Navigation

Emperyalist Merkezlerde Kara Propaganda Manzaraları

2010 yılında dünya yeni ve şaşırtıcı bir olguyla tanışmıştı. Wikileaks adlı bir internet sitesi ABD emperyalizminin Irak ve Afganistan’da işlediği savaş suçlarına dair birtakım gizli belgeleri yayınlayarak inkâr edilmeye ve saklanmaya çalışılan barbarlıkların failinin kim olduğunu somut kanıtlarla ortaya koyuyordu. Benzer türde belge sızdırmaları sonraki aylarda da devam etti ve başta ABD olmak üzere dünyaya hükmeden devletlerin kamuoyu önünde çizmeye çalıştıkları tablodan çok farklı biçimde hareket ettikleri gerçeği, üst düzey devlet yetkililerinin iç yazışmalarıyla ortaya döküldü. Sonraki yıllarda da devam eden bu tür teşhirler sonucunda Wikileaks ile onun başlıca kurucusu ve sözcüsü konumundaki Julian Assange, başta ABD olmak üzere özellikle Batılı emperyalist devletlerin hedef tahtasına yerleştirildi. Assange ve Wikileaks, daha sonra buna eklenen, başta Edward Snowden olmak üzere, başkalarıyla birlikte modern zamanların özgün bir olgusu olarak kayda geçtiler.[1]

Söz konusu sızdırmalar, çoğu insanın sadece marjinal radikallerin ileri sürdükleri komplo teorileri olduğuna inandığı birtakım gerçeklerin daha geniş bir kamuoyuna mal olmasına yardımcı oldu. Hiç kuşkusuz, sistemin doğasına ilişkin ipuçları veren bu tür ifşaatlar iletişim teknolojileriyle haşır neşir olan günümüz genç kuşaklarının gündemine o ya da bu ölçüde girmektedir. İleri kapitalist ülkelerde yaşam koşulları hızla kötüleşen ve sosyalist düşüncelere doğru eğilimler gösteren gençliğin ilgisini çekmektedir. Düzenin parıltılı ideolojik aygıt ve söylemlerinin etkisi altında hayatları şekillenmiş genç kuşaklar, kapitalizmin tarihsel krizinin sarsıcı etkileri toplumların hayatına dalga dalga vurdukça, gerçeklerin hiç de kendilerine sunulduğu gibi olmadığını görmeye başlamakta ve bu ifşaatlara daha fazla kulak vermektedir.

Bu tür sızdırmaların son zamanlardaki örneklerinden birisi de birkaç ay önce yaşandı ve bu örnek aslında tam da yeni kuşakların sosyalist düşünceler ve eyleme yönelmeleriyle alâkalı idi. Söz konusu ifşaat, başka hususların yanı sıra, İngiltere’de yeni kuşaklar arasında sosyalist düşüncelere ve mücadeleye ilginin artmasında rol oynayan İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn’le ilgili yönler içeriyordu. Ünlü hacker grubu Anonymous’ın açığa vurduğu belgelerde, İngiliz devletinin askeri ve istihbarat birimlerinde çalışmış eski personel tarafından oluşturulmuş Institute for Statecraft (Devlet İşleri Enstitüsü) adlı kuruluşun başlattığı Integrity Initiative programı kapsamında, muhalefetteki İşçi Partisi ve özellikle de lideri Jeremy Corbyn hakkında kara propaganda yapmak üzere medya içinde faaliyet yürütüldüğü ortaya konuyordu. Belgeler mevcut gazete, televizyon ve internet mecralarında çalışan gazeteci ve yorumcular arasında bir bölümün bu faaliyetle bağlantılı olduğunu, buradan para aldıklarını gösteriyordu. İngiliz medyasının önemli organlarında yer alan ve etki sahibi olan bu kişiler hem kurumsal alanlarında hem de sosyal medyada yazılı ve sözlü olarak yaptıkları haber, yorum ve değerlendirmelerde ortak olarak belirli temaları işliyor, kanıt ve mantık olmaksızın, birçok durumda sahte haberlerle, sözgelimi Corbyn’in Rusya’nın kuklası olduğu, “kullanışlı aptal”[2] olduğu türünden kara propaganda ve dezenformasyon kampanyaları yürütüyorlardı. Diğer taraftan kara propaganda programında yer alan unsurlar sadece gazetecilerden ibaret değil. İfşa edilen belgelerde söz konusu şebekenin İngiltere ayağında çeşitli kritik bakanlıklarda ve başka sivil görünümlü “saygın” kurumlarda görev yapan çok sayıda ismin yer aldığı görülüyor.

2015’ten itibaren söz konusu programı yürüten Institute for Statecraft kendisini dışarıya karşı bir düşünce ve hayır kuruluşu olarak lanse ediyor. Yürüttüğü programın adı da, beyan ettiği amacı da Orwell’ın 1984’ünü akıllara getiriyor. Integrity Initiative “dürüstlük inisiyatifi” anlamına geliyor. Avrupa çapında çeşitli kişi ve örgütlerden oluşan bir network olduğunu beyan eden Integrity Initiative varlık ve faaliyet amacını da “propaganda ve dezenformasyona karşı mücadele” olarak ilan etmiş! Amaçları dezenformasyonu teşhis etmeyi ve kaynaklarını ortaya koymayı içerdiği için “dezenformasyoncuların” hedefi haline gelebileceklerinden, üyelerinin kimler olduğunu açıklayamayacaklarını belirtiyorlar! Dezenformasyoncular olarak da özellikle Kremlin ve onun temsilcileri/taşeronları zikrediliyor.

Avrupa çapında yürütülen propaganda ve dezenformasyon faaliyetlerinin özellikle İngiliz emperyalizminin çıkarlarını sağlama almaya dönük olduğunu görmek zor değil. Basın üzerinden yürütülen kampanyalarla çeşitli ülkelerde işlerine gelmeyen ya da kendi çıkarları için zararlı addettikleri kişi ve kurumları hedefe koyuyor ve gelişmeleri yönlendirmeye çalışıyorlar. Bunun bir örneği olarak İspanya’da kritik bir konum olan Ulusal Güvenlik Direktörlüğü’ne atanması düşünülen bir devlet görevlisinin önünün kesilerek bertaraf edilmesi olayı belgelerde yer alıyor.

Şunu bilelim, bir yandan emperyalist güçler arasındaki hegemonya mücadelesi, bunun bir sonucu olarak yürümekte olan üçüncü dünya savaşı bir yandan da kapitalizmin yaşadığı tarihsel krizin bir başka görünümü olan geniş emekçi yığınların çalışma ve yaşam koşullarının gitgide ağırlaşması; düzenin her iki bağlamda da olağanüstü, anti-demokratik, baskıcı, bel altı, karanlık yöntemlere daha fazla başvurmasını getirmektedir. Tersinden söyleyecek olursak, bu yöntemlerin daha fazla kullanılıyor olması sistemin krizinin bir sonucudur. Bu elbette aynı zamanda geldiği nokta itibariyle onun gericileşmiş karakterini de ortaya koymaktadır. Tıpkı çeşitli biçim ve varyasyonlarıyla egemen sınıfın el altından besleyip büyüttüğü yeni faşist hareketlerin yaygınlaşması olgusunun ortaya koyduğu gibi.

Söz konusu kuruluşun çalışmalarının kapsamının temel olarak, egemenlerin gerekli gördüğü asli birtakım meselelerde geniş emekçi yığınlarda düzen ve devlet yanlısı bir kanaatin oluşturulmasını sağlama almak olduğu anlaşılıyor. Anlaşılan İngiliz devletinin içinde güçlü birtakım odaklar burjuva medyanın olağan işleyişi içinde zaten görmekte olduğu işlevleri yeterli bulmamışlar ve belirli yönlendirmelerin daha doğrudan, daha etkili ve örgütlü bir tarzda yapılması gerektiğine karar vermişler. Söz konusu burjuva odakların halkın Sovyetler Birliği’nin yıkılışından ve tüm dünyada solun gerilemesinden sonra tavsamaya başlayan Rusya antipatisinin diriltilmesini önemsedikleri görülüyor. Çünkü egemen sınıfın dış öcüye olan ihtiyacı artıyor. Ama önemsedikleri tek şey bu değil, yine aynı dönemde tavsamış olan sosyalizme sempatinin de yeniden dirilmeye başlamasına karşı tedbirler almak istiyorlar.

İngiliz burjuvazisinin tamamının yaklaşımının Corbyn karşıtlığı olduğunu söylemek mümkün değilse de devlet içindeki ve dışındaki Corbyn karşıtı burjuva odakların güçlü odaklar olduğu aşikârdır. Bu belgeler ortaya çıktığında normal olarak burjuva demokrasisinin yerleşmiş olduğu bir ülkede skandal olarak görülüp ciddi yankılar üretmesi beklenirdi. Ama şu tuhaflığa (!) bakın ki İngiliz medyası konuyu aşağı yukarı tam bir susuş kumkumasıyla geçiştirdi. Hadise adeta yok hükmünde sayıldı. Sızıntılar üzerine bir İşçi Partisi milletvekili hükümete soru önergesi vererek bu yapılanma ve faaliyetlerle devlet arasında bir ilişki olup olmadığını, buraya herhangi bir fonlama yapılıp yapılmadığını sordu. Dışişleri Bakanlığı bu soru önergesi üzerine bu yapı ve programa 2 milyon pounddan fazla “hibe” yaptığını itiraf etmek zorunda kaldı. Buradaki amaç demokrasiyi dezenformasyon tehdidine karşı korumakmış! Ancak bu da basında yer almadı. Dahası NATO’nun da, hatta Facebook’un da bu programa yüz binlerce pound para verdiği ortaya çıktı.

Corbyn sorunu

İşçi Partisi liderliği için mücadele verdiği günlerden itibaren (2015) Corbyn için medyada ağır karalama kampanyaları yürütüldü. Büyük oranda Blaircilerin eline geçmiş ve geleneksel sosyal demokrasinin pozisyonlarından bile hayli saparak sağa gitmiş olan İşçi Partisi düzen için hayati bir işlev görmekteydi. Aslında partinin tüm geçmişi onun içinde daha sol unsurların hâkimiyet kazanmasını önlemeye dönük mücadelelerin tarihidir. Özellikle 2008 krizinin ardından Avrupa ve Amerika’da baş gösteren yeni kuşaklardaki sol hareketlenme süreci İngiltere’de de İşçi Partisi içine yansıdı. Sonunda bu genç dalga partinin eskiden bu yana daha sol kanadında yer almış kıdemli bir mensubu olarak Corbyn’le yeni bir lider kazanarak çıkış yaptı. Büyük medya organlarında Corbyn’in geçmişi sıkça kurcalandı, onun IRA ile bağlantılı olduğu söylendi, eskiden Çek gizli servine muhbirlik yaptığından, Filistin davasına eskiden beri destek verdiği için “İslamcı terörizmle” bağlantılarından dem vuruldu, İsrail’i eleştirdiği için Yahudi düşmanı ilan edildi, savunduğu sosyal ve ekonomik önlemlerin ekonomik çöküşe yol açacağı vb. söylendi. Tüm bunlar üzerinden Corbyn’in “bir güvenlik sorunu” olduğu, başbakan olmasına izin verilemeyeceği (“10 Numara’nın anahtarı ona verilemez”) düşüncesi akıllara kazınmaya çalışıldı.

Corbyn’in pek gönül hoşluğuyla karşılanmadığı ortadaydı. Tüm karşı propagandaya rağmen parti liderliğine seçildiği 2015’ten sonra onu liderlikten devirmek üzere benzer faaliyetler hız kesmeden yürütüldü. Parti içinde gücü hâlâ yüksek olan Blairci kanadın dayatmalarıyla 2016’da bir kez daha liderlik seçimi yapıldı ve Corbyn yine kazandı. Corbyn’in bir sonraki olağan genel seçimde İşçi Partisini bir sol sosyal demokrat programla iktidara taşıyacağı görülünce bu kez hızlı bir manevrayla seçimler erkene alınarak ön alınmak istendi. Bunda bir ölçüde başarılı olundu ama tam değil. İşçi Partisi birinci olamadıysa da oylarını hayli yükseltti ve dahası parlamentoda Muhafazakârlar çoğunluğu kaybettiler. Böylece Corbyn iktidardan uzak tutulmuş oldu.

Belki bütünü olmasa bile İngiliz burjuvazisinin kimi hâkim kesimlerinin Corbyn’e karşı yürüttükleri kampanyalar Corbyn’in kapitalist sistemin özünü hedef alan bir çizgisi olmasından kaynaklanmıyor. Söz konusu burjuva kesimler kapitalizmin dünya ölçeğinde içine yuvarlanmış olduğu derin tarihsel kriz koşullarındaki tıkanıklığını yansıtıyorlar. Tüm dünyada emekçi kitlelerde biriken ve doğru yöne kanalize edilmesi durumunda sistem için tehlike arz eden hissiyatın giderilmesi için burjuvazinin kimi uzmanları bazı öneri ve programlar ileri sürseler de burjuvazi bu tür ılımlı önerilere bile henüz pek itibar etmiyor. Zenginlerden biraz daha fazla vergi alınmasını içeren düzenlemeler bile burjuvazi için akıldışı görünüyor, aksine bir türlü sonu gelmeyen o neo-liberal “yapısal reformlar”dan söz etmeyi sürdürüyorlar. Çalışanların koşullarının biraz olsun düzeltilmesi şöyle dursun, emeklilik yaşlarının daha da yükseltilmesi, emeklilik maaşlarının daha da düşürülmesi, daha da güvencesiz çalışma biçimlerinin getirilmesi, daha önce kazanılmış diğer birçok sosyal hakkın tasfiyesi, özellikle sağlık ve eğitimde emekçilere daha az ve daha niteliksiz hizmet, diğer kamu hizmetlerinin kapsamında da emekçiler aleyhine daralmalar, sermaye vergilerinin azaltılması gibi saldırı programları burjuvazinin gündemi olmaya devam ediyor.

Kapitalist sistemin krizi derinleştikçe sermayenin eğilimi tavizler vererek idare etmekten ziyade saldırarak ezmekten yana ağır basıyor. Ülkeden ülkeye çeşitli nedenlerle farklılıklar olabilse de genel krizin burjuvaziyi bir bütün olarak belirli bir yöne sevk eden güçlü bir eğilim doğurduğunu gözden kaçırmamak gerek. ABD’de topu topu bir kamusal sağlık sigortası sisteminin getirilmesi çabalarının bile, oluşan onca basınca rağmen, önerilerin kuşa çevrilmesi suretiyle akamete uğratılması gibi güncel örnekler de bu temel olguya işaret ediyor. İngiltere’de işlerin nasıl yürüyeceğini önümüzdeki dönem gösterecek şüphesiz. Ancak daha yeni ortaya çıkan bir videoda Afganistan’daki İngiliz askerlerinin silahla atış talimlerini Corbyn fotoğrafları üzerinde yaptığının ortaya çıkması ilginçtir. Corbyn’in ordunun Irak ve Afganistan gibi bölgelerdeki varlığına ve yaptıklarına karşı olduğu, eskiden beri İrlanda’da yapılanların karşısında durduğu ve bu nedenlerle ordu çevrelerinde hiç hoş karşılanmadığı biliniyor. Sorun Corbyn sorunu da değildir elbette. Tüm dünyada olduğu gibi İngiltere’de de burjuvazinin ırkçı-faşist eğilimleri besleyip büyütmekte olduğu bir sır değildir. Hatırlanacak olursa yakın dönemde kadın bir İşçi Partisi milletvekili faşist bir militan tarafından bıçaklanarak öldürülmüş, bir başkasına yönelik benzeri bir girişim de tespit edilerek önlenmişti.

Sola ve dış düşmana karşı ideolojik savaş

Tarihsel krizi içindeki kapitalizm koşullarında geniş emekçi yığınlarda genel hatlarıyla iki yeni siyasal eğilim kendisini göstermekte. Daha önceki dönemde merkez sağ ve merkez sol denebilecek ana eğilimler toplumun çok büyük çoğunluğunu kuşatarak siyasi yelpazede uçlara fazla alan bırakmıyordu. Ancak bu durum asıl olarak 2000’li yıllarla birlikte aşınmaya, değişmeye başlamıştır. Toplumlarda yelpazenin sağ ve soldaki uçlarına eskiye göre daha fazla yöneliş yaşanmakta, buralarda bir hareketlilik görülmektedir. Bu değişim her iki yöne doğru simetrik değildir. Aşırı sağ akımlardaki büyüme ve güçlenme çok daha belirgin, net ve istikrarlıdır. Soldaki hareketlenme ise dağınık, inişli-çıkışlı ve istikrarsızdır. Ülkelerin çeşitli farklılıklarına bağlı olarak değişen biçim ve yoğunluklarda, ya geleneksel sosyal demokrat partilerin daha solunda yeni birtakım parti ya da hareketler oluşmakta ya da bu partilerin içinde daha sol eğilimler baş göstermektedir. Çeşitli ülkelerde baş gösteren kitle hareketleri, isyanlar, devrimci yükselişler bu eğilimlere kan taşımakta ya da ilham oluşturmaktadır.

İşte burjuvazi genel olarak bu gelişme eğilimleri karşısında tedbirlerini çeşitli yönlerden almaktadır. Devletin daha da otoriterleşmesi, demokratik hak ve özgürlüklerin kısılması, faşist hareketlerin beslenip büyütülmesi gibi tedbirler işin bir yönünü oluştururken, ideolojik saldırının çağın koşullarına uygun biçimde örgütlenip çeşitlendirilmesi bir başka yönünü oluşturmaktadır. Yeni gelişen sol arayış ve hareketlenmelerin baltalanması, çıkmaz sokaklara sokulması, dağıtılması için karşı-devrimci ideolojik faaliyet özel bir önem taşımaktadır. Bu ideolojik faaliyet sadece üzerindeki ölü toprağını silkeleyip hareketlenmeye başlayan işçi sınıfı ve emekçi kitleleri yoldan çıkarmak ve yönsüz bırakmak için değildir. Aynı zamanda, emperyalist savaş konjonktüründe, devlet politikaları temelinde halkın hasım ülkelere karşı nefret duygularıyla doldurularak bilenmesi de önem taşımaktadır. Nitekim burada bahsettiğimiz İngiliz kuruluşları bu amaçlar için de faaliyet yürütmektedirler. Bugün yürüyen emperyalist savaşta ABD ve İngiltere için Rusya ve Çin düşman güçleri oluşturduğundan, ABD ve İngiltere’de bu ülkelere karşı oldukça yoğun medya kampanyaları yürütülmekte, ülke içindeki kimi muhalefet akımları da bu ülkelerle ilişkilendirilerek düşmanlaştırılmaktadır. Vatan hainliği, vatana ihanet gibi suçlamaların bu ülkelerde de daha sık duyulması şaşırtıcı değildir. Nitekim İngiltere’de öldürülen İşçi Partisi milletvekiline saldıran faşist bu tür sözler sarf ederek saldırmıştı.

Institute for Statecraft gibi oluşumların ve bunların yürüttüğü Integrity Initiative gibi programların tüm bu boyutları içerdiği anlaşılıyor. Öyle ki Institute for Statecraft okullarda çocuklara “moral ve etik değerler” aşılanması adı altında radikal akımlardan uzak durmalarını sağlayacak eğitim programı önerileri hazırlamaya kadar işi vardırmış. Türkiye’de bile Milli Güvenlik dersleri liselerde verilirken, şu demokrasinin beşiği ileri kapitalist İngiltere’ye bakın ki, özü benzer olan telkinlerin ilkokul düzeyine indirilmesi için dahi çabalar var!

“Antisemitizm”

Son dönemlerde dünya kapitalizminin karalama kampanyaları için kullandığı temalardan birisini de antisemitizm oluşturuyor. Geçmişte Avrupa’nın göbeğinde yaşanan korkunç soykırım deneyimi nedeniyle genel olarak Batı dünyasında özel bir hassasiyet noktası haline gelmiş olan antisemitizm, ilerleyen yıllar içinde gittikçe kötüye kullanılan bir suçlama olmaya başladı. Bu suçlama İsrail’in Filistin ve Ortadoğu’da izlediği işgalci zulüm politikalarının üzerini örtmek için kullanılır oldu. Böylece İsrail’in söz konusu politikalarını her eleştirenin Yahudi düşmanlığıyla suçlanması gibi bir şirretlik ortaya çıktı. Bu suçlama özellikle ilerici muhalefet hareketlerini zayıflatmak ve dikkatleri saptırmak için önemli bir manevi baskı aracı olarak devreye sokulmaktadır.

Antisemitizm suçlaması, gerekli görüldüğü hallerde eskiden bu yana kullanılmaktaysa da, son yıllarda ileri kapitalist ülkelerdeki sistem karşıtı potansiyeller taşıyan muhalefet hareketlerini hedef alan özel bir yoğunluk kazanmaktadır. İngiltere’de Corbyn ve onun liderliğindeki İşçi Partisi, ABD’de son yılların sol hareketliliğinin bir sonucu olarak ilk kez Kongreye seçilen çeşitli ilerici ve sosyalist vekiller, Fransa’da Sarı Yelekliler hareketi sıkça bu suçlamaya maruz bırakılmakta, kamuoyu önünde savunma pozisyonuna itilmeye çalışılmaktadır. Bu yapılırken Yahudi soykırımının acıları hayasızca istismar edilerek başkalarına yapılan zulüm örtbas edilmektedir. ABD’de egemen burjuvazinin çok önemli bir bölüğünü oluşturan Yahudi burjuvazisinin nüfuzuyla, bu tür suçlamalar, politik aktörler ve devlet organları bir yana, medya, akademi, kültür-sanat camiası üzerinden de örgütlenip ağır bir baskı yaratılmaktadır.

Bilindiği gibi son aylarda İngiltere’de Corbyn’e parti içinde kazan kaldıran Blairci vekiller, ona çeşitli suçlamalar yönelterek partiden ayrıldılar. Bu vekillerin özellikle ön plana sürdükleri bu suçlamaların somut bir hedefi de var kuşkusuz. İngiltere’de yapılacak ilk genel seçimde Corbyn’in başbakan olması kuvvetli bir ihtimal ve İngiltere gibi İsrail’in ABD’den sonraki en önemli destekçisi bir emperyalist gücün başına, İsrail politikalarına karşı olan, Filistin davasının destekçisi birisinin gelmesi elbette alarm zilleri çaldırmaktadır. Parti içinde Corbyn’i devirmek isteyen vekillerden birisi onun “İngiliz Yahudileri için varoluşsal bir tehdit” olduğunu söyleyecek kadar ileri gidebilmiştir. Diğer kazan kaldıran vekillerden bir bölümü de partiden ayrılırken en önemli gerekçelerden birisi olarak “parti içinde tahammül edilemez düzeyde bir antisemitizm olduğunu” ileri sürmüşlerdir. Bunların hiçbir gerçekliğinin olmamasının ne iddiacılar açısından ne de onların sözlerini bire on katarak yankılayan ana akım medya açısından önemi vardır. Önemli olan yüksek sesle ve çok tekrarla karalayıp algı yaratmaktır. Nitekim bununla ilgili olarak ortaya çıkarılan bir başka olgu da Corbyn destekçisiymiş gibi görünen ama keskin Yahudi düşmanlığı içeren paylaşımlar yapan birtakım sahte sosyal medya hesaplarının varlığı olmuştur.

Benzer provokasyonlar ve karalama kampanyaları, ABD’de Kongre’ye seçilen ilk kadın Müslüman olan Ilhan Omar için ve kendisini demokratik sosyalist olarak tanımlayan ve ABD siyasetinde yeni bir olgu olarak yükselen Bernie Sanders için de yapılıyor. Her ikisinin hedefte olmasının ortak nedeni İsrail’in zulüm politikalarını ve ABD emperyalizminin bu politikalara her yoldan destek veriyor oluşunu eleştirmeleridir. Kendisi de bir Yahudi olan ve babasının ailesi toplama kamplarında can veren Sanders’in bu suçlamalara maruz kalması özellikle manidardır. Sanders bu kökenlerine rağmen, ABD’de adeta tabu olan İsrail konusunda geleneksel devlet çizgisine karşı çıkan ve İsrail’e desteğin kesilmesini, Filistinlilerin haklarının verilmesini savunan bir çizgi izlemektedir.

Son zamanlarda yükselişe geçen antisemitizm suçlamalarını beklenmedik biçimde Fransa’daki Sarı Yelekliler hareketi örneğinde de gördük. Fransa’da özellikle taşradaki işçi-emekçilerin uzun yıllar boyunca derinleşen yoksullaşmasına bir tepki olarak patlayan hareketini karalamak için, “şiddet” argümanının yanı sıra ırkçılık ve antisemitizm gibi suçlamalar da dolaşıma sokuldu. Ülke geneline yayılan ve önemli bir bölümü hayatlarında politik eylem yapmamış emekçilerden oluşan, bir politik örgütlülüğe sahip olmayan, büyük bir kendiliğinden kitle hareketinin içinde kimi geri unsurların bulunması pekâlâ mümkündür. Ancak bunların hareketin asıl dinamikleriyle ya da hareketin bütünüyle bir ilgisinin olmadığı aşikârdır. Hareketin talepleri, eylem biçimleri, eylemlerinin hedef aldığı semboller vs. hiçbirinin antisemitizmle ilgisi yoktur. Ama tüm bu temel gerçekliklere rağmen burjuva medya odakları sürekli olarak antisemitizm, ırkçılık gibi hususları, karalama amacıyla öne sürmektedirler.

Fransa örneği üzerinden devam ederek konuyu genel bağlamı içine noktalamak mümkündür. Fransız burjuvazisi sarsıcı bir etki yaratan Sarı Yelekliler hareketinin sistemin temellerini hedef almayan ılımlı talepleri karşısında tavizkâr davranmayıp gitgide baskıyı artırma yoluna gitmiştir. Macron’un vaat ettikleri bu ılımlı taleplerin bile çok azına denk gelmektedir. Zenginlerden alınan küçük servet vergisinin kaldırılmaması talebine bile hayır demiştir. Bu durum, bir kez daha, kapitalist sistemin tarihsel krizinin ortaya koyduğu tıkanıklığı sergilemektedir. Daha önce de vurguladığımız gibi bu tarihsel dönemde “medeni” yöntemlerle tavizler verip yatıştırma siyasetinden ziyade kara propagandalarla yıpratma ve baskıyla ezme siyaseti daha fazla ön plana çıkmaktadır. Düzeni karşısına alan hareketler dönemin bu niteliğini temel bir veri olarak alma ve daha sıkı ve kararlı bir mücadele perspektifi kurma sorumluluğuyla karşı karşıyadırlar.


[1] Wikileaks lideri Assange yıllardır İngiltere’deki Ekvador büyükelçiliğinde mahpus hayatı yaşamakta iken, Snowden da yıllardır ülkesinden uzakta sürgün hayatı sürmekte.

[2] Bu ifade Soğuk Savaş dönemi kara propagandasının bir parçası olarak Lenin’e atfen kullanılan bir ifade. Düzmece iddiaya göre Lenin Batı’daki entelektüellerin Rusya’ya sempati beslemesi ve sosyalist düşüncelerin yayılmasına katkıda bulunmalarına referansla bunların kendileri tarafından kullanılan aptallar olduğunu söylemişti. Bu sahte iddiaya binaen dolaşıma sokulan “kullanışlı aptallar” ifadesi özelikle Batı’da kapitalist sistemin ve savunucularının sosyalist aydınları karalamak için kullanageldikleri bir ifade oldu.