Navigation

İşsizlik Artarken Sermayenin Sömürüsü Katmerleşiyor

Kapitalist sömürü düzeni bugüne kadar yaşanan en büyük krizin içinde debelenip duruyor. Kapitalistler içine düştükleri bataklıktan kurtulmak için işçi-emekçi kitlelere acımasızca saldırıyor. Başta Avrupa olmak üzere dünyanın her tarafında burjuva hükümetler kemer sıkma programları uyguluyor, iş saatleri artıyor, ücretler düşüyor ve işsizlik hızla yükseliyor. Artan işsizlik, yoksulluk ve hak gasplarına karşı başta Yunanistan ve İspanya olmak üzere Avrupa’da pek çok ülkede kitleler grevlerle, direnişlerle ve kitlesel gösterilerle direniyor. Bulgaristan’da hükümetin “önlem” adı altına yaptığı kesintiler, tüketim maddelerine, özellikle de elektriğe yaptığı fahiş zam ve ağır vergi yükü kitlelerde büyük huzursuzluk yarattı ve hükümet istifa etmek zorunda kaldı. Yine Slovenya’da kitlelerde artan huzursuzluk nedeniyle başbakan görevinden çekildi. İspanya’da işsizlik giderek artıyor; işsizlik oranı gençlerde yüzde 55’e yükselmiş durumda. Yine Portekiz’de işsizlik oranı gençlerde yüzde 40 civarında. Elbette bütün dünyada işsizlik bu derece artarken Türkiye’nin bunun dışında kalması düşünülemez.

2008 yılında krizin ilk dalgasında yüzbinlerce işçi işten çıkarılmıştı. Başbakan Erdoğan’ın deyimiyle kriz teğet geçmişti fakat bir farkla, patronları teğet geçen kriz işçi sınıfına ağır bedeller ödetmişti, ödetmeye de devam ediyor. Geçen süre zarfında AKP hükümeti sermayenin krizini atlatması için işçi sınıfına yönelik amansız saldırılarını ardı ardına devreye soktu. Sermayeye özel ballı teşvik imkânları sunulurken, işçi sınıfının sosyal hakları çıkarılan yasalarla teker teker tırpanlandı. Taşeronlaşma, kuralsız ve güvencesiz çalıştırma arttı, iş saatleri uzadı, ücretler düştü, iş kazaları katliam düzeyine yükseldi. Böylece Türkiye ekonomisi büyürken, sermaye ve emrindeki AKP hükümeti büyümenin bedelini işçi sınıfına ödetmiş oldu. İşçi sınıfının acımasızca sömürülmesi sonucu Türkiye ekonomisi ekonomik krize rağmen dünyada Çin’den sonra ikinci en fazla büyüyen ekonomi durumuna yükseldi. Hükümetin işsizliğe karşı, geçici işlerde işçi istihdam etmek, meslek kursları açmak gibi birtakım adımları ise tümüyle göstermelik şeylerdi.

Bu dönemde iddialı laflar eden AKP hükümeti, bir taraftan da krizin giderek artmasından duyduğu korkuyu “yine de dikkatli olmak lazım” diyerek dile getiriyordu. Ekonomik büyümenin %8’lerden %4’e düşmesi demek, daralan ekonomide patronların kârlarını korumak için işçi çıkarmaları demekti. Ama sadece bu değil, aynı zamanda daha fazla iş kazası, ölüm, kuralsızlık, güvencesizlik ve uzun çalışma saatleri de demekti. Sermayenin bütün bu acımasız saldırılarına rağmen işçi sınıfından henüz anlamlı bir sesin yükselmemesi, durumun vahametini ve hoşnutsuzluğu ortadan kaldırmıyor. Artan işsizlik ve buna bağlı getirdiği sefalet eninde sonunda büyük bir tepkiye dönüşecektir. İşte sermaye ve emrindeki hükümet bu gerçeği iyi bildiğinden, her fırsatta duymuş olduğu endişeyi dile getiriyor.

Daha önce de Başbakan yapılan fahiş zamlara gösterilen tepkilere “Yunanistan gibi mi olalım” diye cevap vermişti. Gangster Türk Metal sendikasının 18. Kadın Kurultayında yaptığı konuşmada da yine gelişebilecek örgütlü mücadeleden duyduğu korkuyu dillendirdi: “Bakınız taşeronluk, sendikaların da bize teklifidir, onu da size söyleyeyim. Niye? Çünkü, ‘işsizliğe iş zemini hazırlayalım’ diye getirdikleri bir tekliftir. Ta belediye başkanlığımdan beri, ben de bunu açıklamak zorundayım. Bazı gerçekleri görelim. Şimdi işçilerin sendikası var, işverenin de sendikası var, yarın işsizler de bir sendika kurarsa ne olacak?” Böylece Erdoğan, sendika bürokrasisinin işbirlikçiliğini açıkça itiraf etmekle birlikte, hem sendikal mücadeleden hem de işsizliğin yükselmesi sonucu oluşabilecek mücadeleden duyduğu korkusunu dile getiriyor.

İşçi sınıfı, Başbakana ve temsil ettiği sermayeye uygun cevabı, ancak militan sınıf sendikacılığı anlayışıyla bürokrasiyi sendikalardan defedip, doğru bir örgütlülük yaratarak verebilir.

Ayak oyunları işsizliği azaltmaya yeter mi?

Kapitalizmin doğasının gereği olan işsizlikten kurtulması mümkün değildir, hele ki kriz dönemlerinde işsizliğin had safhalara ulaşması kaçınılmazdır. 2012 yılının Kasım ayından itibaren fabrikalar hızla kapanmaya ve işsizlik de hızla artmaya başladı. Artan işsizliğin beraberinde getirdiği yoksulluğun nelere gebe olacağını bilen burjuvazi gerçekleri gizlemek için her türlü yol ve yönteme başvuruyor. Başbakanın açıklamalarının akabinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in “İşsizlik yok, iş beğenmeme var, işçiler iş bulamıyorum dememeli” diye açıklama yapması tesadüf değil bilinçli bir politikanın ürünüdür. Bu konuda TÜİK’in bin türlü hile ve yalana başvurarak hazırladığı işsizlik istatistikleri yetmezmiş gibi, AKP hükümeti işsizliğin olmadığına dair beyanatlar vermek suretiyle gerçekliğin üstünü örtmeye çalışıyor.

Aynı Bakan, asgari ücretin yüksek olduğuna vurgu yapıp “800 lira büyük para, işçiler neden geçinemiyorlarmış ki” demesinin altında yatan korku, Başbakanın da taşıdığı korkudur. İşçilerin yığınsal olarak işten atıldığı, fabrikaların kapandığı, asgari ücretin açlık sınırının altında olduğu bir durumda pişkince yapılan bu açıklamaların amacı, artan işsizlik sonucu kitlelerde oluşacak hoşnutsuzluğu önlemektir. Bakan aslında işsizliğin krizden, patronların kâr hırsından kaynaklanmadığını, işsizliğin bizzat işçilerin bilinçli bir tercihi olduğunu söylüyor. Yani milyonlarca işçi keyfinden işsizliğin pençesinde kıvranıyor. İşsizlik nedeniyle evini geçindiremeyen, çocuğunu okutamayan, borç batağının altında ezilen ve cinnet geçiren işçilerin sorunu işsizlik değil, iş beğenmeme oluyor. Bakanın söylediği sözlerin akıl mantıkla açıklanabilir bir yanının olmadığı ortada.

Burjuvazi her dönem bu tür yalanlara başvuruyor, başvurmak zorunda kalıyor. Bir dönem burjuva hükümetler işsizliğin sebebini eğitimsizlik olarak açıklıyorlardı. Fakat işsizlerin içinde on binlerce üniversite mezunu olması, burjuvazinin bir yalanını daha boşa çıkarmıştı. Burjuvazi ne kadar yalan propaganda yapsa da, ne kadar ayak oyununa başvursa da, mızrak çuvala sığmıyor. Ekonomik kriz derinleşiyor, işsizlik ve yoksulluk artıyor, işçi sınıfının öfkesi birikiyor ve patlayacağı zamanı bekliyor.

Burjuvazi birtakım hilelerle gerçek işsizlik oranını düşük gösteriyor. İş arama kanallarını üç ay kullanmayanlar, iş arama umudunu yitirenler, geçici ve part-time işlerde çalışanlar, tarımda istihdam edilen gizli işsizler, ev kadınları işsizlik oranlarına dâhil edilmediği için işsizlik oranları hep düşük çıkıyor. TÜİK’in bu yöntemleri kullanarak yaptığı istatistiklerde işsizlik oranı yüzde 10,1, gençlerde işsizlik oranı ise yüzde 19,8 olarak görünüyor. Bu da resmi işsiz sayısının 2 milyon 790 bin civarında olduğunu gösteriyor.

Haziran ayında resmi olarak işsizliğin yüzde 8 olmasını AKP hükümeti işsizlik oranları düşüyor, işsizlik azalıyor diye lanse ediyordu. Hazirandan bu yana geçen sürede resmi rakamlara göre işsizlik 2,1 puan artmış görünüyor. Bıraktık gerçek rakamları, resmi rakamlara göre bile işsizliğin bu denli artması krizin gittikçe derinleştiğinin bir göstergesidir.

Sendikaların hazırladığı işsizlik raporu ile TÜİK’in hazırladığı rapor arasında belirgin bir fark görünüyor. Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Enstitüsü’nün (DİSK-AR) açıkladığı rapora göre, umudu olmadığı halde veya çeşitli nedenlerden dolayı üç aydır iş arama kanallarını kullanmayan ve bu nedenden dolayı işsiz sayılmayanlar dâhil edildiğinde işsizlik oranı yüzde 16,4’tür. Yani 4 milyon 459 bin kişi işsiz durumdadır. Gizli işsiz olan ve eksik olarak istihdam edilenler de eklendiğinde, işsizlik oranı yüzde 19,8’e, işsiz sayısı ise 5 milyona çıkmaktadır. İşsizlik oranlarını kadınlara, gençlere ve bölgelere göre kategorileştirdiğimizde vahim tablolar ortaya çıkıveriyor. Kadınlarda işsizlik oranı yüzde 22 iken, bu oran gençlerde yüzde 29’a kadar çıkıyor. Yani Bakanın deyimiyle milyonlarca kadın ve genç “iş beğenmiyor”, işsiz gezerek gününü gün etmeyi tercih ediyor!

Kadınlarda işsizlik oranı artmakla birlikte aynı zamanda kayıt dışı çalışma oranları da her yıl artmaktadır. Çalışma çağındaki her üç kadından yalnızca biri, bir işte çalışabilmektedir. Yüksekokul mezunu kadınların yarıdan fazlası ise işsizdir.

Genç işsizlerin 875 bini iş bulamayanlardan oluşurken, 560 bini ise umutsuzluk veya çeşitli nedenlerden dolayı iş aramayan gençlerden oluşuyor. Burjuva kurumlar hesaplama yaparken bu 560 bin genci hesaba katmadıklarından, işsizlik oranı da var olandan düşük çıkıyor. Kadınlarda olduğu gibi gençlerin de yüzde 48’i kayıt dışı çalışmaktadır.

Bölgelere göre işsizlik oranına baktığımızda bazı bölgelerde bu oran oldukça yüksek çıkıyor. Örneğin Mardin, Batman, Şırnak ve Siirt’te işsizlik oranı 34 civarındadır. Ancak sanayinin ve nüfusun yoğun olduğu büyük kentlerde de bu oran ortalamanın üzerinde olup, İstanbul’da yüzde 13,4, İzmir’de yüzde 19,2 Adana ve Mersin’de yüzde 20, Kocaeli, Sakarya ve Düzce’de yüzde 12,2 düzeyindedir.

Türkiye’de çalışma çağında olan her iki kişiden biri çalışmıyor, yani işsiz. Çünkü bir işçi en az iki kişinin işini tek başına yapıyor.

Çocuk işçilerle ve artan iş saatleriyle sömürü katmerleşiyor

Türkiye burjuvazisi AKP önderliğinde işçi sınıfını acımasızca sömürerek son on yılda alt-emperyalist bir güç durumuna geldi. İktidara geldiği günden bu yana AKP hükümeti neo-liberal politikaları işçi sınıfının örgütsüzlüğünden yararlanarak başarı ile uyguladı. Eğitim, sağlık fiili olarak paralı hale getirilerek sermayenin emrine sunuldu. Yapılan yasal düzenlemelerle emeklilik yaşı yükseltildi, taşeronlaştırma, sendikasızlaştırma, güvencesiz çalıştırma ile işçi sınıfı uzun ve yorucu bir tempo ile çalıştırılarak iliklerine kadar sömürüldü. Şimdi ise burjuvazi ve emrindeki AKP hükümetinin hedefi dünyanın en büyük 10. ekonomisi durumuna yükselmek.

Onuncu büyük ekonomi olabilmek için daha ucuz ve aynı zamanda genç işgücüne ihtiyaç var. Bu amaca ulaşmak için AKP hükümeti ilk önce başbakanın üç çocuk projesini gündeme getirdi. Başbakana göre nüfus yaşlanıyordu ve Türkiye bu şekilde daha fazla yoluna devam edemezdi. Ardından bir yıl geçmeden çıkarılan torba yasayla stajyer işçilerin ücretleri düşüldü ve stajyer öğrenci çalıştırma koşulu olan 20 işçi sınırı 5 işçiye indirildi. Böylece burjuvazi çalıştırdığı işçileri işten çıkararak ve onların yerine stajyer öğrencileri bedavaya çalıştırarak kârına kâr katmış oldu. Sermayenin atakları bununla da bitmedi. Daha fazla genç işgücünü sömürmek için eğitim sisteminde 4+4+4 projesini gündeme getirdi ve uygulamaya soktu. Lise kısmında örgün eğitim zorunluluğu kaldırılarak zorunlu eğitim yaşı 7-18’den fiiliyatta 5-13’e düşürüldü.

Artık okulu bitiren her genç, ucuz işgücü olarak çalıştırılabilecekti. Kamuoyunda 4+4+4, kürtaj ve üç çocuk yapma üzerine çeşitli tartışmalar yürüse de, sermayenin asıl amacının, sömüreceği genç işgücünü arttırmak olduğunu Marksist Tutum sayfalarından defalarca belirtmiştik. Hükümet 4+4+4 düzenlenmesinin ardından şimdi de çocuk ve gençlerin çalışma usullerini düzenleyen yönetmelikte değişiklik yaparak, ağır işlerde çalışma yaşını 18’den 16’ya indirdi. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı yaptığı değişiklik ile “ağır ve tehlikeli iş” kavramını kaldırdı. “Çocuk ve genç işçilerin çalıştırılamayacakları işler” başlıklı liste de, “16 yaşını doldurmuş fakat 18 yaşını bitirmemiş genç işçilerin çalıştırılabilecekleri işler” şeklinde değiştirildi. Düzenlemeye göre artık 16 yaşını doldurmuş lise 2. sınıf öğrencileri kiremit, tuğla ve ateş tuğlası işleri ile parafin ve plastik imalatı, selüloz üretimi gibi işlerde çalıştırılabilecek.

Bu yasal düzenlemeyle birlikte patronlar artık fabrika kadrosunun neredeyse tamamını stajyer öğrenci adı altında çalıştırabilecek. Böylece patronlar asgari ücretin netinin üçte birini ödedikleri stajyer öğrencilere sigorta primi ödemek zorunda da kalmayacaklar. TV’lerde sosyal sorumluluk projelerinden, gençlere verilen önemden, onların eğitimi için yaptıkları bağışlardan söz eden ikiyüzlü burjuvazi ve onun temsilcisi AKP hükümeti, daha fazla kâr etmeleri için ağır iş koşullarında çalıştırılan ve feci şekilde iş kazasına kurban giden çocuklar için ne diyorlar acaba?

Örneğin yasanın çıkarılmasının ardından Adana’da 13 yaşındaki Ahmet Yıldız, çalıştığı plastik fabrikasında plastik enjeksiyon makinesine başının sıkışması sonucu yaşamını yitirdi. Gencecik bir hayat sermayenin kâr hırsına kurban gitti. Anacak hastaneye kaldırılan çocuğun patronunun verdiği ifade, sermayenin nasıl kanla beslendiğinin de bir göstergesi durumunda. İşyeri sahibi hastaneye kaldırdığı Ahmet Yıldız için “Plakasını alamadığımız bir otomobil çarpıp kaçtı”diye ifade verdi. Ancak savcılığın yaptığı incelemede pres makinesinden alınan numuneler sonucunda işyeri sahibi, Ahmet Yıldız’ın kafasının makineye sıkıştığını itiraf etmek zorunda kaldı.

Her gün meydana gelen yüzlerce iş kazasında, ölen, yaralanan, eli kolu kopan işçiler, özel anlaşmalı hastanelere götürülüyor ve “merdivenden düştü”, “elini kendisi kesti” türünden yalanlarla iş kazasının üstü kapatılıyor. Türkiye’de çalışan 960 bin çocuk işçinin 630 bini ağır işlerde çalıştırılıyor. İşte kapitalizm böyle bir düzendir. Milyonlarca çocuğun geleceğini karartarak onları işsizliğe, ağır çalışma koşullarına, ölüme mahkûm ederek yoluna devam eder. ILO’nun 1992 yılında dünya çapında başlattığı çocuk işçiliğin sona ermesine yönelik programın öncüsü olan altı ülkeden biri de Türkiye idi. Türkiye’nin de altına imza attığı Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 1. maddesine göre, 18 yaşından küçük hiçkimsenin çocuk olduğu için çalışma ortamı içinde bulunmaması gerekiyor. Burada bir kez daha burjuvazinin ikiyüzlülüğü ortaya çıkmış oluyor. Hem çocuk işçiliği önlemek için program başlatıyorlar hem de çocukları çalıştırmak için ellerinden geleni ardına koymuyorlar.

Krizle birlikte işsizlik hızla tırmanırken çalışma saatleri de uzadıkça uzuyor. Taşeron çalıştırma yaygınlaştıkça esnek ve kuralsız çalışma yöntemleri de sermaye tarafından daha kolay uygulanır oldu. Günlük ortalama çalışma süresi 12 saattir. Çalışma süreleri geçtiğimiz yılın aynı dönemine göre ciddi artış gösterdi. Haftalık fiili çalışma süresi 50 saatin üzerinde olanların oranı yüzde 34’den yüzde 41’e çıkarken, 60 saat ve üzeri çalışanların sayısı 1 milyon 379 bin kişi artarak 6 milyon 87 bine ulaştı. Haftalık 72 saatin üzerinde çalışanların sayısı yüzde 30 artış ile 1 milyon 320 binden 1 milyon 718 bine çıktı. Çelişkilerin ne kadar derin olduğu ortada; artan iş kazaları, uzayan iş saatleri, düşük ücretler, sigortasız ve güvencesiz çalıştırma ve geçim sıkıntısı içinde kaybolup giden milyonlarca yaşam. İşte Türkiye burjuvazisi böyle bir sömürü sonucu alt-emperyalist bir güç haline geldi. Çocukların kafasını pres makinelerinde ezerek, fabrikalarda, madenlerde, tersanelerde işçileri feci şekilde ölüme mahkûm ederek, milyonları sefalete iterek, emperyalist piramitte üst basamaklara tırmandı.

Diğer taraftan artan işten atılmalar, kapanan fabrikalar, ağır iş koşulları işçi sınıfının öfkesini artırıyor, tabanda öfke birikiyor. Örneğin Aralık ayı içinde sendikaların MESS süreci ile ilgili TİS taslaklarını açıklamalarıyla birlikte, metal işçilerinden MESS ve işbirlikçi Türk Metal’e tepkiler yükselmiş, Türk Metal sendikasının kesintisiz bir ihanet içinde olması tabanda büyük rahatsızlık yaratmıştı. İşçiler rahatsızlıklarını yaptıkları iş durdurma vb. eylemlerle ortaya koymuşlardı. Birleşik Metal-İş sendikasına üye işçiler de çeşitli eylemlere başladılar. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde taşeronlaşmaya ve güvencesiz çalışmaya, ödenmeyen ücretlere, işten atmalara karşı eylemler, direnişler gerçekleşiyor. Başbakanın ve bakanlarının duymuş olduğu endişe boşuna değildir. Bu kadar acımasız sömürü diyalektiğin yasası gereği elbette devrimci işçi sınıfının yükselecek hareketini mayalandırmaktadır.

Ne var ki aslolan bu kabarışı karşılayacak, sınıf hareketini doğru yönlendirebilecek bir örgütlülüğü yaratmaktır. Gerek sendikal bürokrasiden kurtulmak, gerekse işçi sınıfının içinde taban örgütlenmesini güçlendirerek sermayenin saldırılarını püskürtmek ve işçi sınıfını iktidar hedefine yürütmek için sınıf devrimcilerine büyük görevler düşüyor. Bu görev layıkıyla yerine getirildiği zaman işçi sınıfının sermayeye indireceği darbenin de katmerli olacağından kimsenin şüphesi olmamalıdır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 97, Nisan 2013