından işler pekâlâ değişebileceği gibi, ikbal vakti yaklaşınca bu oluşumlar da radikal söylemlerini ve varsa programatik keskinliklerini bir kenara bırakırlar. Sınıf mücadeleleri tarihinde bunun birçok örneği yaşanmıştır. Aslında yakın tarihli bir örnek olarak Brezilya’daki İşçi Partisi örneğini hemen hatırlamak mümkündür.

Bu oluşumlar hangi süreçlerin ürünü?

Bu oluşumların nasıl bir ortamda şekillendiklerini iyi anlamak gerekiyor. Burada kilit öğe, ta 1980’lerden bu yana işçi sınıfını hedef alan saldırıların birikimi sonucu emekçi kitlelerin hoşnutsuzluğunun doğal olarak artması ve gitgide daha belirgin biçimde burjuva sol partiler haline gelen geleneksel reformist partilerin artık bu hoşnutsuzluğa cevap verme kabiliyetini yitirmeye başlamasıdır. Elif Çağlı’nın dikkat çektiği gibi: “80’ler dönemecine dek hemen tüm kapitalist ülkelerde sosyal demokrat veya benzeri akımlar kapitalizmin sorunlarını giderecek bir sol alternatif olarak göründü. Ne var ki uluslararası büyük sermaye kuruluşlarının dünya genelinde neo-liberal politikaları uygulayıp yaygınlaştırmasıyla birlikte, sağıyla soluyla burjuva partilerin fiili uygulamaları arasındaki farklar da önemini yitirmeye başladı. Kendilerini niteleyen siyasi sıfatlar her ne olursa olsun, çeşitli burjuva partilerin hükümet programları dünya sermayesinin istemleriyle uyumlu hale getirildi. Burjuvazinin sosyal demokrat partileriyle muhafazakâr ya da liberal partileri, dünya sermayesinin neo-liberal politikaları temelinde aynılaştılar.” (Çürüyen Kapitalizm)

Burjuva sol partilerin SSBC’nin çöküşüyle birlikte, 90’larda “Üçüncü Yol” (Britanya), “Yeni Orta” (Almanya), “sosyal liberalizm” (Fransa) gibi sembolleşmiş söylemlerle de bezenmiş olarak, iyice sağa kayması, siyasal arenada bunların solunda kaçınılmaz olarak bir boşluk oluşması sonucunu doğurmuştur. Dolayısıyla, kitlelerin reform özlemlerini ayakta tutacak, üzerlerindeki baskıları hafifletebileceğini düşündükleri birtakım sol alternatifler için bir zemin böylece oluşmuştur. Bu durumda kitlelerin hoşnutsuzluklarını yatıştırmak ya da kanalize etmek için siyasal planda yeni birtakım arayışların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bir devrimci alternatif büyütülemediği ölçüde de bu arayışların dalga dalga yeniden gündeme geleceğini tahmin etmek kehanet olmaz.

İşçi sınıfı ve özellikle yeni kuşaklar, düzenden duydukları hoşnutsuzluğu 2000’li yıllarla birlikte dünyanın değişik bölgelerinde, değişik biçim, güç, tempo ve kararlılıkta açığa vurmaya başladılar. Bu tepkinin en güçlü olduğu Latin Amerika’nın hemen tamamında kitle ayaklanmaları, direnişler, devlet başkanlarının devrilmesine varan isyanlar sonucu bir dizi yeni sol yönetimler oluştu. Ancak bu tür tepkilerin ikinci ve daha soluk bir adresi olan Avrupa’da hareketlenmeler Latin Amerika’daki düzey ve biçimlere asla gelmedi. Birçok ülkede grevler, genel grevler, kitle mitingleri, savaş karşıtı gösteriler, varoş isyanları, öğrenci isyanları vb. yaşandı, ama bunlar istikrarlı olmadı, yeterli bir yoğunlaşma doğuramadı ve daha önce değindiğimiz gibi politik düzlemde somutlaşan bir sonuç doğuracak ölçüde istim yaratamadı.

Ancak bu hareketliliklerden de cesaret bulan kimi çevreler son birkaç yılda yeni parti oluşumları başlattılar. Örneğin Almanya’daki süreç özellikle Schröder’in 2003’te “Ajanda 2010” adlı saldırı programını ilan etmesiyle başladı. Bu program sermaye için büyük vergi indirimlerini, emeklilik maaşlarında ve işsizlik ödeneklerinde kesintileri içeriyordu. Bu haliyle söz konusu program 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde Almanya’da işçi sınıfının kazanımlarını hedef alan en büyük saldırıyı temsil ediyordu. Bu programa karşı kısa sürede mücadeleler baş gösterdi. Yüzbinlerce işçinin sokaklara döküldüğü gösterileri, işsizlerin haftalık düzene bindirilen Pazartesi Eylemleri takip etti. Bu eylemler de sonradan daha büyük işçi eylemlerine dönüştü. Sendikaların ön ayak olduğu bu eylemlilik sürecinde SPD’den ayrılan bazı sendikacılar ile Keynesçi akademisyenler bir seçim platformu oluşturdular. Bu platform bugünkü Sol Parti’nin iki temel bileşeninden birinin başlangıcını oluşturuyordu. Bu oluşum daha sonra, eski Doğu Almanya’nın iktidar partisinin kalıntısı olan ve doğu eyaletlerinde belli bir etkisi olmakla birlikte batıda pek esamisi okunmayan Demokratik Sosyalizm Partisi ile birleşerek 2007’de Sol Parti’yi oluşturdu. Bu parti içinde az sayıda küçük radikal gruplar da bulunmaktadır.

Henüz nihai programını oluşturmamakla birlikte, “Demokratik Sosyalizmi” savunduğunu söyleyen parti, seçim programında büyük sermayeye ve zenginlere yüksek vergiler getirmeyi, özelleştirmeleri durdurmayı, asgari ücret uygulamasını getirmeyi, yasak olan genel grev hakkını getirmeyi ve hatta uzun vadede özel mülkiyeti ve “iktidar aygıtlarını” kaldırmayı hedeflediğini söylüyor. Diğer taraftan Alman askerlerinin Afganistan’dan derhal geri çekilmesini ve AB mekanizmalarının da demokratikleştirilmesini savunuyor. Bu tür partilerin, geleneksel olarak Sosyal Demokrat Partiye oy vermekten artık gına getirmiş olan emekçilerin bir kesimine ve yeni kuşakların bir kesimine cazip gelmesi anlaşılır bir şeydir.

Sol Parti bu son seçim sürecine kadar Alman medyası tarafından neredeyse tümüyle yok sayılmaya çalışılsa da, tüm anketlerin belirgin yükselişe işaret etmesiyle birlikte saklanabilir olmaktan çıkmıştır. Elbette medya bu partiyi genelde bir öcü gibi göstermeye çalışmıştır. Diğer taraftan Batı Avrupa’nın geri kalanına göre daha yasakçı bir devlet olan Almanya’da bu parti “anayasal tehdit” olarak görülen faaliyetleri gözetleyen “Anayasayı Koruma Kurumu” tarafından gözetim altında tutulmakta.

Her ülkenin farklılıklarına bağlı olarak oluşum süreçleri, bileşenleri ve söylemlerindeki bazı vurguları farklılıklar gösterse de, genel olarak söylenebilecek şey bu tür oluşumların parlamentarist ve reformist bir öz taşıdıklarıdır. Fransa’da bu eğilim iki ayrı partide somutlaşmış durumdadır ve her iki parti de yaklaşık bir yıl önce birkaç ay arayla kurulmuştur. Bunlardan biri (Sol Parti) Sosyalist Parti’den kopanlar tarafından kurulurken, diğeri (Yeni Anti-Kapitalist Parti) Troçkist bir grup olan LCR tarafından kurulmuştur. Ancak her ikisinin de içinde yer alan başka çevre ve gruplar, eğilimler bulunmaktadır. Her iki oluşum da sonuçta Fransa’da son yıllarda yaşanan göçmen işçi isyanlarının, öğrenci-işçi protestolarının, grevlerin ve diğer mücadelelerin yarattığı durum üzerine ve Sosyalist Parti ile Komünist Parti’nin iyice sağa kayma ve itibar yitirmeleri üzerine hayat bulmuşlardır.

İşin aslına bakılacak olursa, neo-liberalizmin itibar yitirdiği ve Keynesçi uygulamalara göz kırpıldığı şu günlerde bu akımlar esas olarak eski Keynesçi ve “sosyal” devletçi günlere geri dönme hevesini somutlamaktadırlar. O nedenle bu akımların esas olarak sol seçmen kitlesi nezdinde prim yapması mümkündür.

* * *

Marksist Tutum sayfalarında daha önce birçok kez dikkat çekildiği gibi, dünya yeni bir reformlar dönemine değil, aksine sistem krizi ve buna bağlı bir emperyalist savaş sürecine girmiştir. Sosyal reformizmin altın dönemi olan 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde hem SSCB’nin belli bir gücü ve itibarı vardı, hem de kapitalizm tarihinin en büyük ekonomik yükseliş sürecini yaşıyordu. Bugün ve yakın gelecek için bu iki temel koşulun da mevcut olmadığı açıktır. Bu durum, ufukta yeni bir sosyal reformlar dönemi için pek elverişli bir zemin olmadığına işaret eder. Açıktır ki bugünler 1950’ler ve 60’lardan ziyade 1930’lara benzemektedir.

Ancak, özde eski reformizmi canlandırma peşindeki yeni siyasi oluşumların kapsamlı reformlar getirmeleri pek mümkün olmasa da, asıl mesele bu değildir. Asıl mesele kitlelerde reformist yanılsama ve umutların yeniden canlandırılarak, onların düzen karşıtı bir yönelime girmelerini engelleyici yeni tuzakların, emniyet supaplarının yaratılmakta oluşudur. Bu konuda dikkatli olmak bir zorunluluktur.

Kriz dönemi işçi sınıfının devrimci örgütlülüğünü büyütmek için daha elverişli koşullar yarattığı halde, kendine devrimci diyenlerin de emek ve ümitlerini yeni reformist projelere yöneltmesi büyük bir aymazlıktır. İşçi sınıfını yıllarca pençesinde tutarak düzene eklemleyen geleneksel reformist partiler hazır itibar yitirerek erozyona uğramaya başlamışken, yapılması gereken, yeni reformist projelere yazılmak değil, işçi sınıfının bağımsız devrimci örgütlülüğünü ilerletmek için daha fazla ter akıtmaktır. Gün devrimci çalışmaya hız verme günüdür.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:56, Kasım 2009