Marksizmin Işığında

Bir Tarihsel Dönemin Sorgulanması

Elif Çağlı

Mayıs 1991





Marksizmde Devlet Sorunu


Devlet Olgusunun Tarihsel Serüveni

Marx ve Engels’in tarihsel maddeciliği bilimsel bir teori olarak geliştirmelerinden önce, “insan toplumlarının evrimi ve devletin oluşumu” konusunda, çağdaş Batı düşüncesinde (Hobbes’tan Hegel’e kadar), ortak bir tarih anlayışı egemendi. Felsefi idealizmin ürünü olan bu tarih anlayışına göre, devlet-öncesi toplum (doğal toplum), tutku ve içgüdülerin hakim olduğu, herkesin herkese karşı savaşım halinde bulunduğu ussal olmayan bir toplumdu. Oysa devlet, bu düzensiz güç egemenliğinin denetlenmiş bir özgürlüğe dönüşmesi, tutku ve iç güdülerin aşılması anlamına gelmekteydi. O halde devlet, ussal bir varlık varsayılan insanın ortak ve kolektif yaşamının en yüksek ve en son aşaması kabul edilmeliydi.

Batı’nın siyasal düşünce tarihinde, devleti olduğu gibi tarif eden gerçekçi düşünürlerden (Machiavelli) tutun da, amaca ulaşabilmek için ideal devlet modelleri öneren “doğal hukuk kuramcıları”na (Hobbes, Rousseau, Kant) kadar, tüm idealist düşünürler, insanın akla uygun bir yaşam sürdürebileceği tek yerin devlet olduğu fikrinde buluşuyorlardı. Devlet olgusunun toplumların yaşamındaki rolünün ve tarihteki yerinin böyle algılanması, elbette ki devlet-öncesi toplumu “olumsuz” bir aşama, devleti ise insan aklının evrimi sonucunda ulaşılan “olumlu” bir aşama olarak gören felsefi idealizmden kaynaklanıyordu.

Bu düşünce tarzı, Alman filozofu Hegel ile birlikte doruğuna ulaştı. Hegel’in Hukuk Felsefesi’nde devlet, artık yalnızca bir gereklilik (yani bilincin kavradığı bir ihtiyaç) ya da ideal bir model önermesi değil, fakat gerçek tarihsel hareketin bir kavranışı olarak sunulmaktadır. Başka bir deyişle bu, evrensel aklın devlette vücut bulması (devletin ussallaşması) anlamına gelmektedir. Hegelci devlet, bireyin maddi-ekonomik ilişkiler alanının (sivil toplumun) tümünü içermekte ve böylece, sivil toplumu devletin (siyasal toplumun) içinde eritmektedir. Hegel’in devleti bir anlamda toplumla örtüşen ve toplumun kendisi olan bir varlığa dönüşmektedir. Yani devlet, siyasal egemenlik aracı özel bir kurum (bir aygıt) olarak değil, toplumsal-tarihsel evrimin nihai amacı olarak kavranmakta ve bu durumda o, mutlak ve sonsuz olma iddiası taşımaktadır. Kuşkusuz ki bu düşünce, 18. yüzyılın burjuva toplumsal gelişimiyle de örtüşen ve ona uygun düşen bir felsefi düşünceydi. Bu bağlamda Hegel’in hukuk felsefesi, esasında bir burjuva toplum ve burjuva devlet savunusudur.

Hegel ile birlikte doruk noktasına ulaşan bu idealist tarih anlayışı, Marx’ın tarihsel maddecilik teorisini geliştirmesiyle birlikte tersine çevrildi. Marx’ın tarihsel maddecilik teorisini oluşturma çabası, Hegel’in Hukuk Felsefesi’ni eleştirisiyle (1843) başlar. Daha sonra 1844 Elyazmaları ve Alman İdeolojisi (1845-46) ile devam eden bu çaba, nihayet Marx’ın burjuva toplumun ekonomi politiğini eleştirmek için giriştiği o muazzam hazırlık çalışmasıyla (Grundrisse) doruğa ulaşır.

Marksizmde toplum-devlet ilişkisinin bilimsel açıklanışı

Marx, sivil toplum (maddi-ekonomik ilişkiler alanı) ile devlet (siyasal ilişkiler alanı) arasında Hegel’in kurduğu idealist ilişkiyi eleştirmekle işe başladı. Ona göre, Hegel’in bu yaklaşımı bütünüyle yanlış ve gerçekliği baş aşağı eden bir yaklaşımdı. Hegel’in iddiasının aksine, sivil toplumu koşullandırıp düzenleyen devlet değil, fakat devleti koşullandırıp düzenleyen sivil toplumdu.

Sivil toplum, üretici güçlerin belirli bir gelişim aşaması içerisinde bireylerin maddi ilişkilerinin hepsini birden kucaklar. Sivil toplum, bir aşamanın ticari ve sınai yaşamının tümünü birden kucaklar ve bu bakımdan da, her ne kadar dışarda milliyet olarak kendini olurlamak ve içerde devlet olarak örgütlenmek zorundaysa da, devleti ve ulusu aşar.[1]

Marx, tarihsel olarak sivil toplumun ön koşulu ve esas temelinin, basit aile ya da klan denilen bileşik aile olduğunu belirterek, sivil toplumun “bütün tarihin gerçek ocağı, gerçek sahnesi” olduğunu söyler. Devlet denen siyasal oluşum da, işte bu sivil toplumun bağrında gelişen toplumsal işbölümünün, sınıfların ve sınıf mücadelelerinin doğrudan bir ürünü olarak tarih sahnesine çıkagelmiştir. Sivil topluma göre ikincil derecede ve bağımlı bir moment olan devlet, son çözümlemede, belirleyen değil, kendisi belirlenen bir varlıktır. O halde devlet denen kurum, toplumsal evrim sürecinin en son aşaması, ya da “mutlak ve sonsuz bir varlık” olmayıp, belirli tarihsel koşulların ürünü olarak ortaya çıkmış (doğmuş) ve onu var eden tarihsel koşullar ortadan kalktığında, kendisi de ortadan kalkacak olan, ölmeye yazgılı –geçici– bir kurumdur.

Marx ve Engels’in geliştirdiği bu tarihsel maddecilik anlayışı, Hegel ile en üst noktasına ulaşan eski doğal hukuk felsefesi geleneğinin bütünsel bir anti-teziydi aslında. Marx ve Engels, çağdaş burjuva siyasal düşüncesine hakim olan idealist felsefeye ve tarih anlayışına karşı, kendi maddeci tarih anlayışlarını ilk kez sistemli olarak Alman İdeolojisi’nde ortaya koydular. Bu eserde, toplumsal işbölümünün, mülkiyet biçimlerinin, sınıfların ve sınıf egemenliği sistemlerinin (devlet-hukuk-ideoloji) ortaya çıkışının tarihsel koşulları, maddeci tarih anlayışı çerçevesinde açıklanmaktadır. Onlar bu eseri yazdıkları dönemde, esas olarak Batı’nın tarihsel evrim çizgisini ve bu çizgi üzerinde ortaya çıkan ekonomik-toplumsal kuruluşların oluşumunu inceleyebilmişlerdi. O nedenle, tarihte ortaya çıkan mülkiyet biçimleri ve üretim tarzları hakkında, onların başlangıçta sahip oldukları bilgiler, Batılı gelişim çizgisinin sunduğu verilerle sınırlıydı. Nitekim, Alman İdeolojisi’nde dile getirilen “toplumların evrim şeması” da bu bakımdan belirli bir sınırlılık taşımaktadır.

Alman İdeolojisi’nde sınıflı toplumun ve devletin oluşumu, ilkel komünal toplumun bağrında işbölümünün, özel mülkiyetin ve mübadelenin gelişmesi ve bunun sonucunda ilkel komünün çözülüp, dağılması ve komünün yerini, sınıflara göre örgütlenmiş, yeni bir toplumsal organizasyonun alması diye açıklanır. Marx ve Engels’in yaptığı bu soyutlama, Batı’da sınıflı toplumların ve devletin ortaya çıkışının tarihsel koşullarını anlamamız bakımından anahtar bir role sahiptir. Buna göre, toprakta özel mülkiyetin varlığı, toplumsal işbölümünün, mübadelenin ve sömürü ilişkilerinin gelişmesi ve bu temelde eşitlikçi ilkel komünal toplumun çözülüp dağılması, sınıflı ve devletli topluma geçişin ön şartı olarak görülmektedir. Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi’nde yaptığı bu tespit, Batı’nın tarihsel evrim çizgisini ve dolayısıyla Batılı sınıflı toplumların oluşumunu açıklamak bakımından kuşkusuz doğruydu; fakat Doğu uygarlığının gelişim çizgisini açıklamakta yetersiz kalıyordu. Çünkü Doğu’da devletin ortaya çıkışı ve sömürücü sınıf egemenliği sisteminin kuruluşu, toprakta özel mülkiyetin var olmadığı, işbölümü ve mübadele ilişkilerinin gelişmediği ve ilkel tarım komünlerinin varlığını sürdürdüğü tarihsel koşullarda gerçekleşmişti. Doğu’nun devleti, bireysel özel mülkiyete dayalı, bireysel sömürü üzerinde değil, Asyatik tarım komünlerinin kolektif sömürülmesi üzerinde yükselmekteydi. Bu durum, Batı uygarlığının gelişim çizgisinden tamamen faklı bir tarihsel evrim çizgisinin varlığına işaret etmekteydi. Üstelik Doğu’da uygarlığa, yani sınıflı ve devletli topluma geçiş, Batı’dan neredeyse 2500 yıl önce (Eski Sümer ve Mısır’da) gerçekleşmişti. O halde, Batı’nın evrim çizgisi, insan toplumlarının gelişiminde evrensel-tarihsel bir model değil, olsa olsa daha geç dönemde tarih sahnesine çıkmış özgül bir biçim olabilirdi.

Nitekim Marx, Doğu uygarlığının gelişim çizgisini de içeren, çok daha geniş ve kapsamlı bir tarih çalışmasını daha sonraki yıllarda (1853-59) yaparak, bu eksikliği giderecektir. Kapitalizmin kökenlerini araştırmak ve burjuva toplumun ekonomi politiğini eleştirmek üzere Marx’ın giriştiği bu kapsamlı tarih çalışması (Grundrisse), tarihsel maddecilik teorisinin geliştirilmesine muazzam katkı sağlamıştır. Marx bu çalışmasıyla, ilk çağlardan başlayarak, Doğulu ve Batılı toplumların tarihsel evrim çizgisinin –maddeci tarih anlayışı çerçevesinde– daha tam ve daha mükemmel bir açıklanışını sağlamıştır. Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’da bu çabalarının sonucunu şöyle ifade ediyordu:

Araştırmalarım, devlet biçimleri kadar hukuki ilişkilerin de ne kendilerinden, ne de iddia edildiği gibi insan zihninin genel evriminden anlaşılamayacağı, tam tersine, bu ilişkilerin köklerinin, Hegel’in 18. yüzyıl İngiliz ve Fransız düşünürlerinin örneğine uyarak “sivil toplum” adı altında topladığı maddi varlık koşullarında bulundukları, ve sivil toplumun anatomisinin de, ekonomi politiğin içinde aranması gerektiği sonucuna ulaştı. ... Geniş çizgileriyle, Asya üretim tarzı, antikçağ, feodal ve modern burjuva üretim tarzları, toplumsal-ekonomik şekillenmenin ileriye doğru gelişen çağları olarak nitelendirilebilirler.[2]

Barbarlıktan uygarlığa: Sınıfsız toplumdan, sınıflı ve devletli topluma

Marx ve Engels, insanlığın vahşet çağından başlayıp uygarlığa ulaşıncaya dek geçirdiği evreleri, insanlığın yazılı tarih öncesi olarak adlandırırlar. Ve bu dönemin tümünde varlığını sürdüren temel toplumsal birimin, henüz sınıf karşıtlıklarını ve devletin varlığını tanımayan “ilkel komünist” topluluk olduğunu belirtirler. Başlangıçta doğal kökenli olan –kan, dil, örf, adet vb. birliği üzerine kurulan– bu topluluk, henüz bir yere yerleşmemiş, gezginci bir topluluktur (aşiret). Mülkiyetin ilk biçimi de, bu ilkel sınıfsız topluluklarda görülen aşiret mülkiyetidir (kolektif topluluk mülkiyeti).

Bu mülkiyet biçimi, bir halkın, av ve balıkçılıkla, hayvan yetiştirmeyle ya da, durum gerektirirse, tarımla beslendiği, üretimin gelişmesinin ilk evresine uygun düşer.[3]

Toplumsal evrimin bu tarihsel aşamasında, işbölümü henüz pek az gelişebilmiştir ve aile içinde varolan doğal işbölümünün daha da genişlemesinden ibarettir. Bu aşamada aile içindeki gizli kölelik, nüfusun ve ihtiyaçların artmasıyla ve kabileler arası savaşların genişlemesiyle yavaş yavaş gelişir. Akraba klanların birleşmesi, klanlar arası evlenmeler vb. ile birlikte bu ilkel komünal topluluk, klandan kabileye ve kabileler topluluğuna doğru genişler. Ne var ki bu örgütlenme gene de, akrabalık ilişkilerini (soy zincirini) aşmayan ve topluluğun “ilkel komünist” yapısını bozmayan bir örgütlenmedir. İster klan düzeyinde kalsın, isterse genişleyip kabile düzeyine yükselmiş olsun, bu ilkel komünist topluluğun içinde, ne özel mülkiyete, ne karşıt sınıflara, ne de devlete yer vardır. Geçici olarak yerleşilen toprağın mülkiyeti topluluğa aittir (kolektif mülkiyet). Topluluğun üyesi olan bireylerin (ya da ailelerin), toprak üzerinde özel mülkiyet hakkı yoktur. Bireyin toprak üzerinde yalnızca yararlanma hakkı olabilir. Bu yararlanma hakkının ön şartı da, bireyin bir topluluğun üyesi olmasıdır. Birey ancak topluluk dolayımıyla toprağı tasarruf edebilir. Toprağın mülkiyetinin kolektif oluşunun yanı sıra, bu komünlerin bazılarında, üretim de kolektif olarak yapılır. Bazılarında ise, topluluk tarafından kendilerine tahsis edilen toprak parçası üzerinde aileler bağımsız üretim yaparlar ve topluluğun ihtiyacı olan fonlar (dinsel ayinler, tapınak yapımı, savaş hazırlıkları, yedek ürün fonları için vb.) ayrıldıktan sonra, kalan ürün, ataerkil aile bireyleri arasında paylaşılır. Fakat her halükârda, buradaki üretim, komün üyelerinin kendi varlıklarını ve dolayısıyla komünün varlığını sürdürmeye yöneliktir.

Bu ilkel komünlerin en eski, en basit ve en saf (bozulmamış) biçimleri eski Doğu toplumlarında görülen “arkaik Asyatik” komünlerdir. Kapitalizm öncesi tüm ekonomik-toplumsal kuruluşların tarihsel kökeninin, ilk orijininin bu ilkel Asyatik komün olduğunu belirten Marx, bu komünlerin tarihsel evrimine ilişkin olarak şu saptamayı yapmıştır:

Yerleşik düzene geçildiğinde, ilkel topluluğun niteliğini ne ölçüde değiştireceği, çeşitli dışsal, iklimsel, coğrafi, fiziksel vb. koşullara ve topluluğun özgül doğal yapısına vb. –klan karakterine– bağlıdır.[4]

Nitekim toplumsal evrim sürecinin ileriki aşamalarında, özellikle barbarlıktan uygarlığa geçiç aşamasında, bu ilkel komünal topluluk, orijinal halinden (başlangıçtaki yapısından) oldukça uzaklaşmış ve yapısı değişikliğe uğramış olarak çıkar karşımıza.

Marx, yerleşik tarıma geçen ilkel komünal toplumlarda, topluluk üyelerinin toprakla ve kendi aralarındaki ilişkilerine göre, üç farklı mülkiyet biçimi ve üç farklı komünal örgütlenme biçimi ayırt eder. Bunlardan birincisi, toprağın mülkiyetinin bütünüyle kolektif olduğu Asyatik biçimdir. İkincisi Batı’nın antik çağında görülen ve toprak üzerinde hem kolektif mülkiyeti, hem de bireysel özel mülkiyeti içeren Antik biçimdir. Üçüncüsü ise, toprakta bireysel mülkiyetin üstün olduğu Cermen biçimidir. Fakat bu üç biçimde de, bireyin toprak üzerinde hak iddia edebilmesi (ister zilyet olarak, isterse özel mülkiyet olarak) için, bir topluluğun mensubu olmak ön şarttır.

Bu üç ilkel komünal biçim de, başlangıçta henüz sınıf ayrımına ve sömürüye yer vermeyen eşitlikçi toplumlardır. Üçünde de, üretimin amacı topluluğun varlığını sürdürmektir; yani değer üretmek burada başlı başına bir amaç değildir. Topluluk içinde, işbölümünden kaynaklanan bir mübadele ve ticaret faaliyeti yoktur. Gerçi topluluğun üyeleri arasında bir zenginlik farklılaşması başlamıştır ama henüz sömürüye yol açmaz bu. Çünkü, topluluk üyesi her birey, ya da aile birimi, kendi emeğinin nesnel koşullarına sahiptir ve bir başkasının emeğini kendi üretiminin nesnel koşulu haline getirmemiştir. Ne var ki, tarihin ilerleyen dönemlerinde –uygarlığa geçiş aşamasında– bu komünal toplumlar, birbirinden farklı evrim süreçleri yaşayarak, gene birbirinden farklı sınıflı ve devletli toplum tiplerinin oluşumuna yol açacaklardır.

Marx’ın araştırmalarının bu konuda tarih bilimine kazandırdığı çok önemli bir keşif şuydu: Barbarlıktan uygarlığa, ya da sınıfsız toplumdan sınıflı ve devletli topluma geçişte, tarihin tanık olduğu bir değil, iki geçiş biçimi olmuştur. Bunlardan birincisi, Doğu uygarlığının, ikincisi ise Batı uygarlığının evrim çizgisini yansıtır. Bu aynı zamanda, devletin oluşumunun da bir değil, iki farklı yolunun bulunduğunu göstermektedir.

Antik çağın kentsel komünleri (Yunan ve Roma) ile, Orta Çağın başlangıcındaki Cermen kır komünleri, Batı’nın evrim çizgisi üzerinde yer alan ve dolayısıyla Batı tipi geçişi simgeleyen topluluklardı. Bu her iki komünal toplumun evrimi, özel mülkiyetin utkusuyla sonuçlanmış ve dolayısıyla, her iki toplumdan da, özel mülkiyete dayalı sınıflı ve devletli toplumlar (köleci ve feodal) doğmuştur. Doğu’nun evrim çizgisi üzerinde yer alan Asyatik tarım komünleri ise, hiç değişmeksizin binlerce yıl varlıklarını sürdürmüşler ve bulundukları her yerde, Doğu despotizmi tarzında sınıflı toplumların maddi temelini oluşturmuşlardır. Doğu’da sınıflı topluma geçiş, Batı’dakinin tersine, özel mülkiyet temelinde değil, kolektif devlet mülkiyeti temelinde gerçekleşti. Doğu ile Batı’nın evrim çizgileri arasındaki bu tarihsel farklılığın, mülkiyet biçimleri, üretim ilişkileri ve komünal örgütleniş tarzındaki farklılıktan kaynaklandığını ilk keşfeden Marx ve Engels oldu.

Batı’nın evrim çizgisini belirleyen esas etken, toprakta özel mülkiyetin varlığı, işbölümünün ve mübadelenin gelişmesi ve bireysel sömürünün (köle emeği kullanımının) yaygınlaşması olmuştur. Marx bu gelişmeye örnek olarak, Batı’nın evrim çizgisi üzerinde yer alan ve Batılı sınıflı topluma geçişin klasik yolunu temsil eden antik çağın kent komünlerini (antik Yunan ve Roma) gösterir. Köleci topluma ön gelen ve köleci üretim tarzına geçişi simgeleyen antik komünal topluluğun ve antik üretim tarzının en saf, en tam biçimini Roma tarihinde buluruz. Burada karşımıza çıkan ilkel kent topluluğu (site), doğal bir süreçle değil, tarımcı-savaşçı toplulukların (birçok aşiretin) sözleşme yoluyla ya da fetih yoluyla bir tek kent halinde birleşmesinden oluşmuştur. Asyatik komünlere nazaran daha hareketli bir yaşam sürdüren ve daha demokratik tarzda örgütlenmiş olan Antik kent komünü, özel mülkiyet sahibi özgür bireylerin gönüllü bir ortaklığıydı. Bu kent (site) topluluğunun üstünde, Doğu’da olduğu gibi, artı-ürüne el koyan “kutsal” bir varlık, bir üstün topluluk (yüksek otorite) yoktu. Kentin ortak çıkarlarının gerektirdiği ortak emek harcamaları (dinsel törenler, tapınak yapımı, savunma, savaş hazırlığı vb. için) dışında, özgür üreticilerin (toprağın özel mülkiyetine sahip bireylerin) yarattığı artı-ürünün tümü, üreticilerin kendi ellerinde birikmekteydi. Bu artı-ürün birikimi, komün içinde işbölümünün ve ürünlerin mübadelesinin hızlı bir gelişimine yol açtı. Mübadelenin gelişmesi pazar için üretimi kışkırtarak, toprak sahiplerinin üretimde yaygın köle emeği kullanmalarına yol açtı. Bu süreç bir yandan, toplumun üyeleri (özgür yurttaşlar) arasında zenginlik ve servet birikimi bakımından bir farklılaşma yaratırken, diğer taraftan, üretimin temel unsuru haline gelen kölelerin sayıca artmasını ve toplumun en kalabalık sınıfı haline gelmesini sağladı. Bu durum, eski eşitlikçi komünal geleneklerin çözülmesi ve toplumun “zenginler ve yoksullar”, “efendiler ve köleler” biçiminde sınıflara bölünmesi anlamına geliyordu.

Yeni üretim ilişkileri temelinde iktisaden güçlenen ve egemen hale gelen büyük toprak ve köle sahipleri, toplumu kendi kurallarına göre yeniden örgütlemeye giriştiler. İktisaden zengin ve güçlüydüler ama toplum içinde sayıca azınlık haline gelmişlerdi. İktisadi egemenliklerini koruyabilmeleri için, iktisadi organizasyonun yanı sıra, bir başka organizasyona daha ihtiyaçları vardı: Büyük toprak ve köle sahiplerinin ortak çıkarlarını savunacak, onların iktisadi egemenliğinin sürekliliğini güvence altına alacak bir organizasyon. Böylece, egemen sınıfın “devlet” denen özel siyasal organizasyonu çıkageldi.

Demek ki devlet denen bu özel siyasal organizasyon, uygarlığın Batılı gelişiminde, toplumun, özel mülkiyete dayalı sömürü ilişkileri temelinde sınıflara bölünmesinin kaçınılmaz bir sonucu olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Bu bağlamda, antik Yunan ve Roma’da devlet, büyük toprak ve köle sahiplerine dayanmaktaydı ve bizzat bu sınıfların örgütlediği siyasal bir organdı. Roma’nın köleci imparatorluk devleti, merkezi-bürokratik tarzda örgütlenmiş bir devletti ve öyle de olmak zorundaydı. Çünkü Roma soylularının zenginlik kaynağı, yayılmacılık, toprak fethi ve fethedilen topraklar üzerinde yaygın köle emeğine dayalı büyük latifundia tarımıydı. Bu ekonomik egemenliği güvence altına alabilecek bir siyasal egemenlik de, merkezi düzeyde örgütlenmiş, büyük bir askeri-bürokratik aygıtı (devlet) gerektiriyordu.

Batı’da özel mülkiyet temelinde ortaya çıkan sınıflı ve devletli toplum gelişimine bir diğer örnek, Orta Çağ başlangıcında Cermen komününün çözülüşüyle gelişen feodal ilişkilerdir. Bu ilişkiler, Cermen kır topluluklarının göçler ve savaşlar nedeniyle dağılması ve özgür Cermen köylüsünün zamanla toprağını ve bireysel bağımsızlığını yitirerek, yeni bir soylular sınıfının (askeri Cermen şeflerinin) otoritesi altına girmesi sonucunda oluşmuştur. Bu sistemde toprağın mülkiyeti, zümreler hiyerarşisi biçiminde örgütlenmiş soylu beylerin (senyörlerin) tekelindedir. Ve bu toprak mülkiyeti, köylüler karşısında feodal beylerin ortaklığını temsil etmektedir. Köylüler ise, bu feodal beyler karşısında, pek çok yükümlülükler altında bulunan bağımlı üreticiler ve serfler konumuna düşmüşlerdir.

Orta Çağın feodal toprak düzeni, birbirinden yalıtık, dışa kapalı yerel topluluklar yaratmıştı. Feodal toplumun ekonomisi, hem doğrudan üreticilerin ihtiyaçlarının, hem de bu yerel topluluklar üzerinde egemenlik kurmuş olan feodal beylerin ihtiyaçlarının (artı-ürün ya da artı-emek biçiminde) karşılanmasıyla sınırlı, doğal bir ekonomiydi. Feodal toplum, esas olarak kırdan hareket ettiği için, birbirinden yalıtık bir şekilde gelişen kırsal (feodal) devletçikler yaratmıştır. Dolayısıyla, bu feodal devlet, Roma’nın devleti gibi merkezi düzeyde örgütlenmiş emperyal bir devlet olamamış ve bu yerel ekonomik-toplumsal birimin işleyişini (serfin sömürülmesini) feodal beyler lehine güvence altına alabilecek düzeyde bir örgütlülükle sınırlı kalmıştır.

Demek ki, uygarlığın Batılı gelişiminde, önce özel mülkiyetin ve mübadelenin (meta ilişkilerinin) ortaya çıkışını, sonra bu temelde toplumun sınıflara bölünmesini ve nihayet devlet denen siyasal egemenlik aygıtının tarih sahnesine çıkışını görüyoruz. Oysa uygarlığın Doğu tipi gelişiminde, egemen sınıfın ve devletin oluşumu çok farklı bir temelde gelişmiştir. Doğu’nun antik çağlarında (örneğin, Sümer ülkesinde, eski Mısır’da, Hindistan’da, Çin’de, Pers’te vb.) ortaya çıkan devletler, Batı’da olduğu gibi, bireysel özel mülkiyet ve bireysel sömürü ilişkileri (köle sömürüsü) üzerinde değil, kolektif topluluk mülkiyeti ve kolektif sömürü ilişkileri üzerinde yükseldi. Doğu toplumunun egemen sınıfı, bireysel özel mülkiyete dayalı sömürü ilişkileri temelinde değil, başlangıçtaki kamusal işlevlerin kalıcılaşması ve bu işlevleri yerine getiren görevlilerin, görev yetkilerini sömürü yetkisine dönüştürmeleri sonucunda ortaya çıkar.

Doğu despotizmi: Toplumun hizmetkârlığından efendiliğine

Marx, bir devlet tipi olarak “Doğu Despotizmi”nin dayandığı ekonomik temeli, Asyatik üretim tarzında bulur. Marx’a göre bu üretim tarzı, daha gelişmiş üretim yöntemleri sayesinde üretimde bir artış sağlanıp, ilkel kır toplulukları içinde düzenli bir üretim fazlası (artı-ürün) birikmeye başladığı zaman ortaya çıkar. Bu topluluklarda belirli düzeyde gelişmiş bir işbölümü vardır. Tarımla el zanaatları ayrışmıştır, fakat aynı zamanda bir birliktelik oluştururlar. Aynı topluluk içinde tarımla el zanaatlarının bu şekilde birbirini tamamlaması ve desteklemesi, bu toplulukları, her türlü ihtiyacını kendisi karşılayan, kendine yeterli (self-substaining) topluluklar haline getirir. Burada ekonomik birim, topluluk içindeki aile ya da birey değil, topluluğun kendi kolektif varlığıdır. Marx, bu toplulukların “yeniden-üretimin ve artık-üretimin bütün koşullarını kendi içinde barındırdıkları”na dikkat çeker ve Asyatik üretim tarzının işte bu yapılara dayandığını belirtir.

Kendi yalıtılmışlıkları içinde yan yana bir yaşam sürdüren bu Asyalı küçük kır komünlerinin birliği, ya aile şeflerinin oluşturduğu bir meclis tarafından, ya da bir büyük şef (despot) tarafından temsil edilmekte ve toplumsal otorite de buna göre, az çok demokratik ya da despotik biçimlere bürünmektedir.

Marx’a göre, “Asya tipi bir temel üzerinde yükselen biçimlerin çoğunda, bütün bu küçük toplulukların üstünde yer alan bütünleştirici birlik, üstün veya yegâne mülk sahibi olarak; gerçek topluluklar ise miras yoluyla toprağı kullanma hakkına sahip zilyetler olarak” gözükmektedir.[5] Demek ki, daha henüz devlet tam unsurlarıyla ortaya çıkmadan önce, bu küçük kır topluluklarının birliğini temsil eden bir üst organizasyon kendiliğinden oluşmuş durumdadır. Bu durumda mülkiyetin gerçek sahibi gözüken bu üstün topluluk (şefler meclisi ya da bir despot) toprağın kullanım hakkını önce alttaki kırsal cemaatlere verir; bu küçük cemaatler de bu hakkı kendi üyelerine (aile birimlerine) tahsis ederler. Burada üstün topluluğun toprağın gerçek sahibi olarak gözükmesi, alt topluluklarca da onay görür. Bu durumda, doğrudan üretici konumunda olan alt toplulukların yarattıkları artı-ürünün bir kısmının, birliğin temsilcisi sıfatıyla üst topluluğa aktarılması gelenek halini alır.

Aşağı Mezopotamya’da, Sümer denilen ülkede devletin ilk belirişinde, ne yasa, ne silahlı baskı gücü, ne de bürokrasi vardı. Bütün alt toplulukların (mahalli komünlerin) işbirliğini simgeleyen bir “üstün birlik”ti devlet. Yani başlangıçta, kelimenin gerçek anlamında bir devlet değildi bu üst birlik. Ama gelecekte oluşacak olan Doğu tarzındaki “despotik” devletin bir rüşeymiydi.

Marx’ın, bu Asyatik üretim tarzı temelinde sınıfların ve devletin oluşumunu açıklayan satırlarını hem Grundrisse’de hem Kapital’de buluruz. Doğu gelişiminin özgüllüğünü ayırt eden nokta, büyük kamusal işlerin örgütlenmesi temelinde ortaya çıkan işlevsel işbölümünün yol açtığı sınıflaşmadır. Marx, bu işbölümü sonucunda ortaya çıkan kamusal görevlerin, sonradan nasıl dönüşerek bir sömürü yetkisine yol açtığına dikkat çeker. Bu dönüşüm, despotik bir iktidarın, devlet biçiminde örgütlenişinde somutlanır. Eski çağlarda Uzak Doğu’da (Hindistan, Çin) ve Orta Doğu’da (Sümer, Mısır) büyük sulamalı tarımın zorunlu kıldığı merkezi kamusal görevler, giderek erken bir devletin doğuşunu ve ilk sınıflı toplumların (ilk uygarlıkların) oluşumunu sağlamıştır. Engels de Anti-Dühring’de, bu toplumsal görev yetkisinin nasıl olup da bir sömürü yetkisine dönüşebildiği ve toplumun hizmetinde iş görenlerin nasıl olup da toplumun efendileri haline geldiği üzerinde durur. Demek ki Asyatik tarzda bir devlet oluşumunun kaynağında, toplumsal işlevler üstlenen kişilerin toplum karşısında özerklik kazanması ve giderek, bu işlevleri yerine getirenlerin birleşerek egemen bir sınıf oluşturmaları gerçeği yatar.[6]

Marx’ın değindiği üzere, Asyatik tarım komünleri üzerinde oluşan ve başında bir despotun bulunduğu üstün topluluk (yönetici grup), bir yandan toplumsal bir fonksiyon yerine getirirken, öte yandan bu fonksiyonel yetkisine dayanarak el koyduğu artı-ürünü, zaman içinde karşılıksız mükellefiyetlere dönüştürmekte ve özgül bir sömürü biçimi yaratmaktadır. Yönetici grubun bu egemen konumunu sürdürebilmesi için, karşılıksız mükellefiyetleri kalıcı hale getirmesi ve bu amaçla siyasi, askeri, hukuki, ideolojik bir yapıyı (devlet) örgütlemesi gerekiyordu. Demek ki burada, Asya tipi üretim tarzını kalıcılaştıran temel faktör, alttaki kendine yeterli ilkel tarım komünlerinin üzerinde despotik merkezi bir devlet iktidarının oluşmasıdır. Despotik devletin oluşumuna dikkat çeken Engels’in bir açılımı şöyledir:

Bu devlet iktidarlarının biçimi de bir an için topluluklarınki tarafından koşullandırılır. Asya’nın ari halklarında ve Ruslarda olduğu gibi, komünün toprağı ortaklaşa ekip biçtiği, ya da hiç değilse, ayrı ayrı ailelere belli zaman süreleri için verdiği, bunun sonucu olarak da toprağın özel mülkiyetinin henüz kurulmadığı yerlerde, bu devlet iktidarı, despotluk biçiminde ortaya çıkıyor.[7]

O halde Asyatik üretim tarzı, Doğu despotluğu tipinde bir devlet iktidarından bağımsız düşünülemez. İlkel tarım komünlerinin üretim koşulları içinde oluşan Asyatik üretim tarzı, ancak mutlak ve tek belirleyici olan ve adeta tanrısal bir güce sahip bulunan merkezi bir otoritenin varlığı koşullarında kalıcılık kazanabilmektedir. Böyle bir otorite olmadığında, ilkel tarım komünleri, özel mülkiyetin oluşumu ve işbölümünün gelişmesi yoluyla, yani kendi içsel dinamikleri aracılığıyla bir çözülme ve dağılma yaşamaktan kaçınamazlardı. Bu doğal süreci engelleyen ve tarım komünlerini binlerce yıl boyunca ilkel konumları içine hapseden, Doğu despotizminin bu komünlerden karşılıksız olarak çekip aldığı artı-ürüne dayanan sömürü sistemidir.

Merkezi otoritenin kurduğu bu sömürü mekanizması (Asyatik üretim tarzı) nedeniyledir ki, tarım komünlerinde meta üretimine ve dolayısıyla mübadeleye konu olabilecek hiçbir artı-ürün ya da artı-emek birikimi kalmamaktadır. O nedenle, artı-ürün birikimine sahip olmayan tarım komünleri, kendine yeterli bir doğal ekonomi durumu içinde varlıklarını hiçbir değişime uğramaksızın sürdürürken, hemen onların yanı başında, merkezi otoritenin (despotik devletin) ve onun görevlilerinin (egemen bürokrasinin) yaşadıkları kentler, sanki ayrı bir gezegenmiş gibi yükselmektedir. Tarım komünlerinden çekilip alınan artı-ürünün biriktiği bu kentlerde, daha gelişkin bir işbölümü ve devletlû sınıfın ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik canlı bir dış ticaret vardır. Devletin elinde biriken artı-ürün, bu kentlerde, devlet memuru konumundaki tüccarlar aracılığıyla dış ticarete sokulmaktadır. Ticaret burada küçük köy topluluklarının içinde geçen ve pazara yönelik bir meta üretimi faaliyetinin ifadesi değildir. Burada artı-ürün, ancak devletin eline geçtikten sonra nadir maddelerin (silahlar, mücevherler, lüks maddeler vb.) alınması için kullanılmaktadır, yani despotun ve onun yönetici elitinin ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik bir işlev görmektedir.

Doğu despotizmi tarzındaki devlet örgütlenmesinin temel özellikleri dikkatlice incelendiğinde, bunların salt antik tarihi öğrenebilmek bakımından değil, çalışmamızın eksenini oluşturan modern bürokratik diktatörlüklerin bazı ayırt edici özelliklerini kavrayabilmek bakımından da ne denli önemli olduğunu görürüz. Bu nedenle birkaç önemli noktayı daha vurgulamanın yararlı olacağını düşünüyoruz.

Doğu despotizminde tek ve gerçek mülkiyet sahibi devlettir. Kamusal işlev gören devlet görevlisi, bu görev yetkisi devam ettiği sürece, devlet mülkiyetinin intifa (faydalanma) hakkından yararlanmaktadır. Fakat bu hak onu özel mülkiyet sahibi yapmamaktadır. Elde ettiği statüyü ve bu statünün ona sağladığı gelirleri miras yoluyla devredemez. Kısacası, elde ettiği haklar yalnızca görev süresiyle sınırlı bir haktır.

Merkezi otoritenin devamı için, iktidarın şu ya da bu nedenle bölünmemesi, monolitik kalması gerekir. Bu nedenle bütün despotik Doğu devletlerinde yönetici sınıf korporasyonunun (sivil, askeri bürokrasi ve din bürokrasisi), devşirme kadrolardan oluşturulmasına dikkat edilir. Devşirilen devlet görevlilerinin geldikleri sosyal sınıfla bağları tamamen kesilir. Tarih, despotik iktidarların monolitik yapılarını korumak için, devlet hizmetine memur seçiminde dahi, nasıl bir denetim mekanizması oluşturdukları ve görevli adaylarını nasıl sıkı bir elekten geçirdiklerinin örnekleriyle doludur.

Despotik Doğu devletlerinde, bitip tükenmek bilmeyen hanedan kavgaları ve sistemin bağrında oluşan merkezkaç eğilimler (derebeylik, ağalık gibi) her zaman devlet sınıfının iç yapılanmasından kaynaklanır. Tarihte gördüğümüz büyük Asyatik imparatorlukların (Çin, İran, Osmanlı gibi) bünyesinde oluşan hanedan kavgaları buna örnektir. Bu kavgalar, Marx’ın da belirttiği gibi, sistemin temelini oluşturan kırsal topluluklardan tamamen bağımsız gelişen ve despotik devlet yapısı içinde geçen kavgalardır. Çünkü, gerçek üretici topluluklar (köy cemaatleri) tamamıyla bağımlı konumdadırlar ve kendi içsel yapılarının durgunluğu nedeniyle, siyasal çekişmelerin dışında yer alırlar. Siyasal alanda (devletin içinde) oluşan çatışmalar, onlara gökyüzü kadar uzaktır.

Son bir nokta olarak belirtmemiz gerekir ki, kolektif devlet mülkiyetine dayanan Doğu despotizmi ve Asyatik üretim tarzı, değişime karşı en dirençli ve dayanıklı yapılar olmuşlardır. Bu temelde gelişen Doğu uygarlıklarında, mevcut üretim ilişkileri ve mülkiyet biçimleri binlerce yıl değişmeksizin varlıklarını sürdürebilmişlerdir. Asyatik üretim tarzına sahip hiçbir yapı, kendi içsel dinamiklerinin etkisiyle başka bir üretim tarzına evrilmemiştir. Bu üretim tarzının evrimini sağlayan temel faktör, dışsal dinamikler özellikle de kapitalizmin çözücü etkisi olmuştur. Bu sistemler kapitalist üretim ilişkileriyle karşılaştıklarında sancılı bir çözülüş süreci yaşamışlardır. Örneğin, 19. yüzyılın Çin ve Osmanlı gibi despotik imparatorlukları, Batılı emperyalistlerle ilişkiye girdikten sonra çözülüp son bulmuşlardır.

* * *

Görülüyor ki, gerek Doğu gerekse Batı tipi uygarlık çizgisinin dayandığı kapitalizm öncesi üretim ilişkileri ve mülkiyet biçimlerinin farklılığı, toplumsal ve siyasal örgütlenmelerde de farklı yapılar ortaya çıkarmış, bu farklılıklar 20. yüzyıla kadar süregelmiştir. Ancak bütün bu farklılıklara karşın, nereden bakarsak bakalım, bu iki uygarlık çizgisinin tarihi de, özsel olarak sınıflı toplumların tarihi olmuştur.

Ve nihayet modern tarih, evrensel ölçekte ücretli emek ve sermayenin tarihidir. Modern devlet de, ücretli emeğin sermaye tarafından sömürülmesinin aletidir. Avrupa’da gelişen kapitalizmin bir dünya sistemi haline gelmesiyle birlikte, tarihsel kökleri bakımından farklı gelişme özellikleri taşıyan toplumların artık ortak bir tarihi bulunmaktadır. Kapitalist üretim biçimi, Doğusu ve Batısıyla tüm dünya üzerinde nüfusun büyük kısmını gitgide proleter durumuna dönüştürüp, insanlığın ezici çoğunluğunu ücretli kölelik koşulları altında yaşamaya zorlarken, aynı zamanda bu koşullara kökten son verecek olan toplumsal bir devrimin yolunu da döşemektedir.

Burjuva üretim ilişkileri toplumsal üretim sürecinin en son uzlaşmaz karşıtlıktaki biçimidir –bireysel bir karşıtlık anlamında değil, bireylerin toplumsal varlık koşullarından doğan bir karşıtlık anlamında; bununla birlikte burjuva toplumunun bağrında gelişen üretici güçler, aynı zamanda, bu karşıtlığı çözüme bağlayacak olan maddi koşulları yaratırlar. Demek ki, bu toplumsal oluşum ile, insan toplumunun tarih-öncesi sona ermiş olur.[8]

Toplumun sınıflara bölünmesine son vererek, insanlığı nihayet esenliğe kavuşturacak bu devrimi gerçekleştirme potansiyeline sahip yegâne sınıf olan proletarya, siyasal iktidarı ele geçirdiğinde, üretim araçlarını kendi yarı-devletinin mülkiyeti altına sokacaktır. Ama proletarya bunu yapmakla, kendisi de dahil tüm sınıf yapılanmalarını, farklılıklarını ve karşıtlıklarını ortadan kaldırır. Böylece, bir zamanlar toplumun sınıflara bölünmesine bağlı olarak tarih sahnesine çıkmış bulunan devletin de ölüm çanları çalınır.

Artık baskı altında tutulacak hiçbir toplumsal sınıf kalmayınca; sınıf egemenliği ve bugüne kadarki üretim anarşisi üzerine kurulu bireysel varoluş mücadelesi, bunlardan doğan çatışma ve aşırılıklarla birlikte ortadan kalkar kalkmaz, baskı altına alınacak hiçbir şey kalmaz, özel bir baskı gücü, yani devlet zorunlu olmaktan çıkar. Devletin kendini gerçekten tüm toplumun temsilcisi olarak var ettiği ilk eylem –üretim araçlarına toplum adına el koyma–, aynı zamanda onun devlet olarak son bağımsız eylemidir. Devlet iktidarının toplumsal ilişkilere müdahalesi, birbiri ardına tüm alanlarda gereksiz hale gelir ve sonra kendiliğinden sönüp gider. Kişiler üzerinde yönetimin yerini, şeylerin yönetimi ve üretim süreçlerinin yönetimi alır. Devlet “ilga” edilmez, söner.[9]

Toplumun sınıflara bölünmesinin kaynağında, üretimin yetersizliği nedeniyle kaçınılmaz olan bireysel varoluş kavgası yatmaktaydı. O halde toplumsal sınıfların ortadan kaldırılması da, bu bireysel varoluş kavgasına son verecek düzeyde bolluğun yaratılmasıyla olanaklı hale gelebilir. Daha 1878’lerde, modern kapitalizmin, insanlığın bu bolluğu yaratmasını mümkün kılacak koşulları hazırladığına dikkat çekmekteydi Engels:

Üretim araçlarının genişleme gücü, kapitalist üretim tarzının kendisine vurduğu zincirleri parçalıyor. Onların bu zincirlerden kurtuluşu, üretici güçlerin kesintisiz, sürekli olarak daha hızlı ilerleyen gelişmesinin ve böylelikle bizzat üretimin pratikte sınırsız artışının yegâne önkoşuludur. Hepsi bu kadar değil. Üretim araçlarının toplumsal temellükü, sadece üretimin şimdi var olan yapay engellerini değil, aynı zamanda, günümüzde üretimin kaçınılmaz olarak beraberinde getirdiği ve krizlerde doruk noktasına ulaşan üretici güçlerin ve ürünlerin mutlak savurganlığını ve yıkımını da ortadan kaldırır. Ayrıca, bugünkü egemen sınıfların ve onların siyasi temsilcilerinin anlamsız savurganlığını ortadan kaldırarak, bir üretim araçları ve ürünler kitlesini topluluk yararına özgür bırakır. Toplumsal üretim araçlarıyla, toplumun tüm üyelerine yalnızca maddi olarak tümüyle yeterli ve her gün zenginleşen bir yaşam değil, aynı zamanda bedensel ve düşünsel yeteneklerini tamamen özgürce geliştirmeyi ve kullanmayı da güvence altına alan bir yaşam sağlama olanağı, bugün ilk kez olarak var, ama var.[10]

Bu satırların yazıldığı tarihten bu yana geçen uzun yıllar içinde modern üretici güçlerin kapitalizm altında ulaşmış bulunduğu bugünkü gelişme düzeyi, temel sorunu gözler önüne seriyor. Uluslararası proletarya dünya kapitalist sistemine son vermedikçe, insanlık, giderek derinleşen ve yaygınlaşan bir çürüme içinde boğulmaya devam edecektir. Kapitalizmin egemenliği koşullarında, teknoloji ile doğa ve insan arasında keskinleşen çelişki, son tahlilde üretici güçlerin insanlığın ihtiyaçlarını daha ileri düzeyde karşılayacak biçimde gelişmesine değil, tam tersine tahrip olmasına yol açmaktadır. İnsanlığı bugün içine düştüğü bu durumdan kurtarabilecek ve toplumsal kötülüklerin kaynağını kurutacak yegâne koşul, proletaryanın kendini dünya ölçeğinde egemen kılmasıdır. Bu koşul gerçekleştirilirse, kapitalist üretim biçiminin yol açtığı israf ve yıkıma son verilebilir; tüm sınıf ayrıcalıklarının ve buna bağlı olarak devletin de yok olacağı ve yeryüzündeki üretici güçlerin insan soyunun doğa ile uyumlu biçimde gelişmesinin yararına kullanabileceği bir bolluk el birliği ile yaratılabilir.

O halde, insanın insan üzerindeki sömürü ve baskısının ve buna bağlı olarak devlet olgusunun tarih sahnesine çıkışının anlaşılabilir nesnel bir temeli varsa, bu sömürü ve baskının ve devletin gereksiz bir duruma geleceği bir toplumsal durumun da anlaşılabilir ve mümkün nesnel bir temeli vardır. Üreticilerin özgür ve eşitlikçi bir birlik temeli üzerinde üretimi yeniden düzenleyeceği toplum, yani sınıfsız toplum, üretici güçlerin bireysel varoluş kavgasının kaynağını kurutacak düzeye yükseltilmiş bolluğuna dayanacaktır. İşte insanlığın böyle bir duruma ilerlemesini mümkün kılacak atılım, proletaryanın dünya ölçeğindeki toplumsal devrimidir. Engels, proletaryanın böyle bir devrimle ulaşabileceği toplumsal durumu veciz bir deyişle dile getiriyordu:

Demek ki, devlet düşünülemeyecek bir zamandan beri var olan bir şey değildir. İşlerini onsuz gören, hiçbir devlet ve devlet gücü fikri bulunmayan toplumlar olmuştur. Toplumun sınıflara bölünmesine zorunlu olarak bağlı bulunan belirli bir iktisadi gelişme aşamasında, bu bölünme, devleti bir zorunluluk haline getirdi. Şimdi, üretimde, bu sınıfların varlığının sadece bir zorunluluk olmaktan çıkmakla kalmayıp, üretim için gerçek bir engel olduğu bir gelişme aşamasına hızlı adımlarla yaklaşıyoruz. Bu sınıflar, vaktiyle ne kadar kaçınılmaz bir biçimde ortaya çıktılarsa, o kadar kaçınılmaz bir biçimde ortadan kalkacaklardır. Onlarla birlikte, devlet de kaçınılmaz bir biçimde yok olur. Üreticilerin özgür ve eşitçi bir birlik temeli üzerinde üretimi yeniden düzenleyecek olan toplum, bütün devlet makinesini, bundan böyle kendine lâyık olan yere, bir kenara atacaktır: asar-ı atika müzesine, çıkrık ve tunç baltanın yanına.[11]

İşçi Devleti: Daha Baştan Sönmeye Yüz Tutmuş Bir Devlet

Proleter devrimin hedefleri açısından devlet sorununu yerli yerine oturtabilmek için öncelikle şu genel çerçeveyi göz önünde bulundurmak gerekiyor: Devrimci Marksizm proletaryanın nihai amacını, sınıfsız, devletsiz, özgür üreticiler toplumuna ulaşmak olarak ifade eder. Ama bu hedefe varabilmek için proletaryanın kapitalizmden komünizme geçiş dönemi boyunca bir devlete, fakat daha baştan sönmeye yüz tutmuş, yeni tipte bir devlete gereksinimi vardır. Bu nitelikler proletarya diktatörlüğünün olası biçimlerinden birini değil, bizzat onun özünü, varoluş koşulunu belirler. Bu bölümde, Marksizmin kurucularının ve Lenin’in bu konuda çizmiş oldukları genel çerçevenin temel yönleri üzerinde durmak gerekiyor.

Kendilerini “reel sosyalizm” olarak tanıtan bürokratik diktatörlüklerin peş peşe çöktüğü günümüz dünyasında, burjuvazinin ve küçük-burjuvazinin Marksizme yönelttikleri her türden ideolojik saldırılar karşısında, Marksizmin devrimci mevzilerinin savunulması gereği eski dönemlere oranla kat be kat artmış durumdadır. Burjuva ideolojisinin Marksizme açıktan açığa yönelttiği saldırılarından daha da tehlikeli olan durum, “bürokratizm eleştirisi” maskesinin ardına gizlenen sözde Marksist görünümlü ince, sinsi ideolojik kampanyalardır. Bu durumun tipik örneklerinden biri, bürokratik otoriteyi reddetmenin haklılığı ardına sığınarak, devrimci otorite gereksiniminin de inkâr edilmesidir. İşçi devriminin zorunlu bir unsurunu oluşturan devrimci otorite gereksiniminin, Marksist görünümlü siyasal akımlar tarafından bulanıklaştırılmaya çalışıldığı günümüzde, Engels’in konuya ilişkin şu önemli açılımını başa almakta yarar var:

Demek ki, otorite ilkesinden mutlak olarak kötü ve özerklik ilkesinden de mutlak olarak iyi bir şey diye söz etmek saçmadır. Otorite ve özerklik, kapsamları toplum gelişmesinin çeşitli evreleriyle birlikte değişen göreli şeylerdir. Eğer özerkçiler, gelecekteki toplumsal örgütlenmenin, otoriteyi, olsa olsa üretim koşullarının onu kaçınılmaz kılacağı sınırlar içersine hapsedeceğini söylemekle yetinselerdi, birbirimizi anlayabilirdik; ama onlar otoriteyi zorunlu kılan bütün olgulara gözlerini kapamışlar, hırsla sözcüğün kendisine saldırıyorlar.

Anti-otoriterciler niçin siyasal otoriteye, devlete karşı çıkmakla yetinmiyorlar? Siyasal devletin ve onunla birlikte siyasal otoritenin de önümüzdeki toplumsal devrimin sonucu olarak yok olacağı, yani kamu işlevlerinin siyasal niteliklerini yitirecekleri ve toplumun gerçek çıkarlarını gözetmek olan basit yönetsel işlevler haline gelecekleri düşüncesini bütün sosyalistler paylaşmaktadırlar. Ama anti-otoriterciler, otoriter siyasal devletin, bir çırpıda, hatta onu yaratmış bulunan toplumsal koşullar yok olmazdan önce, ortadan kaldırılmasını istiyorlar. Bunlar, toplumsal devrimin ilk işinin otoritenin ortadan kaldırılması olmasını istiyorlar. Bu baylar hiçbir devrim görmüşler midir? Devrim, elbette ki, en otoriter olan şeydir; bu, nüfusun bir bölümünün kendi iradesini, nüfusun öteki bölümüne tüfeklerle, süngülerle ve toplarla –akla gelebilecek bütün otoriter araçlarla– dayattığı bir eylemdir; ve eğer muzaffer olan taraf yok yere yenik düşmek istemiyorsa, bu egemenliğini, silahlarının gericiler üzerinde yarattığı terör ile sürdürmelidir. Paris Komünü, silahlı halkın otoritesini burjuvaziye karşı kullanmamış olsaydı, bir gün olsun dayanabilir miydi? Tersine, Paris Komününü bundan yeterince yararlanmamış olmakla suçlamamız gerekmiyor mu?[12]

Engels, Alman Sosyal Demokratlarının (1875 tarihli) Gotha Program Taslağını eleştirmek üzere Bebel’e yazdığı mektubunda ise küçük-burjuva sosyalizmi anlayışının uzantısı olan “özgür halkçı devlet” maskaralığına değinir. Komünistlerin, geleceğe yönelik olarak programlarında devletin sönümlenmesinden söz edecek yerde, “özgür halkçı devlet” gibi hedeflerden söz etmesi, hem anarşistlerin haklı tepkilerine neden olmaktadır, hem de özgürlük ve devlet gibi, yan yana gelmemesi gereken kavramların bir arada kullanılması, hedefleri bulandırmaktadır. Şöyle der Engels:

Devlet üzerine bu gibi gevezeliklere son vermek gerek, özellikle sözcüğün tam anlamıyla bir devlet olmamış olan Paris Komünü deneyiminden sonra. Daha Marx’ın Proudhon’a kitabından beri ve sonra da Komünist Parti Manifestosu’nda sosyalist toplumsal düzenin kurulmasıyla devletin kendiliğinden dağıldığı ve yok olduğu açıkça söylenmiş olmasına karşın, anarşistler yeteri kadar halkçı devleti kafamıza çalmış durmuşlardır. Devlet, savaşımda, devrimde devrim düşmanlarını bastırmak için yararlanmak zorunda olduğumuz geçici bir kurumdan başka bir şey olmadığına göre, özgür halkçı bir devletten söz etmek saçmadır: proletaryanın devlete gereksinmesi olduğu sürece, o, bunu, özgürlük için değil, hasımlarını altetmek için kullanacaktır. Ve özgürlükten söz edilmesi olanaklı olduğu gün, devlet, devlet olarak ortadan kalkmış olacaktır. Onun için biz, devlet sözcüğünün yerine, her yerde, topluluk (Gemeinwesen) gibi, Fransızca komünün karşılığı olan mükemmel eski bir Alman sözcüğünün kullanılmasını önermekteyiz.[13]

Bu açılımlardan da anlaşılacağı gibi, işçi devletini tanımlamak için “sosyalist devlet” veya “sosyalist demokrasi” kavramlarını kullanmak (eğer her bir sözcüğün anlamı üzerinde titizlikle durulacak olursa), yerinde değildir. Çünkü “devlet-demokrasi” ile “sosyalizm”, gerçekte iki ayrı tarihsel dönemi ifade eden deyimlerdir. Oysaki bunlar, sosyalizmi hedefleyen proletaryanın iktidardaki konumunu adlandırması bakımından zaman zaman kullanılagelmiştir. Ancak yine de sözcükleri tam yerli yerinde kullanmak istersek, proletarya diktatörlüğü dönemine ilişkin doğru kavram, “işçi komünü (sovyeti)” veya “işçi demokrasisi” olmalıdır.

Marx ve Engels’in konuya dair kapsamlı çözümlemelerinin bazı önemli noktalarını Lenin’in yaklaşımları eşliğinde ele almak uygun olacaktır. Gotha Program Taslağının eleştirildiği iki metin[14] üzerinde durarak, proleter devrimiyle devlet sorununun ilişkisi açısından önemli sonuçlar çıkartır Lenin. Engels’in Bebel’e yazılmış mektubunda yer alan açıklamalardan hareketle, devrimci Marksistleri anarşistlerden ve oportünistlerden ayıran belli başlı özellikleri şöyle sıralar:

Anarşistlerden bizi ayıran şey, (a) devletin şu andaki kullanılışıdır vb. ve (b) proletaryanın devrimi sırasındaki kullanılışıdır (“proletarya diktatörlüğü”); bu şimdiden pratikte pek büyük önem taşıyan bir meseledir (işte Buharin’in unuttukları da bunlardır!)

Oportünistlerden bizi ayıran daha derin, “daha ömürlü” gerçeklerdir: (aa) devletin “geçici” niteliği, (bb) şu anda devlet üzerine “gevezeliğin” zararlılığı, (cc) proletarya diktatörlüğünün tamamen devletçi olmayan niteliği, (dd) devletle özgürlük arasındaki çelişki, (ee) devlet yerine “topluluk” fikrinin (programda kavram terimi kullanılmaktadır) daha tam ve doğru olduğu, (ff) militarizmin ve bürokratik mekanizmanın “yıkılması”dır.[15]

Lenin Gotha Programının eleştirisiyle ilgili olarak, Engels’in mektubuyla Marx’ın kenar notlarını karşılaştırdığında dikkatini çeken bir noktaya işaret eder. Engels devlet sözcüğü yerine komün sözcüğünü önerirken, yani devlet sözcüğünü kullanmaktan kaçınırken, Marx “komünist toplumda geleceğin devleti”nden söz edebilmektedir. Lenin, ilk bakışta çelişki gibi görünen bu açılım incelendiğinde Marx ve Engels’in aslında çelişmediğinin, Marx’ın yalnızca gelecekte ne olabileceğinin ipuçlarını yakalamak amacıyla, koşullu olarak devlet sözcüğünü kullanmış olduğunun anlaşılabileceğini belirtir. Marx söz konusu çaba içinde iki noktaya değinmiştir:

a) Geçiş döneminde, devletin, proletaryanın devrimci iktidarından başka bir şey olamayacağı,

b) Komünist toplumda devletin hangi şekli alacağı. Burada “devlet” sözcüğü devletin varlığını sürdüreceği anlamında değil, geleceğinin ne olacağı anlamında kullanılmaktadır.

Lenin devlet ve demokrasi olgusunun değişimini, başlıca üç tarihsel dönem itibarıyla (kapitalist toplum/ geçiş dönemi/ komünist toplum) ele almaktadır. Buna göre, geçiş dönemi, yani proletarya diktatörlüğü dönemi sona erip, komünist toplum dönemi yaşanmaya başlandığında, devletin ve dolayısıyla demokrasinin sönümlendiği bir özgürlük çağı açılmış olacaktır. Bu bağlamda Lenin’in, “özgürlük” ve “demokrasi” kavramlarının bazen birbirinin yerine kullanılmasının yanlışlığı üzerine düşmüş olduğu not da önemlidir:

Çoğunlukla “özgürlük” ve “demokrasi” kavramlarının aynı anlama geldikleri kabul edilir ve sık sık birinin yerine öteki kullanılır. (Başlarında Kautsky, Plehanov ve avenesi olmak üzere) vülger Marksistler de bu konuda aynen böyle düşünmektedirler. Gerçekte ise demokrasi özgürlükle bağdaşmaz. Gelişmenin diyalektiği (ileriye doğru seyri) şöyledir: mutlakiyetten burjuva demokrasisine; burjuva demokrasisinden proleter demokrasisine; proleter demokrasisinden demokrasisizliğe.[16]

Lenin burada “demokrasisizlik” kavramıyla, devletin sönümleneceği ve devletsiz toplumun, yani gerçek anlamda özgürlüğün yaşanacağı tarihsel dönemi anlatmaktadır. Bu açıklamaların eşliğinde hatırlanması gereken en önemli nokta ise, resmi Marksizmin, yani Stalinizmin devlet sorununda yarattığı muazzam tahribattır. Marksizmi revize ederek, devletli bir sosyalizm anlayışına dayanak oluşturacak resmi bir ideoloji yaratan Stalinizm, proleter devrimiyle başlayan farklı tarihsel dönemleri iç içe geçirmiştir. Stalinizm, komünizmin alt aşaması olan ve sınıfsız-devletsiz topluma işaret eden sosyalizm dönemiyle, proletarya diktatörlüğü dönemini özdeşleştirmiş, sorunu tam bir bulamaca çevirmiştir. Bunun sonucunda sosyalizm, sınıflı ve devletin varlığını sürdürdüğü bir dönem olarak kavranmaya başlanmış ve bu anlayış, zihinlerden kazınması oldukça zor bir biçimde Türkiye sosyalist hareketine de yerleşmiştir. Stalinist ideolojinin “teorik” açılımlarını Marksizm olarak algılayanlar, Lenin’e, onun ne dediğini kavramak temelinde değil, tersine onun düşünce ürünlerini Stalinizmin tahrifatlarıyla uyumlu hale getirmek üzere yaklaşmışlardır. Bu nedenle, Stalinist resmi ideolojinin yerleştirdiği kavramlardan kafalar arındırılmadıkça, Lenin’in çözümlemelerinin kavranılması olanaksızdır.

Lenin’in açıklamalarında, kapitalizmden komünizme geçiş, yani devrimci dönüşümler dönemi ile sınıfsız toplum dönemi arasındaki ayrım net biçimde vurgulanmaktadır. Buna göre geçiş dönemi, proletarya diktatörlüğüne dayanan sınıflı ve “devletli” bir dönemdir. Ancak, işçi sınıfının örgütlediği devlet, eskiye oranla artık bir “yarı devlet”, “daha baştan sönmeye yüz tutmuş bir devlet”tir. Komünist toplum ise, gerek alt gerekse üst aşaması itibarıyla sınıfsız ve devletsiz bir toplumdur. Bu ayrımları daha ayrıntılı şekilde görebilmek ve birkaç hususu netleştirebilmek için bir de Lenin’in, Marx’ın Gotha Programını eleştirdiği pasajlardan hareketle çıkardığı kimi sonuçlar üzerinde duralım.

Lenin, geçiş dönemiyle komünist toplumun alt ve üst evrelerini birbirinden ayırt edebilmek amacıyla aşağıdaki üçlü ayrımı yapar:

I- uzun süren doğum sancıları,

II- komünist toplumun ilk evresi,

III- komünist toplumun daha yüksek bir evresi[17]

Ve, Marx’ın Gotha Programının Eleştirisi’ndeki satırlara dayanarak, komünist toplumun alt ve üst evreleri arasındaki ayrımı kendi sözleriyle şöyle ifade eder:

Alt (“birinci”) evre –tüketim eşyalarının bireylere onların topluma sağladıkları emek miktarına orantılı olarak dağıtılması. Dağıtımdaki eşitsizlik hâlâ hissedilir bir düzeydedir. “Burjuva hukukunun dar sınırları” henüz tamamen aşılmamıştır. Bu çok önemli!! Besbelli ki, (kısmen burjuva) hukuku varlığını sürdürdükçe, (kısmen-burjuva) devleti de tamamen ortadan kaybolmayacaktır. Burası çok önemli!!

“Üst” evre –”Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” Bu ne zaman mümkün olacaktır? (1) Kol ile kafa emeği arasındaki çelişkinin ortadan kalktığı, (2) emeğin hayatın başlıca bir doğal zorunluluğu haline geldiği (NB: çalışma alışkanlığı, zorlama olmaksızın bir norm haline geliyor!!) (3) üretici güçlerin ileri derecede geliştiği bir aşamada. Besbelli ki devletin tamamen yok olup gitmesi ancak bu en yüksek aşamada mümkündür. Bu konu önemlidir.[18]

Daha önceki satırlarda Lenin, burjuva devletten niteliksel farkını belirtebilmek amacıyla, daha baştan sönmeye yüz tutmuş tipte bir devlet olan işçi devletini bir yarı devlet olarak tanımlamaktaydı. Bu tanımlama proletarya diktatörlüğü dönemine ilişkindir. Yukarda aktardığımız son satırlarda ise, komünist toplumun alt ve üst evrelerinin özelliklerini birbirinden ayırt edebilmek amacıyla bazı saptamalar yapmaktadır. Alt aşamada henüz burjuva hukukunun dar ufkunun tam olarak aşılamadığını belirtmek amacıyla “kısmen burjuva hukuk”, “kısmen burjuva devlet” tanımlamalarına başvurmaktadır. Hemen belirtelim ki, bu tanımlamalar proletarya diktatörlüğü dönemiyle karıştırılmamalıdır.

Lenin burada tıpkı Marx’ın yaptığı gibi, devlet olgusunun geleceğine ilişkin ipuçlarını aramaktadır. Gerçek yaşamda eşitsiz olan bireylere, komünizmin alt aşamasında “eşit emek miktarına göre eşit pay” verilmesinin, kelimenin gerçek anlamında “hak-hukuk” kavramları açısından nasıl ifade edilebileceğini sorgulamaktadır. Marx’ın da işaret ettiği üzere, bu durumun henüz “burjuva hukukun dar ufkunun” tamamen aşılamaması anlamına geleceğini belirtir. Gerçek eşitlikten söz edilebilmesi ve burjuva hukukunun dar ufkunun aşılabilmesi için, gerçek yaşamda eşitsiz durumda bulunan bireylere eşit olmayan payların dağıtılmasının, yani herkesten yeteneğine göre istenirken, herkese ihtiyacına göre verilebileceği bir bolluk düzeyine ulaşılmasının zorunlu olduğunu vurgular. İşte, “kısmen burjuva hukuk”, “kısmen burjuva devlet” kavramlarıyla ifade etmeye çalıştığı gerçeklik, henüz toplumun böyle bir bolluk durumuna ulaşamamış bulunacağı alt aşamanın görece “eşitsizlik” durumuyla ilgilidir. Bir başka deyişle Lenin, alt aşamada henüz burjuva hukukunun eşitlik anlayışının aşılamamış oluşunu, yani eşit çalışana eşit pay verilmesini, burjuva hukukunun kalıntılarının henüz tamamen ortadan kaldırılamamış olması vurgusuyla anlatmaktadır. Sonuç olarak onun “kısmen …” kavramıyla kastettiği budur ve hiçbir şekilde komünist toplumun alt aşamasının, yani sosyalizm döneminin devletli bir dönem olduğu, devletin ancak bundan sonra sönümlenmeye geçebileceği şeklinde yorumlanamaz.

Fakat öte yandan şunu da belirtmek gerekir ki, Lenin’in “kısmen burjuva hukuk” derken buna bir de “kısmen burjuva devlet” ibaresini eklemesi konuyu daha açık hale getirmemiş, tersine karıştırmıştır. Çünkü Marx burada hukuk kavramını kullanırken, bir burjuva hak anlayışı olan “eşdeğerlerin değişimi” ilkesinin henüz devam ettiğini belirtmekten öte bir amaç gütmemiştir. Kaldı ki Marx’ın bu hususu vurgulamasının nedeni, kendi döneminin küçük-burjuva sosyalistlerini, örneğin Lassalle’ın “eşitlik” anlayışını eleştirme ihtiyacıdır. Zira küçük-burjuvazinin arzuladığı nihai eşitlik hedefi, burjuva ideolojisinin egemenliği altında biçimlenmiş olan ve son tahlilde kapitalizmin sınırlarını aşmayan dar bir kapsama sahiptir. O nedenle de Marx, gerçek yaşamda var olan eşitsizlikleri hesaba katmayan bu küçük-burjuva eşitlik anlayışının sınırlılığına dikkat çekerek, bilimsel komünizmin eşitlik anlayışının, küçük-burjuvazininkinden farkını belirtmiştir. Fakat, önemli bir felsefi kavrayışa ilişkin Marx’ın bu açılımının, biçimsel anlamda bir hukuk düzenlemesine ya da devlet düzenine indirgenmesi tamamen yanlıştır. Zira, komünizmin ilk aşamasında “devlet” sorununun nasıl ele alınabileceği Marx ve Engels tarafından çok açık biçimde ortaya konulmuştur.

Proletarya diktatörlüğü dönemi (geçiş dönemi) boyunca proletarya, tüm sınıflarla birlikte, kendisini de bir sınıf olarak ortadan kaldırma hedefine doğru ilerlemek zorundadır. Eğer proletarya bu tarihsel misyonunu başarıyla yerine getirebilirse, sınıfların ortadan kalktığı, sınıf savaşımının son bulduğu ve böylelikle proletarya diktatörlüğünün tarihsel misyonunun tamamlandığı yeni bir evreye ulaşacaktır. Bu evrede artık proletarya diktatörlüğü (devlet) öz işlevini (siyasal niteliğini) tamamen yitirir, gereksizleşir ve sönümlenir. Marx ve Engels’in dediği gibi:

Gelişimin akışı içersinde sınıf ayrımları kalktığında ve üretim tüm ulusun geniş bir birliğinin ellerinde yoğunlaştığında, kamu gücü siyasal niteliğini yitirecektir.…

Sınıflarıyla ve sınıf karşıtlıklarıyla birlikte eski burjuva toplumun yerini, kişinin özgür gelişiminin, herkesin özgür gelişiminin koşulu olduğu bir birlik alacaktır.[19]

Bu moment, devletten devletsizliğe geçişin tamamlandığı ve yeni bir dönemin (komünizmin) başladığının ifadesidir. Marx’ın “komünizmin alt evresi” dediği, Engels ve Lenin’in sosyalizm diye adlandırdığı tarihsel evre budur işte. Sınıfların olmadığı, meta üretiminin ortadan kalktığı, devletin tamamen sönümlendiği, üretimin ve sosyal yaşamın tüm alanlarında özgür üreticiler topluluklarının doğrudan karar verdikleri ve uyguladıkları bir yaşam tarzı. Marx’ın Gotha Programının Eleştirisi’nde açımladığı komünizmin alt aşaması (sosyalizm), işte böyle bir tarihsel-toplumsal evreyi anlatır. Ve bu anlamda proletarya diktatörlüğü döneminden nitelikçe farklı, yeni bir tarihsel dönemin başlangıcıdır sosyalizm.

Geçiş döneminde devletin niteliğindeki değişimle birlikte demokrasinin uğradığı niteliksel değişikliği ise şöyle ifade eder Lenin:

Halkın engin çoğunluğu için demokrasi ve sömürücüler için zor aracılığıyla baskı, yani demokrasinin dışına atılmak; kapitalizmden komünizme geçiş sırasında demokrasinin uğradığı değişiklik, işte böyle bir değişikliktir.[20]

Proletarya diktatörlüğü dönemi tarihsel açıdan, sınıfları ortadan kaldırmakla yükümlü bir dönemdir. Ve bu kuşkusuz, ulusal ölçekte değil, uluslararası ölçekte düşünülmesi gereken bir olgudur. Proleter devrimin ulusal sınırlar içinde elde ettiği görece bir başarı ve ulusal sınırlar içinde bir proleter iktidarın kurulması, kapitalistlerin direncinin nihai olarak kırıldığı anlamına gelmez henüz. Çünkü kapitalistlerin direnci ulusal ölçekle sınırlı değildir. Kapitalizmin bir dünya sistemi olması, kapitalist sınıfın da dünya ölçeğinde düşünülmesini gerektirir. Tıpkı proletarya gibi.

O halde kapitalizmin egemenliği dünya ölçeğinde yıkılmadıkça, ulusal düzeyde iktidarı alan proletaryanın zaferi henüz nihai bir zafer sayılamaz. Bu koşullarda proletaryanın egemenliğini koruyabilmesi ulusal düzeyde bir sorun değildir, dünya devriminin ilerleyişine bağlıdır. Bu nedenle de geçiş dönemi dünya arenasında tamamlanabilir ve bu tarihsel döneme denk düşen proletarya diktatörlüğü gereksinimi, kapitalizm dünya ölçeğinde tasfiye edilinceye dek devam eder. Demek ki proletaryanın önce tüm toplumu proleterleştirmesi ve böylece hem diğer sınıfları, hem de bizzat kendini bir sınıf olarak ortadan kaldırması, yani toplumsal sınıfların tasfiyesi, dünya ölçeğindeki bir tarihsel dönemin (geçiş döneminin) sorunudur.

Proletarya diktatörlüğü döneminde, demokrasi toplumun engin çoğunluğu için bir gerçeklik olsa bile, henüz baskı altında tutulması, direnci kırılması gerekenler olduğu sürece “özgürlük”ten söz etmek doğru değildir. Proletarya diktatörlüğü döneminin artık tarihsel misyonunu tüketip, dünyada sınıfsız toplum düzeninin yaşanmasının olanaklı olacağı durumda ise, bu kez baskı altına alınması, direncinin kırılması gereken bir toplumsal sınıf kalmadığı için, devlet tamamen sönümlenecektir. İşte ancak o zaman özgürlükten söz etmek mümkün olacaktır. Ya da aynı şeyi demokrasi olgusu açısından ifade edecek olursak, gerçekten tam, gerçekten hiçbir istisna tanımayan bir demokrasinin gerçekleştiği ve böylece bir yönetim tarzı olarak tarihsel işlevini tüketmiş olan demokrasinin de sönümlendiği bir özgürlük toplumu içinde yaşanmaya başlanacaktır.

Marx’ın “geçiş dönemi” (proletarya diktatörlüğü dönemi) ifadesiyle, sınıfsız toplumun doğum sürecini kastetmiş olduğu gerçeğini çarpıtan Stalinizm, bu doğum sürecinin kendisini sınıfsız toplumun alt aşaması, yani sosyalizm dönemi olarak teorize etmiştir. Toplumsal düzenler açısından, yeni bir düzenin doğuşu uzun ve sancılı bir süreçtir. Hele ki sınıflı toplumlardan sınıfsız topluma geçişi düşünecek olursak, bunun kendinden önceki çağlara oranla ne denli muazzam bir tarihsel değişikliği içerdiği de açıktır. Böyle iken, Stalinizm bu devasa tarihsel sorunu, tek bir ülkede proletaryanın iktidarının kurulması ile tamamlanan ve siyasal devrimin hemen ertesinde sosyalizmin yaşanmaya başlandığı bir oldu-bitti gibi hafife indirgemiştir.

Sosyalizm açısından henüz daha doğum gerçekleşmemişken, bugüne dek yaşananların sosyalizmin pratiği açısından yargılanması, Stalinizmin yarattığı tahrifatın sonucudur. Kuşkusuz bu tahrifat, koca bir tarihsel konjonktüre damgasını vuran ve yıkıcı etkilerinin daha uzun bir süre hissedileceği sonuçlarıyla bir toplumsal karabasan düzeyindedir. Stalinist bürokratik egemenlik düşünsel dayanağını, bir zamanlar Marx’ın, Engels’in kıyasıya eleştirdiği Lassalcı küçük-burjuva sosyalizm anlayışında bulmuştur. Ulusal sınırlar içinde burjuva iktidarının yıkılması ve üretim araçlarının devletleştirilmesiyle yaşanmaya başlanan bir dönem, sosyalizm dönemi olarak ifade edilince, Marksizmin kurucularının ve Lenin’in “evrensel ölçekte uzun ve sancılı bir doğum dönemi” olarak betimledikleri geçiş dönemi, “tek ülkede geçiş” düzeyine indirgenmiş olmaktadır. Oysaki, sorunun püf noktası tam da burasıdır. Tek ülkede sosyalizmin olanaksızlığını sergileyen devrimci Marksizm, böylece kapitalizmden komünizme geçiş döneminin de ulusal sınırlılık içinde algılanamayacağını ortaya koymuş bulunmaktadır. Bir başka deyişle, tek tek ülkelerde kurulan birbirinden yalıtık proletarya iktidarlarıyla geçiş döneminin ulusal ölçekte tamamlanabileceğini düşünmek, tek ülkede sosyalizmin olanaklılığını iddia etmekle aynı şeydir.

Devrimci Marksizmin önderleri, insanlığın sınıfsız ve sömürüsüz bir toplum düzeni yaratma uğrunda yürüteceği kavganın ne denli zor, uzun süreli ve kökten değişimi gerektiren bir içeriğe sahip olacağını her fırsatta vurguladılar. Küçük-burjuva ütopizminin, devasa tarihsel sorunları hafife indirgeyen mantalitesiyle arasına kesin bir sınır çizgisi çeken Marksizm, geleceğe yönelik öngörülerini bilimsel titizlik temeline oturttu. Kapitalist dünya sisteminin yıkılmasından sonra bile, insanlığın bu yıkılışın hemen akabinde, özlemini duyduğu sınıfsız toplum düzenini gelişmiş biçimiyle yaşayamayacağını açıklama gereği duydu.

Marx bu nedenle –ama sadece bu nedenle– komünist toplum düzenine ilişkin öngörülerini, onun alt ve üst aşamaları itibarıyla ifade etmeye çalıştı. Henüz uzun ve sancılı doğum sürecinin izlerini taşıyan, yani kapitalist toplumun içinden çıktığı biçimiyle bir komünist toplum olabilecek olan “alt aşama” ile, böyle bir dönemin yaşanması sayesinde, artık kendine özgü temeller üzerinde gelişecek “üst aşama”yı ayırt etti.

Ama asıl olarak komünist toplum, kendi gelişim sürecinin alt aşamalarından daha yüksek aşamalarına evrimsel yoldan ilerleme olanaklarına ve kapasitesine sahip bir sosyo-ekonomik formasyondur. Marx komünist toplumun temel özelliklerini ifade ederken, onun hem alt hem de üst evrelerini bütünsel bir süreç olarak ele almış ve bu tarihsel dönemi (komünizmi) sınıfsız, devletsiz ve meta ilişkisiz bir toplumsal yaşayış dönemi olarak nitelendirmiştir. Yine aynı şekilde komünizmin alt evresi (sosyalizm) ile üst evresi arasındaki farkı anlatırken, bunları iki ayrı niteliksel moment olarak değil, tek bir niteliğin (komünizmin) iki ayrı olgunluk düzeyi olarak anlatmıştır.

Paris Komünü Deneyimi

Dünya proletaryasının iktidar mücadelesinde bugüne kadar yaşanan deneyimler, nelerin yapılması, nelerin yapılmaması gerektiğini göstererek, kısacası olumlu ve olumsuzundan dersler çıkartmayı olanaklı kılarak ilerlemektedir. Paris Komünü deneyimi, taşıdığı tüm eksikliklerine karşın, Marksizmin kurucularına, proletaryanın yıktığı eski devlet aygıtının yerine nasıl bir aygıt koyması gerektiği konusunda esaslı ipuçları vermişti.

Marx, Fransa’da İç Savaş adlı yapıtında, Paris Komünü deneyiminin gerçek sırrını şöyle ortaya koyar:

Komünün gerçek sırrı şuydu: Komün esasen bir işçi sınıfı hükümeti, üreten sınıfın gasp eden sınıfa karşı mücadelesinin ürünü, emeğin iktisadi kurtuluşunun gerçekleşmesini sağlayan nihayet keşfedilmiş siyasal biçim idi.[21]

Bu yapıta yazdığı 1891 tarihli giriş yazısında Engels ise, komün tipi iktidarın yalnızca geçmişe oranla değil, geleceğe yönelik olarak da taşıması gereken çok önemli bir özelliğe değinir. İşçi sınıfı iktidara geçtiğinde, sadece eski baskıcı devlet makinesini parçalamakla yetinmemeli, yeni efendilerin türemesine fırsat vermeyecek önlemleri de almalıdır.

Komün, işçi sınıfının iktidara gelir gelmez eski devlet aygıtıyla yönetmeye devam edemeyeceğini hemen kabul etmek zorunda kaldı; henüz yeni elde ettiği kendi egemenliğini yeniden yitirmemek için, bu işçi sınıfı, bir yandan o zamana değin kendisine karşı kullanılmış bulunan eski baskı aygıtını ortadan kaldırmalı ama, öte yandan, kendi vekil ve memurlarını her an ve istisnasız görevden alınabilir ilân ederek, onlara karşı da güvenlik önlemleri almalıydı.…

Başlangıçta toplumun hizmetkârları olan devlet ve devlet organlarının, toplumun efendileri durumuna dönüşmesini –ki önceki bütün devletlerde görülen kaçınılmaz bir dönüşümdür– önlemek için, Komün, iki şaşmaz araç kullandı. İlkin, yönetim, adalet ve öğretim işlerindeki bütün görev mevkilerini, ilgili herkesin genel oyuna dayalı olarak seçime, ve bu aynı seçmenlerin her an azletme hakkına tâbi kıldı. Ve, ikinci olarak, en aşağısından en yükseğine, bütün memurlara, yalnızca öbür işçilerin aldıkları kadar ücret ödendi. … Böylece, temsil organlarına gönderilen delegeler için, ayrıca ilâve edilmiş bağlayıcı talimatlar dışında, mevki ve ikbal avcılığına karşı etkili bir engel konmuş oluyordu.[22]

Tarihsel açıdan bir işçi devletinin ilk deneyimini oluşturan Paris Komünü neydi? İçeriği bakımından, burjuva demokratik cumhuriyetteki parlamentarizmden farklı olan, üstün olan yönü neydi? Marx’tan okuyalım:

Komün, şehrin çeşitli semtlerinden genel oyla seçilmiş, sorumlu ve her an görevden geri alınabilir belediye meclisi üyelerinden oluşuyordu. Komün üyelerinin çoğu doğal olarak işçilerden ya da işçi sınıfının ünlü temsilcilerinden oluşuyordu. Komün parlamenter bir organ değil, ama aynı zamanda hem yürütmeci hem de yasamacı, hareketli bir organ olacaktı.[23]

Marx’ın Paris Komünü deneyimine dayanan açılımlarının ışığında, bir işçi iktidarının, bürokratik-askeri eski devlet makinesini parçalamak ve bürokrasisiz-sürekli ordusuz yeni tipten bir devleti kurmak için alması gereken önlemleri şöyle sıralayabiliriz:

  • Sürekli ordunun kaldırılması ve yerini silahlanmış halkın alması.
  • Polisin siyasal niteliklerinden derhal arındırılması ve komünün sorumlu ve her an görevden geri alınabilir bir aleti durumuna dönüştürülmesi.
  • Her çeşit kamu görevinin işçi ücretleri karşılığı görülmesi.
  • Yüksek devlet görevlilerinin kullanma hakları ve temsil ödeneklerinin, bu yüksek görev kadrolarının kendisi ile birlikte ortadan kaldırılması.
  • Kamu hizmetlerinin, merkezi hükümet tarafından korunan kimselerin özel mülkiyeti olmaktan çıkarılması.
  • Sadece belediye yönetiminin değil, o güne değin devlet tarafından yürütülmüş bulunan tüm girişkenliğin komünün ellerine verilmesi.
  • Burjuva devletin manevi baskı aletleri olan din adamlarının nüfuzlu durumuna son verilmesi. Dinin devlet işlerinden tamamen ayrılması ve kendi cemaat gelirleriyle yaşamaya terk edilmesi.
  • Öğretim kurumlarının tümünün parasız olarak halka açılması, dini kurumlarla devletin her türlü karışmasından kurtarılması. Bilimin devlet iktidarının vurmuş olduğu zincirlerinden kurtarılması.
  • Eski adalet mekanizmasının kırılması. Yüksek adalet görevlileri ve yargıçların da öbür kamu görevlileri gibi seçilir, sorumlu ve geri alınabilir olmaları.
  • Eski merkezi hükümetin yerini, en küçük yerleşim birimlerinde bile, “üreticilerin öz hükümeti”nin alması.
  • En küçük kırsal yerleşme merkezlerinin bile siyasal biçim alması ve kırsal bölgelerde sürekli ordunun, hizmet zamanı çok kısa bir halk milisi ile değiştirilmesi.
  • Her ilin kırsal komünlerinin ortak işlerini ilin yönetim merkezindeki bir delegeler meclisi aracılığıyla yönetmesi.
  • İl meclislerinin, merkezdeki ulusal yetkililer kuruluna milletvekilleri göndermeleri.
  • Delegelerin her an görevden geri alınabilmeleri, seçmenlerin kesin talimatına bağlı olmaları, ortalama işçi ücretlerini aşmayan aylıklar.
  • Merkezi hükümetin devredilebilir görevlerinin komünlere aktarılmasından sonra yine de merkezi bir hükümetin sorumluluğunda kalacak olan önemli görevlerin, komünsel yani sıkı sıkıya sorumlu görevliler tarafından yürütülmesi.
  • Komün tipi örgütlenme asla küçük devletler federasyonu biçiminde düşünülemez. Tersine, mümkün olan en geniş uluslar birliği temelinde bir siyasal merkezileşmeyi hedeflemelidir.
  • Komün belediyesel özgürlüğü içerir fakat bir belediye rejimi değildir. Yani, komün tipi iktidarın özelliği, siyasal merkezileşmeye karşıt bir yerel yönetimcilik, otonomculuk değildir. Üreticilerin kendi öz örgütlülüklerine dayanan, üretim ve yaşam birimlerindeki en geniş inisiyatiflerini içeren merkezi siyasal birliğinin oluşturulmasını amaçlar.
  • Genel oy hakkı, burjuva parlamentarizminden özünde farklı olmak üzere ama mutlaka işletilmelidir. Bu siyasal mekanizma, burjuva parlamentarizminde olduğu gibi A ya da B partisini iktidara getirmek üzere değil, komünler biçiminde örgütlü proletaryanın ve diğer emekçilerin diledikleri, beğendikleri temsilcilerini özgürce belirlemelerine hizmet edecektir. Yani kim seçilirse seçilsin, iktidar komünlerde olacaktır. Bu nedenle işçi demokrasisinin, burjuva demokrasisinden kat be kat demokratik karakteri (en geniş demokratik hak ve özgürlükler, işçi devletinin anayasasına uymak koşuluyla her partiye serbestçe örgütlenme, çalışma, seçimlere katılma hakkı vb.), komünler iktidarını pekiştirmeye hizmet edecektir. Marx’ın dediği gibi:

Genel oy hakkı, her üç ya da altı yılda bir halkı parlamentoda yönetici sınıfın hangi üyesinin kötü temsil edeceğini tayin etmek yerine, komünler biçiminde örgütlenmiş halka hizmet edecekti; tıpkı bireysel seçim hakkının kendi işi için işçi ve idareci arayan herhangi bir işverene hizmet etmesi gibi.[24]

“Öte yandan komün anlayışına hiçbir şey, genel oy hakkı yerine hiyerarşik bir görevlendirme geçirmekten daha yabancı olamaz”[25] diyen Marx’ın “genel oy” hakkındaki bu vurgusu, bir işçi devletinin olmazsa olmaz koşuluna dikkat çekmekteydi. Yani Stalinist anlayışın yerleştirdiği “bürokratik atama” mekanizmasının tam tersine, emekçi halk, komünler içinde örgütlenmiş kadın ve erkek tüm üreticiler genel oy hakkına sahip olmalıydılar.

Parlamentarizmden kurtulmanın yolu nedir? Marx’ın Paris Komününü inceleyerek çıkardığı dersleri hatırlatan Lenin; Komün “temsili kurumları ve seçim ilkesini yıkmaya değil, laf değirmenleri olan bu temsili kurumları «hareketli kurumlar» durumuna dönüştürmeye dayanır” demekte ve şöyle devam etmekteydi:

Burjuva toplumun satılık ve çürük parlamentarizminin yerine Komün, düşünce ve tartışma özgürlüğünün bir aldatmaca biçiminde yozlaşmadığı kurumlar koyar, çünkü parlamenterler kendileri çalışmak, yasaları kendileri uygulamak, uygulama sonucu ortaya çıkan şeyi kendileri denetlemek, seçmenlerine karşı doğrudan sorumlu olmak zorundadırlar. Temsili kurumlar kalır, fakat özel bir sistem olarak, yasama ve yürütme faaliyetinin ayrılması olarak, milletvekilleri için ayrıcalıklı bir konum olarak parlamentarizm burada yoktur. Temsili kurumlar olmadan bir demokrasiyi düşünemeyiz; eğer burjuva toplumun eleştirisi bizim için boş bir laf olmayacaksa, burjuvazinin egemenliğini devirme çabası … işçi oylarını kapmak için bir “seçim vaadi” değil de içten ve ciddi olacaksa, demokrasiyi parlamentarizm olmadan düşünebiliriz ve düşünmek zorundayız.[26]

Komün tipi devletin daha baştan sönmeye yüz tutmuş niteliğini ve sönmeye yazgılı geleceğini, Paris Komünü deneyimi temelinde bir kez daha vurgulamaktaydı Lenin:

Komün, artık nüfusun çoğunluğunu değil, bir azınlığı (sömürücüleri) ezmesi gerektiği ölçüde, devlet olmaktan çıkıyordu; burjuva devlet makinesini kırmıştı; özel bir baskı gücü yerine, sahneye halk kalabalığının kendisi giriyordu. Bütün bunlar, sözcüğün gerçek anlamında devlete aykırı şeylerdir. Ve eğer komün devam etseydi, Komün içinde varlığını sürdürmekte olan devlet kalıntıları kendiliklerinden “sönerlerdi”; Komün, kurumlarını “kaldırma” gereksinimini duymazdı: Bu kurumlar, artık yapacak hiçbir şeyleri kalmadığı ölçüde, işlemez olurlardı.[27]

Komün deneyimi, demokratik merkeziyetçilikle en geniş yerel yönetsel özerkliğin birbirini dışlamadığını, komünün siyasal merkeziyetçiliğinin en geniş yerel özerklik üzerinde yükseldiğini ve bizzat bunu mümkün kıldığını ortaya koymaktadır. Lenin’in dikkat çektiği gibi, “Engels bakımından, merkeziyetçilik, «komünler» ve bölgelerin devlet birliğini tamamen kendi istekleriyle savunmaları koşuluyla, her tür bürokratizm ve her tür yukardan «buyurma»yı söz götürmez biçimde ortadan kaldıran geniş bir yerel yönetsel özerkliği hiç mi hiç dıştalamaz.”[28]

Ve Lenin Engels’ten şu satırları aktarır: “İl, ilçe ve bucaklarda genel oyla seçilmiş memurlar aracılığıyla, tam özerk yönetim. Devlet tarafından atanmış bütün yerel ve bölgesel otoritelerin ortadan kaldırılması.”[29] Öte yandan, emekçi kitleler devlet yönetimini aşağıdan yukarıya kendi öz-örgütlenmeleri ve fiili atılımları temelinde inşa etmeye girişmedikçe, devrimin zaferinden söz edilemeyeceğini belirten Lenin’in sözleri, onun bürokratizm ile kökten uyuşmazlığını çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır:

Yalnızca demokratik temsile değil, bütün devlet yönetiminin kitlelerin kendileri tarafından aşağıdan yukarıya inşa edilmesine, kitlelerin hayatın bütün adımlarına etkin biçimde katılmalarına, yönetimde aktif olarak rol almalarına ihtiyacımız var. Eski baskı aygıtlarının, polisin, bürokrasinin, sürekli ordunun yerine halkın evrensel silahlandırılması, gerçekten evrensel bir milisin geçirilmesi … ülkenin sosyalizme doğru sağlam, sistemli ve kararlı adımlarla ilerlemesini sağlayan, sosyalizmi tepeden “indirerek” değil, proleter ve yarı-proleterlerin büyük kitlesini devlet yönetimi sanatına, tüm devlet iktidarının kullanımına yükselterek bunu sağlayan yegâne yoldur … İşçi yoldaşlar! … Demokrasi yöntemlerini fiili pratik yoluyla hemen şimdi, kendi başınıza aşağıdan yukarıya doğru öğrenin –kitleleri yönetime etkin, doğrudan ve evrensel olarak katılmaları için harekete geçirin– yalnızca bu, devrimin tam zaferini, kesin, amaçlı ve sistemli ilerlemesini sağlayacaktır.[30]

Paris Komünü’nün, tarihsel gelişme süreci içinde henüz erken bir ön deney olduğu düşünülebilir. Bu nedenle, asıl olarak Ekim Devrimiyle kurulan ilk Sovyet iktidarının daha sonra başına gelenler, bu deneyimden son derece önemli sonuçların çıkartılmasını olanaklı kılmaktadır. Devrimin Rusya gibi geri bir ülkede tecrit olmasının yarattığı bürokratik deformasyonun ve yozlaşmanın giderek bürokratik bir karşı-devrim sürecine dönüşmesi sonucunda, işçi sovyetlerinin iktidarı son buldu. Sovyetlerin göstermelik, biçimsel varlığı devam ederken, gerçek iktidar, daimi hale gelen bürokratik devlet kurumlarının eline geçti. SSCB’deki bu durum, bir işçi devletinin (yani işçi demokrasisinin) nasıl bir şey olduğu konusunda dünya proletaryasının bilincinin ve perspektifinin tamamen bulanmasına yol açtı.

Kendi egemenliğini işçi iktidarı yerine ikame eden Stalinist bürokrasi, nesnel koşulların elverişsizliği sonucu ortaya çıkan çarpıklıkları, “tam da böyle olması gerekir” mesajıyla teorize etti. Böylece Sovyet bürokrasisi, işçi demokrasisine ilişkin Marksist ilkeleri ayakları altında çiğneyerek, kendi iktidarına dayanak teşkil edecek yeni bir proletarya diktatörlüğü anlayışı yarattı. Günümüzde Stalinist gelenekten kopamayan sosyalist çevreler, bürokratik diktatörlükleri işçi devletiyle özdeşleştirmeye devam ederek, dünya proletaryasının kendi iktidarına duyabileceği özlemin körelmesine hizmet etmektedirler.

Diğer yanda ise, işçi demokrasisinin nasıl olması gerektiğinin yanıtını bulmak için sanki Amerika’yı yeniden keşfetmek gerekirmişçesine tarihsel kopukluk içeren çabalar görülüyor. Bunun en tipik örneği, devrimci Marksizmin önderlerinin çözümlemelerinde ortaya konan “demokratik haklar, özgür seçimler, genel oy hakkı vb.” gibi temel unsurlar işçi demokrasisinin zaten “olmazsa olmaz” koşulları değilmiş de, yaşanan deneyimler nedeniyle sanki şimdi eklenmesi gerekiyormuş gibisinden yürütülen tartışmalardır. Oysa yapılması gereken, Paris Komünü ve Ekim Devrimi deneyimlerinin ve bu deneyimleri bizzat yaşamış devrimci önderlerin bıraktığı tarihsel mirasın ışığında –tamamlanması gereken noktaların yeniden ve yeniden ortaya çıkacağını asla göz ardı etmeksizin– yürümektir.

Marksizmin Tanımladığı İşçi Devleti Bürokrasisiz Bir Devlettir

Sömürücü azınlığın sömürülen çoğunluk üzerindeki egemenliğine dayanan burjuva devlet, bu özelliği nedeniyle, devlet işlerinin organizasyonunda pahalı ve karmaşık bir aygıtın varlığını zorunlu kılar. Burjuva devlet, kamu işlerinin yürütümünde uzmanlaşmış, uzmanlığı süreklilik arz eden ve burjuva arpalıklardan beslenen ayrıcalıklı bir bürokratlar güruhunu içerir. Kamu işlerinin yürütümü, burjuva düzenin çıkarlarını kollayan, yukardan aşağıya hiyerarşik bir piramit biçiminde örgütlenmiş daimi bürokratik kurumlara (devlet aygıtlarına) aittir. Kısacası, kapitalist toplumda devlet, bürokratik aygıtlardan oluşan bir devlettir.

Oysa işçi devletinde, kamu işlerinin organizasyonu ve yürütümü kökten farklı olmak durumundadır. Bu tarihsel farklılığın en ayırt edici göstergesi, işçi devletinin bürokrasisiz bir devlet olması, yani işçi sınıfının kendisini doğrudan demokrasi olarak örgütlemesidir. Bu özellik, işçi devletinin ana karakteristiği, olmazsa olmaz koşuludur; Marx’ın Paris Komünü deneyiminden hareketle sıraladığı önlemler, yalnızca eski bürokratik-askeri devlet aygıtını yıkmaya değil, yıkılanın yerine “eski çirkefe dönüşü engelleyecek” bir aygıtın geçirilebilmesine yöneliktir.

Marx, devrimi gerçekleştiren proletaryanın kendi içinde bürokratik-hiyerarşik tarzda bir bölünmenin doğmaması ve proletaryanın bu kez de kendi içinden çıkardığı “yeni efendiler”in yönetimi altına girerek iktidarı yitirmemesi için, Paris Komünü tipinde önlemleri zorunlu görmektedir. Bir işçi devleti, işçi devleti olabilmek ve öyle kalabilmek için, bürokrasisiz, sürekli ordusuz, “daha baştan sönmeye yüz tutmuş bir devlet”, yani komün tipi bir “devlet” olmak zorundadır.

Kapitalizmden devralınan sınıflı toplum yapısını, sınıfsız topluma doğru kökten toplumsal dönüşüme uğratacak olan proletarya diktatörlüğü döneminde yöneten-yönetilen sınıf ayrımı ortadan kalkmış mı olacaktır? Kuşkusuz hayır. Çünkü proleter devrimi ile işçi sınıfının iktidara gelmesi, burjuva devletin parçalanması, burjuvazinin yöneten sınıf olma konumuna son verirken, işçi sınıfını toplumsal konumlanmada “yöneten” sınıf pozisyonuna yükseltir. Geçiş dönemi, kapitalizmi dünya ölçeğinde tasfiye göreviyle yükümlü keskin bir sınıf savaşımı dönemidir. Buna bağlı olarak, proletarya diktatörlüğü tipinde bir devlete duyulan mutlak gereksinim, yöneten-yönetilen sınıf ayrımının ortadan kalkmadığını, fakat proletaryanın yöneten sınıf konumuna yükselmesiyle, bu ayrımın niteliksel bir değişime uğradığını gösterir.

Öte yandan, işçi sınıfı ancak Paris Komünü önlemlerindeki öze uygun bir iktidar yapılanmasını sağlayabilirse yönetici sınıf olma konumunu sürdürebilir. Pratikte bunun mümkün olabilmesinin, sadece insanların istemine bağlı olmayan ve proleter devrimin bir dünya devrimi oluşuyla derinden bağlı koşulları vardır. Örneğin, devrimin geri ülkelerde tecrit olmaması ve dünya kapitalist sisteminin egemenliğine esaslı darbeler indirerek ilerlemesi gerekli bir koşuldur. Aksi halde, geri bir ekonomik ve kültürel temel üzerinde yalnızca üretim araçlarının devletleştirilmesiyle, proletaryanın dünya burjuvazisine karşı koyabilecek bir egemen güç konumuna yükselebilmesi olanaklı değildir.

İşçi devletinde de bürokrasiye duyulan gereksinimin devam edeceği savı, doğru bir sav mıdır?

Toplumsal yaşamda kafa-kol emeği arasındaki ayrım varlığını sürdürdükçe, bu ayrım egemen sınıf içinde de zihinsel iş-maddi iş arasındaki bölünme biçiminde yansımasını bulur. Fakat bu durum, özel mülkiyete dayanan sınıflı toplumlarda mülk sahiplerini egemen bir sınıf olmaktan çıkarmaz; onun toplumsal konumlanmada yönetici sınıf olma pozisyonunu değişikliğe uğratmaz. Marx ve Engels bu konuya şöyle değinirler:

İşbölümü, egemen sınıf içinde de, zihinsel iş ile maddi iş arasındaki bölünme biçiminde kendini gösterir, öyle ki, bu aynı sınıfın içerisinde iki ayrı bireyler kategorisi olacaktır.…

Bu sınıfın içerisindeki bu bölünme, hatta, mevcut bu iki kesimin belli bir karşıtlığıyla ve belli bir düşmanlığıyla sonuçlanabilir. Ama, bu sınıfın bütünüyle tehdit altında bulunduğu bir çatışma çıkageldi mi, bu karşıtlık kendiliğinden düşerken, egemen fikirlerin egemen sınıfın fikirleri olmayacağı, bu fikirlerin bu sınıfın iktidarından ayrı bir iktidara sahip olacakları kuruntusunun da uçup gittiği görülür.[31]

Kapitalist toplumda egemen sınıf olan burjuvazinin içinde, maddi iş-zihinsel iş ayrımı temelinde, devlet yönetimi işinde uzmanlaşmış bir üst yönetici kesim yer alır. Burjuva ideologları, politikacıları, yazarları, sivil-asker yüksek devlet yöneticileri, yüksek düzeyde uzmanlar, idareciler vb. gibi, burjuva devletinin varlığını şu ya da bu politikalarla sürdürmeye kafa yoran burjuva kesimle, bizzat kapitalist ekonomik işleyişin sürdürülmesini sağlayan burjuva kesim birbirinden ayırt edilebilir. Kısacası, modern kapitalist toplumda devlet işleri, burjuva sınıfının tümü tarafından ve doğrudan değil, bu alanda uzmanlaşmış pahalı ve kompleks bir bürokratik örgütlenme temelinde yürütülür.

Bazı Marksistler buradan hareketle, işçi devletinin de modern çağa ilişkin bir devlet olması nedeniyle devlet işlerinin yürütümünde bürokrasiye duyulan gereksinimin devam edeceğini ve bu nedenle istense de bürokrasinin ortadan kaldırılamayacağını ileri sürüyorlar.

Oysa böyle bir sav, Marksizmin işçi devleti konusundaki kavrayışıyla çelişmektedir. Bu yanlış kavrayışın kaynağında ise, bürokrasi olgusunun yanlış yorumlanması yatmaktadır. Burada, seçilmiş kamu görevlisi çalıştırma gereksinimi ile, bir örgütlenme tarzı olan bürokrasi birbirine karıştırılmaktadır. Kamu işlerinin yürütümünde memur, uzman vb. çalıştırılması ile, kamu işlerinin yürütümünün yukarıdan aşağıya hiyerarşik otoriteye dayanan piramit biçiminde örgütlenmesini anlatan bürokrasi kavramı aynı şey değildir. Marksizmin, “bürokrasinin kaldırılması”, “bürokrasisiz bir devlet” kavramıyla kastettiği şey, görevli ve uzman gereksiniminin son bulması değil, kamu işlerinin bürokratik tarzda örgütlenmesine son verilmesidir.

O nedenle, sınıf ayrımı devam ettiği sürece, görevli memur, uzman gereksiniminin devam edeceği doğrudur; ama bundan, kafa-kol emeği ayrımı ortadan kaldırılıncaya dek bürokrasinin (yani bürokratik tarzda örgütlenmenin) devam edeceği sonucuna varmak, işçi sınıfının hiçbir zaman egemen olamayacağını, yönetemeyeceğini ve memurları, uzmanları kendi yönetimi altına alamayacağını, kısacası, bürokratik olmayan bir tarzda örgütlenmeyi başaramayacağını iddia etmek anlamına gelir.

Proletarya diktatörlüğü döneminde, kaynağını kafa-kol emeği arasındaki ayrımın devam etmesinden alan ve işçi sınıfı içinde maddi iş-zihinsel iş ayrımı biçiminde vücut bulan bir durum henüz nesnel olarak varlığını sürdürüyor olsa da, önemli olan bu durum nedeniyle işçi sınıfının egemenliğini yitirmeyeceği tipten bir devletin var edilebilmesidir. Burada kilit sorun zaten devlet sorunudur. Çünkü özel mülkiyete dayanan sınıflı toplumda, egemen sınıf içindeki maddi iş-zihinsel iş ayrımı, aynı sınıf içindeki iki ayrı kesim arasında çatışmalara yol açsa da, son tahlilde egemen olan kesim, üretim araçlarının mülkiyetini tekelinde tutan, yani ekonomik açıdan egemen olan kesimdir. Bu nedenle de, kapitalist toplumda burjuva devletin, devlet işlerinin yürütümünde ihtisaslaşmış bürokrasiye, bürokratik bir aygıta dayanması, burjuvazinin egemen ve yönetici sınıf konumunu değişikliğe uğratmaz.

Oysaki devlet mülkiyetine dayanan proletarya diktatörlüğü döneminde devlet, bir yarı-devlet, bürokrasisiz bir devlet olmak zorundadır. Eğer ki, pratikte bu zorunluluk yerine getirilememiş ve ortaya bürokrasili bir devlet çıkmış ise, bu koşul altında mülkiyet devlete, devlet de bürokrasiye ait olacaktır. Böylece, devlet mülkiyeti üzerinde tasarruf hakkını elinde tutan bürokrasi, tüm üretimin yönetimini de eline alacağı için, iktisaden de egemen konumda olacaktır. O takdirde işçi sınıfı egemenliğini yitirecek, bürokrasi ise egemen sınıf, yönetici sınıf konumuna yükselecektir.

O halde, proletarya diktatörlüğü döneminde de bürokrasiye gereksinimin devam edeceğini iddia etmek, işçi devletinin burjuva devletinden farklı tipte örgütlenmiş bir devlet olması gereğinden hiçbir şey anlamamak demektir. Modern toplumsal yaşamın örgütlendirilmesinde devletten söz ettiğimiz sürece, bürokrasinin varlığını da kabul etmek zorunda olacağımız savı, devrimci Marksizmin işçi devleti konusundaki perspektifinin “hoş bir hayal”den ibaret olduğunu söylemekle aynı kapıya çıkar. Bu tarz bir mantalite son tahlilde, Marksizmin öngördüğü tipte bir işçi devletinin olanaksızlığı, devrimlerin eninde sonunda bürokratik bir diktatörlüğün kurulması ile sonuçlanacağı şeklindeki bir düşünceye varır.

Proletarya diktatörlüğünün, yani geçiş döneminin özelliği, proletaryanın hem üreten hem de yöneten bir sınıf olarak bu iki kategori arasındaki ayrımı ortadan kaldırmasıdır. Bunun başarılması, toplumda kafa-kol emeği arasındaki ayrımın ortadan kaldırılacağı koşulların yaratılmasına doğru atılmış tarihsel bir adım demektir. Çünkü tarihte bu ayrım temelinde gerçekleşen toplumsal işbölümü, üreten sınıf-yöneten sınıf ayrışmasının nedeni olmuştu. Öte yandan, üreten-yöneten sınıf ayrımının son bulması ile, kafa-kol emeği arasındaki ayrımın ortadan kalkması arasında tarihsel hareket açısından bir bağıntı olsa da, bunlar özdeş sorunlar değildir. Bu nedenle de farklı tarihsel dönemler itibarıyla çözümlenebilirler.

Kısaca belirtmek gerekirse, üreten sınıf-yöneten sınıf ayrımına son verilmesi, proletarya diktatörlüğünün, yani kapitalizmden komünizme geçiş döneminin sorunudur. Kafa-kol emeği arasındaki işlevsel ayrımın tamamen ortadan kalkması ise, özgür üreticilerin işbölümüne kölece bağımlılıktan kendilerini bütünüyle kurtarabilecekleri bir tarihsel dönemin, yani komünist toplumun sorunudur.

İşçi devletinin yapılanması, devletin burjuva toplumundaki örgütlenişini kökten değiştirmeye, kamu işlerinin olabildiğince yerel sovyetlere devredilip, mümkün olan en ucuz ve en sıradan işlere dönüştürülmesi prensibine dayanır. Bunun yanı sıra, yine de uzmanlık gerektiren bazı işler varlığını sürdürecektir. Ancak, işçi iktidarının esprisi, bu işlerin hiçbir ayrıcalık ve işçi sınıfı üzerinde “efendilik” yaratmaksızın, işçi seçmenlere karşı sıkı sıkıya sorumlu, her an azledilebilir, değiştirilebilir görevliler tarafından yürütümüne dayanır. Eğer proleter devrimin geri bir ülkeye hapsolması durumunda bu hedefleri yaşama geçirebilecek yeterli ekonomik ve kültürel birikimin olmadığından söz ediliyorsa, o takdirde zaten işçi devletinin yaşayabileceği koşulların henüz gerçekleşmediği ifade ediliyor demektir.

Modern çağda bazı işlerin yürütümü için kuşkusuz belirli bir bilgi birikimi, uzmanlaşma gerekiyor. Basitleştirilmesi olanaklı tüm devlet işlerinin sıradan ve her işçinin yapabileceği biçimde dağıtılması prensip olmakla birlikte, yine de bir çırpıda her işin sıradan bir işçiye gördürülebileceğini düşünmek olanaklı değil. Bunun mümkün olabilmesi, toplumun ekonomik ve kültürel düzeyinin yükseltilmesine, iş saatlerinin kısaltılmasına vb. bağlı olarak uzun yılları kapsayacak bir sorundur. Bu açıdan düşündüğümüzde, proleter devrimin geri ülkelere sıkışıp kalmasının, nesnel olarak, işçi devletinin varlığını tehdit eden bir durum yaratacağını unutmamamız gerekiyor. Fakat burada, işçi devletini yıkıma sürükleyen nesnel koşullar altında, yine de bir işçi devletinin nasıl yaşatılacağı biçiminde spekülatif bir mantık yürütmüyoruz. Olması gerekeni tanımlayarak, pratikte yaşananlardan ne gibi sonuçlar çıkarılması gerektiğinin mihenk taşı olacak bir genel perspektif elde etmek istiyoruz. Bu nedenle, tartıştığımız sorun, dünya devriminin ilerleyişi içinde iktidara gelen proletaryanın, yıktığı burjuva devletin yerine bürokrasisiz bir devleti geçirmek zorunda olduğu ve geçirebileceği gerçeğidir.

İşçi devleti açısından sorunun püf noktası, uzmanlaşma gereğinin ortadan kalkmış olup olmaması değil, ihtiyaç duyulan uzmanların nasıl çalıştırılması gerektiği, kamu işlerinin organizasyonunda yönetim ve denetimin kimin elinde olacağıdır. Belirli işler için belirli bir bilgi birikiminin, kamu işlerinin yürütümünde bürokratik uzmanlaşmaya, ayrıcalıklı konumlara yol açması, burjuva toplumunun yapısına uygun bir sonuçtur. İşçi devletinin içeriği ise, bu bilgi birikiminin, bürokratik uzmanlaşmaya ve ayrıcalıklara gerek olmaksızın egemen proletaryanın hizmetine sunulmasını sağlayacak bir örgütlenmeye dayanır. Lenin’in 1917 Şubat devriminin ilerleyişi içinde işaret ettiği hedef, aslında proletarya devriminin ulaşmak zorunda olduğu genel bir hedeftir:

Memurculuğu birdenbire, her yerde ve tamamen ortadan kaldırmak söz konusu edilemez. Bu bir ütopyadır. Ama, giderek tüm memurculuğun ortadan kalkmasını sağlayacak yeni bir yönetim makinesinin vakit geçirmeksizin kurulmasına başlamak için, eski yönetim makinesini hemen kırmak bir ütopya değil, Komün deneyinin ta kendisi, devrimci proletaryanın geciktirilemez, ivedi görevinin ta kendisidir.

Biz işçiler, kapitalizm tarafından daha önce yaratılmış bulunan şeyi hareket noktası alıp, kendi işçi deneyimize dayanarak, sert bir disiplin, silahlı işçilerin devlet iktidarı tarafından korunan demirden bir disiplin kurarak büyük üretimi, biz kendimiz örgütleyeceğiz; devlet memurlarını (elbette her tür ve her düzeydeki uzmanları yerinde tutacak), direktiflerimizin basit uygulayıcıları rolüne, sorumlu, geri alınması olanaklı ve mütevazı bir para alan “sürveyan ve muhasebeciler” durumuna indirgeyeceğiz: İşte bizim proleterce görevimiz budur; işte proleter devrimini yaparken kendisinden başlanması olanaklı ve kendisinden başlanması gereken şey budur. Büyük üretim temeline dayanan bu ilk önlemler, kendiliğinden, tüm memurculuğun giderek “yok olması”na; gitgide basitleşen sürveyans (gözetim) ve muhasebe görevlerinin, zamanla bir alışkanlık durumuna gelerek, ve en sonu özel bir kategorideki bireylerin özel görevleri olarak ortadan kalkmak üzere, bunların sırayla herkes tarafından yapılacağı bir düzenin, tırnak içinde olmayan ve ücretli köleliğe hiç benzemeyen bir düzenin giderek kurulmasına götürecektir.[32]

Kısacası, işçi devleti burjuva devlet gibi bürokratik tarzda örgütlenemez; örgütlenirse o işçi devleti olamaz. Diğer yandan, egemen proletaryanın kendi işlerinin yürütümü için “kapitalist bir işveren gibi” uzman ve memur çalıştırması, bunları denetlemesi mümkün olduğu sürece ayrıcalıklı bir bürokrasinin ya da yönetici bir elitin doğmasına neden olamaz. İşçi devletindeki demokratik merkeziyetçiliğin ayırt edici yönü, bürokratik bir örgütlenmeye karşıt oluşudur. Lenin’in belirttiği gibi:

Burjuvazi feodal + mutlak monarşiden “bürokratik-askeri” devlet mekanizmasını devraldı ve onu geliştirdi. Oportünistler (özellikle 1914-1917 arasında) onunla bütünleştiler (gelişmiş ülkelerde bir çığır olarak emperyalizm, genellikle bu mekanizmayı olağanüstü derecede güçlendirdi). Proletarya ihtilalinin görevi: bu mekanizmayı “parçalamak”, kırmak ve onu mahalli bölgelerde en kusursuz özerk idareler ile, merkezde ise, silahlanmış proletaryanın doğrudan iktidarı (proletarya diktatörlüğü) ile değiştirmektir.

Mahalli idareler nasıl birleşecek, birbirine bağlanacaklardır? Hiçbir şekilde diyor anarşistler. Bürokrat ve asker zümre vasıtasıyla diyor (ve yapıyor da) burjuvazi. Silahlı işçilerin birliği ve örgütlenmesi ile (“İşçi vekilleri sovyetleri”!) diyor Marksizm.[33]

Demek ki modern devlette merkeziyetçiliğin zorunluluğu noktasından hareketle, işçi devletinin de bürokrasisiz edemeyeceği biçiminde bir sonuca çıkmak, Marksizmin işçi devleti konusundaki temel perspektifiyle çelişiyor. Fakat kökü Stalinist ideolojiye dayanan düşünce çeşitlemeleri, bürokratik diktatörlükleri aklamak için Marksizmi çarpıtıyorlar. Özetle, “elbette bürokrasi olacaktır, olmalıdır” demeye getiriyorlar. Bunların sözümona bürokratizm eleştirisi diye ileri sürdüğü fikirler de yine bürokrasinin gerekliliği noktasından hareket etmekte ve “iyi bürokrasi”, “kötü bürokrasi” gibisinden idealist kategorilerle sorunu hafife indirgeyip, netice olarak genelde bürokrasinin varlığını aklamaktadır.

Öte yandan, bürokratik diktatörlüklerin işçi sınıfının mücadelesiyle yıkılması gereğini kabul eder görünmekle birlikte Stalinizmin egemenliği altındaki Sovyetler Birliği’ni ya da benzerlerini veri kabul edip “yine de bürokrasi olacaktır” görüşünü savunanlar da var. Ama bu tür bir düşünce tarzı, aslında kendini kısır bir döngüye hapsetmek anlamına gelmez mi?

Burada, işçi devletinde bürokrasinin gerekliliğini savunan “Marksistler”le Lenin’in yürüttüğü polemikten bazı önemli kesitleri hatırlamak yararlı olacak. Proletaryanın, devrimden sonra bürokratik bir örgütlenmeden vazgeçemeyeceğini iddia eden Kautsky’yi şöyle eleştiriyordu Lenin:[34]

Kuşku yok ki, sosyalist toplumda, işçi temsilcilerinden kurulu “bir tür parlamento” “çalışma rejimini düzenleyecek ve aygıtın işleyişini denetleyecektir”; ama, işte bu aygıt, “bürokratik” olmayacaktır. İşçiler, siyasal iktidarı ele geçirdikten sonra, eski bürokratik aygıtı parçalayacak, temellerine dek yıkacak, onda taş üstünde taş bırakmayacak ve onu işçi ve görevlileri kapsayan yeni bir aygıtla değiştireceklerdir. Bu işçi ve görevlilerin bürokrat durumuna gelmelerini engellemek için, Marx ve Engels tarafından enine boyuna incelenmiş olan önlemler hemen alınacaktır: 1) Her işe seçimle gelme, ama her an görevden geri alınabilme; 2) İşçinin aldığından yüksek olmayan bir ücret; 3) Herkesin denetim ve gözetim işlerini yapabilmesi, yani herkesin bir zaman için “bürokrat” durumuna gelmesi ve bu yüzden kimsenin “bürokrat” olamaması için gerekli önlemlerin hemen alınması.[35]

Lenin, Kautsky’nin burjuva parlamentarizmi ile proleter demokratizmi arasındaki temel ayrımı hiç anlamadığını belirtir. Bürokrasinin ortadan kaldırılmasını istemenin çocukça bir düşünce olacağını iddia eden Kautsky, “memurlarıyla birlikte ortadan kaldırılabilecek bakanlık hangisidir?” diye sormaktadır. Lenin’in Kautsky’ye yanıtı şudur:

Proletarya, “yönetim aygıtı”nı ve tüm devlet aygıtını parçalar ve onun yerine silahlı işçiler tarafından oluşturulan bir yenisini koyar. Kautsky, “bakanlıklar” için “dindarca bir saygı” gösteriyor; ama, işçi ve köylü temsilcilerinin egemen ve son derece güçlü Sovyetlerinin yanında ve bu Sovyetlere bağlı, uzmanlardan kurulu komisyonlar, neden bu bakanlıklar yerine geçmesinler?[36]

Öte yandan Lenin, kamu görevlilerinin burjuva devletin bürokratik mekanizması altında kaçınılmaz olarak bürokratlaşmasıyla, bürokrasisiz işçi devleti altında değişen konumları arasındaki farklılığa dikkat çekmektedir:

Kautsky, kısacası şöyle der: mademki, seçilmiş kamu görevlileri olacak, öyleyse sosyalist rejimde de memurlar ve bir bürokrasi olacaktır! İşte yanlış olan da budur. Marx, Komün örneğiyle göstermiştir ki, kamu görevlileri, sosyalist rejimde, seçimle işbaşına gelmeleri bir yana, ayrıca her an görevden geri alınabildikleri, aylıkları ortalama işçi ücretleri düzeyine indirildiği, ve üstelik, parlamenter kuruluşlar yerine “hareketli”, “aynı zamanda hem yürütücü hem de yasamacı” topluluklar geçtiği ölçüde, “bürokrat” olmaktan, “memur” olmaktan çıkarlar.[37]

* * *

Marx Paris Komünü için, “ücretli emeğin kurtuluşunun gerçekleşmesini sağlayacak nihayet bulunmuş siyasal biçim” demişti. Komün tipi devlet, işçi devletinin ayırt edici özüdür. Ulusal düzeyde farklı konseyleşme biçimleri olsa da, bunlar değişik isimler taşısa da, işçi devleti bir komünler ya da 1917 Ekim Devrimi ile bulunmuş son şekli ile ifade edecek olursak, sovyetler demokrasisidir. O, mülksüz yığınlar açısından artık baskı ve dayatmanın değil, gerçek bir demokrasinin olmasıyla ayırt edilebilir.

Burjuva diktatörlüğü ile proletarya diktatörlüğü arasındaki ayrım asıl olarak şu özde beliriyor: Burjuva devlet yani burjuvazinin diktatörlüğü, en demokratik biçim altında bile, ekonomik özü itibarıyla ancak sömürücü azınlık için demokratik, sömürülen çoğunluk açısından diktatoryal bir devlettir. Proletarya devleti yani proletarya diktatörlüğü ise, sınıf savaşımının çetin koşulları nedeniyle burjuva güçlere yönelik açık baskıya başvurmak zorunda kaldığında bile (iç savaş dönemi vb.), sömürücü azınlık için diktatoryal, emekçi çoğunluk için demokratik bir devlet olmak zorundadır.

Bu nedenle, işçi demokrasisinin “mazur görülebilir nedenlerle uygulanamadığı” bir işçi devleti kategorisi icat etmek, işçi devleti hedefinden verilmiş bağışlanmaz bir ödün olacaktır. İç savaş, dış tehdit vb. nedeniyle demokratik özü boşaltılmış biçimde de olsa, proletarya diktatörlüğünün yine de yaşamaya devam edebileceğini ileri süren bir anlayış, proletarya diktatörlüğü ereği yerine, bürokratik diktatörlük gerçeğini ikame eder.

Sovyetler biçiminde örgütlenmiş proletaryanın, hareketli bir temsil sistemini de içeren doğrudan demokrasisi, işçi devletinin olmazsa olmaz koşuludur. İşçi demokrasisi, proletarya diktatörlüğünün biçimlerinden biri değil, ta kendisidir. Bu noktada burjuva devlet yapılanmasından benzetmeler yaparak sonuçlara varmak çok yanlış olur. Sömürücü bir azınlığa dayanan burjuva diktatörlüğünde, burjuva demokrasisi, diktatörlüğün sömürülen kitleler üzerindeki biçimlerinden yalnızca birisidir; burjuvazi iktidarını, parlamenter demokrasi ile hiçbir ilgisi olmayan çıplak diktatörlük ile de yönetebilir. Fakat proletaryanın iktidarda olduğu durumda, işçi sınıfı ve mülksüzler açısından (biçime bağlı olmaksızın) özü itibarıyla gerçek bir demokrasi dönemi açılmıştır; artık onların tepelerine binecek sömürücü, baskıcı diktatoryal bir egemenlik odağı kalmamıştır. İşte proletarya devrimi, demokrasi ve diktatörlük ilişkisinde bu niteliksel değişimi yaratır. Eğer pratikte bazı tarihsel koşullar, olması gerekene oranla muazzam çarpıklıkları ortaya çıkartmışsa, bu durum proletarya diktatörlüğünün biçimine ilişkin bir sorun değil, öze ilişkin bir sorundur. Böyle bir durum, bazı zorunluluklar nedeniyle, proletarya diktatörlüğünün belirli bir tarihsel kesitte işçi demokrasisi olmadan da yaşayabileceğinin değil, tam tersine, bu çarpıklıkları yaratan koşullar ortadan kalkmadıkça proletarya diktatörlüğünün yaşayamayacağının işaretidir.

Proletarya diktatörlüğü, toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan emekçiler açısından, devletin kapsamındaki bir daralma (devletten devletsizliğe geçiş devleti, bu anlamda artık bir yarı devlet) ile demokrasinin kapsamındaki muazzam bir genişlemenin (hemen hemen tam demokrasi) diyalektik bütünlüğüdür. Bu bütünlüğün demokrasi yönünü çekip aldınız mı –insan düşüncesinde böyle bir tasarım mümkün görünse bile– geriye kalan, bir yönü aksayan, eksik-topal bir proletarya diktatörlüğü olamaz. Bu durumda ortaya, aslında proletarya diktatörlüğü olmayan, bürokratik diktatörlük niteliğindeki bir toplumsal fenomen çıkar.

“Proletarya Diktatörlüğü” Kavramı Üzerine

Proletarya diktatörlüğü döneminin taşıyabileceği ve taşıması gereken özelliklerin, bu dönemin içeriğinin Marksist açıdan tahlilinin yanı sıra, bizzat kavramın kendisine yönelik tartışmalar konusuna da bir açıklık getirmek gerekiyor. “Devlet” denen olgunun tarih sahnesine çıkışıyla ilintili olarak yaşama gözlerini açan ve farklı tarzda sınıflı toplumların siyasal yapılanmasına göre farklı anlamlar yüklenen “demokrasi” ve “diktatörlük” kavramları sınıflarüstü, genel geçer bir içeriğe sahip değildir. O nedenle, bizim asıl değinmek istediğimiz husus şudur: Sınıflı toplumların tarihinde ilk kez olarak, toplumun çoğunluğunu oluşturan sömürülenlerin, toplumun azınlığını oluşturan sömürenlere karşı iktidarının kurulabilmesi ancak işçi sınıfının devrimiyle gündeme gelmiştir. İşte bu nedenle işçi sınıfının devrimi, tarih içinde yaşanmış diğer devrimlerden farklı olarak, insan topluluklarının siyasal yaşam koşullarında daha önce görülmemiş türden büyük bir tarihsel ve niteliksel değişiminin ifadesidir. Böyle bir değişim, kaçınılmaz olarak kavramların o ana dek alışıldık ve yerleşik içerikleri bakımından da muazzam bir altüstlüğün vuku bulmasını gündeme getirecektir.

Buna bağlı olarak, “demokrasi” ve “diktatörlük” kavramları, bu kavramların o ana dek çağrıştırdığı gerçeklikle benzeşmeyen yepyeni bir toplumsal yapılanmanın ifadesi düzeyine yükselecektir. Şöyle ki, kapitalist toplumlarda “demokrasi” kavramı son tahlilde asıl olarak egemen sınıfın (ya da egemen sınıflar blokunun) kullanabileceği siyasal ve toplumsal haklar manzumesini, “diktatörlük” kavramıysa ayrıcalıklı azınlığın ezilen çoğunluk üzerindeki hükmetme hakkını anlatır. Bu bakımdan her iki kavramın anlatmak istediği gerçeklik arasında uzlaşmaz bir çelişki var gibidir. Aslında bu çelişki “devlet” denen iktidar yapılanmasının diyalektik bütünlüğünü oluşturur. Ve o yüzden, sömürücü sınıf egemenliğine dayanan “demokratik” biçime sahip bir devletin niteliğini bile, son tahlilde varsıllar için demokrasi, yoksullar için diktatörlüktür diyerek özetleyebiliriz. İşte zaten, uzun yıllar boyunca burjuva ideolojisinin bilinç bulandırmaya hizmet eden ideologlarının, yazarlarının vb. çarpıtmaya ve üstünü örtmeye çalıştıkları gerçeklik de tam bu noktada gizlidir. Burjuva devletin, emekçi kitleler açısından görece daha geniş bir siyasal demokrasi alanına sahip biçimlenmesi (örneğin parlamentarizm), burjuva ideolojisi tarafından “diktatörlük” olgusunun zıddı ve evrensel demokrasi biçimi olarak sunulduğundan ve emekçi kitlelere bu anlamıyla benimsetildiğinden ortaya pek çok tartışma gerektiren sorun çıkmıştır.

Bunlar arasında en önemlisi, bir zamanlar feodal mutlakiyetçiliğe karşı mücadele yürütürken, kendi sınıfının eski egemen sınıf üzerinde diktatörlüğünün tesis edilmesini savunan burjuvazinin, tarihin ilerleyişi içinde işler tam tersine döndüğünde, bu kez işçi sınıfının mücadelesini, bir sınıf diktatörlüğü tesis etmeye çalışmakla suçlamaya girişmesidir. Keza, bir zamanlar mutlakiyetçiliğe karşı mücadelesinde güç toplayabilmek için emekçi kitleleri “genel demokrasi” vaadiyle peşine takan burjuvazinin, daha sonra, emekçi kitleler üzerindeki diktatörlükten başka bir şey olmayan kendi egemenliğini, sınıflarüstü “evrensel bir demokrasi” olarak yutturmaya çalışmasıdır. Marx’ın her fırsatta belirttiği üzere, genelde bir toplumda egemen fikirler, egemen sınıfın fikirleridir ve bu nedenle de, “demokrasi” ve “diktatörlük” kavramlarıyla kastedilen gerçeklik, işçi sınıfının düşünce dünyasına da, burjuva ideolojisinin prizmasından geçerek yansır. O nedenledir ki, işçiler bu prizmayı paramparça edecek örgütlü bir ideolojik mücadelenin içine çekilmedikçe, burjuva ideolojisinin onlar üzerindeki egemenliğinin sürüp gitmesi kaçınılmazdır. Bunun uzantısı olarak, gerek işçi sınıfının gerekse genelde kitlelerin, “demokrasi” ve “diktatörlük” sözcüklerini, burjuvazinin istediği şekilde bir anlam yüklenmiş olarak kabul etmeleri de olağandır.

İşte bir zamanlar Marksizmin kurucularının üzerinde önemle durdukları ve işçi sınıfının dünya görüşü bağlamında açıklamaya giriştikleri temel konulardan biri de, “demokrasi” ve “diktatörlük” kavramlarının burjuvazinin egemenliği koşullarında içerdiği anlamla, işçi sınıfının egemenliği altında içereceği anlam arasındaki tarihsel ayrımdı. Fakat ne yazık ki, aradan geçen yıllar boyunca işçi sınıfı hareketi içindeki burjuva ideolojisinin etkisiyle, Marksizmin doğruları çarpıtıldı ve bu çarpıtmadan en çok nasibini alan konuların başında da “demokrasi” ve “diktatörlük” olgularının diyalektik ilişkisi yer aldı. Daha sonra buna bir de, Ekim Devrimiyle kurulan işçi iktidarını, yani işçi demokrasisini yok eden Stalinist bürokratik egemenliğin kendini uzun yıllar boyunca “proletarya diktatörlüğü” olarak lanse etmesinin yarattığı muazzam bir bilinç çarpılması eklendi. Bu gibi faktörlerin sonucu olarak, aslında tarihte ilk kez sömürülen çoğunluğun diktatörlüğü olduğu için, o çoğunluk bakımından aynı zamanda demokrasi demek olan “proletarya diktatörlüğü” olgusu, sanki anti-demokratik bir kavrammış, kelimenin olumsuz anlamında bir diktatörlükten ibaretmişçesine tartışma gündemine sokuldu.

Yani sorun bu kavramın kastettiği gerçekliğin bizatihi kendisinde var olan bir sakatlıktan kaynaklanmıyordu. Tam tersine sorunun kaynağı, bir yandan bu kavramın anlattığı tarihsel gerçekliğe karşı burjuvazinin yürüttüğü ideolojik saldırıda, diğer yandan da “bürokratik diktatörlük” olgusunun zihinlerde yarattığı çarpılmada yatıyordu. O halde, Marksizmin söz konusu sorun bağlamında yürüteceği ideolojik mücadelenin hedefi de belliydi. Fakat her konuda olduğu gibi bu noktada da, sözde Marksistler, sorunun kaynağına inecek yerde, hedef tahtasına “proletarya diktatörlüğü” kavramını iliştirdiler ve ona ateş etmeye başladılar. Sonuç olarak, şu ya da bu nedenle, zaman içinde Marksizmin kurucularının temellerini attıkları ideolojik netlik bulandı. Ve “proletarya diktatörlüğü” denildiğinde, emekçi kitleler de sanki onu çok kötü bir şey olarak algılayacaklarmış biçimindeki bir çekingenlik yaygınlık kazandı.

Evet, bizim istemimiz ve irademiz dışında böyle bir gerçeklik vardır. Vardır ama, tutulması gereken doğru yol nedir? Söz konusu endişeyi giderebilmek için kavramı mı feda etmeli, yoksa bizzat endişenin kaynağına inip çarpılmayı mı düzeltmeli? Kuşkusuz ki doğru olanı ikincisidir. Çünkü, gerçek Marksizme göre proletarya diktatörlüğü işçi demokrasisi demektir. O halde, ne proletarya diktatörlüğü kavramının yanlış oluşu ne de ondan vazgeçmek nedeniyle değil, yalnız ve yalnızca, bununla anlatılmak istenenin işçi demokrasisi olduğu gerçeğini (bu unutturulan gerçeği!) hatırlatıp yeniden hafızalara kazımak bağlamında, işçi demokrasisi kavramını kullanmak bir tercih nedeni olabilir. Bu nedenle, Marx ve Engels’in daha en başından bu ilişkiyi zaten bu açıklığıyla ele aldıklarını ve sorunu bu biçimiyle ortaya koyduklarını hatırlamak yararlı olacaktır.

Doğrudan doğruya “proletarya diktatörlüğü” kavramıyla ifade edilmese de, özü itibarıyla aynı kapıya çıkmak üzere, proletaryanın iktidarının gerekliliği anlamına gelen çözümlemeler aslında Marx ve Engels’in yazılarında hep yer aldı. Hatırlanacağı gibi, onların Komünist Manifesto’da vurguladıkları başlıca husus bundan başka bir şey değildi: “Komünistlerin acil hedefleri, bütün öteki proleter partilerininkiyle aynıdır; proletaryanın bir sınıf olarak oluşması, burjuva egemenliğinin yıkılması, siyasal gücün proletarya tarafından ele geçirilmesi.”[38] Bir başka örnek olarak, Almanya’daki burjuva devrim sürecinden hareketle Marx ve Engels’in sözünü ettiği ve “işçi sınıfının sürekli devrimi” bağlamında kullandıkları kavram, “proletaryanın devlet gücünü ele geçirmesi” idi.[39] Bu perspektif, yalnızca tek bir ülkede değil genel olarak kapitalist ülkelerde iktidarın işçi sınıfı tarafından fethedilmesi görevine işaret ediyordu.

Marx “proletarya diktatörlüğü” kavramını ilk kez, 1850 yılında Fransa’da Sınıf Savaşımları başlığı altında toparlanan makalelerinde kullandı. İlk makalesinde Marx, Fransız burjuvazisinin 1789’dan sonra gerçekleşen devrimlerinin her birinin, işçilerin köleliğine dayanan düzeni değiştirmeksizin yalnızca siyasal biçimi değiştirdiğini belirtiyordu. Daha sonra 18 Brumaire’de ise; “Bütün devrimler, bu aygıtı param parça edecekleri yerde onu mükemmelleştirdiler. Art arda iktidar uğruna savaşan partiler bu muazzam devlet yapısını ele geçirmeyi, galibin esas ganimeti saydılar” değerlendirmesini yapacaktı.[40] Fakat nihayet 1848 Haziranında proletaryanın ayaklanmasıyla düzene darbe indirilmişti. Bu nedenle, daha önce devrim kavramı, devlet biçiminin değişmesi, yani siyasal devrim anlamına geldiği halde, Hazirandan sonra artık burjuva toplumun yıkılması, altüst olması, yani toplumsal devrim demeye geliyordu. Marx’ın deyişiyle; “Paris proletaryasını Haziran ayaklanmasına zorlayan burjuvazi olmuştur.… Şubat devriminden ödün olarak koparmak istediği, biçim bakımından abartılmış, içerik olarak çocuksu, bu yüzden de burjuvaca olan hak istemlerinin yerini devrimci savaşımın gözüpek sloganı aldı: Burjuvazinin devrilmesi! İşçi sınıfının diktatoryası!”[41]

Yine Marx’ın bu süreçten çıkarmış olduğu önemli bir sonuç da, üçüncü makalesinde belirttiği gibi, işçi sınıfı devriminin sürekliliği bağlamında zorunlu bir geçiş noktası oluşturan proletarya diktatörlüğü gereği idi. O dönemde işçilerin, “gitgide devrimci sosyalizmin”, “komünizmin” (ki buna Blankizm adını takan burjuvaziydi!) çevresinde toplanmaya başladığını vurgulayan Marx’ın ifadesiyle; “Bu sosyalizm genel olarak, sınıf farklılıklarının ortadan kaldırılması, sınıf farklılıklarının dayandıkları bütün üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılması, bu üretim ilişkilerine uygun düşen bütün toplumsal bağıntıların ortadan kaldırılması, bu toplumsal bağıntılardan doğan bütün düşüncelerin altüst edilmesine varmak üzere, devrimin sürekliliğinin ilânıdır, zorunlu bir geçiş noktası olarak proletaryanın sınıf diktatörlüğüdür.”[42]

Ve Marx’ın, 1852 yılında Weydemeyer’e yazdığı mektupta belirttiği gibi, kendisinin ne sınıfların varlığını ne de sınıf savaşımlarının zorunluluğunu ortaya koymuş olmak gibi bir iddiası yoktu. Marx’ın yeni olarak çözümlediği hususlar kendi deyişiyle şöyleydi: “Benim yeni olarak yaptığım: 1) Sınıfların varlığının ancak üretimin gelişimindeki belirli tarihsel evrelere bağlı olduğunu; 2) sınıf savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne vardığını; 3) bu diktatörlüğün kendisinin bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma geçişten başka bir şey olmadığını tanıtlamak olmuştur.”[43]

Diktatörlük sözcüğünün kökeni, antik Roma Cumhuriyeti’nin dış düşmanlara ya da iç yıkıcılığa karşı korunmasını amaçlayan “dictatura” adlı anayasal kuruma dayanmaktaydı. Bu nedenle, ta ki On dokuzuncu yüzyılın ortalarında tarih sahnesine çıkan işçi sınıfının gücü burjuvaziyi korkutana dek, diktatörlük kavramına genelde “despotizm” ya da “mutlakiyetçilik” gibi ters bir anlam yüklenmemişti. Ama kuşkusuz, farklı sınıf çıkarlarının çatışması bağlamında, Fransız Devrimi sürecinde Jirondenler, emekçi kitlelerin aşağıdan gelen kitle hareketine dayandığı için Jakobenlerin “Paris Komünü Diktatörlüğü”nü suçlamaktan geri durmamışlardı. Bir de “diktatörlük” sözcüğünün, tüm yetkiyi elinde toparlayan tek kişi yönetimi anlamında kötü bir çağrışımı vardı ki, bu zaten bir başka tartışma konusuydu.

Demek ki, ne kavramın geçmişinde daha sonra burjuvazinin işçi sınıfına yönelttiği suçlamayı haklı çıkaracak kesin bir yön vardı, ne de bu kavramı Marx icat etmişti. Marx, içinde yaşadığı siyasal ortamda zaten daha önceden var olan bir deyiş olarak onu hazır bulmuştu. Ve işin önemli tarafı, Marx’ın bu deyişi kullanmasının nedeni, proletarya diktatörlüğü kavramının halk egemenliğine dayanan ve demokratik meclisleri içeren bir politik anlama sahip olmasıydı. Yoksa kimilerinin iddia ettiği üzere, kavramın Blankist tarzda komplocu bir azınlığın diktatörlüğünü çağrıştırması nedeniyle değil.[44]

Öte yandan, gerek takip eden yıllar içinde ve gerekse de Paris Komünü deneyiminin irdelendiği Fransa’da İç Savaş’ta, Marx’ın “proletarya diktatörlüğü” kavramını kullanma ihtiyacını hissetmeyişi, onun asıl önem verdiği hususun, proletaryanın egemenliğinin özü olduğunu göstermekteydi. Çünkü o, Komün deneyiminden çıkan sonuçları vurgularken, vurguyu işçi devletine, işçi cumhuriyetine, işçi demokrasisine yapmıştı. Fakat öte yandan, Birinci Enternasyonal içindeki tartışmalarda, “diktatörlük” kavramına olumsuz bir anlam yüklemek isteyen Proudhoncu ve benzeri eğilimlere karşı da gerek Marx gerekse Engels, Komün’ü “proletarya diktatörlüğü” olarak nitelemekten kaçınmamışlardı. Nihayet, Marx’ın Gotha Programının Eleştirisi’nde yer alan ünlü pasajında belirttiği üzere, kapitalizmden komünizme geçiş dönemine denk düşen devlet, “proletaryanın devrimci diktatörlüğünden” başka bir şey olamazdı.

Marx’ın ölümünden sonra Engels çeşitli vesilelerle konuya değinmeyi sürdürdü. Paris Komününün 20. yıldönümü için Fransa’da İç Savaş’a yazdığı Giriş’te, proletarya diktatörlüğü konusunda yaptığı savunuyu Komün örneğiyle somutladı: “Son zamanlarda Sosyal-demokrat hamkafa, bir kez daha proletarya diktatörlüğü sözünden hayırlı bir teröre kapılmıştır. Eh peki baylar, bu diktatörlüğün neye benzediğini bilmek ister misiniz? Paris Komününe bakınız, Paris Komünü, proletarya diktatörlüğü idi.”[45] Sonuç olarak, Marx ve Engels açısından “proletarya diktatörlüğü” istemi, işçi sınıfının politik iktidarı fethetmesi, kendini egemen sınıf konumuna yükseltmesi, yani işçi demokrasisini tesis etmesi anlamına geliyordu.

Fakat, Marx’ı ve Engels’i yanlış anlamak isteyenler, proletarya iktidarının, “demokratik” ve “diktatoryal” farklı biçimlerinden söz ettiler. Ya da, yanlış anlaşılmış veya çarpıtılmış biçimiyle, proletarya diktatörlüğüne duyulan ihtiyaç, yalnızca açık karşı-devrimci tertiplerin bastırılması göreviyle ilişkili kılındı. Buna göre, “diktatörlük” faslı bitecek sonra “demokrasi” faslı başlayacaktı. Bu tür bir kavrayış, tıpkı burjuvazinin yapmak istediği şekilde, işçi iktidarına, “demokrasi” faslının ne zaman geleceği belli olmayan bir anlam yüklemekteydi. İşte bu ve benzeri tüm yanlış anlama ya da yanlış yorumlamalarla birlikte, “proletarya diktatörlüğü” kavrayışı Marksizmin kurucularındaki netliğinden uzaklaştı. Ve zaman içinde, bu konudaki bulanık yaklaşımlar derinleşti, yaygınlaştı, kalıcılaştı.

Elbette ki Stalinist bürokrasi ve yandaşları açısından ise bu bir yanlış anlama sorunu değil, düpedüz “işine öyle gelme” sorunuydu. Örneğin Stalinizm kendi bürokratik diktatörlük gerçeğini haklı çıkartmak amacıyla, proletarya diktatörlüğünü, demokrasiyle karşıtlık oluşturan, yalnızca baskı gereğine hizmet eden bir şey gibi gösterdi. Zaten Stalinizmin yerleştirdiği politik kültürün küçük-burjuva doğası da buna yatkındı. Diğer yandan, reformizm akımı ve bu akımın ünlü örneklerinden biri olan “Avrupa komünizmi” ise, proletarya iktidarı diyalektiğinin “diktatörlük” yanını salt olumsuz tarzda yorumlayıp devre dışı bırakırken, “demokrasi” yanını da “burjuva parlamentarizmi” doğrultusunda iğdiş etti. Esasen, ister “sağ”, isterse “sol” görünümlü olsun, Marksizme aykırı ve hatta ona düşman akımlardan, “siyasi egemenliğin işçi sınıfı tarafından fethi” gibi yaşamsal bir konuda doğru bir tutum beklemek gülünç olurdu. İşçi iktidarı altında “diktatörlük-demokrasi” diyalektiğini doğru kavrayabilmek için gerçekten Marksist olmak gerekiyordu.

“Proletarya diktatörlüğü” kavramına yönelik saldırılar elbette ki yakın zamanlarda, örneğin Avrupa komünizmi diye bilinen siyasal akımın ortaya çıkışıyla gündeme gelmiş değildir. Bu konudaki tahrifatın kökü geçmişe uzanmaktadır. Örneğin Bernstein, ünlü Evrimci Sosyalizm kitabında bu kavramın kötü olduğunu ve bırakılması gerektiğini savunmaktaydı. Diğer yandan, W. Liebknecht ise, Bernstein gibi bir noktadan hareket etmese de, sanki “proletarya diktatörlüğü” kavrayışı Marksizmde yokmuş da burjuvazinin bir yakıştırmasıymış gibi yorumluyordu kavramı.

Kautsky, Marx ve Engels’in “proletarya diktatörlüğü” açılımına açıktan karşı çıkmadığı dönemlerde bile, işçi demokrasisini neredeyse burjuva parlamentarizmi düzeyine indirgeyen yorumlar yapmıştı. Fakat ilerleyen yıllar içinde Kautsky Marksizme ihanet edince, Marksizme saldırısını proletarya diktatörlüğü konusunda da somutladı. Marx’ın bu deyimi, geçerken, rastlantısal olarak kullanmış olduğunu, ancak geri kalmış ülkelerin sosyalistlerinin, demokrasiye karşı çıktıkları için bu deyime sarıldıklarını iddia etti. Ve Kautsky, Marx’ın “geçiş” sorunundaki ünlü açılımını şu şekilde düzeltmeye girişti; “Salt burjuva hükümetli demokratik devlet dönemiyle salt proleter hükümetli demokratik devlet dönemi arasında, birinden ötekine geçiş dönemi bulunmaktadır. Buna, hükümetin genel kural olarak, bir koalisyon hükümeti şeklinde olacağı bir siyasi geçiş dönemi tekabül eder.”[46] Kautsky’nin bu bilinçli çarpıtmaları nedeniyle, Lenin onun için; “Kautsky, Marx’ın liberalce çarpıtılmasında dünya rekorunu kırmıştır. Dönek Bernstein, dönek Kautsky yanında küçük bir yavru olarak kalmaktadır” diyecekti.[47]

II. Enternasyonal proletarya diktatörlüğü konusunda Marx ve Engels’in yaklaşımını tahrif etmişse de, 1900’lerin başlarında Rusya’da durum daha farklı oldu. “Proletarya diktatörlüğü” kavramı ve istemi, Plehanov tarafından 1902’de RSDİP programına taşındı ve daha sonra yaşanan siyasal gelişmelerin eşliğinde tutumlar farklılaşsa da, başlangıçta hem Menşevik hem de Bolşevik kanat tarafından kabul gördü. Fakat yine de, özellikle Marx’ın ölümünden sonra maruz kaldığı saldırılar ve çarpıtma girişimleri nedeniyle, proletarya diktatörlüğüne dair netlik kaybolmuştu. Ancak Rusya’da 1917 Şubat devriminden Ekim Devrimine ilerleyen süreçte “proletarya diktatörlüğü” sorununun fiilen gündeme gelmesi üzerine, Lenin Devlet ve Devrim’de bu yakıcı soruna yeni bir bakış açısıyla el atacak, Marx ve Engels’in yıllar içinde unutturulan doğrularını gün ışığına çıkartmaya çalışacaktı. Kautsky örneğinde olduğu gibi, Marksizmin burjuvazi tarafından kabul edilebilir bir düşünce akımına indirgenmesi amacıyla, işçi sınıfının devrim ve iktidar perspektifinin sulandırılması tehlikesi karşısında Lenin, “proletarya diktatörlüğü” hedefini çok açıkça savunacaktı:

Yalnızca sınıflar savaşımını kabul eden biri, bunu kabul ettiği için bir Marksist değildir; henüz burjuva düşüncesinin, burjuva politikasının çerçevesinden çıkmamış biri olabilir. Marksizmi sınıflar savaşımı öğretisine indirgemek, onun kolunu kanadını kırpmak, bozmak, onu burjuvazi için kabul edilebilir bir şeye indirgemek demektir. Aslında, sınıflar savaşımının kabulünü, proletarya diktatoryasının kabulüne dek genişleten kişi bir Marksisttir ancak.[48]

Devlet ve Devrim incelemesinde Lenin’in düşüncesine egemen olan ana tema, proletarya diktatörlüğünün işçi demokrasisinden başka bir şey olamayacağı fikriydi; o bu konuda netti. Ekim Devriminden sonra Komünist Enternasyonal’in 1. Kongresine sunduğu tezlerde de, proletarya diktatörlüğünün sömürülen çoğunluğun egemenliği anlamına gelmesi gerçeğinden çıkan sonucu şu sözlerle ifade ediyordu:

Bundan, proletarya diktatörlüğünün, zorunlu olarak, yalnızca genel olarak demokratik biçim ve kurumların değişmesine değil, ama kapitalizm tarafından ezilen emekçi sınıflar yararına gerçek demokrasinin daha önce görülmemiş bir genişlemesine de yol açması gerektiği sonucu çıkar.[49]

Ancak yine de, takip eden olayların sıcaklığı içinde yazılmış ve onun bu kavrayışına gölge düşürebilecek özensiz satırlar bulmak mümkündür. Ne var ki, burada ele aldığımız sorun konunun özüne ilişkindir. Gerek Lenin gerekse Troçki gibi devrimci önderlerin Marksizmin özünü içselleştirmiş oldukları konusunda kuşkumuz yok. Bu nedenle de, Lenin’in ya da örneğin Troçki’nin çeşitli yazılarından seçilmiş kimi özensiz ve bulanık ifadeleri tek tek yakalayıp örnekler vermek gibi bir gayemiz olamaz. Yalnızca, gerçek bir işçi iktidarı altında “demokrasi” ve “diktatörlük” olgularının birbiriyle uzlaşmaz bir karşıtlık içindeymiş gibi yorumlanmasına karşı uyarı niteliği taşıyan önemli bir örneği hatırlatmak isteriz. Ekim Devrimi döneminde, Rosa Luxemburg’un, işçi sınıfının diktatörlüğünün bizzat sınıfın eseri olması gerektiği yolundaki vurgusu ve gerek Lenin’in gerekse Troçki’nin buna aykırı düşebilecek bazı özensiz açıklamaları hakkındaki endişesi yerindedir. Ayrıntılar bir yana, Rosa’nın satırları bu konuda doğru Marksist yaklaşımın tutarlı bir örneğini sunmaktadır:

Evet, diktatörlük! Ama bu diktatörlük, demokrasinin yok edilmesi değil, onsuz bir sosyalist dönüşümün hiçbir zaman gerçekleştirilemeyeceği, burjuva toplumunun iyi mevzilendiği haklarına ve ekonomik ilişkilerine karşı enerjik ve kararlı saldırılarla uygulanması biçiminde var olur. Fakat bu diktatörlük sınıfın işi olmalıdır, sınıf adına küçük bir yönetici azınlığın değil.[50]

Ekim Devriminin ürünü olan işçi iktidarının daha sonra bürokratik bir karşı-devrimle yıkılması ve Stalinist diktatörlüğün kurulmasıyla birlikte, “proletarya diktatörlüğü” olgusu yine teorik tartışmalar alanına sürgün edilmiş oldu. Fakat işin asıl acı yanı, bürokratik diktatörlük gerçekliğinin uzun yıllar boyunca kendisini dünya işçi sınıfına “proletarya diktatörlüğü” olarak yutturmayı başarması ve böylece işçilerin zihninde bu kavramın artık kötü bir diktatörlük imajıyla canlanmasıydı. Bu çarpılmanın yanı sıra, proletarya diktatörlüğü konusunda bilinç bulandıran bir başka siyasal gelişme de yaşandı. Stalinist totaliter diktatörlüklerin eleştirisi bahanesiyle kendine haklılık kazandıran çeşitli sol liberal ve reformist akımlar, Stalinizmle gerçek bir hesaplaşma yürütmek yerine kötülüğün kaynağını devrimci Marksizmin çözümlemelerinde aradılar. Temel bir sorun olması nedeniyle de, “proletarya diktatörlüğü” anlayışını başlıca suçlu olarak ilân ettiler. 1960’larda yükselen “Avrupa komünizmi”nin başlıca temalarından biri bu yöndeki suçlamaydı.

Eğer ilerleyen yıllar içinde devrimci Marksizm cephesinde, bu sinsi saldırıları göğüsleyebilecek güçlü bir atılım sağlanabilseydi, bugün işçi sınıfının iktidarına yönelik problemlerin doğru bir şekilde ele alınabilmesi bakımından kuşkusuz ki daha iyi bir noktada olunabilirdi. Ama ne yazık ki henüz böyle bir başarıdan söz edebilmek mümkün değil ve yıllar içinde yaratılmış olan çarpıtmaların izleri hâlâ çok güçlü.

“Proletarya diktatörlüğü”nün savunusu konu olduğunda, doğru bir tutum geliştirebilmek bakımından bir de Engels’in “devlet” konusundaki uyarısını hatırlatmak isteriz:

Ama gerçekte devlet bir sınıfın bir başkası tarafından ezilmesi için bir makineden başka bir şey değildir, ve bu, krallıkta ne kadar böyle ise, demokratik cumhuriyette de o kadar böyledir; en iyi durumda, sınıf egemenliği için verdiği muzaffer mücadeleden sonra proletaryanın miras aldığı, ve tıpkı Komün gibi, en zararlı yönlerini derhal mümkün olduğu kadar çok budamaktan kendini alamayacağı bir kötülüktür; ta ki, yeni ve özgür toplumsal koşullar içinde yetişmiş bir kuşak, bütün bu devlet döküntüsünü hurda yığınları arasına fırlatabilecek hale gelinceye değin.[51]

Aslında Engels’in dikkat çektiği husus çok önemlidir. Çünkü isterse işçi devleti olsun, devrimci Marksistler açısından “devlet”, varılmak istenen hedefe ulaşmakta kullanılması ne yazık ki zorunlu olan (fakat nihai hedefe oranla yine de sevimsiz!) bir araçtan başka bir şey değildir. O nedenle aracın amaçlaştırılmasına, ya da bilimsel komünizmin, proletaryanın iktidarı altında bile olsa, sanki “devlet” ve “diktatörlük” hayranı bir dünya görüşü gibi bayağılaştırılması anlamına gelecek yaklaşımlara kesinlikle karşı çıkmak gerekiyor. Devrimci Marksizmin savunulmasının yolu bazı temel kavramlara tapınmaktan değil, o kavramlarla anlatılmak istenen gerçekliğin özünün doğru şekilde kavranmasından ve uygun tarzda savunulmasından geçiyor.




[1] Marx ve Engels, Alman İdeolojisi, Seçme Yapıtlar, c.1, s.92

[2] Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Sol Yay., Temmuz 1979, s.25-26

[3] Marx ve Engels, Alman İdeolojisi, Seçme Yapıtlar, c.1, s.21-22

[4] Marx, Grundrisse, Birikim Yay., Ekim 1979, s.525

[5] Marx, age, s.526 (düzeltilmiş çeviri)

[6] Doğu’nun antik çağından itibaren, Asyatik üretim tarzının ve bir devlet tipi olarak Doğu despotizminin ortaya çıkışının ikinci bir yolu ise, yerleşik tarım topluluklarının bir istilâ sonucunda yabancı fatihlerin esareti altına girmeleri ve bu fatihlerin devletinin tüm toprakların gerçek sahibi haline gelmesidir. Asur vb. gibi geç dönem Mezopotamya devletlerinin kuruluşu bu yola verilebilecek örneklerdir.

[7] Engels, “Franklar Dönemi”, Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri içinde, Sol Yay., Eylül 1992, s.325

[8] Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, s.26

[9] Engels, Anti-Dühring, Lawrence & Wishart, London, 1975, s.332-333 [Anti-Dühring, Sol Yay., Mart 1977, s.443-444]

[10] Engels, Anti-Dühring, s.335 [age, s.446]

[11] Engels, “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni”, Seçme Yapıtlar, c.3, s.402

[12] Engels, “Otorite Üzerine”, Seçme Yapıtlar, c.2, Sol Yay., Temmuz 1977, s.451-452

[13] Engels, Seçme Yapıtlar, c.3, s.42

[14] Söz konusu iki metin, Engels’ten Bebel’e yazılmış 28.3.1875 tarihli mektup ile Marx’tan Bracke’ye yazılmış ve Gotha Programının eleştirisine ilişkin kenar notlarını içeren 5.5.1875 tarihli mektuplardır.

[15] Lenin, “Gotha Programının Eleştirisi Üzerine”, Marx ve Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi içinde, Sol Yay., Kasım 1969, s.141

[16] Lenin, age, s.139-140

[17] Lenin, Marksizm Devlet Üzerine, Öncü Yay., 1975, s.39

[18] Lenin, age, s.40-41

[19] Marx ve Engels, “Komünist Manifesto”, Seçme Yapıtlar, c.1, s.155

[20] Lenin, Devlet ve İhtilal, Bilim ve Sosyalizm Yay., Mart 1976, s.99

[21] Marx and Engels, Selected Works, Vol. II, Progress Publishers, 1977, s.223 [Seçme Yapıtlar, c.2, s.267]

[22] Marx and Engels, Selected Works, Vol. II, s.187-188 [Seçme Yapıtlar, c.2, s.224-225]

[23] Marx and Engels, age, Vol. II, s.220 [age, c.2, s.263-264]

[24] Marx and Engels, age, Vol. II, s.221 [age, c.2, s.265]

[25] Marx, age, c.2, s.265

[26] Lenin, State and Revolution, International Publishers, 1990, s.41-42 [Devlet ve İhtilal, s.55-56]

[27] Lenin, Devlet ve İhtilal, s.75

[28] Lenin, age, s.82

[29] Lenin, age, s.83

[30] Lenin, “A Proletarian Militia”, Collected Works, Vol. 24, Progress Publishers, s.181-182

[31] Marx ve Engels, “Alman İdeolojisi”, Seçme Yapıtlar, c.1, s.55-56

[32] Lenin, Devlet ve İhtilal, s.56 ve 57

[33] Lenin, Marksizm Devlet Üzerine, s.22

[34] Lenin, burada ve takip eden birkaç alıntıda “sosyalist toplum” kavramını biraz özensizce kullanmıştır. Gerçekte proletarya diktatörlüğü dönemi kastedilmektedir.

[35] Lenin, Devlet ve İhtilal, s.122

[36] Lenin, age, s.128

[37] Lenin, age, s.129

[38] Marx ve Engels, Seçme Yapıtlar, c.1, s.146

[39] Marx ve Engels, “Merkez Komitesinin Komünist Birliğe Çağrısı”, Seçme Yapıtlar., c.1, s.218

[40] Marx and Engels, Selected Works, Vol. I, Progress Publishers, 1977, s.477 [Seçme Yapıtlar, c.1, s.575]

[41] Marx, “Fransa’da Sınıf Savaşımları”, Seçme Yapıtlar, c.1, s.275

[42] Marx, age, c.1, s.341

[43] Marx, age, c.1, s.637

[44] Proletarya diktatörlüğü konusunda yürütülmüş olan tartışmalar temelinde özel bir inceleme yapmış bulunan Hal Draper bu soruna dikkat çekmektedir: “Yeri gelmişken, «proletarya diktatörlüğü» teriminin Blanqui’ye yüklenmesi, Marx’ın komplocu bir «Blanquist» olduğunu kanıtlamaya hevesli Marksologların, bir kitaptan ötekine, yorulmak nedir bilmeden kopya ettikleri bir efsanedir; oysa gerçekte, Blanqui’nin yaşamı ve yapıtları konusundaki bütün otoriteler, terimin o sırada henüz bulunmadığını (yer yer üzülerek) bildirmişlerdir. Daha önemlisi, demokratik kitlelerin kullandığı politik iktidar anlayışı, Blanquist Eğitici Diktatörlük düşüncesine temelden yabancıdır.” (Hal Draper, Proletarya Diktatörlüğü Tartışması, Belge Yay., Haziran 1990, s.20)

[45] Marx and Engels, Selected Works, Vol. II, s.189 [Seçme Yapıtlar, c.2, s.226]

[46] Kautsky’den aktarılıyor: Marx-Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Sol Yay., 22.dipnot

[47] Lenin, Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü, Sol Yay., Haziran 1977, s.135

[48] Lenin, Devlet ve İhtilal, s.40

[49] Lenin, Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü, s.154

[50] Rosa Luxemburg, “Rus Devrimi”, Sosyalist Siyasal Düşünüş Tarihi içinde, c.2, Bilgi Yay., Ağustos 1976, s.673

[51] Marx and Engels, Selected Works, Vol. II, s.189 [Seçme Yapıtlar, c.2, s.226]