Navigation

Ortadoğu’da Emperyalist Yığınak Artıyor

Türkiye’nin Rus jetini düşürdüğü 24 Kasımdan bu yana, emperyalist paylaşım savaşının Ortadoğu ayağında hızlandırılmış bir sürece girildi. Rusya’nın Esad rejimine desteğini hava bombardımanlarıyla bir üst evreye taşıması zaten bölgedeki savaş rutininin ötesinde bir hareketlilik yaratmıştı. Böylesi bir ortamda uçak düşürülmesi olayı Türkiye ile Rusya arasında büyük bir kriz yaratmakla kalmadı, emperyalist kutupların birbirlerine daha açık bir şekilde diş göstermeye başlamasına da sebep oldu. Batılı emperyalistler bunu Rusya’yla kozlarını paylaşmak için fırsat bilip hazırlıklarını yoğunlaştırırlarken, Rusya da bölgedeki varlığını her türlü siyasi ve askeri manevrayla güçlendiriyor.

Türkiye’nin Rus jetini düşürdüğü 24 Kasımdan bu yana, emperyalist paylaşım savaşının Ortadoğu ayağında hızlandırılmış bir sürece girildi. Rusya’nın Esad rejimine desteğini hava bombardımanlarıyla bir üst evreye taşıması zaten bölgedeki savaş rutininin ötesinde bir hareketlilik yaratmıştı. Böylesi bir ortamda uçak düşürülmesi olayı Türkiye ile Rusya arasında büyük bir kriz yaratmakla kalmadı, emperyalist kutupların birbirlerine daha açık bir şekilde diş göstermeye başlamasına da sebep oldu. Batılı emperyalistler bunu Rusya’yla kozlarını paylaşmak için fırsat bilip hazırlıklarını yoğunlaştırırlarken, Rusya da bölgedeki varlığını her türlü siyasi ve askeri manevrayla güçlendiriyor.

Sonuçta tüm aktörler birkaç hafta içinde bölgedeki askeri yığınaklarını tahkim ederken, siyasal gelişmeler de baş döndürücü bir hızla birbirini kovalıyor. Rus uçağının düşürülmesinin ardından NATO’nun sürece müdahil olması, Çin’in Rusya’nın yanında operasyonlara katılmaya hazırlanması, Türkiye’nin Musul’daki askeri birliklerinin sayısını arttırmak üzere harekete geçmesi, Irak’ın buna son derece sert yanıt vererek Türkiye’yi BM Güvenlik Konseyi’ne şikâyet etmesi… Suudi Arabistan öncülüğünde 9-10 Aralıkta Riyad’da düzenlenen konferansla Esad muhaliflerinin biraraya getirilmeye çalışılması; bunun karşısında Rojavalı güçlerin, Riyad’a davet edilmeyen ya da daveti reddeden Kürt güçlerin öncülüğünde 8-9 Aralıkta Derik’te toplanarak “Demokratik Suriye Meclisi”ni kurmaları… Ankara’da Barzani’yi Cumhurbaşkanlığı düzeyinde ağırlayan AKP hükümetinin, bu kirli ittifak aracılığıyla bir yandan PKK’yi etkisiz hale getirmeye öte yandan Rojava’da PYD önderliğinde şekillenen oluşumu boğmaya çalışması ve bu arada Türkiye Kürtlerine vargücüyle saldırmaya devam etmesi… Suudi Arabistan’ın başını çektiği, Türkiye ve Mısır’ın da aralarında bulunduğu 34 devletin, “Teröre Karşı İslam İttifakı” adı altında bir Sünni savaş cephesi oluşturmaları ve yürütülecek operasyonlar için Riyad’ın koordinasyon merkezi olarak belirlenmesi… Türkiye’nin Katar’da 3 bin askerini konuşlandıracağı bir üs kuracağını açıklaması…

Neredeyse her an yeni bir gelişmeyle karşı karşıya kaldığımız bu süreç, hiç şüphe yok ki giderek daha da kızışan bir dünya savaşı manzarasına işaret ediyor. Elif Çağlı, 2007 yılında yaptığı tespitte, Üçüncü Dünya Savaşının başladığını ve yükselen emperyalist güçler olarak Rusya ve Çin’in de paylaşım bölgelerindeki çatışmalara giderek daha çok müdahil olacaklarını belirtiyordu. Hegemonya için yarışan güçler arasındaki çekişmelerin, yeni emperyalist blokların oluşumunu ve bu bloklar arasında dozu yükselen çatışmaları gündeme getireceğini de vurguluyordu.[1] Nitekim 2000’lerin başındaki güçler dengesinde önemli değişimlerin yaşandığı günümüz konjonktüründe, gerek Rusya gerekse Çin’in, öne çıkan emperyalist aktörler olarak boy gösterdiğini ve eskisinden çok daha aktif ve doğrudan bir şekilde paylaşım kavgasına dahil olduğunu görüyoruz.

Yürüyen kapışmanın ana sahası bir bütün olarak Ortadoğu coğrafyası olmakla birlikte, çatışmanın merkez üssü şu anda Suriye’dir. ABD öncülüğünde oluşturulan emperyalist koalisyon güçlerinin IŞİD’le mücadele bahanesiyle savaş uçakları ve gemileriyle bölgeye üşüşmelerinin ardından, Rusya da Esad rejimine verdiği desteği üst boyuta çıkarıp hava bombardımanlarına girişmiş, bu bombardımanları Hazar Denizinden fırlattığı füzelerle destekleyerek gövde gösterisinde bulunmuş ve “ben de buradayım” mesajını çok daha güçlü bir şekilde vermeye başlamıştır. Lazkiye’de hava üssü, Tartus’ta ise deniz üssü bulunan Rusya Suriye’deki askeri gücünü sürekli tahkim etmektedir. Yoğunlaştırdığı askeri tahkimatın bir parçası olarak Suriye’ye S-400, İran’a da S-300 füzeleri yerleştirmek üzere harekete geçmiştir.

Çin’in de Rusya’nın yanında yer alarak askeri operasyonlara katıldığı, “askeri danışman”larını bölgeye gönderdiği ve savaş gemilerinin Akdeniz’e giriş yaptığı duyurulmuştur. Bunun yanı sıra Çin, 10 bin askerini yerleştireceği bir askeri üs kurmak üzere Cibuti hükümetiyle anlaştığını da açıklamıştır ki, bu Çin’in kendi sınırları dışında kuracağı ilk askeri üs olma özelliğini taşımaktadır.

Şurası çok açık ki, paylaşım savaşını uzunca bir süredir taşeron güçler üzerinden yürüten emperyalist devletler, kafa kafaya gelmeye şimdiye dek hiç bu kadar yaklaşmamışlardır. Doğu Akdeniz şu anda Türkiye dahil 13 devletin savaş gemileriyle bir barut fıçısına dönmüş durumdadır. ABD’nin biri uçak gemisi olmak üzere dokuz savaş gemisi konuşlandırdığı Doğu Akdeniz’de, Fransa bir uçak gemisi ve iki savaş gemisiyle, İngiltere, Almanya, İtalya, İspanya, Kanada, Belçika, Hollanda, Portekiz ve Yunanistan da birer savaş gemisiyle hazır bulunuyor. Türkiye ise Akdeniz’deki bu yığınağa irili ufaklı 34 savaş gemisiyle katılıyor. Emperyalist güçler gerek Kıbrıs’taki İngiliz üslerini gerekse İncirlik’i ve bölgedeki diğer askeri üslerini kullanarak hava güçlerini de seferber etmiş durumdadırlar. Bunlara ek olarak, henüz sınırlı olmakla birlikte kara birlikleri gönderme kararları da almışlardır.

Sonuç olarak bölge şu anda patlamaya hazır bir cephanelik konumundadır. Üstelik Türkiye’nin Musul’a tanklar eşliğinde yüzlerce asker göndermeye girişmesinin ardından Irak cephesi de hareketlenmiştir. Rusya ve İran, Irak yönetimine tam destek vererek Türkiye’yi işgalci bir güç olarak nitelendirirken, Türkiye attığı bu adımda ABD ve diğer Batılı güçlerden beklediği desteği görememiştir. Bu yüzdendir ki hükümet, “geri çekilme yok” diyen Erdoğan’ın tüm efelenmelerine rağmen, Musul’a gönderilen askeri birlikleri geri çekmek zorunda kalmıştır.

Gerek Rus uçağının düşürülmesi gerekse Musul’a asker gönderme vakasında ABD, AB ve NATO’yu emrivakiyle kendi yanında harekete geçirmeye çalışan Türkiye’nin, şimdiye dek görülmedik ölçüde cüretkâr bir emperyalist saldırganlık içinde olduğu görülüyor. Üstelik AKP ideologları ve propagandistleri, hükümetin emperyalist emellerini akıl almaz bir pervasızlıkla dillendirmekten çekinmez hale gelmişlerdir.

“Derinlikli stratejist” Davutoğlu’nun “Türk dış politikasının temel ilkelerinden biri” diye nitelendirdiği “komşularla sıfır sorun” söylemi uzunca bir süre AKP’nin emperyalist politikalarının janjanlı bir ambalajla örtülenmesine hizmet etmişti. Her fırsatta “barış vizyonu”ndan dem vuran Davutoğlu, Kıbrıs’tan Ermenistan’a, Suriye’den İran’a tüm komşularla ilişkilerin normalleştirildiğini ve ezber bozan girişimlere imza atıldığını söylüyordu. “Artık Türkiye’nin dış politika gündemine bölgesel ve uluslararası ilişkilerde enerjisini tüketen komşularıyla olan kronik anlaşmazlıklar hâkim değildir” diyen de bizzat oydu. Üstelik AKP hükümetinin Mısır’dan Libya’ya, Suriye’den Irak’a tüm Ortadoğu coğrafyasında her türlü kirli operasyonu yürütmeye başladığı 2013 gibi geç bir tarihte!

Ne var ki AKP’nin Ortadoğu politikasının sarsıntılı bir şekilde çökmesi, “barış vizyonu” denen demagojik ambalajı da kaldırıp attı ve azgın emperyalist politika tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı. Bu politikayı meşru göstermek için de, yandaş medya seferber edilerek, “Türkiye kuşatma altında” vaveylası koparılmaya başlandı. Örneğin İbrahim Karagül uzunca bir süredir hükümetin emperyalist planlarını alenen dillendirmekte ve meşrulaştırıp kitle desteği bulmasını sağlamaya çalışmaktadır:

Osmanlı’dan bu yana ilk kez Türkiye böylesine kuşatma altına alınıyor. Tam anlamıyla çevreleniyor. Kuzey’den, Doğu’dan ve sıcak çatışma alanı olarak Güney’den sıkıştırılıyor. Üstelik bu ilk kez bölge ülkeleri üzerinden yapılıyor. İstila önce örgütler üzerinden yürütüldü şimdi devletler üzerinden yürütülüyor. … Böyle bir dönemde bize sesinizi kısın diyorlar. Suskun kalalım, ağırbaşlı olalım, herkesle iyi geçinelim, savunmada kalalım, sınırlarımızın dışına boynumuzu uzatmayalım diyorlar. Kısmamızı istedikleri ses, Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana kıstıkları sesimizdi. … Gün, Kılıçarslan’ın, Yavuz’un, Selahattin’in dilini konuşma zamanıdır. Başka bir dil ile böyle bir fırtınadan kurtulma şansımız olmayacaktır. Bu yüzden yeni Yavuz’lar, yeni Selahaddin’ler, Kılıçarslanlar çıkacaktır. Tarih yapıcıların yanında kenetlenin. Asla tereddüt etmeyin, yılmayın. Diliniz sürçmesin, dizleriniz titremesin. Türkiye bu büyük kuşatmayı yaracak, bütün coğrafyaya nefesini verecektir. Sınırlarının çok çok ötesinde ortaklarla yaracaktır hem de. Bundan hiç şüpheniz olmasın. Korkmayın ve titremeyin!”[2]

Aynı yazısında Karagül, İttihat ve Terakki tarafından bir iç savaş aygıtı olarak kurulan, en kitleseli Ermeni soykırımı olmak üzere pek çok katliama imza atan ve MİT’in öncülü olan Teşkilat-ı Mahsusa’ya methiyeler düzerek şu soruyu soruyor:

Teşkilat-ı Mahsusa’nın, bir çöküş dönemini durdurmaya çalışan yürekli insanlarının kendi aralarında yaptıkları konuşmalarla, bölge ve dünya değerlendirmeleriyle bugün bizim konuşmalarımızın, değerlendirmelerimizin nasıl da aynı cümlelerden oluştuğunu görmüyor musunuz?”

Bu örtüşmeyi görmemek elbette mümkün değildir. Bunun zeminini oluşturan ve üzeri yalan, hamaset ve demagojiyle örtülmeye çalışılan şey ise, kitleleri yıkıma sürükleyen azgın emperyalist politikadır. Osmanlı’yı Birinci Dünya Savaşına sokup yüz binlerce insanın hayatını kaybetmesine yol açan bu politika, şimdi de Türkiye’yi, kendi tarzında yürümekte olan Üçüncü Dünya Savaşına daha aktif bir şekilde sokmak için izleniyor; üstelik İttihatçılara geleneksel olarak düşman bir ideolojik mirasa sahip olan AKP tarafından.

Altını tekrar tekrar çizmek gerekiyor ki, kapitalizmin tarihsel krizinin sonucu olarak kızışan dünya savaşı gerçeğiyle uyumlu bir şekilde, Türkiye dahil olmak üzere tüm burjuva güçler, halkları çok daha korkunç yıkımlara sürükleyecek adımları birer birer atmaktadırlar. Otoriterleşen burjuva rejimler, emekçilerin barış, demokrasi ve refah özlemlerine, alabildiğine yaygınlaştırılan faşizan uygulamalarla, tankla, topla, bombayla yanıt vermektedirler. Bu barbarlığa karşı durmanın yolunu Elif Çağlı şöyle vurguluyor:

“Kapitalist sistem krizinin derinleşmesine ve emperyalist savaşların yaygınlaşmasına bağlı olarak dünya genelinde tanık olduğumuz otoriterleşme eğilimleri bir yana, artık çürüyen kapitalizmin çürüyen burjuva rejimler yarattığı son derece açık bir gerçektir. Demokrasi isteyen, kendisini kusursuz işleyecek burjuva demokrasisi hayalleriyle kandırmak yerine, kapitalizme karşı mücadeleye katılmalıdır. Demokrasi ve barış ancak geniş işçi-emekçi kitlelerin kapitalist düzene karşı mücadelesiyle kazanılabilir ve bu amaç doğrultusunda örgütlenmek günümüzün acil görevidir. Unutulmasın ki, bu örgütlü mücadele burjuva devletin baskı ve katliamlarına, burjuva ideolojik aygıtların yarattığı esarete, vicdan ve akıl tutulmasına karşı ayağa dikilmenin de yegâne yolunu oluşturuyor!”[3]



[1] Elif Çağlı, Çürüyen Kapitalizm, 29 Kasım 2007

[2] Yeni Şafak, 11 Aralık 2015

[3] Elif Çağlı, Otoriterleşme ve İdeolojik Aygıtların Rolü, 30 Kasım 2015