Navigation

ABD’nin İran Hamleleri, Lübnan’da ve Irak’ta Seçimler

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Ortadoğu’da birbiri ardına önemli gelişmeler yaşanıyor. Trump’ın İran’la imzalanan nükleer anlaşmadan çekildiğini açıklaması, ABD’nin büyükelçiliğini Kudüs’e taşıdığı büyük provokasyon gününde İsrail’in Gazze’de vahşi bir katliam gerçekleştirmesi ve Suriye’ye ve Lübnan’a yönelik tacizlerini arttırması bunların en öne çıkanları arasında yer alıyor.

Ortadoğu’da birbiri ardına önemli gelişmeler yaşanıyor. Trump’ın İran’la imzalanan nükleer anlaşmadan çekildiğini açıklaması, ABD’nin büyükelçiliğini Kudüs’e taşıdığı büyük provokasyon gününde İsrail’in Gazze’de vahşi bir katliam gerçekleştirmesi ve Suriye’ye ve Lübnan’a yönelik tacizlerini arttırması bunların en öne çıkanları arasında yer alıyor. Birbiriyle girift bir şekilde ilişkili olan bu gelişmeler ABD ve müttefiklerinin Ortadoğu yangınını daha da büyütecek savaş planlarının parçasıdır. Lübnan ve Irak seçimleri de böylesi bir ortamda gerçekleştirilmiş ve seçim sonuçları ABD ve müttefiklerinin arzu etmedikleri bir tablo doğurmuştur.

İran’ı çok yönlü kuşatma hamleleri

Trump, 8 Mayısta, İran’la imzalanan nükleer anlaşmadan çekildiğini açıklayarak, nicedir dillendirdiği adımı atmış oldu. “Kapsamlı Ortak Eylem Planı” adını taşıyan ve 2015’te Obama döneminde yürürlüğe giren bu anlaşma, İran ile ABD, Fransa, İngiltere, Rusya, Çin (BM’nin beş daimi üyesi) ve Almanya arasında imzalanmış ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından da onaylanmıştı. ABD’nin çekilmesinin ardından diğer taraflar anlaşmaya sadık olduklarını açıkladılar. ABD ise döviz transferi, altın, petrol, otomotiv, taşımacılık gibi alanlarda yaptırımlara geri dönme kararı aldı. ABD Maliye Bakanlığı, yaptırımların önümüzdeki üç ay içinde uygulamaya konacağını ve altı aylık bir sürede tam kapsamına ulaşacağını açıkladı.

Dışişleri Bakanı Pompeo ise 21 Mayısta yaptığı açıklamada İran’ın önüne 12 şartlık bir liste koydu ve bunlar yerine getirilmediği takdirde İran’a karşı “şimdiye dek görülen en ağır yaptırımların” uygulanacağını söyledi. ABD’nin ileri sürdüğü talepler özetle şunlar: İran’ın mevcut ve önceki nükleer silah çalışmalarını Uluslararası Atom Enerjisi Ajansına bildirmesi, uranyum üretimini sonlandırması, balistik füze denemelerine son vermesi, Lübnan Hizbullahı, Hamas ve İslami Cihat dâhil olmak üzere “terör gruplarına” yardımı sonlandırması, Irak’taki Şii milislerin silahsızlandırılması, Yemen’de Husilere verilen desteğin sona erdirilmesi, Filistin’deki Kudüs Güçlerine desteğin kesilmesi ve “İsrail dâhil olmak üzere komşu ülkelere yönelik tehditlerini sonlandırması”.

Cumhurbaşkanı Ruhani, “siz kim oluyorsunuz da İran ve dünya için ne yapıp ne yapmayacağı konusunda karar alıyorsunuz” sözleriyle bu dayatmaya sert bir tepki gösterdi. Elbette bu tür bir yanıtın geleceği belliydi. Ama ABD zaten bu taleplerin kabul edileceği beklentisiyle değil, alacağı ağır yaptırım kararlarına meşruiyet sağlamak ve İran’ı sıkıştırmak için böyle bir diplomasi oyununa başvurmuştur.

Trump’ın bu kararı ABD ile AB ülkeleri arasında ciddi bir gerilim yaratmıştır. 2015 öncesi dönemde dayatılan Amerikan yaptırımları BM yaptırımlarına dönüştürülmüştü. Oysa şu anda “4+1” olarak anılan BM’nin diğer daimi üyeleri ve Almanya, İran’ın anlaşmanın şartlarına uymaya devam ettiğini ifade ederek kendi şirketlerini Amerikan yaptırımları karşısında koruyacaklarını açıkladılar. ABD’nin dayatmalarını iç işlerine müdahale olarak nitelendiren AB ülkeleri bu durumdan rahatsızlıklarını çeşitli platformlarda dile getirmeye devam ediyorlar. Son olarak, Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk’ın Trump’a hitaben attığı şu tweet bunun en sert örneklerinden birini oluşturuyor: “Trump’ın son kararlarına bakınca kimse düşünmeden edemez: Böyle dostlar varken kim düşmana ihtiyaç duyar? Ama dürüst davranmak gerekirse AB minnettar olmalı. Sayesinde hayallerden kurtulduk. Anladık ki eğer bir yardım eline ihtiyaç olursa, bunu uzaklarda aramayacaksın.” 

Geçen yıl İran’la yaptıkları ticaretin miktarı 20 milyar euronun üzerinde olan AB ülkeleri, böylesi büyük bir pazardan kolayına çekilmek istemiyorlar. Bununla birlikte, ABD’nin bindirdiği basıncın şiddetine bağlı olarak Avrupa devletlerinin geri adım atmamalarının bir garantisi de bulunmuyor. ABD’nin kara listesine girmeyi göze alamayan bazı şirketler, milyar dolarlık anlaşmaları feshetme pahasına İran’dan çekilmeye başladılar bile. Fransız petrol tekeli Total, Danimarka kökenli konteyner taşımacılığı devi Maersk, Alman Allianz sigortacılık ve İtalyan çelik şirketi Danieli İran’daki faaliyetlerini durdurduklarını ya da askıya aldıklarını açıkladılar. Fakat AB devletleri bu pazarı Çin’e ve Rusya’ya terk etmek istemiyorlar ve karşılıklı restleşmeler devam ediyor.

ABD bu kararla İran’ı yeniden yaptırımlar yoluyla mecalsiz bırakarak hem içeride daha büyük bir basınç altına sokmaya hem de onun Ortadoğu’daki nüfuzunu zayıflatmaya çalışıyor. Son dönemlerde birbiri ardına isyanların patlak verdiği İran’da, hâlihazırda pek çok kentte yaşanan irili ufaklı grevlerin, protestoların, ekonominin daha da zora girmesi halinde yaygınlaşacağı açıktır. Öte yandan, böylesi bir durumun Suriye savaşına milyonlarca dolar ayrılmasına yönelik halk tepkisinin artmasını beraberinde getirmesi de muhtemeldir. Dolayısıyla ABD bunu rejim değişikliği için istediği kadar, İran’ı Suriye’den çıkarma planının bir parçası olarak da ele alıyor. Trump’la birlikte ABD yönetiminde yeniden etkin hale gelen Neocon mali sermaye kesimleri, Obama döneminin yumuşak politikalarının Rusya gibi İran’ın da elini güçlendirdiğini, onun etki alanını Irak’tan Yemen’e, Lübnan’dan Suriye’ye daha önce olmadığı kadar genişlettiğini söyleyerek bu politikanın terk edilmesini savunuyor. Onların temsilcisi olan Trump yönetimi de iktidara geldiğinden bu yana bu doğrultuda hareket ediyor.

Bununla birlikte ABD’nin İran’ı zayıflatma hamleleri aynı zamanda Rusya ve Çin’i de hedef alıyor. ABD’nin emperyalist paylaşım savaşındaki ana rakibi olan Rusya, Suriye ve Irak’ta İran’la büyük ölçüde işbirliği halindedir ve bu durum onun bölgedeki nüfuzunu arttırmasına da hizmet etmektedir. ABD, başta Suudi Arabistan ve BAE olmak üzere Arap müttefiklerinin finansal ve askeri desteğiyle oluşturmayı planladığı yeni orduyla İran’ı Suriye’den süpürmeye çalışırken, bu aynı zamanda Rusya’ya da vurulmuş bir darbe olarak planlanmaktadır.

Çin ise son yıllarda İran’la ticari ilişkileri sıçramalı bir şekilde arttıran bir güç. İran petrollerinin en büyük alıcılarından biri olan Çin, bu ülkeyle yüz milyarlarca dolarlık uzun vadeli yatırım ve ticaret anlaşmaları da gerçekleştirdi. Çin’in ABD yaptırımlarını dikkate almayıp İran’la ticari ilişkilerini sınırlandırmaya yanaşmaması, onun ABD’yle ticari ilişkilerini çeşitli alanlarda sekteye uğratacak. Dolayısıyla ABD bu yaptırım kararıyla Çin’i de zor durumda bırakmış oluyor.

Trump daha seçim kampanyası döneminde bu anlaşmayı iptal edeceği vaadiyle işbaşına gelmiş ve geldiği günden itibaren de o sözünü yerine getireceğini söylemişti. İran’ı şeytanlaştıran Trump yönetimi, bu anlaşmanın imzalanmasına baştan beri karşı çıkan İsrail ve Suudi Arabistan’ın da tam desteğini alıyordu. Nitekim ABD imzasını geri çekince, İsrail ve Suudi Arabistan şevkle destek açıklamalarında bulundular. Hatta İsrail daha ileri giderek, İran’a yakın grupların bulunduğu Suriye mevzilerine füze saldırısı gerçekleştirdi. Gerek İran’ın Suriye’den Golan’a füze fırlattığı iddiasıyla gerçekleştirdiği bu saldırıyla, gerekse Filistin halkına yönelik son katliamıyla İsrail, ortamı daha da germeye ve İran’ı daha aktif bir karşılık vermek üzere kışkırtmaya çalışıyor.

ABD’nin İran’ı kuşatıp sıkıştırma planının sadece ekonomik yaptırımlara dayanmadığı pek çok açıdan ortadadır. Fırat’ın doğusuna yerleştirmeyi planladığı Arap gücüyle (Suudi Arabistan, Mısır ve BAE) İran’ın önünün kesilmesi, Suriye’deki askeri gücünün doğrudan hedef alınarak saf dışı bırakılması, Lübnan ve Irak üzerinden indirilecek darbeler gibi ayakları da içeriyor bu plan. Ancak planın kurulması tıkır tıkır işleyeceği anlamına da gelmiyor. Geçtiğimiz aylarda gündeme getirilen “Arap gücü”nün ne derecede hayata geçirilebileceği henüz belli değil. Zira Yemen’e bile güç yetiremeyen Suudi Arabistan’ın ve diğer Arap devletlerinin Suriye cephesine asker vermeleri biraz zor görünüyor. Bu yüzden, bu gücün söz konusu ülkelerin askerlerinden ziyade onların finanse ettiği cihatçı çetelerden ve Blackwater türü şirketlerin paralı askerlerinden oluşturulması daha olası görünüyor. Trump’ın “burada kalmamızı istiyorsanız elinizi cebinize atın” minvalindeki çıkışı da buna işaret ediyor. Üstelik böyle bir gücün Suriye’ye sokulmasının, özellikle de Kürt bölgesinde konuşlandırılmasının, orta ve yakın vadede pek çok soruna yol açması da muhtemeldir. ABD’nin kısa vadede çözüm gibi görüp attığı pek çok adım gibi bu adım da, planlarıyla bağdaşmayan sonuçlar üretebilir. Tezgâhlanan tüm bu oyunlarda ezilenin her halükârda emekçiler olması ise, sınıfsal çıkarları temelinde bağımsız bir güç olarak mücadele sahnesine çıkmadıkları sürece ne yazık ki kaçınılmazdır. Bugün İran’dan Irak’a, Lübnan’dan Suriye’ye, Yemen’den Filistin’e tüm Ortadoğu’da, filler tepişirken ezilenler çimenlerdir.

ABD-İsrail yapımı kanlı Nakba!

Trump, geçtiğimiz Aralık ayında, büyükelçiliği Kudüs’e taşıyacağını açıkladığında kimileri bunu Trump’ın manyaklığına, dengesizliğine, kimileri etrafındaki Evanjelistlerin basıncına, kimileri içerideki sıkışmışlığı aşmak için dikkat dağıtma çabasına yormuşlardı. Daha vahim yorumlar yapıp, Kudüs adımını, Trump yönetiminin Filistin sorununun çözümüne yönelik planının parçası olduğunu iddia edenler de vardı. Tüm bunların körlükten ziyade bilinçli bir manipülasyon çabası olduğu açıktı. O günlerde gerçek durumu şöyle değerlendirmiştik:

“ABD’nin aldığı bu yeni karar, Üçüncü Dünya Savaşının hâlihazırdaki merkezi olan Ortadoğu’da kaynayan kazanın altına yüklü miktarda odun atılması anlamına gelen gayet de bilinçli bir karardır. Net konuşmak gerekir, ABD’nin istediği tam da budur: Yangını büyütmek, yıkımı derinleştirip yaygınlaştırmak, sonuçta eğer emellerine ulaşabilirse Ortadoğu’daki hâkimiyetini pekiştirip, bölgeyi kendi çıkarları doğrultusunda yeniden dizayn etmek. Bu adımın, Rusya ve İran’ın bölgedeki kazanımlarına karşı bir cevap olduğu bellidir. Suriye’de ve Yemen’de istediği ölçüde başarılı olamayan ABD emperyalizmi, bölgede güç ve etkisini arttıran Rusya ve İran’ı geriletmek için nice zamandır Suudi merkezli yeni bir eksen oluşturmaya ve savaşı daha doğrudan bir şekilde İran’a doğru yaymaya çalışmaktadır. Bu çabalarda en büyük partneri İsrail’dir. ABD Kudüs adımıyla, İran ile İsrail arasındaki gerginliği mümkünse çatışma noktasına getirmeyi, İran’ı kışkırtarak saldırgan girişimlere sevk etmeyi, böylelikle hem Suud merkezli ekseni sağlamlaştırmayı hem de İran’a karşı doğrudan ya da dolaylı (Filistin, Lübnan, Yemen gibi coğrafyalarda) bir savaşı başta ABD Kongresi olmak üzere emperyalist ülkelerin kamuoyunda meşrulaştırmayı hedeflemektedir.”[*]

Bu değerlendirmenin doğruluğu, tam da ABD’nin Kudüs büyükelçiliğinin açılışının yapıldığı gün gerçekleştirilen İsrail katliamıyla bir kez daha kanıtlanmıştır. Filistin topraklarının gaspı temelinde kurulan İsrail, 70. kuruluş yıldönümünü oluk oluk kan akıtarak “kutlamıştır”. Toprak Günü ve Nakba protestoları kapsamında “Büyük Geri Dönüş Yürüyüşü” eylemleri gerçekleştiren on binlerce Filistinlinin üzerine kurşun ve gaz yağdırıp son bir buçuk ay içinde 50’ye yakınını katleden bu Siyonist devlet, 14 Mayısta, bir gün içinde bu sayıya 60’tan fazla cansız beden eklemiştir. Yaralı sayısı ise bir buçuk ay içinde 10 bini aşmıştır.

ABD’nin attığı Kudüs adımı ve İsrail’in beklenen icraatlarıyla birlikte, iki devletli çözüm planları da dinamitlenmiştir. Ortadoğu’nun yeniden dizayn edildiği bu süreçte, ABD-İsrail yapımı “çözüm planı”, Filistin’i ilk etapta dikenli teller ve duvarlarla çevrilmiş Gazze’ye indirgemek, ardından da İsrail tarafından tümüyle yutulmasını sağlamaktan ibarettir. ABD-İsrail menşeli bu sözde barış planı tam bir imha planıdır ve Filistin halkı katliamlarla buna boyun eğdirilmeye çalışılmaktadır.

Bu katliamın aynı zamanda İran’a yönelik bir kışkırtma hamlesi olduğu da çok açıktır. Önce İran destekli Hizbullah ve Hamas’ı, ardından da İran’ı çileden çıkarıp saldırıya teşvik etmeyi hedefleyen bu adımlar, ABD’nin savaş planlarıyla tam uyumludur.

ABD’nin, bölgedeki tüm dayanaklarını zayıf düşürerek İran’ın nüfuzunu kırmaya çalıştığını belirttik. Lübnan’daki Hizbullah’a ve Irak’taki ABD karşıtı Şii güçlere yönelik tasfiye çabaları da bunun bir parçasıdır. Ne var ki, her iki ülkede gerçekleştirilen son seçimler, ABD’nin bu çabalarında istediği sonuca ulaşmasının beklediği kadar kolay olmadığını bir kez daha göstermektedir. Zira gerek Lübnan’da gerekse Irak’ta ABD karşıtı Şii örgütler tahmin edilenden daha yüksek bir oy alarak birinci gelmişlerdir.

Lübnan’da Hizbullah atağı

Lübnan’da, 2013’te yapılması gereken, ancak Suriye’deki savaş yüzünden “güvenlik” gerekçesiyle bugüne dek sürekli ertelenen seçimler 6 Mayısta gerçekleştirildi. 128 sandalyeli parlamento için yapılan seçimlere katılım oranı yüzde 49’da kaldı. Bu düşük katılım oranı, ülke ekonomisinin kötü durumda oluşu ve yolsuzluklar yüzünden bıkkın durumda olan halkın, burjuva partilere olan güveninin de beklentisinin de önemli ölçüde azalmış olmasının bir yansımasıdır.

Seçimlerden birinci olarak çıkan Hizbullah-Emel ittifakı, milletvekili sayısını 2009’a göre toplamda 4 arttırarak 29 sandalye (13+16) kazandı. ABD’nin “terör örgütü” olarak adlandırdığı Hizbullah’ın lideri Nasrallah, bu galibiyeti “İsrail karşıtı direnişin siyasi ve ahlâki zaferi” olarak nitelendirdi.

Cumhurbaşkanı Mişel Aun’un Özgür Yurtseverler Hareketi en çok oy alan ikinci partiydi. O da 4 milletvekillik artışla 23 sandalyeye sahip oldu.

Suudi Arabistan’a yakınlığıyla bilinen mevcut başbakan Saad Hariri’nin Gelecek Hareketi ise 6 sandalye kaybıyla 20 milletvekilliğinde kaldı. Geçtiğimiz yıl Suudi Arabistan’ın rehin alıp Hizbullah’a ve İran’a yönelik suçlamalarda bulundurttuğu Hariri’nin güç kaybetmesi, ABD-İsrail-Suudi Arabistan ittifakını epey rahatsız etmiş durumda.

Hizbullah karşıtlığıyla öne çıkan Hıristiyan Lübnan Güçleri, bu seçimlerde sandalye sayısını yaklaşık ikiye katlayarak 15’e çıkardı. Dürzi lider Velid Canbolad’ın İlerici Sosyalist Partisi ise 9 milletvekili kazandı. Parlamentoda milletvekili sayıları 2 ilâ 6 arasında değişen çok sayıda küçük parti de yer alıyor.

Bu karmaşık ve dağınık tablo zorunlu olarak bir koalisyon hükümeti getirecek ve geniş tabanlı yeni hükümetin başına uzlaştırıcı bir başbakan belirlenmeye çalışılacak. 4,5 milyon nüfuslu Lübnan’da ülke nüfusunun yarısı Müslümanlardan, yüzde 40’ı çeşitli etnik ve mezhepsel kökenlere sahip Hıristiyanlardan (Ermeni, Rum, Maruni, Katolik, Ortodoks) ve yüzde 5’i Dürzilerden oluşuyor. Sünni ve Şii Müslümanların oranının da hemen hemen yarı yarıya olduğu Lübnan’da, Müslümanlar ve Hıristiyanlar parlamentoda eşit oranlarda temsil ediliyorlar. Bunun yanı sıra, siyasi güç dengesini sağlama adına, başbakanın Sünni, cumhurbaşkanının Maruni Hıristiyan, meclis başkanının Şii olması anayasal bir zorunluluk. Dolayısıyla Hizbullah-Emel ittifakı birinci gelmiş olsa da hükümetin başı Sünni ve muhtemelen yine Hariri olacak.

Ancak parlamentodaki küçük partilerin bir bölümünden de destek alan Hizbullah-Emel ittifakının ABD’nin planlarını bozan adımlara yönelmesi ya da tersi adımlarda Hariri’yi sıkıştırması hiç de beklenmedik bir durum olmayacaktır. Nitekim İsrail Eğitim Bakanının seçim sonuçları sonrasında yaptığı açıklamada “Lübnan=Hizbullah” diyerek Lübnan’ı hedef alması da, önümüzdeki süreçte bu bölgede gerginliğin çok daha fazla artacağını gösteriyor. Ayrıca ABD-İsrail-Suudi blokunun İran’ı hedef tahtasına oturtmaları, Lübnan’da şimdiye dek İran’la uzlaşma atmosferinde sağlanan görece istikrarlı burjuva siyaset tablosunu da son derece kırılganlaştırıyor.

Irak’ta Sadr’ın yükselişi

Lübnan’ın ardından seçime giden bir diğer Ortadoğu ülkesi ise Irak’tı. 12 Mayısta gerçekleştirilen seçimlerde, Sadr hareketinin Irak Komünist Partisiyle işbirliği temelinde oluşturulan, değişim ve reform vaadiyle öne çıkan Sairun (İleri) ittifakı seçimlerden birincilikle çıktı. Oysa beklenti İbadi’nin başını çektiği ittifakın galibiyeti yönündeydi. Bununla birlikte Sairun da dâhil olmak üzere hiçbir siyasi güç, tek başına iktidar olamamak bir yana, bunun için gerekli sayısal çoğunluğun yanına bile yanaşamadı.

ABD işgalinin tüm kurumlarını tarumar ettiği Irak’ta, çeşitli burjuva güçlerin iktidar savaşları arasında ezilip mahvolan Iraklı emekçiler yıllardır gün yüzü göremedi. Bu seçimlerde katılımın %45 düzeyine gerilemesi de halkın umutsuzluğunun ve tepkisinin bir yansımasıydı. Başkent Bağdat’ta ise katılım oranı %32’ye düştü. Bunda, bazı Şii dini liderlerin ve Sünni grupların yürüttüğü boykotun da önemli bir etkisinin olduğu tahmin ediliyor. Emekçilere hiçbir gelecek vaat etmeyen ve pek çoğu denenmiş burjuva partilerin birbirleriyle yarıştığı seçimler halk kitleleri tarafından bir umut kaynağı olarak görülmüyor. Nitekim seçime katılanların oyları da aynı duygu ve algılara işaret ediyor. Neticede, hile karıştırıldığı iddiaları eşliğinde yapılan ve güvenirliliği olmayan bu seçimlerden paramparça bir parlamento tablosu çıkmıştır.

329 sandalyeli parlamento için yapılan seçimlerden 1,3 milyon oyla birinci çıkan Sairun ittifakı, 6’sı komünistlere ait olmak üzere 54 sandalye kazandı. İran’la yakın bağlara sahip olan ve Haşdi Şabi’nin de kurucusu olan Hadi el Amiri liderliğindeki Fetih ittifakı 47 sandalyeyle ikinci, mevcut başbakan İbadi’nin Zafer ittifakı 42 sandalyeyle üçüncü oldu. 2014’te başbakanlıktan ayrılmak zorunda bırakılan Maliki’nin Şii ittifakı ise çok büyük bir düşüşle 25 sandalyede kaldı.

Seçim Irak’ın tüm bölgelerinde yapıldı ve her bölge Bağdat parlamentosuna kendi milletvekillerini göndermek üzere sandığa gitti. Kürdistan da Bağdat’a 57 milletvekili gönderdi. Bunlardan 25’i KDP, 17’si KYB, 5’i Goran, 4’ü Yeni Nesil İttifakından oldu. Seçimlere hile karıştırıldığı iddialarının en yoğun yaşandığı bölgenin Kürdistan ve Kerkük olduğunu da ekleyelim. Goran, Kürdistan İslami Birliği (Yekgırtu), Kürdistan İslami Topluluğu (Komel) ve Demokrasi ve Adalet için Koalisyonu, Kürdistan’da oyların yeniden sayılmaması ya da seçimlerin yinelenmemesi halinde Bağdat parlamentosunu boykot edeceklerini açıkladılar. Kürtlerin seçimlere hile karıştırdığını iddia eden Türkmenler ve Araplarsa, oyların yeniden sayılması talebiyle günlerdir Kerkük’te protesto gösterileri yapıyorlar.

Seçimlerden birinci çıkan ittifakın ana gövdesini oluşturan Sadr hareketi, Amerikan işgalinin ilk dönemlerinde, kumandası altındaki Mehdi Ordusuyla birlikte işgale karşı en aktif mücadele veren Şii güçlerin başında geliyordu. Şiiliğine rağmen İran’a mesafeli duran Sadr, yürüttüğü savaşta büyük kayıplar verirken, zamanla daha ılımlı bir çizgiye geldi. 2008 yılında Mehdi Ordusunu tasfiye ederken, mezhep savaşlarından da uzak duran bir siyasi rotaya yöneldi. Yabancı işgaline karşı Irak’ın bağımsızlığı temasını öne çıkaran bir seçim çalışması yürüten Sadr ittifakının temel sloganlarından biri “Ne Amerika ne Tahran” idi. Hamaney’in baş danışmanı Ali Ekber Velayeti, seçimlerden birkaç ay önce, “komünistlerin ve liberallerin Irak’ı yönetmesine izin vermeyeceğiz” diyerek, İran’ın bu ittifaka hiç de sıcak bakmadığını ortaya koymuştu.

Özellikle yoksul mahallelerinde yaptıkları çalışmalar sonucu bu bölgelerden oy alan Sairun ittifakı, işsizliğe, yoksulluğa, eğitim ve sağlığa yaptığı vurgularla desteğini arttırmıştı. Yolsuzlukla mücadele de en çok öne çıkardığı konulardan biriydi. 2016’da Bağdat’ta yolsuzluk karşıtı protestoların başını da Sadr hareketi çekmişti.

Mukteda el Sadr’ın kendisi seçimlere girmediği için başbakan olması gibi bir durum söz konusu değil. Ayrıca hükümetin başının bu ittifaktan biri olmasının da bir garantisi bulunmuyor. Gerçekte her biri son derece zayıf olan partilerden oluşan çok parçalı bir yapının ortaya çıkması, hükümet görüşmelerinin de zorlu geçeceğini gösteriyor. Hükümetin kurulmasının uzun bir zaman alabileceği tahmin ediliyor. Resmi sonuçların açıklanmasının ardından İbadi’yle görüşen Sadr, yeni hükümetin “kapsayıcı” olacağını söyleyerek İbadi’nin de dâhil olacağı geniş tabanlı bir hükümetin sinyallerini verdi. Hükümetin oluşum sürecinde başta ABD ve İran olmak üzere pek çok gücün de devrede olacağı çok açık. Kuşkusuz bu durum her türlü provokasyona açık bir ortam oluşturuyor.

Ortadoğu’da savaşın İran’a sıçramasına ramak kalmışken, Irak’ta, Lübnan’da, Filistin’de ve diğer bölge ülkelerinde istikrar, barış, reform, refah beklentisine girmek beyhudedir. Bu beklentilerin kofluğu sadece Ortadoğu açısından değil tüm dünya için geçerlidir. Güney ve Kuzey Kore arasında yaşananlar bunun en taze örneğidir. “Barış oluyor, ne dünya savaşı” nidalarıyla sevinç gösterileri yapanlar, çok değil bir ay içinde o gülücüklerin arkasından, anlaşmaların ve görüşmelerin askıya alınmasıyla karşı karşıya kalmışlardır. Emperyalist savaş ateşi harlanarak yayılmaya devam ediyor ve dünya çok daha koyu bir karanlığa doğru koşar adım ilerliyor. Bu gidişatı yalnızca ve yalnızca ayağa kalkan işçi ve emekçiler durdurabilir. Gün boş beklentiler yaratıp emekçileri rehavet içinde felâkete sürükleme değil, gerçekleri gösterip mücadeleye sevk etme günüdür.



[*] Özgür Doğan, Ortadoğu Savaşı, Kudüs ve Filistin Sorunu, marksist.com