Navigation

Tekellerin Tahakkümü ve Artan Çelişkiler

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Kapitalizmin içsel çelişkilerinin sistemi çıkışsızlığa sürükleyecek denli keskinleştiği bir tarihsel dönemden geçiyoruz. Bu durum kendisini pek çok görüngüyle ortaya koyuyor. Sermayenin yoğunlaşma ve merkezileşmesindeki olağanüstü hızlanmayla birlikte toplumsal eşitsizliğin akıl sınırlarını zorlayan boyutlara ulaşması bunun en tipik göstergesi. Üretim araçları ve dolayısıyla zenginlik giderek çok daha küçük bir azınlığın elinde toplanırken, toplumun büyük çoğunluğu sermayenin köleliğine ve yoksulluğa mahkûm ediliyor.

Kapitalizmin içsel çelişkilerinin sistemi çıkışsızlığa sürükleyecek denli keskinleştiği bir tarihsel dönemden geçiyoruz. Bu durum kendisini pek çok görüngüyle ortaya koyuyor. Sermayenin yoğunlaşma ve merkezileşmesindeki olağanüstü hızlanmayla birlikte toplumsal eşitsizliğin akıl sınırlarını zorlayan boyutlara ulaşması bunun en tipik göstergesi. Üretim araçları ve dolayısıyla zenginlik giderek çok daha küçük bir azınlığın elinde toplanırken, toplumun büyük çoğunluğu sermayenin köleliğine ve yoksulluğa mahkûm ediliyor. Son yıllarda çeşitli kurumlardan burjuva iktisatçıların “aklımızı başımıza almalıyız” minvalindeki uyarılarının sıklık ve dozunun artması da, aslında söz konusu çelişkilerin sistemi tehdit eder boyutlarda derinleştiğine işaret ediyor.

Forbes, Fortune, Credit Suiss, Oxfam, IPS gibi çok sayıda kuruluş tarafından yapılan araştırmalar ve açıklanan veriler, işçi ve emekçi sınıfların yarattıkları toplam değerden aldıkları payın çarpıcı bir şekilde düştüğünü, dünyaya hükmeden en zenginlerin gelirlerinin ise katlanarak artmaya devam ettiğini çok çarpıcı bir şekilde gösteriyor.

Amerika’da IPS’in (Politik Araştırmalar Enstitüsü) hazırladığı Kasım 2017 tarihli rapor[1] da bu açıdan çarpıcı veriler sunuyor. “Milyarder Zenginler 2017: Forbes 400 ve Geri Kalanlarımız” başlığını taşıyan bu rapor, ABD’nin en tepedeki 400 milyarderinin zenginliklerinin karşılaştırmalı bir analizini yapıyor. Bu milyarderlerin sahip olduğu zenginlik ABD nüfusunun en yoksul kesimleriyle karşılaştırıldığında ortaya şu çarpıcı sonuç çıkıyor:

En zengin 3 kişinin toplam zenginliği = 276 milyar dolar = nüfusun en alt %50’sinin (160 milyon kişinin) toplam zenginliği[2]

En zengin 400 kişinin toplam zenginliği = 2,7 trilyon dolar = nüfusun en alt %64’ünün (204 milyon kişinin) toplam zenginliği

Araştırmanın gösterdiği bir diğer dikkat çekici nokta, Forbes’un ilk kez 1982 yılında hazırladığı “En Zengin 400” listesine giren milyonerlerin sahip olduğu toplam zenginliğin bugünün en zengin üç kişisinin toplam zenginliğinden daha az olmasıdır. Sermayenin inanılmaz bir hızla merkezileştiğini ve gelir eşitsizliğinin de aynı hızla arttığını gösteren bu tablonun, sadece Amerika için değil tüm dünya için geçerli olduğunu da biliyoruz. İşte birkaç veri:

Credit Suisse’in Kasım 2017 tarihli Küresel Zenginlik Raporuna göre, küresel zenginlik on yıl öncesine göre %27 artarak 280 trilyon dolara çıkmış. Peki, bu zenginliğin tümünü yaratan emeğin ondan aldığı pay ne kadar artmış? Koca bir sıfır! Daha doğrusu, emekçilerin aldıkları pay sabit bile kalmayıp çarpıcı bir şekilde azalmış. Örneğin 2016 tarihli bir Oxfam araştırmasına göre, en yoksul %50’nin sahip olduğu toplam zenginlikte 2010-2015 arasında %41 oranında[3] bir düşüş yaşanmış; üstelik küresel nüfustaki 400 milyonluk artışa rağmen! Buna karşılık, en zengin %1’lik kesim 2001 yılında küresel gelirin %45,5’ine sahipken, bu oran bugün %50,1’e yükselmiş.[4]

Bugün dünya üzerindeki 2043 milyarderin sahip olduğu toplam servet 7,7 trilyon dolara çıkmış durumda. Oysa milyon, milyar basamağındaki sayılar, emekçilerin hayatına ancak açların, yoksulların, işsizlerin, savaşlarda yaşamını yitirenlerin, bu nedenle göç etmek zorunda kalanların, yani felâketlerin boyutunu ifade ederken giriyor! Bir avuç asalak “zamanların en iyisi”ni yaşarken, milyarlarca emekçi “zamanların en kötüsü”ne mahkûm ediliyor![5] Burada kelimenin gerçek anlamıyla bir avuçtan söz ediyoruz. Zira şu anda dünyanın en zengin 5 kişisi[6], en yoksul %50’nin sahip olduğu toplam zenginlikten daha büyük bir zenginliğe sahiptir. Oysa çok değil yedi yıl önce bu sayı 358 idi. İki yıl önce 62 ve bir yıl önce 8!

Sadece bu olgu bile kapitalizmin gerçekten de saçmalık haline geldiğini göstermeye yetmektedir aslında. Peki, kimdir bu en zenginler, nereden gelmektedir zenginlikleri? Baktığımızda bunların hepsinin aynı zamanda dünyanın en büyük tekellerinin sahipleri olduğunu görüyoruz. Yani kendileri mali-oligarşinin cisimleşmiş halidir.

Lenin 1916’da kaleme aldığı Emperyalizm kitabında, kapitalizmin ulaştığı bu en yüksek aşamaya damgasını vuran şeyin tekeller olduğunun altını çizerek şöyle diyordu: “Bir avuç tekelcinin, halkın geri kalan kısmı üzerindeki boyunduruğu yüz kez daha ağır, daha duyulur, daha gözyumulmaz duruma gelmektedir.” Yukarıda özet bir şekilde sergilemeye çalıştığımız tablo, bugün gelinen noktada söz konusu boyunduruğun çok daha büyük bir çarpanla katlanarak ağırlaştığını gösteriyor. Sermaye büyük bir hızla tekelleşmeye devam ediyor ve bizzat kapitalizmin doğurduğu bu olgu, çelişkileri ve çatışmaları çok daha büyük ölçekte üreterek şiddetlendiriyor. Bu gerçekliği tekeller henüz embriyon halindeyken büyük bir öngörüyle tespit eden Marx ve Engels’in dehası karşısında bir kez daha saygıyla eğilmek gerekiyor.

Sermayenin tekelleşme eğilimini 1843 gibi erken bir tarihte tespit eden Engels, merkezileşmenin özel mülkiyetin doğasından kaynaklandığını vurgulayarak, orta sınıfların giderek artan biçimde yok olacağına ve dünyanın yoksullar ve milyonerler olarak bölüneceğine dikkat çekiyordu.[7] Liberal iktisatçılar serbest rekabet nutukları atarken, rekabetin tekeli, tekelin de rekabeti yarattığına dikkat çeken Engels, sorunun kaynağının tek tek tekeller değil özel mülkiyet tekeli olduğuna ve bu büyük tekele dokunmaksızın küçük tekellere saldırmanın yetersizliğine ve ikiyüzlülüğüne işarete ediyordu.

Aynı yıllarda Marx da, rekabetin zorunlu sonucunun sermayenin birkaç elde toplanması olduğunu dile getirmekteydi. Tekellerin henüz embriyonik oluşumlar olarak görülmeye başlandığı o dönemde, sermayenin yoğunlaşması da merkezileşmesi de bir eğilim olarak tespit edilebilir düzeyde olmasına rağmen, Marx da Engels de geleceğin resmini çekme dehasını göstererek emperyalizm çağına çok güçlü bir projeksiyon tutmaktaydılar.

Kapitalistler arasındaki rekabetin, güçlülerin zayıfları yutmasını ya da saf dışı bırakmasını ve böylelikle sermayenin giderek çok daha az elde toplanmasını doğurduğunu böylesine erken bir tarihte saptayan Marx, bu olguyu Kapital’de çok daha ayrıntılı bir şekilde ele alacaktı. Şöyle diyordu Lenin, Emperyalizm broşüründe: “Yarım yüzyıl önce, Marx’ın, Kapital’i yazdığı sırada, serbest rekabet, iktisatçıların büyük çoğunluğunca bir «doğa yasası» gibi görünüyordu. Kapitalizmin teorik ve tarihsel bir tahlilini yaparak, serbest rekabetin üretimin yoğunlaşmasına yol açtığını, bunun ise, belirli bir gelişme aşamasında, tekelciliğe götürdüğünü tanıtlayan Marx’ın yapıtını, resmi bilim, sessizlik fesadıyla öldürmeyi denedi. Bugün ise, tekel, bir gerçek olarak ortadadır.”[8]

Marx Kapital’de, birçok küçük sermayenin birkaç büyük sermayeye dönüşmesine, yani az sayıda kapitalistin elinde büyük bir kitle halinde toplanmasına, sermayenin birikim ve yoğunlaşmasıyla birlikte merkezileşmesine dikkat çekmektedir. Merkezileşmenin en güçlü iki mekanizmasını ise rekabet ve kredi sistemi olarak koymaktadır:

“Rekabet savaşı, meta fiyatlarının ucuzlatılması ile verilir. Meta fiyatlarının ucuzluğu, ceteris paribus, emeğin üretkenliğine ve bu da, üretimin boyutlarına bağlıdır. Bunun için, büyük sermaye, daha küçüğünü yener. Ayrıca, kapitalist üretim tarzının gelişmesiyle, bir işi normal koşullar altında yürütmek için gerekli asgari bireysel sermaye miktarında bir yükselme olacağı da unutulmamalıdır. Bu yüzden, küçük sermayeler, büyük sanayiin henüz yalnızca yer yer el attığı ya da bütünüyle ele geçirmediği üretim alanlarına akar ve buralarda toplanırlar. Burada rekabet, birbirine düşman sermayelerin sayılarıyla doğru, büyüklükleri ile ters orantılı bir şiddetle devam eder. Ve bu savaş, daima, sermayelerinin bir kısmı kendilerini yenen kapitalistlerin eline geçen, bir kısmı da yokolup giden birçok küçük kapitalistin batıp gitmesiyle sona erer.”

Büyük sermayenin küçükleri “çekim” sürecinde rekabet dışında bir diğer önemli belirleyen ise kredi sistemidir:

“Bundan başka, kapitalist üretim ile birlikte tamamen yeni bir güç sahneye çıkar — kredi sistemi; bu sistem ilk aşamalarında, birikimin alçakgönüllü bir yardımcısı olarak hiç sezdirmeden işin içine girer ve büyük ya da küçük miktarlar halinde toplum yüzeyine dağılmış bulunan para kaynaklarını, görünmeyen iplerle, tek ya da ortaklık halindeki kapitalistlerin ellerine çeker; ama çok geçmeden, rekabet savaşında yeni ve müthiş bir silah halini alır ve ensonu sermayenin merkezileşmesi için, dev bir toplumsal mekanizmaya dönüşür.”[9]

Elif Çağlı, kredi mekanizmasının hisse senetli şirketleri (anonim şirketler) ön plana çıkararak tekelleşme sürecinde oynadığı rolü Kapital incelemesinden yola çıkarak şöyle vurgulamaktadır:

“Marx Kapital çalışmasının daha sonra Engels tarafından 3. ciltte toparlanan bölümlerinde kapitalist üretimde kredinin rolünü, hem de bu rolün gelişimi açısından henüz erken bir tarihsel momentte, inanılmaz bir isabet ve ileri görüşlülükle açıklığa kavuşturmuştur. Onun bu çabası sayesinde, olgunlaşmış ve dolayısıyla iç çelişkilerini de o ölçüde derinleştirmiş bir kapitalist işleyişin sırları çözümlenmiş olmaktadır. Marx’ın değindiği üzere, kredi sistemi sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi sürecini hızlandırmış ve neticede kapitalizmin ilk dönemlerinde egemen olan bireysel sermaye kuruluşları geri plana itilerek hisse senetli şirketler ön plana geçmiştir. Ayrıca kredi sistemi yalnızca bireysel kapitalist girişimlerin kapitalist hisse senetli şirketlere dönüşmesini teşvik etmekle kalmamış, mülkiyeti çok paylı hale getiren bu girişimlerin ulusal ölçekte yayılıp genişlemesine de temel teşkil etmiştir. Böylece kredi sistemi, kapitalizmin serbest rekabetçi döneminden tekelci kapitalizm dönemine geçişin ve tekelci kuruluşların ekonomi üzerinde ulusal düzeyde egemenlik tesis etmesinin de ilerletici manivelası olmuştur. Kuşkusuz bu gelişme ulus-devlet sınırları içinde kalmamış ve zamanla uluslararası düzeyde hegemon olan dev tekeller ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan kredi sistemi, bireysel kapitalist sermayenin pabucunu dama atan devasa hisse senetli şirketlerin, tekelci kapitalizmin, kapitalizmin emperyalist aşamasının ve netice olarak kapitalist küreselleşmenin de yaratıcısıdır.”[10]

Bu son husus çok önemlidir, zira bugün ulus-ötesi hale gelen dev tekeller gerek ekonomik gerekse politik olarak küresel ölçekte[11] egemen konuma yükselmişlerdir.

Lenin 1916’da kaleme aldığı Emperyalizm broşüründe tekellerin gelişimini şöyle evrelendirmektedir: 1) Serbest rekabetin gelişmesinin en yüksek noktaya eriştiği 1860-1880 yılları. Tekeller ancak farkedilir embriyonlar halindedir. 2) 1873 bunalımından sonra, kartellerin önemli gelişme dönemi; böyle olmakla birlikte, bunlar henüz istisna halindedir. 3) 19. yüzyılın sonundaki ilerleyiş ve 1900-1903 bunalımı; bu dönemde, karteller, baştanbaşa ekonomik yaşamın temellerinden biri haline geliyor. Bu, kapitalizmin en yüksek aşamasına, emperyalizme geçildiği dönemdir artık.

Emperyalizme damgasını vuran şey, sanayi sermayesiyle banka sermayesinin “mali sermaye” formunda kaynaşması ya da iç içe geçmesidir. Lenin, bu dönemde bankaların, parayı toplayıp kapitalistlerin emrine veren mütevazı aracılar olmaktan çıkıp, hammadde kaynaklarının ve üretim araçlarının büyük bir kısmını ve kapitalistlerin ve küçük patronların bütün para sermayelerini ellerinde tutan güçlü tekellere dönüştüklerinin altını çizmektedir. Büyük işletmeler, özellikle bankalar, küçük işletmeleri yalnızca yutmakla kalmazlar; onların sermayelerine “katılarak”, hisse senetlerini satın alarak ya da değiştirerek, kredi sisteminden yararlanarak, onları kendilerine bağlarlar. Bu durum aynı zamanda bütün ekonomik ve siyasal kurumların üzerine sımsıkı bir bağımlılık ağı germiş bir mali-oligarşinin egemenliği anlamına gelmektedir ki, tekelin en çarpıcı özelliği budur. Lenin’in, emperyalizm çağının henüz başlangıç aşamasındaki verilerle çıktığı bu sonuçlar, bugün tekellerin, mali sermayenin ve bunların çok yönlü etki alanlarının ulaştığı olağanüstü boyutla fazlasıyla kanıtlanmış durumdadır.

Bugün ciro bakımından dünyanın en büyük tekeli olan Wallmart’ın 485 milyar doları aşan yıllık cirosu, en yoksul 80 ülkenin milli gelirinin toplamından daha fazladır. Oysa çok değil bundan on yıl önce, en büyük 20 tekelin cirolarının toplamı 80 ülkenin milli gelir toplamına eşitti.

2016 verileriyle dünya gayri safi hasılası 75,5 trilyon dolarken, dünyanın en büyük 500 tekelinin cirosu 27,7 trilyon (toplam kârları 1,5 trilyon) dolardır ve 34 ülkeye yayılan bu şirketlerde 67 milyon işçi çalışmaktadır.[12] Bu cironun onda biri sadece en büyük on tekele, yaklaşık yarısı ise yüz tekele aittir. Yani yoğunlaşarak devasa boyuta ulaşan sermayeler aynı zamanda merkezileşerek giderek çok daha küçük bir azınlığın elinde toplanmaktadır.

Tekellerin ciroları, toplam mal ve hizmet üretiminde tuttukları yer ve tekelci sermayenin toplumsal değerden aldığı pay konusunda önemli bir fikir vermektedir. Ancak şunu da belirtmek gerekiyor ki, ciro miktarı ekonomi üzerindeki kontrol gücünü birebir yansıtmamaktadır. Tam da bu yüzdendir ki en büyük 500 tekelin ciro sıralamasındaki konumları, her zaman mali-oligarşinin hiyerarşisindeki konumlarının izdüşümü olmamaktadır. Meselâ ciro sıralamasında daha geri basamaklarda olabilen finans şirketleri, buna rağmen mali-oligarşinin tepe konumlarında yer almaktadırlar.

Bu kapsamda 2011 yılında yapılan ve 194 ülkedeki 37 milyon şirketin ulus-ötesi nitelik taşıyan 43 binine odaklanan bir araştırma da bu olguyu desteklemektedir. Bu araştırmadan çıkan sonuçlar Marksist Tutum’da ele alınırken şöyle özetlenmişti:

“Toplam 43 bin 60 ulus-ötesi şirketin 15 bin 491’i diğerlerinden açık ara daha büyükler ve «küresel işletme gelirleri»nin %94’ünü kontrol ediyorlar. Ulus-ötesi şirketlerin büyükbaşları diyebileceğimiz bu 15 bin 491 şirketin içinden 737 tanesi, 43 bin küsur şirketin toplam varlıklarının %80’ini kontrol ettiği gibi, bunların içinden 147 tanesi de toplam varlığın %40’ını kontrol ediyor. Bu 147 şirketin 110’unu da bankalar ve benzeri finans kuruluşları oluşturuyor.”[13]

Bu araştırma, Lenin’in “Tekel, «kapitalizmin gelişmesinin en son aşaması»nın son sözüdür. Fakat bankaların rolünü dikkate almazsak, modern tekellerin gerçek gücü ve önemine ilişkin bilgilerimiz son derece eksik ve yetersiz kalacaktır” yönündeki tespitlerini desteklediği gibi, en büyük tekellerin bile karmaşık ağlarla birbirlerine bağlı olduklarını ve genellikle karşılıklı ortaklıklara sahip olduklarını da ortaya koymaktadır. Amerika’da S&P Endeksinde yer alan 1500 büyük şirkete ilişkin yapılan bir başka çalışma ise, 2000’lerden itibaren bu sürecin çok çarpıcı bir şekilde hızlandığını göstermektedir. Bu durum aslında kapitalizmin tam da o süreçte tarihsel ölçekli bir krize yuvarlandığı yönündeki tespitlerimizi de doğrulamaktadır. Kriz süreci, sermayenin merkezileşmesini sıçramalı bir şekilde hızlandırmıştır. Söz konusu çalışma[14] 1999’da Standart&Poor’s 1500 Endeksinde yer alan şirketlerin %20’sinden daha azının müşterek bir büyük (%5 ve daha büyük bir hisseye sahip) hissedara sahip olduğunu, 2014’e gelindiğinde ise bu oranın %90’a çıktığını gösteriyor. Yani neredeyse tüm tekeller müşterek ortaklıklarla birbirlerine bağlı durumdadırlar. Nitekim yukarıda sözünü ettiğimiz ilk araştırmanın ortaya koyduğu bir diğer olgu da, bahsedilen 147 tekelin ağırlıklı bir bölümünü oluşturan finans kuruluşlarının birçok sanayi tekelinin ortağı oluşlarıdır. İşte Lenin’in “tekeller ve özellikle de bankalar daha küçük şirketleri karmaşık ağlarla kendilerine bağlarlar” derken ve mali-oligarşinin egemenliğinden söz ederken anlattığı şey tam da bunlardır. Bu veriler onun aşağıdaki tespitlerini de doğrulamaktadır:

“Ayrı ayrı kapitalistler birleşerek bir tek kolektif kapitalist meydana getiriyorlar. Birçok kapitalistin cari hesaplarını tutmakla, bankalar, aslında, yalnızca teknik ve yardımcı bir işlem yapmaktadır. Ancak bu işlemler muazzam ölçüde yaygınlık kazandığı zaman görüyoruz ki, bir avuç tekelci, bütün kapitalist toplumun sınai ve ticari işlemlerini kendi isteklerine bağlı kılıyor; bu tekelci grup, bankalarla ilişkileri, cari hesaplar ve başka mali işlemler sayesinde, ilkin, kenarda kalmış kapitalistlerin durumlarını tam bir şekilde öğrenebilir, sonra kredileri azaltıp çoğaltarak ya da kolaylaştırıp zorlaştırarak onlar üzerinde bir denetim kurabilir, onları etkisi altına alabilir, ensonu onların yazgılarını tam anlamıyla elinde tutabilir, işletmelerinin gelirini belirleyebilir, onları sermayeden yoksun bırakabilir ya da sermayelerinin büyük ölçüde artmasına izin verebilir, vb.”[15]

Emperyalizm çağıyla birlikte tekelci sermaye, ekonomik, siyasal, toplumsal, her alanda egemen hale gelmiştir. Onun plütokratik egemenliği aynı zamanda her türden siyasi gericiliği, en uç ifadesini faşizmde bulan baskıcı ve otoriter yönetim biçimlerini, en büyükler arasında kıran kırana bir rekabeti, dizginsiz bir silahlanmayı, ulusal baskıyı ve emperyalist savaşları üreten bir egemenliktir. Elif Çağlı’nın dile getirdiği gibi, kapitalizmin ilerici barutunu yitirmesi ve buna koşut olarak burjuva düzenlerde demokrasinin daralmasıyla ortaya çıkan siyasi gerçeklik, işte böylesi bir oligarşik yönetim, yani plütokrasidir.[16]

Mali-oligarşi, devletler ve hükümetlerin yanı sıra IMF, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası gibi kurumlar üzerindeki hâkimiyeti sayesinde, ulusal ve küresel ekonomi politikalarını (gümrük duvarlarını, vergileri, teşvikleri, para politikalarını, emeğin sömürüsünü derinleştirecek yasaları vb.) kendi çıkarları temelinde belirlemektedir. Bunun neticesi, sadece işçi sınıfının değil bir bütün olarak emekçi sınıfların yıkımı ve daha küçük ölçekli burjuva kesimlerin iflasıdır. Nitekim tekelci sermayenin çıkarları doğrultusunda yaygın bir şekilde uygulamaya konan neo-liberal politikalar bu yıkım sürecini katlamalı bir şekilde hızlandırmıştır.

Keza emperyalist paylaşım savaşının milyonların canı pahasına harlanarak yayılması, dizginsiz doğa talanı, insan ve çevre sağlığını hiçe sayan “kâr için üretim” mantığının insanlığın ve küremizin varlığını tehdit eder hale gelmesi de, kapitalizmin geldiği tekelci aşamada sermayenin açgözlülüğünün doruğa çıkmasının ürünüdürler.

Burada bir hususu daha vurgulayalım. Marksizmin meziyeti, yalnızca dünyayı doğru yorumlayıp gerçekçi tespitler yapmasında yatmaz. Gerçekliği bir ölçüde dile getiren burjuva ideologlar, iktisatçılar, bilimciler de mevcuttur. Son yıllarda giderek artan sayıda örneklerini gördüğümüz üzere, Dünya Bankasının, BM’nin ve bilumum kapitalist kurumun yöneticiliğini, danışmanlığını ya da memurluğunu yapan pek çok burjuva uzman, sıçramalı bir şekilde artan eşitsizliğe, bunun yarattığı yıkıcı sonuçlara, hatta bazıları daha ileri giderek bunun insanlık ve dünya için bir ölüm-kalım sorunu yarattığına dikkat çekmektedirler. Bunlar reformist kesimlerde büyük bir coşku ve saygı da uyandırabilmektedir. Marksizmi bunlardan ayıran şey, meşhur “on birinci tez”de[17] de vurgulandığı üzere, onun bu doğru değerlendirmeleri dünyayı dönüştürecek devrimci politikalarla sentezleyip kapitalizmi yıkmaya tahvil etmesinde yatmaktadır. O, dünyayı yorumlamakla yetinen bir felsefe olmayıp, devrimci bir eylem kılavuzudur. Tam da bu yüzdendir ki, Marx’ın Kapital’i kapitalizmin işleyiş yasalarını ortaya koymakla yetinen bir iktisat kitabı değil, onun yıkılmaya yazgılı bir sistem olduğunu ve onu yıkacak yegâne sınıfın da proletarya olduğunu gösteren bir devrimci eserdir.

Marx ve Engels, kapitalizmin çelişkileri keskinleştirerek yol alan ve yol aldıkça da kendi sonunu hazırlayan bir sistem olduğunu bir buçuk asırdan uzun bir süre önce tespit etmişlerdir. Kapitalizmin temel çelişkisi, üretim toplumsallaşırken üretim araçlarının mülk edinilmesinin toplumsal değil özel kalmaya devam edişidir. Elif Çağlı’nın Kapitalizm Çıkmazda makalesinde değindiği gibi, bu temel çelişkisine rağmen yol almaya çalışan kapitalizm, üretim araçları üzerindeki küçük ve orta ölçekli bireysel mülkiyeti tasfiyeye uğratırken mülkiyetin küçük bir kapitalist azınlık elinde toplanması doğrultusunda yol alır:   

“Kapitalizmin finans kapital egemenliğine varan bu gelişmesi bir yandan sermayenin merkezileşmesini arttırırken, diğer yandan da üretim araçları üzerindeki bireysel mülkiyetin tasfiyesi sürecini işletmiştir. Üretim araçları üzerindeki bireysel mülkiyet, doğrudan üreticilerden başlayarak küçük ve orta boy kapitalistlere de uzanacak şekilde tasfiyeye uğramıştır. Bireysel mülkiyet vaktiyle kapitalizmin çıkış noktasını oluştururken, bu bireysel mülkiyetin tasfiyesi işinin başarılması bizzat kapitalist üretim tarzının hedefi haline gelmiştir. Açıktır ki, kapitalizm ilerleyişi boyunca üretim araçları üzerindeki kapitalist mülkiyet biçimini bireysel özel mülkiyetten kolektif özel mülkiyete dönüştürmektedir. O halde, daha kapitalizm altında toplumsal üretimin gelişmesiyle birlikte üretim araçları özel üretimin araçları ve özel üretimin ürünleri olmaktan çıkmaktadırlar. Ve adeta kendilerinin toplumsal üretim sürecinin ürünleri olduklarını kanıtlarcasına, kapitalist bir toplumsal mülkiyet formuna (kolektif kapitalist mülkiyet) bürünmektedirler. Ancak bireysel özel mülkiyete karşı kapitalist işleyiş içinde gerçekleşen bu «mülksüzleştirme» operasyonu, asla gerçek bir toplumsal mülkiyeti tesis etmemektedir. Tam tersine, toplumsal mülkiyetin yalnızca küçük bir kapitalist azınlık tarafından ele geçirilmesi biçimine bürünmektedir.”

Üretim toplumsallaşmışken üretim araçlarının küçük bir azınlığın mülkiyetinde kalması çelişkileri daha da şiddetlendirmekte ve aslında insanlığa bu çelişkinin çözüleceği yeni bir toplum düzenini dayatmaktadır:

“Bir kapitalist, daima birçoklarının başını yer. Emek-sürecinin, gitgide boyutları büyüyen kooperatif şekli, bilimin bilinçli teknik uygulaması, toprağın yöntemli bir biçimde işlenmesi, emek araçlarının ancak ortaklaşa kullanılabilir emek araçlarına dönüştürülmesi, bütün emek araçlarının bileşik toplumsal emeğin üretim araçları olarak kullanılmasıyla sağlanan tasarruf, bütün insanların dünya pazarları ağına sokulması ve böylece kapitalist rejimin uluslararası bir nitelik kazanması, bu merkezileşme ya da birçok kapitalistin birkaç kapitalist tarafından mülksüzleştirilmesi ile elele gider. Bu dönüşüm sürecinin bütün avantajlarını sömüren ve tekellerine alan büyük sermaye sahiplerinin sayılarındaki sürekli azalmayla birlikte, sefalet, baskı, kölelik, soysuzlaşma, sömürü de alabildiğine artar; ama gene bununla birlikte, sayıları sürekli artan, kapitalist üretim sürecinin kendi mekanizması ile eğitilen, birleştirilen ve örgütlenen işçi sınıfının başkaldırmaları da genişler, yaygınlaşır. Sermaye tekeli, kendisiyle birlikte ve kendi egemenliği altında fışkırıp boy atan üretim tarzının ayakbağı olur. Üretim araçlarının merkezileşmesi ve emeğin toplumsallaşması, en sonunda, bunların kapitalist kabuklarıyla bağdaşamadıkları bir noktaya ulaşır. Böylece kabuk parçalanır. Kapitalist özel mülkiyetin çanı çalmıştır. Mülksüzleştirenler mülksüzleştirilirler.”[18]

Marx’ın devamında vurguladığı gibi, bireysel emekten doğan dağınık özel mülkiyetin kapitalist özel mülkiyete dönüşmesi, toplumsallaşmış üretime dayanan kapitalist özel mülkiyetin toplumsal mülkiyete dönüşmesinden kıyaslanamayacak kadar daha uzun süreli, daha şiddetli ve çetin bir süreçtir. Birinci durumda, halk yığınlarının birkaç gasp edici tarafından mülksüzleştirilmesi sözkonusudur; ikincisinde ise, birkaç gasp edicinin, halk yığınları tarafından mülksüzleştirilmeleri!

Bugün yüz yüze olduğumuz tüm olgular kapitalizmin bu ilk süreci büyük bir hızla tamamına erdiriyor olduğunu gösteriyor. Ve mesele Marx’ın da dediği gibi giderek çok daha kısa süreli ve basit bir sürece indirgeniyor: “Birkaç gasp edicinin” mülksüzleştirilerek tüm üretim araçlarının toplumsal mülkiyet haline getirilmesi! İşte kapitalizmin temel çelişkisini, onu yadsıyarak çözecek olan şey budur. Bunu yapacak olansa devrimci proletaryadır.



[1]      Billionaire Bonanza 2017: The Forbes 400 and the Rest of Us https://www.ips-dc.org/report-billionaire-bonanza-2017/

[2]      Forbes’un Ekim ayında yayınladığı verilere göre, Jeff Bezos (Amazon’un sahibi), Bill Gates (Microsoft’un sahibi) ve Warren Buffett (Berkshire Hathaway yatırım şirketinin sahibi) toplam 248 milyar dolarlık bir zenginliğe sahiplerdi. Ancak Aralık ayında bu rakam, Buffett ve Bezos’un bir ay içinde 10 milyar doları aşan sıçramalı servet artışlarıyla birlikte 276 milyar dolara ulaşarak IPS’nin Kasım raporuna yansıyan 248 milyar dolar rakamını bir ay içinde eskitiverdi! Bu arada, “10 milyar dolar” gibi ağızdan bir çırpıda çıkıveren bir meblağın örneğin Kongo’nun, Nijer’in, Çad’ın, Ermenistan’ın ya da Haiti’nin bir yıllık milli gelirlerinden daha fazla olduğunu belirtelim. Milli gelirleri 30 milyon dolarla 7 milyar dolar arasında değişen 50 ülkeyi saymıyoruz bile! 276 milyar dolara gelecek olursak, bu meblağ da dünyanın en yoksul 65 ülkesinin milli gelirlerinin toplamını aşmaktadır!

[4]      Söz konusu dilim %5’e çıkarıldığında ise bu oranın %77’ye fırladığı görülüyor.

[5]       Charles Dickens’ın meşhur İki Şehrin Hikâyesi romanı şu ünlü cümleyle başlar: “Dönem, zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü…” Devrimin öngününde, Fransa’da yoğunlaşan çelişkileri çok yönlü olarak sergileyen bir girişle başlayan roman, keskinleşen bu çelişkilerin nasıl dünyanın o zamana dek gördüğü en büyük devrime yol açtığını ve kokuşmuş aristokrasiyi iktidardan alaşağı ettiğini sergiler. Bugünse o devrimle iktidarı ele geçiren burjuvazinin ve onun sömürü sisteminin çürüyüp kokuştuğu bir tarihsel dönemden geçiyoruz.

[6]       Jeff Bezos (99,9 milyar dolar), Bill Gates (90,8 milyar dolar), Warren Buffett (85,6 milyar dolar), Amancio Ortega (76,5 milyar dolar), Mark Zuckerberg (72,9 milyar dolar)

(https://www.forbes.com/billionaires/list/#version:realtime)

[7]      Engels, “Ekonomi Politiğin Bir Eleştiri Denemesi”, Marx, 1844 El Yazmaları içinde, Sol Yay., 2. bsk, s.370.

Marx, “Ekonomi Politiğin Eleştirine Katkı” adlı kitabının Önsözünde, Engels’in ekonomi konulu bu ilk yazısını “iktisadi kategorilerin eleştirisine katkının dâhice taslağı” olarak nitelendirip övgüyle anmıştır.

[8]       Lenin, Emperyalizm, Sol Yay., 10. bsk, s.22

[9]      Marx, Kapital, c.1, Sol Yay., 4. bsk, s.643

[10]     Elif Çağlı, Kapitalizm Çıkmazda, MT, Şubat 2012

[11]     Ayrıntılı bir okuma için bkz. Elif Çağlı, Küreselleşme, marksist.com

[13]     Kerem Dağlı, Dünya Ekonomisini Kimler Kontrol Ediyor, Ağustos 2013

[15]     Lenin, Emperyalizm, s.36

[16]     Elif Çağlı, Demokrasi ve Plütokrasi, http://marksist.net/node/3475

[17]     Marx’ın, Engels’in ifadesiyle “yeni dünya anlayışının dâhiyane tohumunun atılmış olduğu ilk belge” niteliğindeki Feuerbach Üzerine Tezler’inin on birincisi şöyledir: “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir.

[18]     Marx, Kapital, c.1, s.782