Anayasa Paketi ve Statükocu Hezeyanlar

Levent Toprak

1 Nisan 2010

Hükümetin yeni anayasa değişikliği paketini gündeme getirmesiyle birlikte egemen sınıf içi çatışma bir kez daha kriz noktasına gelmiş durumda. Hükümetin geri adım atmaması halinde 2007’deki gerilimli seçim ve referandum sürecine benzer bir durumun oluşacağını tahmin etmek zor değil. AKP’nin yüksek yargıya ilişkin öngörülen düzenlemelerde geri adım atmaması halinde, aşağı yukarı tüm olasılıkların ülkenin bir seçim düzlemine girmesi anlamına geldiğini de görmek gerekiyor. Dolayısıyla politizasyonun artacağı bir sürece girildiği aşikâr. İster sadece referandumla sınırlı kalsın, ister onu takiben bir erken seçim de buna eklensin, bu sürece ilişkin sağlıklı bir sınıf perspektifi ortaya koymak kaçınılmaz bir gereklilik.

Meseleye birkaç yönden yaklaşmak netlik bakımından yararlı olacaktır. Birincisi, gündeme getirilen bu anayasa değişikliğinin ardındaki gerçek motivasyonların ve bu temelde alevlenen tartışmanın karşılıklı taraflarının ileri sürdüğü iddiaların içyüzünün ortaya konmasıdır. İkincisi, bu tartışmada havada uçuşan ve hikmetinden sual olunmazmış gibi sunulan birtakım kavramlara Marksizmin yaklaşımıdır. Üçüncüsü ise, bugünkü somutlukta söz konusu anayasa paketi sorununda işçi sınıfının genel demokratik çıkarları bakımından nasıl bir yaklaşım benimsenmeli sorunudur.

Paketin sebebi ve çatışmanın doğası

AKP’nin bu paketi “ülkedeki demokratik standartları yükseltmek için” getirdiğini propaganda ettiği malûm. Oysa ne getirip ne götürdüğünden bağımsız olarak, paketin iki temel motivasyonla gündeme getirildiği aşikârdır. Birincisi AKP hakkında pişirilmekte olan yeni bir kapatma davasının önünü kesmek, ikincisi de Ergenekon davaları aracılığıyla yürütülmekte olan tasfiye sürecini tıkayan statükocu-Kemalist yargı bariyerlerini kırmak. Paketin burjuva düzen cephesi açısından özünü bu hususlardaki düzenlemeler oluşturmaktadır. Zaten burjuva çevrelerde ve medyada yürüyen hararetli tartışmaların da bu hususlara odaklanmış olması bunu açıkça göstermektedir.

Getirilen pakete bütünsel olarak bakıldığında, öngörülen düzenlemelerin kabaca iki gruba ayrılabileceği görülüyor. Birinci grupta esasen yargı alanına ilişkin değişiklikler ile parti kapatmaya ilişkin değişiklikler yer alırken, ikinci grupta ise esasen yurttaş hak ve özgürlükleri alanına ilişkin bazı düzenlemeler yer alıyor. Biraz daha somutlayacak olursak, birinci grup maddeler Anayasa Mahkemesi ile HSYK’nın (Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu) üye sayısı, bileşimi ve seçim usullerine ilişkin düzenlemeleri, Yüksek Askeri Şura ve HSYK kararlarının yargı denetimine açılmasını, ordu komuta kademesinin Yüce Divan’da yargılanabilir hale getirilmesini, askeri mahkemelerin yargılama yetkilerini kısıtlayan düzenlemeleri, parti kapatmanın zorlaştırılmasını ve siyasi yasakların azaltılmasını içermekte. İkinci grupta yer alan değişiklikler ise, önemli bazı grev yasaklarının (siyasi amaçlı grev, dayanışma grevi, genel grev gibi) kalkması, memurlara ve emeklilere “toplu sözleşme” hakkının tanınması, yurt dışına çıkış kısıtlamasının daraltılması, kadınlar ve yaşlı, çocuk ve engelliler için getirilebilecek pozitif ayrımcı uygulamalara anayasal zemin sağlanması gibi bazı hak ve özgürlükleri bir ölçüde genişleten düzenlemeleri içeriyor. Bunların dışında kaldığını söyleyebileceğimiz ve “sürpriz” diye sunulan bir maddeyi ise, Anayasanın geçici 15. maddesinin kaldırılması suretiyle, faşist 12 Eylül darbecilerine yargılama yolunun açılmasını sağlayan düzenleme oluşturuyor.

Hiç kuşkusuz, AKP için ikinci gruba giren düzenlemeler ile 12 Eylülcülere ilişkin düzenleme, düzen muhalefetinin salvolarını etkisizleştirmek ve paketin toplumda kabul edilebilirliğini arttırmak için eklenmiş çeşnilerden ibarettir. İşçi sınıfı için en dikkate değer olabilecek memurlara ilişkin düzenlemenin bile aldatmaca niteliğinde olması, yani grevsiz bir toplu sözleşmenin getirilmesi, AKP’nin demokrasi sevdasının boyutlarını göstermeye fazlasıyla yeter. Bu bahiste, pek çok sendikal kısıtlamalara, söz, toplantı ve örgütlenme özgürlüğü bağlamındaki yasak ve kısıtlamalara, seçim barajı gibi temel demokratikleşme başlıklarına el bile atılmamış olmasını saymaya bile gerek yok. Aynı şekilde, temel demokratik sorunlardan biri olan Kürt sorununun çözümüne yönelik demokratik düzenlemelerin getirilmemesi de öyle.

Asıl olan AKP için bir beka sorunu anlamı kazanmış olan birinci grup düzenlemelerdir. Bu kapsamdaki, parti kapatmanın zorlaştırılması ve bu davalara bakan Anayasa Mahkemesine ilişkin düzenlemeler izah gerektirmiyor. Bu şüphesiz AKP’nin kendi kapatılma endişesinden kaynaklanan, ama son tahlilde olumlu bir adım olmuştur. Ancak AKP’nin, bu tür durumlarda hep yaptığı gibi, işi yine topal, güdük bir şekle sokmaktan geri durmadığını belirtmeden geçmemek gerekiyor. Düzenleme, parti kapatma davası açma gerekçelerini içerik yönünden ortadan kaldırmak ya da ciddi anlamda daraltmak yerine, yalnızca hukuksal prosedürü teknik bakımdan zorlaştırmakla yetinmektedir.

Diğer düzenlemeler ise yine AKP için bir beka sorunu anlamına gelen Ergenekon davaları bağlamındadır. AKP’yi hedef alan darbeci teşebbüs ve yapılanmalara yönelik Ergenekon süreci henüz bir sonuca vardırılamamıştır ve statükocu-darbeci güçlerin bu süreci baltalamada bir tür ana üs olarak kullandıkları kurumlar, HSYK başta olmak üzere yüksek yargı organlarıdır. Ergenekon sürecinin akamete uğraması AKP (ve Fethullah Gülenciler) için neresinden bakılırsa bakılsın ciddi bir risktir. O nedenle hükümet hiç de demokratik saiklerle değil, savunma refleksiyle, bu tür başlarına buyruk kapalı devre kast yapılarını hedef alan bir hamleye soyunmuştur.

Dolayısıyla, yeri gelmişken belirtelim ki, AKP’nin tüm bunları “işsizlik ve yoksulluk gibi memleketin onca sorunu varken gündem saptırmak için” ortaya getirdiği iddialarının bir kıymeti harbiyesi yoktur. Bu vesileyle gündemin buraya odaklandığı ve AKP’nin bu yönden bir fayda sağladığı muhakkaktır, ama konuyu bunun için gündeme getirdiğini söylemek demagojik bir hedef şaşırtmadır. Bu iddiaları ortaya süren statükocu partilerin ve medyanın işsizlik ve yoksulluk gibi sorunları dert edinmenin uzağından yakınından geçmeyen riyakârlar olduğu açıktır.

AKP’nin anayasa değişikliğine soyunması ve bunu referanduma götürmesi olasılığı karşısında ciddi bir paniğe kapılan statükocu burjuva cephenin savları ise ayrı bir yalan ve aldatmaca yumağı oluşturuyor. Bu kesim büyük bir paniğe kapılmış durumdadır. Ayrıcalıklarının ve düzen çerçevesi içinde sahip oldukları ağırlığın azalması anlamına gelen bu değişikliklere ölümüne karşı çıkıyor ve yaygarayı koparıyorlar. Ağızlarına doladıkları argümanlar ise “yargının siyasallaştırılması”, “yargı bağımsızlığını yok etme girişimi”, “kuvvetler ayrılığı ilkesinin ihlali” gibi hususlardan oluşmakta.

Paket dolayısıyla yaşanan tartışmalara bakıldığında hükümet karşısında geniş bir cephenin oluştuğu ve hükümetin siyasal düzlemde önemli oranda tek başına kaldığı görülüyor. Hükümet karşıtı cephe esas olarak birinci grup düzenlemeler ve yukarıda belirtilen savlar temelinde oluşmuş durumda. Daha referandum savaşları aşamasına bile gelinmeden, yargı kastının tepelerinden son perdeden felâket tellâllığı yapılmaya başlandı. Meselâ HSYK başkanvekili zat, yargı bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığının sözde zedelenmesi dolayısıyla “devletin temeli, çatısı çöküyor” diye feryat ediyor. Bu jüristokrat kastın kendi kapalı devre sistemlerinin sarsılmasını “devletin çöküşü” olarak sunmaları tabii gülünç ve zavallıca. Devletin direğinin, ne yazık ki, yıkıldığı filan yok. Ama eğer söz konusu anayasa değişiklikleri gerçekleşirse, gerici statükocu kesimin önemli dayanaklarından birinin hasar alacağı kesin. Bırakalım bunun için açık ve gizli Kemalistler dövünsünler. İşçilerin, emekçilerin, proleter devrimcilerin üzülecekleri çok bir şey bulunmuyor.

Kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı gibi kavramlara gelecek olursak, bu kavramlar statükocu burjuva odakların ideolojik kampanyalarında son dönem ağırlık verdikleri bir ana tema olarak “sivil faşizm” söylemiyle de sıkı sıkıya bağlantılı olduğu için özellikle dikkat çekicidir. Ancak bu kavramlar Marksistler açısından hikmetinden sual olunmaz kavramlar değildirler. Aksine birazdan göstermeye çalışacağımız gibi Marksizm bu kavramların ifade ettiği anti-demokratik yönleri ve ideolojik aldatmacayı açığa vurur.

Önce, pek soylu bir direniş havası içindeki ve pek yüceltilen bu “bağımsız yargı”nın ne mene bir şey olduğu hakkında kısa bir değinme yapalım. Bu yargı işçilerin, devrimcilerin, Kürtlerin, gayrimüslim azınlıkların, kadınların, her türden düzen muhalifinin ve aykırı yaşam sahibinin tescilli bir düşmanıdır. Ciddi hiçbir hukuki dayanakları olmadan Denizleri, Erdal Erenleri idam ettiren bu yargıdır. Sınıf mücadelesinde şehit verilen nice insanımızı katledenlerin davalarını zaman aşımına uğratan, suçluları gözden saklayan, cezalandırmayan ya da göstermelik cezalarla aklayan yargı bu yargıdır. Ordudan, MİT’ten vs. emir ve telkin alarak işini yürüten bu yargıdır. Yargıtay başkanının faşist çete reisi Alaattin Çakıcı dosyası vesilesiyle MİT ile içli dışlı ilişkilerinin gün yüzüne çıkmasının üzerinden ne kadar zaman geçti? Fakire, mazluma karşı ezelden beri zenginin güçlünün yanında olan bu yargıdır. Eskilerden kalma bir deyiş bunu ne güzel anlatır:

Davacı zengin, davalı fakir ise,

Davacının olur, nizalı [kavgalı] arsa.

Davacı fakir, davalı zengin ise,

Davalıda kalır nizalı arsa.

Davacı da davalı da zengin ise,

Aradan çekilir, özür diler yargıç.

Davacı da davalı da fakir ise,

İşte o zaman yerini bulur hak.

Sınıflı toplumda ve hele de onun en yüksek aşaması olan kapitalist toplumda bağımsız ve tarafsız bir yargıdan söz etmek hiç de nazik olmayan sıfatları hak eder. Burjuva yargının genelde bağımsız ya da tarafsız olmaması bir yana Türkiye’deki yargının ayrıca olağanüstü biçimde keyfi olduğu, tartışılması bile abes olan bir gerçekliktir. Ve çok iyi bilinir ki, keyfilik despotizmin bir karakteristiğidir. Bu anlamda bugün Türkiye’deki yargının elinde son derece denetim dışı despotik bir güç olduğu açıktır. Öyle ki, HSYK, Yargıtay ve Danıştay, yani toplamı iki elin parmakları kadar insan, aşağı yukarı tamamen birbirlerinin üyelerini karşılıklı olarak seçiyorlar. Yani aslında tam bir kooptasyon söz konusu. Bugünkü bütün feryat figan, “yargı bağımsızlığı” teraneleri, işte bu mahreme çomak sokulmasından kaynaklanıyor. HSYK bıraktık yürütmenin karışmasını, aşağıdaki kıdemli hâkimlerin bile kendi üyelerinden bir kısmını seçmesini kabul etmiyor.

Statükocu burjuva kesimlerin “yargı siyasallaştırılmak isteniyor” yaygarası da demagoji yumağının ayrı ipliğini oluşturuyor. Sanki yargı, hele de üst yargı siyasal ve ideolojik değilmiş gibi! Onların bu demagojisinin hakikatler dünyasına tercümesi şöyledir: yargıda ve özellikle de üst yargıda bizim statükocu Kemalist siyasetimizin ve ideolojimizin tekelci hegemonyasına dokunulmasın!

Bu kesimlerin genel yaygarasının fikren en küçük bir tutarlılık ve dayanağının olmadığını da bilhassa vurgulamak gerekiyor. Bugün AKP’nin getirmek istediği düzenlemelerin, “yargı bağımsızlığı” ve “kuvvetler ayrılığı” denen ilkelerin somut ve evrensel norm niteliğindeki uygulamalarına aykırı hiçbir yönü bulunmamaktadır. Aksine, getirilmek istenen düzenlemeler, bu ilkelere dayandığı varsayılan burjuva demokrasisinin en gelişmiş ve köklü olduğu ülkelerde mevcut olan uygulamalar. Yani yüksek yargı organlarının üyeleri şu ya da bu derecede parlamento ve/veya yürütme tarafından belirleniyor. Statükocular ve sözcüleri bu hususu kararlı bir sessizlikle geçiştiriyorlar. Hiçbiri kalkıp da bu ülkelerde yargı bağımsızlığı yok, kuvvetler ayrılığı yok demiyor, diyemiyor.

Kaldı ki yüksek yargı üyelerinin şu anki seçilme yöntemleri şunun şurasında 1982 Anayasası’ndan beri yürürlüktedir. Bundan önce Türkiye’de meselâ “kuvvetler ayrılığı” ve “yargı bağımsızlığı” yok muydu? Onların çok sevdiği 27 Mayıs Anayasası’nın getirdiği ve yaklaşık 20 yıl yürürlükte kalan uygulamada bal gibi bunlar mevcuttu. Bunu da geçtik, bugün statükocu koronun parçası olan birçok kesim ve örgütün yaklaşık son 20 yıllık dönem içinde yaptığı yeni anayasa önerilerinde ya da ileri sürdükleri hukuk görüşlerinde bu tür değişikliklerin yer aldığı da biliniyor. Yani sözün kısası ortada tam bir riyâkarlık bulunmaktadır!

Marksizmin kuvvetler ayrılığına bakışı

Kuvvetler ayrılığı nedir? İşçi sınıfının tarihsel mücadelesinin perspektifinde nereye oturur? Marksist bakış açısıyla kuvvetler ayrılığı ilkesi toplumsal gelişmenin belirli bir evresinde ilerici rol oynamış burjuva bir politik ilkedir. Ve tarihsel olarak kuvveden fiile geçtiği andan itibaren burjuva devlet düzeninin evrensel bir normu konumuna doğru bir yükseliş göstermiştir. Bugün bu ilke burjuva düzen açısından tam bir evrensel geçerlilik taşımakta ve referans oluşturmaktadır. Burjuva devrimlerin erken döneminde kavramı ilk ortaya atanların kaygısı o zamanlar hâkim olan mutlakıyeti sınırlamaktı. Bunun için güç tek elde toplanmamalı, mümkün olduğunca birbirinden bağımsız bölümlere ayrılmalıydı. Böylece bu ayrıştırılmış bölümler birbirini denetleyebilir ve despotizmi önleyebilirdi. Bu fikir feodal devirlerin kalıntısı olan aristokratik ayrıcalıklara ve bunları güncel şartlarda sürdüren mutlak monarşi rejimlerine karşı mücadelenin ilham kaynaklarından birini oluşturması dolayısıyla ilerici bir rol oynamıştı. Marx’ın Alman İdeolojisi’nde özet bir ifadeyle dikkat çektiği gibi kuvvetler ayrılığı fikri tam da çağın bir yansımasıydı: “Örneğin kraliyet iktidarının, aristokrasinin ve burjuvazinin egemenlik için mücadele ettiği ve bu nedenle egemenliğin paylaşıldığı bir çağda ve bir ülkede kuvvetler ayrılığı doktrini hâkim fikir olur ve «ebedi yasa» olarak ifade edilir.”

Halk tipi burjuva devrimlerin hemen tamamı aristokrasiye karşı bir mücadele olduğu kadar aynı zamanda burjuvazinin emekçi sınıflara karşı bir mücadelesi de olmuştur. Burjuva cephesinden bu mücadelenin özünü emekçi sınıfların mümkün olduğu ölçüde iktidardan uzak tutulması oluşturuyordu. Bunun somutlandığı başlıca konular ise hükümet şekilleri, seçim ilkesinin kapsam ve usulleri ile genel olarak devlet yapılanması gibi konulardı. Burjuvazi bu noktalarda mümkün olduğunca kendi sınıfsal çıkarlarını emekçi kitleler karşısında güvenceye alacak düzenlemeler yapmaya çalıştı.

İşte kuvvetler ayrılığı (ya da “erkler ayrılığı”) da seçimle gelen temsilcilerin gücünü sınırlama işleviyle, özellikle halk tipi burjuva devrimlerinde tabandan gelen emekçi basıncına karşı bir önlem niteliğini kazandı. Daha önceki bir yazımızda bu konuya şöyle değinmiştik: “Anayasa tartışmalarında sık sık geçen «kuvvetler ayrılığı» kavramı da halka yabancı bürokratik mekanizmaların temel bir formülünü oluşturur. Bir kurtlar sofrası düzeni olan burjuva düzende hem halkı hem de farklı burjuva kesimleri kontrolde tutmak için, özde bir olan devlet iktidarı biçimsel olarak parçalara ayrılıp yasama, yürütme ve yargı olarak değişik kurumlara dağıtılır. Genel olarak halka sadece yasama meclisindeki «temsilcileri» seçme hakkı tanınırken, bürokratik devlet yapısının diğer iki alanı halkın elinin erişemeyeceği bir konumda tutulur. İşin özünü değiştirmeyen başkanlık sistemlerini bir kenara bırakacak olursak, halkın memurları seçmesi ve denetlemesi mümkün değildir. Burjuvazi her nasılsa seçimlerden çıkıp hükümete gelen ve ama diyelim pek hoşuna gitmeyen bir partiyi işte bu tür mekanizmalarla denetim altında tutmaya çalışır. Türkiye’de Refah Partisinin ve devamında AKP’nin yaşadığı anayasa mahkemesi süreçleri ve cumhurbaşkanı vetoları bunun canlı bir somutlanışıdır.” (Anayasa Sorununa Sınıfsal Bakış, MT, Eylül 2007)

Burjuvazi siyasal rejim alanında emekçi kitlelerin mümkün olduğunca etkisiz kalmasını sağlamak için genel tarihsel eğilim olarak seçmen kapsamını sınırlı tutmaya, seçime tâbi görevlerin kapsamını sınırlamaya, seçilenlerin bir kez seçildikten sonra seçmenler tarafından görevden alınmasını engellemeye, seçilmemişlerin seçilmişler karşısındaki gücünü mümkün olduğunca arttırmaya vb. çalışmıştır. Ancak emekçi sınıflar da sınıf mücadeleleriyle mümkün olduğunca bu kısıtlamaları kırmaya, demokrasinin kapsamını genişletmeye çalışmışlardır. Ve nerede bu mücadele daha derin olmuşsa orada görece daha demokratik gelenekler, kurumlar ve anayasalar ortaya çıkmıştır.

“Bugün hâlâ Amerika’da bazı eyalet ve bölgelerde yargıçların, savcıların, polis şeflerinin ve başka devlet görevlilerinin seçimle gelmesinin, bazı durumlarda görevden alma mekanizmasının mevcut olmasının, mahkemelerdeki halk jürisi uygulamasının kökeni hep o günlerin [devrim günlerinin] radikal demokrasi eğilimlerinin artık kabuk haline gelmiş kalıntılarıdır. Bu eğilimler karşısında büyük burjuvalar, ta o devrim günlerinden itibaren bu tür talepleri etkisizleştiren ya da dengeleyen düzenlemeler yapmışlardır. Örneğin güçler ayrılığı mekanizması ve demokrasinin doğrudan ya da temsili olması tam da Amerikan Devrimi sırasında bir tartışma konusuydu ve burjuvalar güçler ayrılığını ve temsiliyeti dayattılar. Devrimin kimi sözcüleri temsili demokrasinin demokrasi değil bir aldatmaca olduğunu açık yüreklilikle söyleyecek kadar dürüsttüler.” (Levent Toprak, Burjuvazinin Demokrasi Oyunu, MT, Şubat 2006) Benzer eğilimler elbette Fransız Devriminde de mevcuttu ve devrim günlerinden gelen halkçı “aşırılıkların” geri devşirebilmesi için bugüne kadar burjuvaziye tam beş cumhuriyet gerekmiştir.

Sonuç olarak kuvvetler ayrılığı zaman içinde daha belirgin olmak üzere iktidarın emekçi sınıfların basıncı ve etkisinden mümkün olduğunca uzak tutulması işlevini gören bir araç olmuştur. Sınıfsız bir toplum yolunda işçi sınıfının devrimci iktidarı için mücadele eden Marksizm bu gerçekliğin bilincinde olarak prensipte yasama ve yürütme gücünün sahte ayrımlarla bölünmesine karşı çıkmış ve yönetim işlevlerinin tamamının en geniş kapsamlı seçim ilkesine dayanmasını temel alan bir “kuvvetler birliğini” savunmuştur. Örneğin Marx ve Lenin, tarihte ilk işçi devleti deneyimi olan Paris Komünü deneyiminde ortaya çıkan bu durumu da tespit etmiş ve vurgulamışlardı. Komünün parlamenter bir organ değil, yasama ve yürütmeyi bağrında birleştiren hareketli bir organ olduğunu ortaya koymuşlardı. Yargıya ilişkin olarak da, Komünün adaletin üzerindeki bağımsızlık ve tarafsızlık peçesini yırtıp attığını ve yargıçların doğrudan emekçi halk tarafından seçilip, istendiğinde görevden alınma ilkesini getirerek bunu yaptığını vurguladılar.

Mevcut pakete ilişkin somut sınıf perspektifi

AKP tarafından getirilen anayasa değişikliği paketine dönecek olursak, tekrar tekrar belirtmek gerekir ki, Marksistler bu pakete burjuva düzen cephesindeki kapışmanın çerçevesi içinden değil işçi sınıfının bağımsız sınıf çıkarları perspektifinden bakarlar. Öncelikle sorulması gereken somut soru bu pakette işçi sınıfının, ezilenlerin zararına düzenlemeler var mı sorusudur. Yani işçi sınıfı ve tüm ezilen toplum kesimleri açısından mevcut durumdan daha kötüye, geriye götürücü düzenlemeler mi söz konusudur? İkincisi, eğer bu paket işçi sınıfı ve ezilenler açısından eskisinden daha kötü bir duruma götürmüyorsa, kayda değer anlamda daha iyi bir duruma mı götürüyor, yoksa anlamlı bir değişiklik getirmiyor mu? Ve bunların cevaplarına bağlı olarak işçi sınıfının mücadelesi bakımından somutta ne gibi güncel hususlar öne çıkarılmalıdır?

Bu pakette işçi sınıfının ve ezilen toplum kesimlerinin konumunu özel olarak kötüleştiren herhangi bir düzenleme yoktur. Ne parlamenter rejim ve seçimler ortadan kaldırılmakta ya da daraltılmaktadır, ne de işçi sınıfı ve ezilenlerin hak ve özgürlüklerinde bir geriye gidiş söz konusudur. Yani özetle ilk sorunun cevabı hayırdır. Yargı ile ilgili değişikliklerin ise esasen egemen sınıf içi çatışma ve dengelerle ilgili değişiklikler olduğunda net olunmalıdır. İşçi sınıfı açısından burjuva yargının sınıfsal bir tarafsızlığı ya da bağımsızlığı söz konusu olmadığından, burada yapılan değişiklikler herhangi bir kötüleşme anlamına gelmemektedir. Bu yargının sınıfsal meşrebine ve siciline yukarıda değinmiştik. Yargı erki üzerinde şimdiye dek burjuvazinin belli bir kesiminin etkisi hâkimken, şimdi yapılmak istenen aslında burjuvazinin farklı kesimlerinin de bu etkiye ortak olmak istemesidir. Bu hiçbir surette sözde yargı bağımsızlığının ortadan kaldırılması olarak sunulamaz. Marksistler sorunlara teknik ya da idari biçimsel ölçülerle değil, hayatın gerçekliğini en doğru biçimde gösteren sınıfsal perspektifle bakarlar.

Devrimci işçi sınıfı ilkesel olarak tüm yargıçların emekçi kitlelerin seçimiyle göreve gelmesini ve yine bu kitleler tarafından istenildiği an görevden alınabilir olmalarını savunur. Öncü işçilerin eğitimi açısından bu talebin propagandası son derece önemlidir. Ancak, somut duruma gelecek olursak, bir devrimci durumun gündemde olmadığı şartlarda, seçilmişler karşısında seçilmemişleri kollayan ve üstün tutan tutumları, ya da başka bir anlatımla, burjuvazinin bir parçası olan yüksek memurlar kastını, onun parlamenterlerinden daha üstün tutan bir anlayışın, kimi örneklerde görüldüğü üzere solculuk olarak pazarlanması bir garabettir. Bunun devrimcilikle ilgisi olamaz. Geleneksel olarak ayrıcalıklı bir konumda olan statükocu yüksek bürokrasinin seçilmişlerin her türlü denetimine kapalı dokunulmaz organlarının üyelerinin belirlenmesinde parlamento ve yürütmeye belli ölçüde rol veren düzenlemeler hiçbir biçimde mevcut durumdan daha kötü olarak nitelenemez. Hele tarihsel olarak despotizmin toprağı olan bu ülkede, bunu “faşizm geliyor” gibi demagojilerle pazarlamak tam ters yöne kurşun sıkmak anlamına gelir. Hal böyleyken statükocu ayrıcalıkların korunmasından başka hiçbir anlamı olmayan kategorik bir “hayır” tutumu kesinlikle işçi sınıfının çıkarlarıyla bağdaşmaz, onun eğitimine katkıda bulunmaz.

Peki bu pakette iyileştirme var mıdır? Getirilen düzenlemeler yukarıda da değindiğimiz gibi bazı olumlu adımlar içermektedir. Bunlar geniş kapsamlı şeyler midir? Hayır, son haliyle bazı önemli grev yasaklarının kalkması haricinde bunlar küçük bazı adımlardır ve dolayısıyla işçi-emekçi kitlelerin beklentileri açısından son derece eksik bir paket söz konusudur. Gerçekten de bu düzenlemeler Türkiye’nin tarihsel demokrasi sorunu açısından son derece yetersiz düzenlemelerdir. İşçi sınıfı açısından bugünün Türkiye’sinde en acil sorun örgütlenme ve eylem haklarının güdüklüğü sorunudur. Memur diye sınıflandırılan çok geniş bir işçi sınıfı kesimi grev hakkı gibi temel bir haktan mahrumdur. Grev hakkına sahip diğer işçi sınıfı kesimleri ise bu hakka kısıtlı bir biçimde sahiptir. Diğer yandan, başta ülke ve işyeri barajları ile işkolu kısıtlaması olmak üzere sendikal örgütlenme üzerinde temel nitelikte kısıtlamalar bulunmaktadır. Bu hususlar muhakkak ki somut talepler olarak öne çıkarılması gereken hususlardır.

Bu sendikal sorunların yanı sıra, siyasal planda sınırsız ifade ve örgütlenme özgürlüğü ve emsali görülmemiş yükseklikteki seçim barajının kaldırılması gibi başlıklarla, şu an ülkenin en yakıcı sorunlarının başında gelen Kürt sorunu bağlamında temel anayasal ve yasal düzenlemeler de şüphesiz öne çıkarılacak siyasal hususlar olarak önem taşımaktadır.

Bu anayasa değişikliği paketi büyük olasılıkla bir referanduma gideceğinden, bu referandumun yöntemi bağlamında da bir hususu belirtmek gerekiyor. Her ne kadar gerici statükocular da sırf referandum sürecini baltalamak için ikiyüzlüce bu hususu dillendiriyor olsalar da, genel olarak referanduma konu hususların topu için tek bir yanıta mahkûm edici oylama yöntemine karşı çıkılmalıdır. Yani her madde için tek tek oy verebilmeye olanak tanınmalı ve bu tüm referandumlar için genel bir kural haline getirilmelidir.

Sonuç olarak, gündemdeki anayasa değişiklik paketinin işçi sınıfı ve ezilen diğer toplum kesimleri açısından somut bilânçosu ana çizgileriyle böyledir. Demokrasi sorununun işçi sınıfı açısından nihai çözümü onun kendi devrimci iktidarını yani işçi demokrasisini kurmasıdır şüphesiz. Bu demokrasi burjuva demokrasisinden milyon kez daha üstün bir demokrasidir. İşçi sınıfı mücadelesinin her büyük devrimci yükselişinde bu sorun, yani işçi sınıfının iktidarı sorunu kendisini açık biçimde ortaya koyar. Ancak işçi sınıfı hareketinin bu noktaya gelmesinde, Lenin’in döne döne vurguladığı gibi onun demokratik bilincinin gelişimini sağlayan, “demokrasisi okulunda” verdiği mücadeleler hayati niteliktedir. İşçi sınıfının siyasal sorunlara ilgisiz kaldığı, özgürlükler konusunda tüm toplumu ileri götürecek mücadelelere öncü bir biçimde katılmadığı durumda, bir işçi demokrasisinin gökten zembille inmesi mümkün değildir.

Bu bakımdan genel olarak demokrasi sorunları bağlamında daha önce yazmış olduğumuz şu satırlar da geçerliliklerini korumaktadır: “… demokrasi sorununun temel çözümü proleter sosyalist devrimin konsey tipi örgütsel mekanizmalarında olmakla birlikte, işçi sınıfı birtakım demokratik reformlar için mücadeleyi elden bırakmaz. Özellikle işçi sınıfını doğrudan ilgilendiren, sınırsız grev, gösteri, eylem, örgütlenme özgürlüğü ve sosyalist basın için özgürlük gibi temel noktalarda, düzen çerçevesinde elde edilebilecekler konusunda yanılsamalara kapılmaksızın var gücüyle mücadele eder. Bu mücadele Lenin’in de hep belirttiği gibi işçi sınıfının demokrasi okulundaki eğitimini oluşturur. (…) Burada önemli olan, bu tür taleplerin, doğrudan demokrasiyi ifade eden taleplerle bütünlenmesi ve gerçek demokrasinin ancak bir işçi demokrasisi olarak cisimleşebileceğinin her fırsatta vurgulanmasıdır.” (age)

(Kaynak: Marksist Tutum dergisi, no:61, Nisan 2010)