Navigation

Elektrik Sistemindeki Çöküş ve Örtülmek İstenen Gerçekler

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Böylesine büyük ve komplike sistemler piyasaya açıldığında, azami kâr güdüsünün yarattığı sorunların bedelleri de altından kalkılamayacak kadar ağır olmaktadır. Bu nedenle enerji sektörü işçi denetiminde devletleştirilmeli ve elektrik üretimi, iletimi ve dağıtımı, kâr değil toplumsal çıkarlar öne alınarak yapılmalıdır. Aksi takdirde yaşamsal riskler de doğuran çok ciddi sorunların peşpeşe yaşanması kaçınılmaz olacaktır.

Türkiye’nin büyük bir bölümü, 31 Mart günü, sabah saatlerinde başlayıp akşama dek süren yaygın bir elektrik kesintisiyle felç oldu. 10 saati bulan bu kesinti sonucunda, hastaneler, okullar, metro-tramvay ve sinyalizasyon sistemleri, havaalanları, sanayi kuruluşları, devlet daireleri işlemez hale geldi. Enerji Bakanı Taner Yıldız, 40’ı aşkın ili etkileyen bu kesintiden bir hafta sonra, TEİAŞ genel müdürünün istifa ettiğini ve bazı bürokratların açığa alındığını açıklayarak sorumluluğu bürokratların sırtına yıktı. Ancak ne kadar çırpınırsa çırpınsın, AKP’nin bıraktık sorunu kısa sürede çözmeyi, aydınlatmaktan bile aciz bir hükümet görüntüsü çizmesinin önüne geçemedi.

Şurası çok açık ki, mega projelerle böbürlenip dünya liderliğinden dem vuran AKP hükümeti, bu elektrik kesintisinin altında kalmıştır. Enerji Bakanı kıvrım kıvrım kıvranıp bahaneler uydurmaya çalışırken, Erdoğan’ın “bu affedilir şey değildir” diyerek meseleye dahil olması da aslında hükümetin çizdiği acz görüntüsünün en yüksek makamdan tescili anlamına gelmektedir. Öyle ki, normalde bu durumu nükleer santralleri meşrulaştırma bahanesi yapma fırsatını kaçırmayacak olan hükümet, rezaletin çapı karşısında buna teşebbüs dahi edememiştir. Keza, sıkça işlenen “enerji açığımız var” tezlerinin ne kadar uydurma olduğu da bir kez daha teşhir olmuştur.

Taner Yıldız olayın ardından yaptığı açıklamalarda siber saldırı da dahil her türlü olasılığı hesaba kattıklarını söylemiş ve dikkatleri olağanüstü bir duruma çekmiştir. Üç santralin birer saniye arayla devreden çıktığını tesbit ettiklerini belirtmiş ve evlere şenlik olasılık hesaplarıyla bunu bir gizem perdesine bürüyerek gerçeklerin üzerini örtmeye çalışmıştır. Böylesine düşük bir olasılığa rağmen gerçekleşen bir durumun ancak bir dış müdaleyle mümkün olabileceği fikri üzerinden “paralel yapı” çağrışımlarıyla kafa karıştıran Yıldız, siber saldırı olasılığını da bu bağlamda gündeme getirmiştir: “Bir yerde şifre varsa, bir yerde kripto varsa siber saldırı ihtimal dahilindedir. 17-25 Aralık sürecinde kriptoların ne kadar delik deşik edildiğini gördük.”

Bu tür manipülatif açıklamalarla hükümet, dünyanın en büyük yedinci elektrik sistemi çöküşü unvanına hak kazanan bu rezaleti bile mağdurluk edebiyatıyla kendi lehine çevirmeye çalışmış, ancak konuştukça battığını görünce sessizliğe bürünme yoluna gitmiştir. Elektrik kesintisini takip eden ilk günlerde “bunun sebebini net olarak, bütün detaylarıyla beraber kamuoyuyla paylaşacağız” diyen Taner Yıldız, aradan onca süre geçmesine rağmen halen herhangi bir tatmin edici açıklama yapmış değildir.

Geçtiğimiz yıl Soma’da yaşanan katliamın nedenini daha hiçbir inceleme yapılmadan “trafo patlaması” olarak açıklayan ve şirketin avukatı kesilen Taner Yıldız, şimdi de meselenin teknik boyutlarını öne çıkarır gibi yapıp anlaşılmaz laflar ederek, “bu öylesine karmaşık bir konu ki halkın anlaması mümkün değildir” algısı yaratmak ve böylelikle sorunun üstünü kapatmak istemektedir. Ne var ki, teknik açıklama denen bu gevelemelerden, konunun uzmanları dahi bir şey anlayamamaktadır. Sonuçta karmaşık olan mesele değil, hükümetin bu meselenin üstünü örtmek için yaptığı eveleme gevelemelerdir. Şundan hiç şüphe duyulmasın ki, yaşanan teknik bir olay olsa bile, bal gibi de bunun herkesin anlayabileceği bir dille izahı mümkündür fakat hükümet bilinçli olarak bunu yapmamaktadır. Bu bilinçli geri duruş nedeniyle de, sorunun nereden kaynaklandığı ve neden kısa sürede giderilemediği meselesi hâlâ muğlaklığını korumaktadır.

Taner Yıldız her ne kadar meseleyi “işletim hatası ve aşırı risk alma”ya bağlayarak geçiştirmeye çalışsa da yanıtlanması gereken pek çok soru olduğu yerde duruyor. Yıldız yaptığı ilk açıklamalarda, önce doğudaki büyük bir santralin, ardından da daha küçük iki santralin devre dışı kaldığını, bu olay sonucunda da sistemin çöktüğünü söylemişti. Genel müdür de benzer şeyler söylemiş, ancak neden doğudaki santrallere (hidroelektrik santraller) yüklenildiğine ve batıdaki santrallerin (termik ve doğalgaz santralleri) anında devreye sokulamadığına ilişkin cümleler de sarf etmişti. Sonrasında ise Yıldız, olayın bakım çalışmaları ve yeni santrallerin devreye alınmasıyla alâkalı bir durum olduğunu söylemiş, bunu da “yanlış zamanlama ve risk alma”yla açıklamıştır. Birbiriyle çelişen bu açıklamalar kafaları daha da karıştırırken, şu temel sorular halen net bir şekilde yanıtlanmayı beklemektedir:

Birincisi, bu olay, öngörülemez bir arızadan mı, deneyimsiz elemanların yanlış karar ya da pratiklerinden mi, yoksa bilinçli bir politikanın ürünü olarak o bölgedeki santrallere yüklenilmesi sonucunda bir ya da birkaç santralin aşırı yük yüzünden devreden çıkmasından mı kaynaklanmıştır?

İkincisi, herhangi bir santralin şu ya da bu nedenle devre dışı kalması durumuyla karşılaşıldığında, 1000’den fazla santrali ve tüketim merkezlerini birbirine bağlayan bir ağ sistemi (enterkonnekte sistem) olduğu halde neden derhal diğer santraller devreye sokulmamıştır?

Ve üçüncüsü, Taner Yıldız’ın sözünü ettiği risk neden alınmıştır? Bu oradaki birkaç teknik elemanın ya da birkaç bürokratın karar verdikleri bir durum mudur, yoksa onları bu kararı almaya iten genel bir politika mı söz konusudur?

Bu vakadan bağımsız olarak da bakıldığında görülüyor ki, yaşanan sorun bireysel bir yanlış karar ya da risk alma durumunun değil, tepeden dayatılan bir politikanın ürünüdür. Hükümet, olayın tam olarak nereden kaynaklandığına ilişkin soruları şu gerçeğin üzerini örtmek için yanıtlamamaktadır: Toplumsal çıkarları değil kârı esas alan özelleştirmeci, piyasacı, rekabetçi politikaların enerji politikalarına da tümüyle hâkim olması! Bu politika, partizanlık temelinde yığılmış ehil olmayan kadrolarla birleşince, karşımıza işte böylesine büyük bir rezalet çıkmıştır.

Elektrikte özelleştirme ve sonuçları

Bugün Türkiye’de dağıtımın tamamı, üretimin ise çok büyük bir kısmı özel sektöre devredilmiş durumdadır. Bu tablo pek çok sorunu da beraberinde getirmektedir. Elektrik enerjisi gibi yaşamsal bir konuda üretimin, iletimin ve dağıtımın kesintisiz bir şekilde sürmesini sağlamak ancak merkezi bir planlama ve koordinasyonla mümkündür. Oysa pek çok şirkete bölünmüş yüzlerce santralin ve dağıtım sisteminin söz konusu olduğu bir ortamda merkezi planlama ve koordinasyonun nesnel zemini de ortadan kalkmakta ve her türlü riske açık bir durum kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Ayrıca, mevcut santrallerin toplam kurulu gücü üzerinden elektrik üretimindeki payı yüzde 30’a düşen devlet, ortaya çıkan kritik durumlarda sistem çöküşünü engelleyebilecek teknik müdahaleleri anında yapabilme olanağını da, fiyatları dengeleme olanağını da yitirmektedir. Bu durum tüketicilere, fiyatların yükselmesi, hizmet kalitesinin düşmesi ve geniş ölçekli ve uzun süreli enerji kesintilerinin sıklığının artması şeklinde yansımaktadır.

Kısa bir hatırlatma yapalım. 1994 yılına dek Türkiye’de elektrik üretim, iletim ve dağıtım işleri, bir devlet kurumu olan Türkiye Elektrik Kurumu (TEK) bünyesinde yürütülüyordu. Özelleştirme politikasının hızla uygulamaya geçirildiği o süreçte TEK, bu üç işten kârlı olan ikisini, üretim ve dağıtımı özel sektöre devretmek üzere yeniden yapılandırıldı ve zaman içinde devlete ait dört anonim şirkete bölündü: Üretim işinden sorumlu EÜAŞ, iletim işinden sorumlu TEİAŞ, dağıtım işinden sorumlu TEDAŞ ve ticaret-taahhüt işlerinden sorumlu TETAŞ. İletim işi (yani üretilen enerjinin tüketiciye ulaştırılması için gerekli altyapı hizmetleri; yeni hatların yapılması, bakım, onarım vs.) son derece maliyetli olduğu için bu alan devletin üstünde bırakılırken, önce dağıtım, sonrasında da üretim büyük bir hızla özelleştirilmeye başlandı. Gelinen noktada, dağıtımın tümü, üretimin ise yüzde 70’i özel sektörün elindendir ve yaşanan sorunların kaynağında esasen bu olgu yatmaktadır.

İzlediği neoliberal politikalarla, kârı her şeyin önünde tutan özel sektörün yolunu açan AKP hükümeti, elektrik hizmetini de piyasacı, rekabetçi anlayışın insafına terk etmiştir. Gerek 2006’da yaşanan iki büyük elektrik kesintisi, gerek 31 Martta yaşanan sistem çöküşü, gerekse sürekli ya da geçici olarak yaşanan pek çok sorun esas olarak buradan doğmaktadır. 2006 Temmuzunda, özel sektörün işlettiği doğalgaz santrallerinin devletin verdiği fiyatı düşük bularak üretimi durdurması sonucunda Marmara ve Ege’deki 13 ilin 6 saat boyunca elektriksiz kalmasına yol açmaları, bu açıdan çok çarpıcı bir örnek teşkil ediyor.

Bugün Türkiye’de 1000’den fazla santral bulunuyor ve bunların çok büyük bir bölümü özel sektörün elinde. Ağırlıklı bir kısmını hidroelektrik, termik ve doğalgaz santrallerinin oluşturduğu bu santrallerde üretilen elektrik, enterkonnekte ağ aracılığıyla tüketicilere ulaştırılıyor. Kullandıkları kaynağa göre her bir santral türünde elektrik farklı fiyatlarla fiyatlandırılıyor. Hidroelektrik santrallerin üretim maliyetleri, dolayısıyla ürettikleri elektriğin fiyatı çok daha düşük ve bu durum belirlenen ortalama elektrik fiyatını da aşağı çekiyor. Termik ve doğalgaz santrallerini işleten şirketler ise bu durum nedeniyle sürekli olarak devlete baskı yapıyor ve talebin yüksek, üretimin kârlı olduğu saatlerde devreye girmeyi tercih ediyorlar. Bu da, fiyatları düşük bulduklarında üretmeme şantajından tutalım, boşta beklemenin maliyeti yüksek bulunduğu için yedek güç olarak her an üretime hazır halde bulunmamaya kadar pek çok tehlikeyi beraberinde getirmektedir. Bu nedenle de büyük güçlü bir santral aşırı yüklenme ya da herhangi bir iletim sistemi sorununda devre dışı kaldığında, yedek üniteler anında devreye alınamamakta ve yaşadığımız türden sistem çöküntüleri ya da geniş ölçekli kesintilerle karşılaşma olasılığı artmaktadır.

Dağıtım şirketlerinin yaşattığı sorunlar ise tüketiciler açısından çok daha kronik bir hal almıştır. Özel şirketlerin hat kayıplarının ve kaçak kullanımların bedelini bile üstlenmeyerek tükecinin sırtına yıkması, bu tür kalemlerle tüketici faturalarının alabildiğine şişirildiği herkesin malûmudur. Bu duruma karşı yargıya başvuran tüketicilerin sayısı giderek artıp dağıtım şirketleri açılan davaları kaybeder hale gelince, hükümet şu anda Meclis genel kuruluna getirilmeyi bekleyen bir yasa tasarısıyla, sayaç okuma bedeli de dahil olmak üzere tüm bu bedellerin tüketici tarafından ödenmesini zorunlu kılma yoluna gitmiştir. Gerekçe ise, şirketlerin bu bedelleri karşılamaları durumunda zarar edecekleridir! Sermayeyi korumayı kendine misyon edinen AKP hükümeti, burjuvazinin bir dediğini iki etmiyor. Hele de o burjuvazi kendi yandaş sermaye gruplarıysa hizmette sınır tanımıyor.

Elektrik Mühendisleri Odası, yılbaşından bu yana TETAŞ’ın toptan satış fiyatlarında yaptığı indirimin tüketicilere yansıtılmayarak yaklaşık 300 milyon liranın dağıtım şirketlerine aktarıldığını tespit etmiştir. Dağıtım şirketlerine çeşitli hukuksuz uygulamalarla aktarılan kaynağın tamamı yanında bunun devede kulak olduğu da görülmektedir. Yani rüşvet ve yolsuzluk çarkı bu alanda da işlemektedir.

AKP hükümetinin özellikle inşaat, maden ve enerji alanlarında faaliyet gösteren şirketlerle derin bir çıkar ilişkisi içinde olduğu pek çok örnekte ortaya çıkmıştır. Doğayı katletme pahasına neredeyse her dereye bir HES inşa edilmesi, termik santrallere özel teşvikler getirilmesi, maden şirketlerine açılmadık orman bırakılmaması da bunun bir ürünüdür. Neoliberal politikaların ve kapitalist zihniyetin bu sektörlerde yol açtığı sonuçlar da ortaktır: Yolsuzluk, denetimsizlik, taşeronlaştırma, işçi sayısının ve niteliğinin düşmesi, işi politik kaygılarla ya da ucuza getirme anlayışıyla ehil olmayan insanlarla yürütme, iş cinayetlerinde sıçramalı artış vs, vs.

Elektrik hizmeti gibi kamusal bir hizmet alanında özelleştirmelerin yol açtığı büyük ölçekli çöküşler elbette sadece Türkiye’de yaşanmıyor. Örneğin düyanın en büyük elektrik kesintisi, 2012 yazında Hindistan’da gerçekleşen ve 650 milyon insanı etkileyen şebeke çöküşüydü. Bu çöküşü, yaz sıcakları nedeniyle talep artmasına rağmen üretimin ortalamanın altında yapılması tetiklemişti.

2003’te Amerika’da, New York da dahil çok geniş bir bölgeyi içine alan ve 55 milyon kişiyi etkileyen elektrik kesintisi ise iki gün sürmüştü. Metro ve tren seferlerinin durduğu, nükleer santrallerin devre dışı bırakılmak zorunda kalındığı, sinyalizasyon sistemlerinin etkilenmesi yüzünden trafiğin felç olduğu, caddelerin evlerine yürüyerek dönmek zorunda kalan insanlarla dolarak tıkandığı bu kesintide, hava trafiği de önemli ölçüde aksamış, insanlar havaalanlarında gecelemek zorunda kalmışlardı. Bu arada burjuvazinin mülk kaygısı yine her şeyin önündeydi ve karanlığın bastırmasıyla yağmalama ihtimaline karşı New York eyaletinde olağanüstü durum ilan edilmişti.

Sonuçta 31 Martta yaşanan şebeke çöküşü, sadece Türkiye’yle ya da AKP hükümetiyle sınırlı bir sorun değildir. Buna yol açan gerçek sebep, Hindistan’dan ABD’ye ortaklaşmaktadır: Özelleştirmeci, piyasacı politikalar, merkezi planlama ve koordinasyon eksikliği, özel sektörün keyfi tutumları!

Görüldüğü üzere, böylesine büyük ve komplike sistemler piyasaya açıldığında, azami kâr güdüsünün yarattığı sorunların bedelleri de altından kalkılamayacak kadar ağır olmaktadır. Bu nedenle enerji sektörü işçi denetiminde devletleştirilmeli ve elektrik üretimi, iletimi ve dağıtımı, kâr değil toplumsal çıkarlar öne alınarak yapılmalıdır. Aksi takdirde yaşamsal riskler de doğuran çok ciddi sorunların peşpeşe yaşanması kaçınılmaz olacaktır.