Navigation

Hastanelerde Şiddet Biçim Değiştiriyor, Polis Şiddeti Geliyor!

Sağlık Bakanlığı’nın sağlık emekçilerinin önüne koyduğu sözde çözüm, “kırk katır mı, kırk satır mı?” kabilindendir. AKP hükümeti, sağlık çalışanlarını şiddetten koruma bahenesiyle, devlet hastaneleri başta olmak üzere tüm sağlık kurumlarında ilk etapta 4 bin polis görevlendirmeyi planlıyor. Binlerce polisin hastanelere sokulması, aynı zamanda sağlık çalışanlarının haklı talepleri ve tepkileri karşısında anında polis şiddeti ile karşılaşmaları demektir.

AKP hükümetinin sağlık alanında hayata geçirdiği politikaların acı sonuçları artıyor. Emekçi kitlelere kesilen fatura ağırlaşırken, giderek biriken öfke ne yazık ki yanlış hedefe yöneliyor. Bugün sağlık çalışanlarına yönelik saldırıların şiddeti artmış durumda. Sözlü taciz, hakaret, itiş kakış gibi sıradan saldırılara artık, pusu kurup doktor öldürme gibi cani saldırılar da ekleniyor ve bunlar tekil örnekler değil. Sağlık emekçilerinin tepkilerinin ve protestolarının artması, “sağlıkta şiddete hayır” talebiyle grev yapmak zorunda kalmaları da sorunun ne kadar önemli hale geldiğini gösteriyor. Ancak bu sorunu yaratanların sorunu çözmesini beklemek beyhudedir. Nitekim sorunu yaratan sermaye hükümeti, çözüm talebini başka bir saldırının aracı olarak kullanmaya girişmiştir bile.

Sağlık Bakanlığı’nın sağlık emekçilerinin önüne koyduğu sözde çözüm, “kırk katır mı, kırk satır mı?” kabilindendir. AKP hükümeti, sağlık çalışanlarını şiddetten koruma bahenesiyle, devlet hastaneleri başta olmak üzere tüm sağlık kurumlarında ilk etapta 4 bin polis görevlendirmeyi planlıyor. Binlerce polisin hastanelere sokulması, aynı zamanda sağlık çalışanlarının haklı talepleri ve tepkileri karşısında anında polis şiddeti ile karşılaşmaları demektir. AKP hükümeti kamusal sağlık hizmeti vermekle yükümlü sağlık kurumlarında hem emekçi halkı hem de sağlık işçilerini burjuva devletin sopasıyla ezip sindirmek istemektedir.

Kapitalizm tüm dünyada sağlık alanında devasa kârlar elde edilen dev bir sektör yaratmıştır. İlaç ve malzeme üretimi yapan dev tekellerin kıyasıya kapıştığı bu sektörde, kâr amaçlı kirli ilişkiler, rüşvetinden ihale ve reçete yolsuzluğuna, organ ticaretinden sahte ilaç üretimine dört bir yanı sarmıştır. Bugün AKP hükümetinin sağlık alanında izlediği politikalar da dünyanın her yerinde uygulanmakta olan neo-liberal politikaların uzantısıdır. Burjuva devletler ve sermaye grupları, daha fazla kâr uğruna insanların sağlığını hiçe saymaktadır.

AKP iktidara geldiğinde, sağlık alanında da, “reform” adı altında, sermaye açısından daha kârlı olacak bir işleyişin önündeki engelleri ortadan kaldırmak üzere harekete geçti. Tüm sağlık sistemini baştan aşağıya yeniden düzenlemeyi gerektiren bu değişim, elbette toplumsal destek olmadan gerçekleştirilemezdi. Bu nedenle köprüyü geçinceye kadar, yoksul kitlelerin derdine derman olacakmış gibi gösterilen adımlar atmayı ihmal etmedi AKP. Büyük hastanelerin kurulması, SSK hastanelerindeki yığılmaların, ilaç ve malzeme yokluğunun doğurduğu sıkıntıların ilerde başka sıkıntıların önünü açmak üzere sona erdirilmesi gibi adımlar atıldı. Bu noktada, karşı çıkışların bertaraf edilmesi için yürütülen algı operasyonlarını ve medyanın rolünü de unutmamak gerekir. Hoca parasından, bıçak parasından, malzeme parasından, sıra almak için verilen rüşvetlerden, doktor hatalarına, yanlış ilaç uygulamalarına, hastanelerdeki kötü hizmet koşullarına, kötü muameleye kadar ne varsa daha görünür olması sağlandı. AKP, tüm kötülükleri teşhir eder görünerek ve bu kötülüklerin suçunu üzerine atacağı kötü kişiler bulup onları düşman ilan ederek, kötülüklerin anasının üstünü örtmeye çalıştı.

Hastane inşaatları yükseldi. Malzeme firmaları, ilaç firmaları, özel hastaneler, tıbbi görüntüleme merkezleri vb. pıtrak gibi çoğalmaya başladı. Yeni kamu ihale kanunları, yeni yönetmelikler, yeni şartnameler, yeni yöneticiler vb. türedi. Hastanelerden sağlık ocaklarına tüm sağlık sistemi baştan aşağıya değiştirildi. Hastanelerin mutfakları, çamaşırhaneleri, laboratuarları kapandı. Hastanelerde kullanılması zorunlu hale getirilen yüzlerce yeni malzeme ortaya çıktı. Bunların alımı için hazırlanan şartnamelerle, ihaleleri yandaş sermaye gruplarının alması sağlandı. Çünkü ya o malzemeleri başka firmalar üretmiyordu ya da o şartlara başka kimse uymuyordu. Böylece devlet kaynakları oluk oluk AKP’nin yeni türedi zenginlerine akıtıldı.

Sağlık sektörünü örümcek ağı gibi kuşatan bu kâr hırsı, milyonlarca hastayı ve uzun çalışma saatlerine ve kötü çalışma koşullarına mahkûm edilen sağlık emekçilerini cendereye sokmuş durumda. Emekçi kitleler kalitesiz bir sağlık hizmetiyle karşı karşıya bırakılıyor ve katkı payı adı altında sürekli soyuluyor. Alınan katkı payları esasen sermayeye peşkeş çekilirken, bir miktar sus payının da performans ve döner sermaye adı altında başta doktorlara ve bir kısmı da yardımcı sağlık hizmetlerinde çalışanlara dağıtıldığı kirli bir çark oluşturulmuş durumda.

Despotik devletçi bir geleneğe sahip olan Türkiye’de kapitalizmin Avrupa ülkelerine kıyasla oldukça geç gelişmiş olması, toplumsal bilincin de uzun yıllar boyunca son derece geri bir durumda kalmasına yol açtı. O nedenle sağlık alanındaki “kutsallar” da geç yıkıldı. Son 13 yılda AKP bu süreci hızlandırdı. Ama pek çok şey henüz değişmemiş durumda. Bu nedenle öfke ve tepki hâlâ hedefine yönelmiyor ve dün “kutsal” sayılan beyaz önlük bugün kana bulanıyor. Bilinçsiz ve örgütsüz tepkinin kurbanı sağlık emekçileri oluyor. Her alanda bilinçsizlik ve örgütsüzlük yine egemenlerin ekmeğine yağ sürüyor. Sağlık hizmeti alan milyonlarca işçi ve emekçi gibi sağlık çalışanları da bilinçsiz ve örgütsüz. İşte bu nedenle hem sağlık hizmetini parasız alması gereken emekçi kitleler, hem de sağlık hizmeti üretenler, polis devleti uygulamalarının tipik örneklerinden biri olan sağlık kurumlarının polis cenderesine sokulmasına karşı mücadele etmedikleri gibi bunu bir çözüm olarak da algılayabiliyor.

Hâlihazırda birçok hastaneye polis sokulmuştur. Ne var ki bu hastanelerde sağlıkçılara yönelen şiddet son bulmamıştır. Buralarda polisin aslında kime hizmet ettiği, acil servislere gelen iş kazası vakalarında adli tutanaklar tutulurken daha net ortaya çıkmaktadır. Ensesi kalın patronlar karşısında süt dökmüş kediye dönen polisler, işçi ve emekçilerin yakınlarına karşı çoğu zaman ellerini silahlarının kabzalarına koyarak konuşmaktadırlar. Kapitalist toplumda polisin rolü ve görevi son derece nettir:

“Devlet erkânı, burjuva ideologlar ve medya sürekli olarak suçtan söz ediyor ve suçun varlığı üzerinden polisi meşrulaştırmaya çalışıyor. Bugün elbette suç vardır. Ancak tecavüzü, hırsızlığı, cinayeti, uyuşturucu ticaretini, kaçakçılığı, toplumda şiddet olaylarını üreten bizzat çürüyen, sömürücü kapitalizm değil mi? Suçu ve suçluyu yaratan kapitalizm, beri taraftan da muhafızlarıyla mahkemeleriyle, cezaevleriyle, özetle tüm devlet kurumlarıyla, doğurduğu garabeti kontrol altında tutmaya çalışmaktadır. Lakin işin böyle bir boyutu olmasına karşın, kapitalist toplumda polis ya da ordu gibi şiddet aygıtlarının ana görevi değişmez: sömürülenlerin ve ezilenlerin bastırılması ve kontrol altında tutulması!” (Utku Kızılok, Polis, Halk ve Devlet, MT, Mayıs 2012)

Günde bir milyon işçi ve emekçinin hastane kapılarına koştuğu ve sadece fiziksel değil ruh sağlığını da yitirmenin eşiğine getirildiği koşullarda, gerçek çözüm, öfkemizi tüm bunları yaratan kapitalizme yöneltmektir. Bunun için de hem sağlık hizmeti alan hem de bu hizmeti üreten emekçilerin örgütlü bir şekilde mücadele etmesi gerekmektedir. Sadece tedavi edici değil koruyucu sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi ve tüm sağlık hizmetlerinin parasız hale getirilmesi için mücadele etmeliyiz. Sağlık emekçileri uzun çalışma saatlerine, düşük ücretlere ve taşeronlaştırmaya karşı mücadeleyi yükseltmeli ve özel güvenlik terörüne ve polis devleti uygulamalarına da karşı çıkmalıdır.