Navigation

Burjuvazinin Saldırıları ve Yaklaşan 1 Mayıs

Dünya işçi sınıfı, 2013 1 Mayısını, burjuvazinin hız kesmeyen saldırıları ve derinleşen ekonomik krizin yanı sıra, tüm bunlar karşısında giderek büyüyen bir öfkeyle, kitlesel protesto eylemleriyle, yükselişe geçen grevlerle, direnişlerle karşılıyor. Türkiye işçi sınıfı da burjuvazinin benzer saldırılarıyla yüz yüze. Günde 12 ve hatta 14 saate çıkan çalışma süreleri, reel ücretlerdeki sürekli gerileme eğilimi, açlık sınırının çok altında kalan asgari ücret, taşeron işçiliğin neredeyse kural haline gelmesi ve onu da geride bırakan kiralık işçilik, gündelik işçilik ve esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaşması, sendikal örgütlülüğün istisna haline gelişi… Tüm bunlar kapitalist sömürünün dizginlerinden boşanmışçasına derinleşmesini sağlarken, söz konusu faktörle bağlantılı olarak iş kazaları ve meslek hastalıklarında da inanılmaz bir artış yaşanıyor. İşçi sınıfı her gün kendi bedenini kapitalist üretim için taksit taksit tüketirken, her ay 100’den fazla işçi canından oluyor, binlercesi sakat kalıyor ya da meslek hastalıkları yüzünden çalışamaz hale gelip sefaletin kucağına itiliyor. Bütün bunlara geniş işçi kitlelerinin sıfırlanan sosyal yaşamlarını, çığ gibi büyüyen ruhsal sıkıntıları, psikolojik bozuklukları ve hatta yaygınlaşan cinneti de eklemek gerekiyor.

Bu saldırıların güçlü bir direnişle püskürtülmesi ve tüm bunları yaratan kapitalist sistemi hedef tahtasına oturtan bir devrimci mücadele hattının örülmesi işçi sınıfı açısından yaşamsal bir sorun haline gelmiştir. Ne var ki, Türkiye işçi sınıfı bu saldırılar karşısında yeterli tepkiyi gösterememektedir. Tabanda, işçi kitleler, memnuniyetsiz ve huzursuz olsalar dahi, bu hoşnutsuzluk kendisini anlamlı ve genelleşmiş bir hareketlilik olarak dışarıya vuramamaktadır. Bu olgunun temelinde, 12 Eylül faşizminin doğrudan ve dolaylı sonuçlarını, Kürt halkına karşı yürütülen haksız ve kirli savaşın işçi-emekçi kitleleri zehirleyip deforme eden boyutlarını, işsizlik ve sefalet tehdidini, yani kapitalist iktisadi terörü tespit etmek mümkün. Ancak başlıca etkenin, sınıfın sendikal ve siyasal örgütlenme planında yaşadığı derin bunalım olduğunu vurgulamak gerekiyor.

Türkiye’de 1 Mayıslar işçi hareketi açısından muhasebe zamanıdır. Bu açıdan bakıldığında, geçtiğimiz 1 Mayıs’tan bu yana yaşanan gelişmeler her şeyden önce sendikal hareketin derinleşen krizine şahit olmuştur. Bu aslında baş sorumlusu sendikal bürokrasi olan bir krizdir. Bu krizden çıkış yolunun sendikal bürokrasinin üst ya da alt kademelerindeki bir hareketlenmeden geçmediği de ortadadır. Yapılması gereken, doğru ve devrimci bir politik çizgide, doğru bir örgütlenme anlayışı ve tarzı ile sınıf içerisinde kararlı bir komünist çaba yürüterek, işçi sınıfının taban örgütlülüğünü ve devrimci bilincini geliştirmektir. Bu çözüm yolunu hayata geçirmenin, onu dillendirmekten sonsuz ölçüde daha zor olup, çetin bir mücadeleyi gerektirdiği açıktır. Ne var ki, bu doğrultudaki her anlamlı çabanın eninde sonunda ürününü alacağına sınıf devrimcilerinin en ufak bir kuşkusu yoktur.

Saldırılar ve kayıplarla geçen bir yıl

Ekim ayında çıkarılan yeni Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu, sendikal örgütlülüğün önündeki engellerin kaldırılacağı yalanlarıyla kamuoyuna sunulmuştu. Ancak içindeki makyaj kabilinden birkaç olumlu değişiklik dışında, aslında mevcut temel yasak ve sınırlamaların hiçbiri ortadan kaldırılmadığı gibi, kimi hususlarda yeni hak kayıplarının yanı sıra sendikal örgütlülüğün önüne yeni fiili engeller de dikilmiş oldu.

Sendikal örgütlenme sözkonusu olduğunda işçilerin kapsamlı bir işten atma saldırısıyla karşı karşıya kaldığı bilinen bir gerçek. Bu temelde gelişen işçi direnişlerinde, işin hukuki boyutunda işe iade davaları ve sendikal tazminat davaları burjuvazi üzerinde, çoğu durumda kâğıt üzerinde kalsa bile, önemli bir basınç oluşturuyordu. Yeni yasayla, işe iade davası açma hakkı ciddi biçimde sınırlandı (30’dan fazla işçinin çalıştığı işyerinde olmak ve 6 aylık kıdeme sahip olmak koşulları getirildi) ve hem işe iade davasından hem de sendikal tazminat davasından çifte tazminat alabilme hakkı ortadan kaldırıldı. Böylelikle sendikal örgütlenme fiilen daha da zorlaştırılmış oldu.

Yeni yasada en sorunlu nokta ise işkolu ve işyeri barajlarıdır. Bu konularda önemli değişiklikler yapıldı. Bu değişikliklerin çoğu mevcut haliyle sendikal hareketi daha da büyük bir bunalıma sürükleyecek mahiyettedir. İşkolu barajı yüzde 10’dan, ilk planda yüzde 1’e düşürülmüştür, ancak kademeli olarak yüzde 3’e çıkartılacaktır. Aynı zamanda kimi işkollarının birleştirilmesi nedeniyle birçok sendika daha baştan yetkisiz hale gelmiştir. Üstelik Ekonomik Sosyal Konsey’e katılmayan konfederasyonlara bağlı sendikalar işkolu barajı konusunda kademeye tâbi tutulmayacak ve daha baştan yüzde 3’ü sağlamak zorunda kalacaklardır yetki için. Aynı şey bağımsız sendikalar için de geçerlidir. Daha şimdiden 7 sendika yetkisini kaybetmiştir. Kademelendirmenin tamamlanmasıyla birlikte 30 civarında sendikanın daha yetkisiz hale geleceği tahmin edilmektedir. Bu apaçık anti-demokratik maddeyle, sendikalara sınıf işbirlikçiliği kurumsal olarak dayatılmış, mücadeleci sendikalar ya yetkisizlik ve tasfiyeye razı olma ya da sınıf işbirlikçi konfederasyonların çatısı altına girme ikilemiyle karşı karşıya kalmışlardır. Bu yasayla, mevcut sendikalar hizaya sokularak, göreli mücadeleci çizgidekiler tasfiye edilmek istendiği gibi, militan-mücadeleci çizgide yeni sendikaların kurulmasının önündeki engeller korunmaktadır.

Beri taraftan 12 Eylül anayasa referandumuyla anayasadan kaldırılan grev yasakları, yeni kanunda varlığını ruhen de şeklen de korumaktadır. İşçi hareketi söz konusu olduğunda AKP’nin “demokratlığının” ne mal olduğu inkâr edilemez şekilde açığa çıkmaktadır.

Geçtiğimiz yıl boyunca sendikal mücadelenin maruz kaldığı saldırılardan biri de yetki sorunundan kaynaklanıyordu. Tüm yıl boyunca AKP hükümeti, yetkili sendikaları açıklamayarak toplu sözleşme süreçlerini tıkadığı gibi, “Ulusal İstihdam” stratejisi kapsamında planladığı saldırılar açısından bunu bir şantaj unsuru olarak kullanmaktan çekinmedi.

Bu saldırı paketlerinin geçtiğimiz yıla damga vuracak denli önemli olduğunu söylemek abartı olmayacaktır. Paketteki esnek çalışma türlerinin ve özel istihdam bürolarının resmiyet kazanması, taşeron işçiliği bile geride bırakan kölece çalışma koşullarının hızla yaygınlaşmasını beraberinde getirmiştir. Ama kıdem tazminatının gaspedilmesi bu paketin belkemiği durumundadır. Bu hakkın gaspedilmesinin burjuvazi açısından büyük bir önemi var. Çünkü özellikle büyük ve sendikalı işyerlerinde, kıdem tazminatı, işten atmalara karşı bir ölçüde bariyer oluşturuyor. Krizin etkilerini hafifletebilmek için üretim koşullarını keyfince esnetme kaygısındaki burjuvazi, dilediği an, dilediği kadar işçiyi kapı önüne koyabilmek istiyor. Bu bir yandan, hele ki kriz koşullarında, işçi sınıfının en temel sorunu olan işsizliği ve buradan kaynaklı tehdidi büyüteceği gibi, zaten diplerde seyreden sendikal örgütlülüğün hepten ortadan kalkmasını da beraberinde getirebilecektir.

Kıdem tazminatının gasp edilmesi işçi sınıfından gelen tepkiler nedeniyle şimdilik gündemden düşürülmüş gibi yapılmaktadır, ancak her fırsatta tekrar gündeme taşımanın da yolları aranmaktadır. Hükümetin bu hususta şimdilik geri adım atmış olması bir oyalamadan başka bir şey olmadığı gibi, bunda sendikaların genelinin tepkisinden çok, birkaç sendikanın karşı koyuşunun ve UİD-DER gibi mücadeleci işçi örgütlerinin yürüttüğü kampanyanın etkili olduğu açıktır. Bu durum, aslında mücadeleci bir çizgide kararlı bir faaliyetle burjuvazinin saldırılarının geri püskürtülebileceğini göstermektedir. Umutsuzluğa kapılmanın bir gereği yoktur, yeter ki, işçi sınıfının inançlı, kararlı, fedakâr öncülerinin mücadelesi daha geniş bir ölçekte örgütlenebilsin.

Devlette “memur” sıfatıyla çalışan işçi sınıfı kesimleri de 2012 yılı boyunca haklarını alamadılar. Geçtiğimiz yıl yürürlüğe giren “Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu” memur sıfatlı işçilerin sendikal örgütlülüğünün önündeki engelleri kaldırmadığı, grev yasağını sürdürdüğü gibi, en çok üyeye sahip konfederasyonu tüm “memur”ların temsilcisi olarak muhatap kabul etmekle daha baştan sınıf işbirlikçi ve açıkça hükümet yanlısı olanlar dışındaki sendikaları devre dışı bırakmaktadır. Bu noktada AKP hükümeti her türlü olanağı ve baskı aracını da kullanarak kendi yalakası durumundaki Memur-Sen’i zaten çoktan en büyük konfederasyon haline getirmiş durumdadır. AKP hükümetinin bu alanda temel hedefinin KESK’i tamamen tasfiye etmek olduğu bilinen bir gerçek. Hükümet bu amacına ulaşmak için “memur”lar üzerinde her türlü baskıyı uygularken, aynı zamanda son dönemde yürüttüğü polisiye operasyonlarla KESK’i bir “terör odağı” olarak lanse etmeye dönük sistematik bir çaba göstermektedir. KESK yöneticileri ve üyelerinin uyduruk “yasadışı örgüt üyeliği” iddialarıyla gözaltına alınması, tutuklanması, genel merkez ve şubelerin sürekli olarak polis baskınlarına maruz kalması, emekçi kitleleri terörize etmeye ve KESK’i gözden düşürmeye dönük sistematik bir gerici saldırıdır.

Birleşik, kitlesel ve mücadeleci bir 1 Mayıs için!

Görüldüğü üzere işçi sınıfının tüm kesimleri burjuvazinin yoğun saldırısı altındadır. Bu noktada AKP’yi suçlamakla yetinen bir politik hattın çok fazla bir anlamı yoktur. Hükümetin işçi-emekçi düşmanı yüzünün teşhir edilmesinin ötesine geçen, sistematik, kararlı ve inatçı bir örgütlenme çabasının ve tabanı harekete geçirecek militan bir eylem çizgisinin geliştirilmesi elzemdir. Bu perspektiften hareketle, bu 1 Mayıs’ı işçi sınıfının ekonomik, sosyal ve siyasal taleplerini mücadele kararlılığıyla dillendireceği bir kürsüye dönüştürebilmek büyük önem taşımaktadır.

Burjuvazinin AKP hükümeti aracılığıyla hayata geçirdiği saldırıların sadece işçi sınıfını değil, diğer emekçi toplum kesimlerini vurduğu da ortadadır. Bu saldırılar yalnızca ekonomik boyutu olan saldırılar da değildir. Anti-demokratik uygulamalar tırmanmakta, polis baskısı toplumsal direnişin her alanında yoğunlaşarak artmakta, toplumsal muhalefetin sesi kısılmaktadır.

Emekçi sınıflara yönelik bir diğer ciddi tehditse Türk devletinin Ortadoğu’da yürümekte olan emperyalist savaşa aktif bir şekilde müdahil olması ve hatta savaş mevzilerinin güney sınırlarından içeri girmesidir. Suriye’de yaşanan iç savaşta doğrudan taraf olan Türk devleti, muhalif güçlerin silahlandırılmasında aktif rol oynamakta, ülke topraklarını bu güçlerin üssü haline getirerek savaşın alevlerini içeriye çekmekten çekinmemektedir. Alt-emperyalist bir güç olarak sivrilen TC’nin Ortadoğu’ya ilişkin planlarının bölge halklarının kanı, canı pahasına sermayeyi ihya etme niyetiyle yürütüldüğü açıktır. Dolayısıyla bu 1 Mayıs’ı, işçi ve emekçi sınıfların emperyalist savaşa ve emperyalist planlara güçlü bir sesle hayır diyecekleri bir kürsü haline getirmek de çok önemlidir.

Tüm bunların yanı sıra, 1 Mayıs, ezilen Kürt halkının demokratik haklarının tam olarak karşılanması ve onurlu bir barışın sağlanması taleplerini yükseltecekleri bir kürsüdür aynı zamanda. Buna paralel olarak, 1 Mayıs alanları, Türk işçi sınıfının da bu haklı talepleri sonuna kadar desteklediğini gösterdiği bir kardeşlik ve dayanışma alanına çevrilebilmelidir.

İşçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele günü olan 1 Mayıs’ta sınıfımızın gücünü dosta düşmana gösterelim, taleplerimizi en güçlü sesimizle haykıralım.

Yaşasın 1 Mayıs! Biji Yek Gulan!

Yaşasın İşçi Sınıfının Uluslararası Mücadele Birliği!

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 97, Nisan 2013